31 Mayıs 2016 Salı

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ...


Kamera; Güven   Ganoslar Diyarı


Kamera, Güven  - Ganoslar

Geceyi içine çekmiş/ Gün henüz üzerine düşmemiş...

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ

  Tekirdağ’ın gözbebeği olan diyar; Ganoslar (Işıklar Dağları) Tam olarak hiçbir yazarın, çizerin anlatıp aktaramayacağı efsanevi yer…

  Ganosların şaşırtan yanı; o kadar çok ki… Doğa burada öyle bir canlı,r yanıltıcı sürprizler hazırlıyor ki; bir parça kulağınız, gözünüz, eliniz; onlara etki eden duygu bütünlüğünüz varsa; şaşkın bir sarhoşsunuz demektir…

  Aşağıdan baktığınız herhangi bir tepe karşısında insan gururuyla yaklaşmanız size oldukça soylu bir pahlılığa patlayabilir. Hemen çıkarım dediğiniz tepenin onlarca yıl kullanılan; belki de Tanrı ve Tanrıçalar zamanına giden o gizli patikaları; Rumlar ve Yeniköy, Uçmakdere insanları tarafından da kullanılmıştır.

 Mayıs Ayı kuş seslerinin; yani Kara Tavukların, isketeler, bülbüller,ardıç kuşları; belki guguk, ibibik kuşları da…

 Yunus Usta ile böyle bir zamanda kuşların çığlık çığlığa göğe yükselip, kendi doğaları gereği yuvalarını kurup nesillerini devam ettirmek için harcadıkları çabaya tanıklık ettik. Yeniköy’ün doğusundan eski patikalardan tırmandığımız yamaçlar; önce koruluk, sonra masalımsı bir meşe ormanına dönüştü.

 Katırtırnakları, kendi kolonisini oluşturmuş küçük ıhlamur ağacı topluluğu ve ardıçlar… Burada ardıç kuşuna ayrıca minnet duygularımı yolluyorum. Erozyon için, doğanın doğallığına, her türlü hayvana ev sahipliği yapan ardıçlar onların da sayesinde yayılıyor; toprağın kıymetini bilen, ona muhtaç tepelere ve dağlara…

 Orman Bakanlığının bir sloganı var; Orman, su varsa hayat var…

  Mayıs ayı kuş sesleri için niçin önemlidir? Kuşların evrimsel süreci, dönüşümü ve yolculuğuna bir bakmak gerekir. Eş seçimi, yuva kurmaları; çılgın bir hikâyenin türkülerine dönüşüyor.

 Hazirana girmeye hazırlanırken, henüz eş bulamamışların telaşı ise ayrıca dinlenmeye değer… Hâlbuki onlara insanca nasihat versek; “ acele etme be kardeşim, bekârlığın tadını çıkart.” Desek; kim bilir bize ne türküler yakacaklar; evliliğin o muhteşem telaşı için…

 Yeniköy’ün, Uçmakdere’nin ve bölgede ki Ganos Diyarının neredeyse tüm köylerinin doğası, yeşillik şölenine dönüşmüş. Azalan; neredeyse biten çiftçiler, köylüler; bu tabiat harikasının bonkörlüğünü de ortaya çıkartıyor.

 Dağların güneye bakan tarafları ayrı bitki örtüsü; kuzeye bakan tarafları apayrı bir dünyayı gözler önüne çıkartıyor. Hele, derin vadileri; başka bir mucizenin devamını aktarıyor; yaz kış, hayvan bakımı, sebze, meyve yetiştirmenin ve insana doğa ile buluşup, kaplıca, ilaç; huzur aktarım merkezi olabilecek yerler; bu yerler…

  Lili Marleen türküsü nasıl dilden dile yayılıp, onlarca dile çevrilip tüm insanlığa ait olmuş bir destansı türküyse; Ganoslar Diyarı da Tekirdağ’ın; Tekirdağ insanının onur duyup, tüm ulusa ve insanlığa armağan edeceği bir yer…

 Buranın gizlenmiş, unutulmuş hikâyeleri gibidir bitki örtüsü… Biraz bakıp, biraz korursanız; toprağın altından hiçbir zaman görmediğiniz bir çiçek, ağaç filizi veya bir böcek; sanki en ilkel çağların devamını anlatmak için; bende varıp ey insan; beni fark et; incele, görevimi anla; bilgi ve görgüsünü veriyorlar…

 Ganos Diyarı yeniden doğuyor…  Var olan tohumlar önce koruluk, sonra orman olurken; çoktan göçmüş kuşlar yeniden evlerine geri dönüyorlar. Doğa, insanla daha da güzel… Doğa insansız da yapabilir; ama insan doğasız ASLA yapamaz…

 Kuzey Buz Denizi ilim dünyasını şaşkına çeviriyor. 20 yıl sonra hiç buz kalmayacağı düşünülüyor. Ve sorumlusu insan olarak kabul ediliyor. İnsan; bitmeyen açlığı ve henüz kazanamadığı deneyimi; neleri kaybettiriyor; hangi cennetleri cehenneme çeviriyor; bunu yine zaman çizelgesinin kapanış anı göreceğiz…

 Henüz vakit erken iken, henüz Ganoslarımız yemyeşilken; ıhlamurları çoğaltmalı, adaçaylarının dem keyfini her yudumda; toprağın, suyun yaşama olan hediyesine minnetten öte, harekete geçmeliyiz…

  Şair ve yazar Hans Leip’in cephede 1915 savaşında yazdığı Marlene Dietrich’ün üne kavuşturduğu Lili Marleene türküsü;

Kışla kapısı önünde fener/ Eskiden de oradaydı, şimdi de orada / Orada tekrar görüşsek ya / Dursak tekrar lambanın altında/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen

 Güven Serin 




26 Mayıs 2016 Perşembe

CELLAT AĞLADIĞINDA...


"Ölüm son çare! ölümü yedekte tutacağız! "


CELLÂT AĞLADIĞINDA

  Lübnanlı yazar Amin Maalouf “ ölüm son çare!” anlatımını şöyle destekler;

“ Ölüme son çare olarak bakmalısın! Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil! Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut! Sonuna kadar… “

  Felsefenin zirvesine oturmuş Sokrates tam da böyle yapmıştır. Ölüm zamanı geldiğinde zehir dolu tası büyük bir soğukkanlılıkla istemiştir.

 Sokrates ölüm zamanını beklerken onun ölümü için baldıran zehri hazırlayacak cellât da ona oldukça insani hisler besler.

  Zaman gelmiştir. Cellât ölüm tasını getirdiğinde ağzından şu sözcükler dökülür;

“ Burada geçirdiğin zaman içinde seni tanıdığım kadarıyla, sen buraya şimdiye kadar getirilenlerin arasında en cömert, en nazik en iyi adamsın… Getirdiğim mesajın ne olduğunu biliyorsun; Güle güle arkadaşım, kaçınılmaz olana katlanmaya çalış.”

  Cellât bunları söyledikten sonra gözyaşları içinde arkasını döner ve hücreden çıkar… İşte tam da burada devreye filozofun yaşam felsefesi girer devreye. Yani yaşam kadar ölümün de kutsal olduğunu kaçınılmaz bir şey olduğu için, yasa ve adaletin yanlış da olsa karar vermesini soğukkanlılıkla karşılar ve elinde zehir dolu tasla cellât içeri girer. Sokrates;

“ Evet, dostum, sen bu meselelerde uzmansın, şimdi ne yanmam gerekiyor?”

“ Sadece iç ve bacaklarında bir ağırlık gelene kadar hücrende dolaş.”

Cellât işini iyi yapmış, hazırladığı baldıran zehri bir süre sonra görevini yapmıştır; Sokrates sevdiklerinin ve cellâdının gözyaşları arasında ölüme geçmiştir.

 Ölüm, soğuk, ölüm sonsuza uzanan büyük mesafe! Birçoğumuz en yakınımızda gördüğümüz zaman kâbus sanırız. Olamaz! Olmamalı! Hâlbuki biz doğmadan önce da vardı ve doğduktan sonra da her an her yerde yer değiştirir canlar…

 Sonra çağımızın başka düşünürü girer devreye; Amin Maalouf;

“ Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin! Ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit daha dayanılır hale gelir. Ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşusun.

   Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa; en yakınların çirkin maskeler takmışsa hayat BUDUR de! İkinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle! Zevk verici ve acı çektirici bir oyun. İnanç ve aldatmaca oyunu… Maskeler oyunu.

  Onu sonuna kadar oyna! İster oyuncu olarak, ister izleyici olarak…”

 Evet, dostlarım; ölüm son çare; ama yedekte bekleyen bir şey! Bunu bildikten sonra bize düşen en güzel şey; yaşamın oyuncusu olmak… Bazen seyircisi, bazen oyuncusu ve bazen yöneticisi…

 İnanın bana; hangi bölümünde olursanız olun, içene katacağınız bir parça maya, edebi ve felsefe içtenliği yoksa bu muazzam oyunu baştan kaybetmiş, yaşayan ölüler gibi yaşamın her anından zevk almaktan öte eziyet görürüz.

 Dikkat edin kendinize; bir parça duraklayıp sorgulayın. Sürekli ağlanan, şikâyet eden insandan tam olarak kim hoşlanır? Hâlbuki sıradan bir insanın, en altta bulunan bir canlının küçük bir espirisi, gülümsemesi, hoşluğu ne kadar önemlidir bazen…

 Tam da burada, herkes çok önemlidir; öneme dair güzelliklerin farkına varmasıyla birlikte, en altta sanılan çobanın bile ne büyük öneme sahip olduğunu, en güzel koyunları, oğlakları yetiştirerek, en güzel çayırların yakınında, en değerli köpekleri ve kavalıyla, özenesi bir hal alır.

 “Ölüm son çare… Ölümü yedekte tutacağız; sonuna kadar…”

 2400 yıl önce, yaşamın 70’li yıllarında yaşlılık ile felsefenin en güzel zamanı Sokrates bunu biliyordu; onu ölüme gönderenlerin fermanı onu şaşırtmadı; savunmasında, ölüme değil, adaletsizliğe dikkat çekti.

 Sık sık önemsenmeyi, anlaşılmayı isteriz. Hâlbuki ilk önce önemseme ve anlamak parkurundan geçmemizi önerir yaşam. Tam da burada biz ayrılırken bu diyardan belki de bizi sevmeyenler bile cellâdın ağladığı gibi ağlayacaktır; adil, cömert bir yaşam izleri bıraktığımız için…


 Güven Serin 

24 Mayıs 2016 Salı

ÖZGÜRÜM


Nikos Kazancakis

Hiçbir şeyi UMMUYORUM!
Hiçbir şeyden korkmuyorum!
Özgürüm...


Zorba-Seyretmeye öncelikli olmaya devam
edecek Nikos Kazancakis klasiği...

ÖZGÜRÜM

 Özgürlük anlayışını, düşüncesinin ve sahiplenmek için çok çaba harcadı insanlık. Uğrunda nice savaşlar, uğraşlar verildi. Daha ne kadar verileceği de belli değil…

 Özgürlüğü içselleştirmeden, kelime manasını ruhuna kazımadan en ufak ayrılışı, haykırışı özgürlük saymak yetmiyor bana. Uğrunda bir ömür almanın yanında, geriye bıraktığın eserler de, sözden öte eyleme, kültüre dönüşmeli.

  20. yüzyılın en önemli filozoflarından, yazarlarından birisi kabul edilen Nikos Kazancakis özgürlüğü en üste taşıyan insanlardan sadece birisi. Baştan sona onun arayışıyla, edebiyat ve sinemanın eyleme ve insanlık gösterisine dönüşen haliyle gözler önüne serdi.

 Kazancakis Kan Kanseri olduğunda Almanya’da tedavi görürken öldü. Ortodoks Kilisesi mezarlığa defnedilmesine izin vermedi. Girit’te bulunan mezarının taşına şu üç cümlenin yazılmasını istedi;

Hiçbir Şey Ummuyorum
Hiçbir Şeyden Korkmuyorum
Özgürüm…

  Ona sorulduğunda; “ Ben aslında entelektüel değilim. Ben sadece yazı yazıyorum. Ama yazarken kalemime mürekkep değil kan bulaşıyor.” Bu duyarlılığı anlamak zor biraz! İnsanoğlunun bir ömür beklediği ünlü olma, kariyer yapma fırsatları, gururu, çalımı da yanına alırsa, eline damlayan kanı, gözyaşını göremezsin.

 Sanatın ve sanatçının farkı tam da burada ayrılıyor; toplumların, çevrelerinin eksik, eskimiş ve kokmuş taraflarını onarmaya çalışırlar; sadece budur onların yazıya dönüşen ruhsal, edebi ve göksel haykırışlarının amacı…

 İster ilime, ister sanata adanmış olun; eninde sonunda bırakacağınız en küçük eser bile insanlığın mirasıdır. Polonya’dan ayrılmak zorunda kalan ve ilk Nobel Ödülü olan kadın, aynı dalda iki Nobel Ödülü almış insan olan Marie CURİE de insanlık yolculuğunda adanmışlardan birisidir.

  Radyoaktive alanında yaptığı çalışmalarla ilgili olarak iki farklı alanda Nobel Ödülüne hak sahibi olmuştur.

 Hayatını deneylere, kimya ve fizik alanındaki gelişmelere bırakan Marie Curie bir konuşmasında hiç eskimeyecek bir sesleniş yapıyor;

 “ Daha fazlasını yapamasak da, her birimiz bir parça bilgi kırıntısı yakalaya bilirsek, insanlığın GERÇEK hakkında ki rüyasına, mütevazı ve yetersiz olan bir şeyler katabiliriz.

  Karanlığımız içinde görünen evreni şekillendiren büyük planın belirsiz ışıkları, bize parça parça gösterilen bu küçük mumlar sayesinde olacaktır.

  Bilimin öyle güzelliklere sahip olduğuna ve ruhani gücünün, bütün dünyayı şeytanlardan, cahillikten, fakirlikten, hastalıklardan ve savaşlardan kurtaracağını düşünenlerdenim.

  Gerçeğin belirgin ışığını arayın! Belirgin yeni yollar arayın! İnsanlığın görüş alanı çok uzak olmasa bile, İLAHA ADALET bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacak.

  Her çağın kendi rüyası vardır. O halde dünün rüyalarını bir kenara bırakın. Bilginin meşalesini alın, geleceğin sarayını inşa edin.

 Nikos Kazancakis de baştan sona vazgeçmediği şey; VAROLUŞU sorgulamak! Bundan dolayı da Papa; yani Vatikan’ın, Ortodoks Kilisesinin tepkisin alıp dışlanmıştır.

 Kazancakis’i dünyaya tanıdan Zorba isimli romanı olurken, daha sonra sinemaya aktarılmasıyla, ünü daha da arttı.

 Ben Özgürüm, demenin uçsuz bucaksızlığı, kırıntıları mum ışığına dönüştürmekten geçtiği bellidir. Kazancakis de hayatı boyunca bunu yapar. Ve bir söyleminde; “ Hayatımda hiçbir zaman Zorba’nın önünde utandığım kadar utanmadım.”

 Kendi yazdığı kitap kahramanlarının, kendi ruhunu, geçmişiyle bugünü; kısacası olgunluk dönemini çok iyi anlatıyor.

 İster Kazancakis’in Zorba isimli kahramanı gibi sirtaki, isterseniz, kasap veya çiftetelli ile özgürlüğünüzü, müziğin ritmiyle tüm dünyaya ilan edin; isterseniz; bir başka şekilde! İyiye, daha güzele ulaşmanın her daim harekete, bilgiye, görgüye muhtaç olduğunu unutmadan; unutturmadan yola koyulmanın erdemiyle;

 ÖZGÜRÜM, demenin demi, soğuk bir kış günü size sunulan çayın demi, kokusu kadar önemli olmalıdır…

 Güven Serin 


17 Mayıs 2016 Salı

KARA KARTAL



KARA KARTAL

  Kızımın odasına girince kendi elleri parmaklarıyla hazırladığı Kara Kartal çalışmasına baktım. Beyaz kâğıt üzerine siyah ve kalın bir yazı ile etrafını da çeşitli semboller; yıldızlar ile süsleyerek bir flama gibi tam da yattığı yerden göreceği bir yere yapıştırmış.

  Kara Kartal Beşiktaş’ın simgesi bir kuş; göklerde süzülen güzel bir hayvan. Bülbül ötüşüyle, nazik ve küçüklüğüyle ne kadar saygı duyuyorsa, kartal da büyüklüğü, beslenme zincirinde en üste bulunması nedeniyle ayrı bir saygı duyuluyor.

 Gökyüzü ve kuşlar insanlığın başından beri ilgi, korku ve merak uyandırmıştır. Sporun ticarete döküldüğü bu zamanda yine de insanların vazgeçemediği spor dallarının en üstünde bulunur futbol…

  Babadan gönüllü bir mirastır Beşiktaşlılık. Gönle akan yönü sezgisel olmakla birlikte, siyahın beyaza, beyazın da siyaha olan birlik olma; yer ile gök, gece ile gün gibi bir serüveni de içene alması olabilir mi diye düşünürüm zaman zaman…

 İçimdeki muhalif taraf, ezilene, ikinci, üçüncü hatta yarışa hiç katılmayan, ruhani bir yarış içinde olanların birinciliğine adanmış bir felsefenin de ürünü olabilir siyah beyaz renklere tutulup, babadan miras alınan bu tutku.

 Fanatik Beşiktaşlının benimle dalga geçeceği de belliyken, baştan beri olan tutkum; oldukça sessiz ve ilgisiz… Sevmişim ya bir kere; uzak, yakın, ilgi veya ilgisiz; sportif ve ahlaksal açıdan iyiyse; yüreğim kabardığı gibi ilgim de artıyor.

 Bu ilginin en yüce, yüksek olduğu zamanlar 1980’li yıllardır. Belki de o hissedişlerim, futbol alakam hiçbir zaman ortaya çıkmayacak…

 Süleyman Seba’ın istikrarı, ciddiyeti ve mütevazılığı sanki bütün sevginin en tavan yaptığı anların en yükseğiydi. Kendi yağıyla kavrulmanın, kendi toprağında yeşermenin, rekabetin estetik ve ahlakla birleştiği engin düşlerin zamanı…

 Futbol üzerine tezler, doktora öğrencileri 1980’li yılların projelerini bin bir titizlikle hazırlasa; ortaya çıkacak şey; olduğun gibi, ya da göründüğün gibi ol arkadaş… Yapaylıktan, spora ticareti, hilebazlığı bulaştırmaktan kaçın; kaçın ki tarihin sayfalarına karanın da, beyazın da, sarının, kırmızının, yeşilin, laciverdin, bordonun, mavinin de spor, sporcu renklerinden öte hikâyeleriyle anılansın, şanlarsın…

 Beşiktaş’ın Osmanlı Sporla oynadığı maçı izlemek için Saki’ye gittim. Küçük bir yer ve yüzü gülmeyen esnaf… Beşiktaşlı taraftarlarla doluydu. Gencinden orta yaşına kadar… Biram ve ciğer, bir parça kuru soğan ve erken gelen goller sezonun bitimine bir hafta kala Beşiktaş’ın Şampiyonluğunu müjdeliyordu.

 İçimde eksik olan bir şeyler vardı! En az şampiyon kadar rakiplerin seni kovalaması, bir yandan dibe çekmek isterlerken, aynı zamanda düşlerin yükseğine itmeleri en az şampiyonluk kadar önemliyken, Beşiktaş’ın mabedi denilen İNÖNÜ stadı parayı veren düdüğü çalar misali bir şirket ismine dönüşmüştü.

 Ve ben Beşiktaş’ın Şampiyonluğuna herkes gibi dıştan değil de içten sevinmeye devam ediyordum; sporun başka taraflarına adanmış, belki de orada tutkulu bir esaret içinde kalmış sessiz bir ruhun, hakiki yarışlara, terlere, ahlaki bir güzellik içinde rekabete dâhil olan her şeye minnet duymanın büyük veya küçük algılarıyla maçın ikinci yarısını beklemeden rüzgârın olduğu yere Yelken Kulübe gittim…

 2015–2016 yılının şampiyonu Beşiktaş… Kızımın önceden hazırladığı Kara Kartal yazısına bakıp, kara düşüncelerden, kara bahtlardan, kara günlerden korkan insanın, Kara Kartalın gücüne nasıl da muhtaç olduğunu irdeledim.

 Beyazlığa, ışığa tutkuyla bağlı olduğumuzu her fırsatta belli eden insanlar olarak, iş güç gösterisine gelince bilinçaltımızda ki o büyük kurtarıcının korkutucu pençelerinin, ölümsüz bir bedeni olması ve aynı zamanda KARA olmasını isteriz. Çünkü beyazın korkutamayacağını, pençelerinin eksik, tüylerinin dökülmüş olduğunu; beyazın ancak barışçıl bir görevi olduğunu sanırız…

 Benim karam ve beyazım aynı zamanda rakiplerinin gözyaşlarını da silmesini bilen, sadece yüce bir krallıkla oyalanmaktan öte sporun, ahlakın, evrensel coşku ve ritmin rakipleri tarafından bile alkışlanan kartalının simgesi olan spor anlayışıdır.

 Gezdiğim, gördüğüm, okuduğum, dinlediğim her şeyde; insan ve insanın birbirine olan muhtaçlığı çıkıyor karşıma. Onanma, alkışlanma; o seslerin, naraların yüce bir anlam kazanması, insanın tümüyle anlam kazanıyor; taraflı, tarafsız, rakip; siyah veya beyaz; mavi veya sarı, kırmızı…

 Kara Kartal; kızım Doğa’nın beyaz kâğıda yıldız sembolleriyle kazıdığı gibi; Kara Kartal; Süleyman Seba’nın, Rıza, Metin, Ali, Feyyaz, Sergen, Samet, Hakkı, Sabri, Recep, Ulvi ve şimdinin Gomez’i, Quaresma’sı, Tolga’sı, Atiba’sı, Oğuzhan’ı, Olcay’ı;

 Klasik manada hak edilmiş, dökülmüş terlerin kahramanları; insanlığın estetiğe, coşkuya, alkışa, küfre, bağırmaya, nara atmaya ihtiyacı olmasaydı, bu isimlerin hiçbir anlamı olmayacağı belliyken; Sizleri,

KUTLUYORUM…

 Güzel gollerinizi, coşkunuz, arkadaşlığınız, başka sahalarda tek vücut oluşunuz, ayrı bir kupayı, alkışı, nişanı ve size adanacak hikâyeyi hak ediyor…

Güven Serin 





  



16 Mayıs 2016 Pazartesi

DİLENCİNİN HAZIR CEVAPLIĞI


Kamera; Güven

İzmir Arkeoloji Müzesi-SPORCU


DİLENCİNİN HAZIR CEVAPLIĞI
----------------------------------------------------

  Genç bir adam: İzmir kordonda gece çökmüş olmasına rağmen, şehir ışıklarıyla, mekânlardan duyulan müziğin olduğu yerde ağır ağır ilerliyor. Kot pantolonun arka cebi yarıya kadar bozukluk para dolu olduğu için pantolon sola doğru çekiyor.

 Dilenen adamın tek derdi ve önüne kim çıkarsa tekrarladığı şey; parmağınla bir işareti yaparak; “ ekmek parası için 1 lira! “

 Oysa kot pantolonun sol arka cebi, onun istediği 1 lira ile dolu. Yanına yaklaşıp, ekmek parası için istediği 1 liralarının arka sol cebinde olduğunu hatırlatınca hemen söylediği şey;

 “ Ağabeyciğim evim kira”


  Dilencinin büyülü gözleriyle göz göze kalmaktan korkup, hemen uzaklaştım oradan. Uzaklaş masam, bir lira değil, kira parası üzerime kalacak…

Güven Serin 


12 Mayıs 2016 Perşembe

SEN BİR HAYALPRESTSİN


Kamera; Güven
Eski Foça...


SEN BİR HAYALPERESTSİN
--------------------------------------------------

  Tekirdağ sahilinde uzun uzun yürüyüşe çıkmış, ılgın ağaçlarına bakıp, önünüzdeki kadim denize ve adalara bakıp, uçsuz bucaksız gökyüzünün galaksileri arasında yolculuğa çıkmış olsanız; size ne derler?

 Oğlum sen bir hayalperestsin… Oscar Wilde’nin Ernest karakteri ile Gılbert arasında geçen diyalog da bunu anlatıyor.

  “Sen bir hayalperestin!
Evet, haklısın, ben bir hayalperestim. Çünkü bir hayalperest, yolunu ancak ayışığı sayesinde bulabilen kişidir ve işte bu nedenle hak ettiği ceza, gün doğumunu dünyanın geri kalanından önce görmesidir.
  Sence bu bir ceza mı?
Bu onun hem cezası, hem de ödülü. Aaa, bak Ernest, şafak sökmüş bile. Perdeleri çek ve pencereleri iyice aç. Sabah serinliği ne kadar hoş! “


 Bu kadar uzun ömürlerde, acaba bir kez olsun sabah serinliğini o perde ve pencerelerinin sonuna kadar açıklığını, açıklıktan önceki şafak vaktini, Mayıs zamanı bülbüllerin vadilerde çağrılar yaparak yaşama davet ettiğini, kendi tanıklığımız ile sahiplenmek, kendimizi bilinen ödüllerden öte onurlandırmak zor olmaması lazım!

Güven Serin  

27 Nisan 2016 Çarşamba

ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ


"Hepsi bitti bir tek şey istemiyorum geçmiş zamandan.
Şimdi hemen işe girişmeliyiz;yaşlandık artık
çabuk karar vermeliyiz." 




ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ

  Efsane Jokey Ekrem Kurt’un yaşamı, felsefesi ve başarılarıyla ilgili videoyu izlerken şaşırdım doğrusu. Bu konuda ki bilgi eksikliğimi, yaşama dair bilgilenmenin, öğrenmenin sonsuz evrende ki yıldızlar kadar sonsuz olduğunu bilmenin; erişememenin garipsemesiyle sarıldım öğretilere.

  Tam olarak 45 yıllık jokeylik yapmış Ekrem Kurt. Hatta at üzerinde ölmeyi arzulamış yaşamı boyunca. Bu süre içinde ömrünün büyük kısmını yine atlar ile geçirmiş. Karşılığı ise Rekorlar Kitabına, kendi alanında bir efsaneye dönüşmek olmuş.

  Ekrem Kurt 15 Bin kez koşmuş. 3750 birinciliği; Karayel isimli safkan at ile tek vücut olmuşluğu mitolojinin içinden çıkan bir haber gibi geldi bana. 1.65 boyunda ki Kurt’un 45 yıllık jokeylik serüveni yetmiyor. İş olmaktan çıkıp; ayrı bir sevdaya dönüşüyor.

 Hastalanmasa, muhtemelen son ana kadar da at üzerinden inmeyecek. 45 yıl dile kolay! 16.450 gün yapar. Saate çevirirsek daha da karışır aklımız. Bütün bu zamana rağmen niçin yeterli olmaz insana?

 Birçok yaşlıya yaşadığı ömrü sorduğumuzda aldığımız cevaplar; benzer oluyor. Pek bir şey anlamadım. Sanki dün gibi… İnsan, yetmezlik içinde, hiçbir zaman yetinmeyen, ölümsüzlük aşkını düşünürken, birbirine benzettiği, adeta aynısı yaptığı günlerin bir yaşama; sadece birkaç güne dönüşmesi midir bizi yetersizlik hissiyle buluşturan?

 Farklılığı, değişimi ve dönüşümü kabul etmekte zorlandığımız için, yasaların, geleneklerin, kalıpların içinde, günleri, ayları ve yılları birbirinin aynısı sanıp, aynı alışkanlıklarla en yeniyi bile hemen eskitiyor muyuz acaba?

  İngeborg Bachmann Bir Düş Oyununda şu sözleriyle tam olarak neyi anlatmak istiyor acaba;

 “ Hepsi bitti, tek söz istemiyorum geçmiş zamandan. Şimdi hemen işe girişmeliyiz; yaşlandık artık, çabuk karar vermeliyiz, zamanın işitilmeyen ayak sesleri, biz onu etkilemeye zaman bulamadan, belli etmeden yaklaşıyor bize.”

 Bu sözün ruhu ruhuma dokunduğunda ancak bir kâşifin duyacağı heyecanı duydum. Yeniliğin, fark edişin, dönüşümün, kabul edişin; belki de yaşamlar içinde yaşamlar yaratmanın; yaratıcı olmanın yüce bir işareti, iteneği; nazik haykırışıdır da…

 Onca öğreti; kitaplardan, bilgisayarlardan, sinemalardan, tiyatrolardan, sohbet ve masallardan adeta “duyun bizi!” çılgınlığıyla sesleniyor bizlere.

 Merkezimizde sadece üstün olma, halen hayatta kalma felsefesiyle yoğrulma ve yorulma varsa; birkaç metre karelik tapu, paftaların, intikam ve kin dünyasının yağmurları ruhumuza kadar işlediyse; yapılacak tek şey; bize öğretildiği gibi; suçu kadere yüklemek; O KADAR…

 Oysa yazarı, şairi, sanatçıları yücelten en evrensel şey; öğrenirken öğretmek; pay alırken paylaşmaktır.

 Pay ve paylaşma kanununu, bu soylu yasayı ancak, edebi, felsefi, siyasi erdeme, görgüye kavuşunca daha ve daha da iyi anlayıp kavrama muradına erişebiliriz.
  Sanatçı, İngeborg Bachmann şiirine davet ediyor bizi; çabuk karar vermemizi hatırlatarak; zamanın duyulmayan ayak sesleri kesinlikle çok sessiz;

“ Bugünle yarın arasındadır
Gece ve düşler,
  Üzülmeyin onun için,
Bugünle yarın arasındadır,
  Gece ve düşler… “

 Tam olarak kim kaygılarıyla başa çıkabilmiş ki?
 Kaygılarımızı hiçbir mantık süzgeciyle elemiyorsak, yaşamın tozundan, yağmurundan, rüzgârından kurtulmayı “yaşam” kabul buyurmuşsak; acaba, bin yıl ömrümüz olsa; yine de bir gün gibi geldi diyerek, aynı aldanışı yaparken; zamanın ayak seslerini hiçbir şekilde duymayacağımızın safdilliğiyle dövüşüp, körlüğün bile gözüne parmak batırıp, 7 milyar insanın insan davasına, çok az insan ayrıcalığıyla öne çıkmaya sırt mı çevireceğiz?

 Özgürlüğü, ölümsüzlüğü isterken; NİÇİN? Demeye başlamak bile, çabuk olmanın sesini duyup toparlanmaya başlamak; yaşlandık artık, mazeretlerini de bir kenara atabilir mi acaba?


 Güven Serin 












26 Nisan 2016 Salı

ŞAİR KIZ


Kamera; Güven   -Tekirdağ


ŞAİR KIZ

  Oscar Wilde Fransız edebiyatını değerlendirirken Fransızların kendi edebiyatlarının farkına vardıkları ve bu sebeplerden dolayı da kendi topraklarından nefret etmeyecek oluşlarını dile getiriyor.

 Aynı zamanda edebiyatın inceliklerini kavrayan toplumların zihin yapısının keskin ve kararlı; esnek, hoşgörülü olacağını aktarıyor.

  “ Hakikati hakikat olduğu için seven ve ulaşılmaz olduğunu bildiği halde hakikati sevmekten vazgeçmeyen o sakin filozof ruhu yaratır.”

 Yelken Kulüp çay bahçesinde, büyük suların hemen yakınında Ömer Beyin yeni demlediği çayı yudumlarken yanıma gelen genç kız; “ İsminiz Güven mi?” dedi. Evet, ama niçin sordunuz; dediğimde şu cevabı aldım;

 “ Sizin edebiyata ilginiz olduğunu teyzemden duydum. Ben de şiir yazıyorum. Paylaşmak isterim.”

  Mutlu olacağımı söyledikten sonra kendi el yazısıyla kaleme aldığı; Kırılmış Kalp şiirini getirdi bana. Altında da Elvin Sunay imzası var. Yani genç şairimizin ismi…

 İnsan yaşamına farklılıkların dokunması kadar güzel, manalı bir şey olmaz. Sıradan bir günün seyri, her gün aynı tekrarı yaparsa; ne edebiyat, ne de sosyoloji için yenilenme yaratır. Buna biraz dokunur, farklı iletişimler, anlatımlar yapılırsa, doğanın mayalanması gibi bir şey başlıyor; yeni bir üretim gibi bir şey…

 Elvin Sunay; genç şairi bana yönlendiren, onu tanımama fırsat veren kişi Emine Hanım… Gelişmeye sımsıkı tutunmuş, yaşamın ritminin hareketten, dönüşümden beslendiğini anlamış bir insan.

 Elvin’in gözlerinde şairinin pırıltılılarını görmemek imkânsız… Tıpkı, Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’da gördüğü şair gibi… Cemal Süreyya’nın Selim İleri’de gördüğü yazarlık gibi…

 Evlin bana verdiği şiirinde Kırılmış bir kalbi, özür bekleyen bir ruhu, babaanneye duyulan özlemi anlatıyor. Yarın bir başka duyguyu ve bir başkasını; sonra, düşleri, erişilmezliği; belki de sonsuzu algılamayı, anlamayı anlatacak…

 Oscar Wilde Fransız edebiyatına, orada bol olan edebiyatçılara duyduğu özentisini şöyle anlatıyor;

 “ Böyle karakterler İngiltere’de ne kadar az; oysa ne kadar şiddetle ihtiyaç duyuyoruz onlara! İngiliz zihni her zaman öfkenin egemenliğinde! Milletin aklı ikinci sınıf politikacıların ya da üçüncü sınıf ilahiyatçıların o sefil ahmakça çekişmelerinde heba oluyor. “

 Ülkemizde ki durum tam da Oscar Wilde’nin kendi ülkesi için yüzyıllar önceki tespiti gibi değil midir? Kabalık, argo, şiddet toplumun her yanına sarmışken, tam da bu zamanlarda, edebiyatın, sporun, sanatın, felsefenin bizi kucaklaması gerekiyorken; üniversitelerimiz daha çok özerk, özgür ve bileme yönelmesi düşünülecekken, insan aklı, düşüncesi yokmuşçasına, sıradan ve birbirine benzeyen insanların ortaya çıkması, gelişen ülkelere katar olmak, gelişen dünyanın uydusu kalmak anlamına gelmez mi?

 Elivin Sunay’ın; küçük şairin kalemiyle, mısralara, sözcüklere dokunacak-dokunmuş olması ümit verici, gecenin şafak vaktine gülümseyen bir gün gibi bir şey…

 Benim ona nasıl bir faydam dokunun bilemiyorum! Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’a dediği gibi; daha çok şiir oku. Büyük ve önemli şairleri yakından takip et, demekten başka… Bir de; Cemal Süreyya’yı, Orhan Veli’yi, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Can Yücel’i, Nazım’ı, onlar gibi daha onlarcasını, yaşayan veya yaşamdan ayrılmış daha nicesini, dünya edebiyatını;

Goethe’yi, Lorca’yı, Charles Baudeleire’yi, Shakespeare, Maria Rilke ve Rimbaud’u demekten başka ne gelir elden; edebiyat, tıpkı evrenin bir parçası gibi; durmadan derinlere doğru genişliyor; ona bakan teleskop ne kadar gelişirse gelişsin, gözlerimiz ne kadar keskin olursa olsun; her daim bir yetmezlik içinde öğretirken öğreneceğiz…

  Son sözü Elvin Sunay’a bırakıyorum;

Kırılmış bir kalbin tamiri/ Hala sürüyor…
Ey Hayat! / Benimle oynama! / Daha uyduracak bahanen var mı? / Senden beklediğim çok şey mi?/ Basit, ufacık bir ÖZÜR istiyorum…


 Güven Serin 

21 Nisan 2016 Perşembe

KIZIM AVUKAT OLDU


Bir rüyadır hayat;biz ispatlamaya çalıştıkça
daha da derine kaçan bir rüya...


KIZIM AVUKAT OLDU


  Orta yaşlı kadın ile yaşlı bir efendi konuşuyor Tekirdağ’ın altyapısının yenilendiği, çamur ve tozun her yana sıçradığı caddenin köşeciğinde.

 İnsanlar hiç durmadan akıyorlar; araçlar gibi; sular seller gibi; evrenin galaksileri gibi…

 Hayat Bir Rüyadır, Calderon De La Barca’nın eserinde kadın ile erkek karakterler arasında geçen bir konuşma;

“ Yeni yeni dertler çıkıyor karşımıza.” Derken kadın karakter, “ Yeni yeni korkular da!” diye cevap verir erkek karakter.

  Bu makaleyi yazan karakter ise yeni yeni sevinçleri de hatırlatıyor; yani sevinin; en küçük kırıntının, sabahleyin yüzünüze vurduğunuz bir avuç suyun bile ne büyük nimet olduğunu içtenliğin en hakiki şükranıyla göstermek zor olmamalı…

  Gelelim Tekirdağ’ımızın iki karakterine; yaşlı adamla, orta yaş aralığında olan kadına. En son sözü şu olmuştu;

“ KIZIM AVUKAT OLDU!” Sanırım yaşlı adamın şaşkın ve imrenen bakışlarını sezdi ki, ardından güzel, hokkalı bir gülüş yaptı.

  Elbette kızının avukat olması kutlanacak bir şey. Bu gülüş, bu kocaman mutluluk da bunu anlatıyor olabilir. Üstelik adalet dağıtacak. Hakkın peşinde koşacak! Zor bir yürüyüş avukat olmak; insanın ruhu, açlığı ile tokluğu arasında ki ince çizginin zorluğu, belki de mesleklerin en zor olanlarından bir tanesi.

 Büyüklerin; yani; eş-dost, bir an önce ZENGİN olmanı ister, adalet peşinden koşmandan önce… Nasıl olsa bir şekilde adalet bulunur, dağıtılır düşüncesi hep vardır saygı değer toplumumun inancında.

 Kızının avukat oluşunu, muhteşem bir zafer gülüşüyle anlatmaya çalışan kadın, yaşlı adamın ayaklarını yerden kesmedi. Yaşlı adam, sesinde bir değişim olmadan, ailenin diğer fertlerinin sağlık, sıhhat durumlarını sordu.

 Kadının ise aklı-fikri kızındaydı. Yani avukat olan kızında… Ne güzel bir meslek… Cübbesiyle, hâkimin karşısına dikilip, suçlanan insanları ipe verip ipten alışıyla; her zaferin maddi ödülü büyük olurken, içinde sıkışmış, bir yerlerde kalmış olan adaletin çırpınarak tekrar yüzeye çıkması; ne büyük bir karışım; çeşitleme…

 Tam da Calderon De La Barca’nın günümüzden 380 yıl önce yazdığı eserde ki karakterlerin söz ettikleri, yeni yeni dertler, korkular anlayışı gibi! Yeni yepyeni mutluluklar, sevinçler ve zaferler; aynı zamanda yeni, çok yeni KORKULARI da beraberinde getiriyor. Kör olası felek; insanı zengin ederken korkulara bulamasa olmaz mı, diye düşünmeden de edemiyor insan…

 Sanatçının 380 yıl önce kaleme aldığı eserinde bir başka karakter seslenir bize;

“ Allah’ım suçum ne? Yoksa doğmak mı? Evet doğmak! İnsanoğlunun en büyük cinayeti! Ama benim bunda günahım ne?”

 Yeni yağmış yağmurun yerleri ıslatıp, tozu çamura dönüştürmüş haline titiz bir saygı içinde, kızı avukat olan kadının ve etkilemek istediği yaşlı adamın yanından sahile doğru aktım; en sevdiğim yöne; Arkeoloji Müzesinin mimari yapısının bahçeli, çiçekli diyarının yanından; ahşap binaların olduğunu düşüne düşüne…

 Calderon De La Barca da düşünerek, irdeleyerek yazdığı eserinde Hayat Bir Rüyadır eserinde 380 yıl önce, bugüne anlatır;

Hayat dediğin nedir?
Gelip geçici bir yanılsama.
Bir gölge oyunu, bir düzmece!
En yüce sayılanın bir değeri yok.
Çünkü bir rüyadır hayat.
Bir rüya, rüyadır sadece.

 Kızı avukat olan gerçeğin içinde, şimdinin zamanındaydı henüz. Onun sesi de birazdan bir rüya gibi geride kalacak. Kızı ise avukat oldu, cübbesini giydi. Yüce mahkemenin huzurunda hâkimlerin karşısına dikildi. Hak, adalet aramanın hukuk bilgileriyle “Adalet Mülkün Temelidir!” anlayışına ters düşmemek ile çevresinin bir an önce zengin olup, “Avukat “ gibi yaşamasını isteyecekler; kahkaha, gülüşler içinde;

Akan nehirler, ırmaklar, dereler gibi; on bin yılda bir yer değiştiren denizler, karalar gibi; akacak nice insanın yaşam serüvenleri…

  Nice kral, nice zafer; şimdi tarihin sarı, soylu sayfalarında bir rüya değil mi? Hangisi tam olarak gerçeği; yakaladıkları büyük mutluluğu, gücü, zenginliği dondurup ebedi bir saltanat sürüyorlar?

 Bütün bu yaşananlar, kaybedişler, kazanışlar bir rüya olmasın sakın!


 Güven Serin 





14 Nisan 2016 Perşembe

ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF



ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF!

  Böyle bir sesleniş ancak romanlarda mı olur? Yoksa masallarda mı? Belki Gorki’nin Ayaktakımı Arasında ki Tiyatro Oyununda…

  Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir ALBAYRAK da gazetemize verdiği röportajda; “ Tiyatro, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir” diyor. İnsanın geçmişini, güne taşıması, kendi değişimini sahnelemesi ise ancak sanatın gücüyle; hem güldürür, hem de ağlatır bizi.

 Söz ağlamaktan açılmışsa, Gorki’nin bu oyunu yazdığı zamanlarda Rusya da sulu gözlü bir edebiyat vardır. Tıpkı şu an ülkemizde, gerçeğin reformunu halen yapmamış olduğumuz gibi; çektiğimiz acılar, korkular miller ötesine; hatta uzayın derinliklerine yayılacak kadar uzun ve çok…

 Çoğu da boşluğa güzel bir hoşluk bırakacak kadar köksüz, bilgisiz ve görgüsüz… Ama niçin, en güzel bilgilerin, görgülerin, bize sunulan değerlerin peşinden koşmuyoruz? Hele, günümüz bilgi, teknoloji çağıysa, bir parça elemeyi de biliyorsak, seçice bir çağrının kucaklamasıyla nelere ulaşırız; biliyor musunuz? Deryalara…

 Ülkemizin ağıtlarını eski ağıtçıların benzer türüyle yapmaya devam ediyoruz. Tüh! Yazık oldu! Ne olacak bu… Bittik! Öldük!

 Sadece bir tek sözü bile gerçeğe ulaşılmak için ilk söylendiği zaman kadar sağlam değil midir? Kimin sözü? Elbet bu Cumhuriyetin kurucusu Mustafa KEMAL’İN…

 “ İlerleyen zaman içerisinde ihtiyaçlar, algılar, yaşam biçimleri değişebilir. Benim sözlerimle çelişkiye düşerseniz; BİLİMİ seçiniz!”

 Boşuna mıdır; daha Cumhuriyet kurulur kurulmaz, eğitime, sanata, ekonomiye, bilime tutunmak…

 İşte, günümüzden 114 yıl önce, adı “acı” anlamına gelen Gorki de sanata tutunmuştur; hem de insan sanatına. Eğitim almadan, yaşamın kendisini eğitim görerek insan düşüncesini en üste zorlayıp, eserlerinde ve yaşamında merkeze insanı-emeği alan Gorki; sulu gözlü ağlamaları bir kenara bırakın, diye en altta yaşayanlara da ASİL bir karakter vermiştir.

 İnsanın, özellikle kendini üst kimliğe sokan, kalıplara esir olan, yaşarken ölümü, yüz bir kere tadan insanın hikâyesidir Gorki’nin hikâyeleri, oyunları…

  Gorki’nin Ayaktakımı Arasında oyununda aktör kendini asmıştır. Baron (soylu kişi) kapıdan girer ve salonda yemek masası, insanlar eğleniyor. Ve Baron seslenir;

Aktör kendini asmış! Serserilerden birisi de cevap verir;

ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF!

 Gerçeğin cevabıdır bu cevap. Çoğu zaman, bir ölüm töreninde tam da gözlerimizin önünde yaşanır gerçeğin sulu gözlü, yanıltıcı hali;

 Ölen kocanın arkasından ağlayan, eş, çocuk; “ Şimdi biz sensiz ne yapacağız? “ diyerek gözyaşı dökerler; GÜYA! Hâlbuki bütün korkuları, alışılmış yaşamın içinde, alıştıkları güvenceyi, tatları, korunmayı nasıl yapacaklarını bilmemektedir.

 Hâlbuki orada bir serseri bulunsa ve kâinatın duyabileceği alçak ses tonuyla haykırsa;

 “ Törenin içine ettiler; hayvan herifler” dese; soylu kişiler, gerçeği örtmek için, ölümü bile örtmeden serselinin peşine düşerler…

 Başkanın seslendirdiği gibi, insanlık tarihi kadar eski tiyatroyu biraz önemser seniz, Gorki’nin şu sözleri de sizinle birlikte olacaktır;

“İnsan! Ne güzel, ne gurur verici… İnsana karşı doymak bilmez bir arzu besle, doğayı al ve ondan bütün güzellikleri çıkar. O senindir…”

 Yunus der ki ; “ 29 hece, okusan uçtan uca. Sen elif dersin hoca; manası ne demektir? Yunus Emre der hoca; gerekse var bin hacca. Hep sisinden iyice bir gönül’e girmektir.”

 Güven Serin 



12 Nisan 2016 Salı

ÖNCE AĞAÇ VARDI


Kamera; Güven  

Önce ağaç vardı...


Kamera; Güven


ÖNCE AĞAÇ VARDI

 Bu başlığa birçok başlık ekleyebiliriz; önce söz vardı! Önce şiir vardı! Derken, önceliğin ağaçta olacağını da ısrarla tekrarlamak isterim. Neredeyse yaşamın ilk çıkış zamanlarından beri; milyonlarca yıl önce de AĞAÇ vardı…


 Şair Höldernlın; Ey Fırat kentleri! Ey Palmira sokakları! Ey çöl düzlüğündeki sütun ormanları, derken de insandan, uygarlıklardan öteye uzanan o masalımsı, destansı ormanları hatırlatıyor.

 Her hafta sonu gitmiş olduğum okulun bahçesinde çam ağaçları, görkemli bir yeşillik, neşe ve huzur içinde göğe yükseliyor. Bazıları; 30–40 yaşlarında. Sanırım, okulun ilk yapıldığı, açıldığı zamanlardan; bir tohumun, fidanın, yeşerme ve zamana akma başlangıcından kalma.

 Anlattığım okul Süleymanpaşa Anadolu Lisesi bahçesidir. Pansiyonu, halı sağası, satranç pisti, basket sahaları ve kapalı spor salonu; çocukları yanında yeşile olan düşkünlüğüyle öne çıkan bir okul.

 Burada aynı anda kaç canlı soluk alıp, günün telaşını yaşıyor bilemiyorum. Bildiğim bir şey var; ağacın, yeşilin, çiçeğin, toprağın ve gençliğin var olduğu; insan seslerinin ve bazen sanatsal sessizliğin yaşandığı yer…

 Lisenin ön, arka, yan bahçelerinde onlarca ağacı görebilir, onlara dokunabilirsiniz. Hatta leylak renkli yasemin kokulu erguvanların tam da tomurcuklandığı ana tanıklık edebilirsiniz. Her şey, doğanın barışıyla dengede anlam kazanıyor. Betona, çeliğe, demire; yapılara ne kadar çok muhtaçsak; onlardan daha çok doğaya, doğanın var edici düzenine, mimarlığına muhtacız.

 Ağaç koridorlarında, yeşil desenli bahçelerin lisesinde etrafı gezmek, kendi hikâyemin içinde kaybolmak hoşuma gidiyor. Kumruların, serçelerin, kargaların öteden beri evi olan, onların ötüşleri, kanat çırpışları insanın varlık ile yokluk arasında ki incecik çizgiyi; YAŞAMI hatırlatıyor.

 Bir ağaç var ki; bir çam ağacı, bir sürü çam ağacı gibi, yeşil yapraklı ağaçlardan birisi; sanki oranın sözcüsü, bütün ağaçların öncüsü gibi; dört kolu, dört yöne, dört güzelliği, milyon türlü çare üretiyor gibi; boylu-poslu yükseliyor maviliğe.

 Kuzeybatıya bakan kolu; en görkemli olanı! Diğer kollarının iki misli; kuzey ile batının güneşini, rüzgârını, nemini, ışığını önce o almış; bütün dengeyi o yürütüyor gibi sağlıklı ve sağlam.

 Her zaman ki gibi yeşilin içinde yükselen okulun bahçesinde Doğa Irmağı bekledim. Büyük boy satranç oyun sahasının yanından geçtim. Halı sahada top koşturan çocukların çığlıklarını, onlara ant içmiş,yaptığı işe gönül vermiş çalıştırıcılarının uyarılarını,yine bildik o gülümsemeyle değerlendirdim.

 Erguvanları kokladım. Yine dört kolu olan çam ağacının yanına geldim. Beli ki sağlam bir şekilde kök salmış toprağın derinlerine. Tıpkı evreni oluşturan; oluşturduğu sanılan dört element; hava, su, ateş, toprak; dört kolu, dört yönü, dört var edici mucizenin hatırlatmasını ısrarla yapıyor.

 Çam ağacının hafızasına dokunsak; onun anılarını; muhtemelen ileride ki teknolojiler bunu başaracak. Onun izlediklerini, tanıklık ettiği zamanlarının kaydını, filme dönüştürsek; ortaya ne büyük bir eser çıkardı!

 Tam da okulun bahçesine; köşede duran çam ağacı; binlerce çocuğun cıvıltısını duydu. Nice gülümsemeleri, stresli anları, küçük şakalaşmaları; hafif küskünlükleri izledi. Belki de gülümsedi; insanın küçük yaşamının, büyük evrenin milyarlarca seçeneği arasında, insanın duygularından birkaçına hapsoluşunu; ilgi, ibret ve bilgelikle izledi.

 İnanıyorum; yakın gelecekte ağaçların da hafızaları önemseyecek, onların tanıklık yaptığı zaman dilimini, insanı şaşırtan ilimin, teknolojinin sayesinde gözler önüne serecek insanlık. Milyarlarca kilometre öteye uydu, uzay aracı yollayan insanlık; bunu da pekâlâ yapabilir; yapabilecek…

 Gelişmelerin büyüklüğü ne kadar şaşırtıcı, mucizeye yakın olsa dahi; insanın varacağı yer; yine kendi içinde ki sadelik olacağı bellidir. Bütün mucizeler bir yana; insanın kendi hissiyatı, görgü ve bilgisiyle anlaştığı, ses verip ses aldığı bir EVREN var. Bu evrenin parçası da dünyamız. İçinde, kuşlar, çiçekler ağaçlar dolu.

Hepsi, insandan önce vardı. Ve tamamıyla, insanın dünyasına, yine insanın, yüksek hissiyatıyla, rüyalar, masallar, hikâyeler, ilime ve akla tutunan gerçek ile düşleri bir arada hizmet ediyorlar.

 Anlaşılan o ki, kulak, göz, el, dil; bilinen duyulardan öte duyu bolluğu yaşanıyor. Kimi 33, kimi 21 kimi 10 duyu var diyor. Nasıl ki bilinen renklerin bugün için milyona ulaştığı ortadaysa, insanın duyu zenginliği, daha bilemediğimiz, varlığından bile haberdar olmadığımız nice şey gibi; eksiğiz.

 Belki de insan eksikleriyle güzel. Tamamladıkça, tamamlandıkça daha da ayrı bir SANAT çıkacak ortaya.

 Güven Serin 

 



7 Nisan 2016 Perşembe

BEDROS ÖLDÜ


Bedri Rahmi Eyüboğlu



BEDROS ÖLDÜ

  Bedri Rahmi öldüğünde sevenleri, şairin, ressamın karşısında, gökyüzünün sonsuzluğu altında yaptılar bu seslenişi;

 “ Bedros Öldü!”

 Yaşamın, yaşatmanın gizemi belki de ölüm ve ölümlerde gizli; insan değişimine, dönüşümüne, evrimin yüce yürüyüşüne belki de en önemli katkıyı yapan muazzam milyarlık serüven…

 Ara Güler fotoğrafçı titizliğinde dostu Bedri Rahmi öldüğünde kalemi şu sözcükleri haykırdı;

Şair, ressam sanat eleştirileri yazarı Bedri Rahmi dost, namı diğer BEDROS öldü. Tahmin ettiğim gibi birden korkunç bir boşluk belirdi içimde. Yıl 1975, mevsim sonbahardı. Çizdiği bütün kuşlar, ağaçlar, tekne, balıklar, balıkçılar, kahvede oturanlar, eşekle giden Anadolu köylü kadını, resimlediği bütün şahıslar, eşyalar boyalı boyalı bize yadigâr kaldı.

 Onun öğrencisi olan Fikret Otyam, kendi ölümünden önce anlattığı Bedri Rahmi için; benim öğretmenim, hocam sözcüğünden öte; “ Bu adam ağabey; bizim dostumuzdu! Bizim ustamızdı! Arkadaşımızdı; çok güzel şeyler öğretti bize. Hangi birini sayayım!”

 Fikret Otyam, hiç büyümemiş çocuk haliyle, sanatın özünü yansıtan saflığıyla esas can alıcı anlatıyı, ustası Bedri Rahmi’den onlara geçen gizemli yaşam formülünü anlatıyor;

“ Bir kere halkla el ele olduk. Hoca bizi halkın içine attı. Onun için ben, bir halk ressamı oldum. “

 Halkın içinde olmak; tam olarak nedir acaba? Anladığım odur ki; hangi mesleğin, mesleksizliğin içinde olursanız olun; yaşadığınız yere karşı sorumlu olduğunuzdur. Diğer yaşamları, kendi kutsallığınız ile ezmememizdir. Gaddarlığı değil, zarafeti, şefkati, ilmi, sanatı aramanız, aşılamanızdır…

 21. yüzyılda ne kadar da çok ihtiyaç duyuyoruz halkın içinde olmaya. Yani kendimizi yalnız hissetmemeye… Tarım Devrimini yapan insanlık, şimdi Ekolojik Yaşam, Uzay Devrimlerine hazırlanıyor. Bir taraftan da şehirleri işgal eden RANT devrimleri, gökdelenlerle insanı insandan, tabiattan koparmak için her türlü alavere-dalavere kurnazlığı içinde yol alıyor…

 Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Sitem isimli şiirinde sevgiliyi içtenliğiyle anlatıyor;

Önde zeytin ağaçları/ Arkasında Yar/ Mevsim sonbahar…

  Fikret Otyam, yaşamına, kendi ruhuna, bedenine yansıyan sevginin temelinde hocasının yani namı diğer Bedros’un öğretilerine dikkat çekiyor. Bunu ısrarla söylüyor. Bu da şunu gösteriyor dostlarım; sevgi de öğretilmeye, öğretilere ihtiyaç duyar; küçük kırıntılar, devasa bir şenliğe dönüşe bilir…

Bu kadar güzellik varsa içimde, bu gökten gelmiyor. Hocamızın bize türkü sevdirmesi, halkı sevdirmesi, köylüyü sevdirmesi, onlara ait resimlerin yaptırılması…

  Sevgili öğreticiler-ÖĞRETMENLER, size yıllardır yüklenen kutsallığın, ağır yüklerin altında ezile ezile sizler de dönüşüm yaptınız. Yani yarım yüzyılda evriminizi başka yöne; duyarlı olmaktan, duyarsızlığa doğru, bilinen memur yaşamına itildiniz.

 Görünen o ki, içinde öğreti ve öğrenme aşkı olan insanlar,sıradanlığın içinde sekiz saate sıkışan,sadece maaş ve karşılığı olan alışveriş içinde esas özüne kavuşamıyor. Yine esas olan dönüşüme, öğretilerin, öğrencilerin tohum, filiz, ağaç, meyve olmasına ihtiyaç var; insanın bir türlü tatmin olmadığı, bildik ihtiyaçları; açlık, barınma, cinsellik, zengin olma bir süre sonra yetmez oluyor; esas olan şey; kendini kendi içinden, öğretilerin maya ve hücrelerinden var etme, yeniden yeniden doğurmada gizlidir.

 Bedros öldü! Yaşam son hızla devam ediyor. Sonsuz tüketim, sonsuz arzuları, sonsuz teknolojiyle birlikte kucağımıza bırakıverdi. Oyalanacak çok şey var; renkler, desenler, sesler; anlık pırıltılar; kayan yıldızlar gibi…

 Bu ganimetleri iyi algılamak var, algılamamak var. Her ganimetin taşkınlığı, getireceği huzursuzluk, tarihin pırıltılı sayfalarında apaçık…

 Hiç yazı yazmadan, sadece söze, insana; gençlere verdiği önemin yatırımını yapan Sokrates 2400 yıldır dimdik… Bedri Rahmi Eyüboğlu’da; bir şarkı, bir resim, bir şiir de karşımıza çıkıyor;

Seni bi güzel giymişim içime gâvurun kızı
Bir kurşunda vurdular ikimizi
Gün ışır, yaprak titrer, tohum üşür
Acı güller kızarır hikâyemizi

 Güven Serin 

4 Nisan 2016 Pazartesi

HER KİTAP YENİ BİR DÜNYA


"Oku Evladım! " 

 HER KİTAP YENİ BİR DÜNYA

  “ Okumak gözlerin açıkken hayal kurmaktır… Her kitap yeni bir dünyanın kapılarını aralar. Kitap zekâyı kibarlaştırır.” Böyle seslenir Cemil Meriç; böyle de yaşamıştır son ana kadar…

  Bir kaza nedeniyle erken yaşlarda gözleri kör olduğunda, gecenin ilerleyen saatlerinde kütüphanesine usulca girip, kitaplar üzerine kapanıp hüngür hüngür ağlayan bir yazar, bir düşünürdür.

 Ya İtalyan düşünür Machiavelli’ye ne demeli! Akşam olunca San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, kütüphanesine girerken kirli elbiselerinden sıyrılıp, bir kralın huzuruna çıkar gibi, özenle giyinip öyle gidermiş kitaplarının başına.

 Ya bizler? Peki, ya sizler? Bugün elimizde bulunan akıllı telefonlarla yüzlerce kütüphaneye, milyonlarca kitaba ulaşma imkânı olan insanlar-insancıklar, daha erdemli, daha mutlu, daha zengin bir yaşam sürmenin formüllerini bulmak için o engin denize, onun uçsuz bucaksızlığına dalıyor musunuz?

 Tekirdağ şehri, bütün imkânsızlıklarına rağmen, içinden çıkaracağı kıymetten öte, paha biçilmez insanlarını içinde barındırıyor. Barınanların ya haberi var, ya da o büyük ilahsal güce teslim olmuş, bir türlü aşağıya, denizin boyuna, insanların yakınına inemezler.

 Devamlı büyüyün bir üniversitemiz; NAMIK KEMAL, bir köyden, kasabaya, şimdi kente dönüşüyor. Fakülteleri, Yüksek Okulları ve bir üniversiteyi üniversite yapacak olan en önemli iki unsunu; öğreticileri ve öğrencileriyle birlikte, bir şehrin doğuşuna, başka şehirlere, ülkelere gıpta, imrenme duyguları tattıracak gelişmelerin öncülüğüne hazırlanmayı ümit ediyorum.

 İç içe geçmiş tepeleriyle, vadileri, yaylalarıyla Yeniköy’den Şarköy’e uzanan Ganosları ise söylemiyorum. Çok az şehrin övüneceği şiirsellikte, mitolojinin taze delikanlı, genç kız söylencelerinde her daim baharat kokan yerler…

 İnsan; yani bizler; hani hayvandan öte, bütün canlıların en güzeli olan Âdem baba ile Havva ananın çocukları; çevremizi, bizi biz yapan en küçük kırıntıyı dahi anlamak, değerlendirmek, bütün bu büyük oluşuma; yani YAŞAMA şükran dilekleriyle bakabilmek için KİTAPLARA, yani bilgiye, öğretilere muhtacız…

 Bastığımız yerlerin nadide çiçeklerini, baharatlarını bilmek, o yerenin önemini anlatır bize. Utangaç Ardıç Kuşunun gizemli yaşayışını, Ardıç ağacıyla olan yakın ilişkisini anlayınca, toprağı da anlarız. Bizi biz yapan toprağı… Hani, ekini, buğdayı, ekmeği, arpayı, çavdarı, kuzuyu, keçiyi yetiştiren toprağın küçücük Ardıç kuşuna kendi diliyle nasıl da teşekkür ettiğini, kitapların dünyası; yani ilimin efendileri anlatır, öğretir; öğrenmek, dinlemek isteyene…

 İnsan, göklerde aradığı cenneti yalnız ve yalnız öğrenmekle içine, bu büyük boşluğun yaşam kokan, soluyan bedenine çağırır. İçimizde ki cennet, yalnızca doğruyu, doğruların eğrilerden sonra gelen seçeneklerini, nihai tercihi, yine okumak ve öğrenmekle sonuçlandırır.

 Sosyolog Ümit Meriç’in söylemi düşündürüyor beni; “ Beş bin sayfa oku, beş sayfa yaz!” Yani, bilgiyi damıtarak ortaya çıkart!

 Ümit Hanım, “ Ben okurken kitabı adeta yerim!” der. Özümsemenin, süzülmenin ne büyük kıymet olduğu, sadece göz gezdirmenin yetersizliğini de öne, su yüzüne çıkartıyor Ümit Meriç.

 Bilgiyi, kitabı, okumayı bu kadar yücelten sosyolog Ümit Meriç, bilgi havuzundan süzülenlerin şiire dönüşen tarafını da aktarır;

Aşağıda iskelede
İncecikten bir kar değil,
Yağan hafif bir yağmurdur
Bir rahmettir, bin rahmettir
Gamzesi sineye batan
Bin bir rahmettir Üsküdar
Serv-i revana sarılmış
Mor bir salkımdır Üsküdar.

  Sosyolog Ümit Meriç’in babası Cemil Meriç, yaşamının son otuz yılını körlüğün narına teslim etse de, onun yakınında olan herkese şu sözü söyler; “ OKU EVLADIM!”

Bu makalenin sön sözlerini Cemil Meriç’e minnetle bırakıyorum;

“ Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu. Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak, kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek.

  Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin açan büyü, kitap! “

“İzm’ler üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir” inancıyla olgunlaşırken, yaşamının son zamanları ise; “ YANILMIŞIM, medeniyetler ideoloji sayesinde ayakta durur.” Der, okumanın olgun, cesur haliyle…

 Güven Serin 


29 Mart 2016 Salı

İNSAN CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK !


Rüya mı gerçek mi? Evrimin muazzam
kandırma sürecinde hiçbir zaman
düşlerimizde ki insanlığa ulaşamayacağımız
birer hayvanlar mıyız sadece? 

İNSAN CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

  En yorgun zamanda, insanın insanlık yolcuğunda tükenme eşiğinde bile imdada yetişir edebiyat. Bazen bir romanın uçsuz derinliğinde; kimi bir hikayenin kısacık öze dokunan tesirinde.

 Yeni Kuşakların; Z ve Y, yakın zamanda gelecek olan diğerinin bizi anlamasını beklemiyorum. Çünkü onlara sunduğumuz yaşam, çelişkilerle dolu… Onlar da bu çelişkilere yırtık pantolonlarla, uzun saç veya kel kafalarla; bize göre “bu kadar da olur mu?” dedirtecek yaşam tarzlarıyla karşılık verecek.

 Bir roman; Erich Maria Remarque’nin Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok; bizlere; özellikle, hikâyeden, romandan, tiyatrodan yaşam kırıntısı, ümidi çıkartacak aydınlara bir şeyler sunacak;

 “ Askere hayranlık ve iyi niyetle koşmuştuk. Ama bunları söküp içimizden uzaklaştırmak için her şey yapıldı. Süslü üniformalı bir postacının üzerimizde, eskiden ana babalarımızın, eğitmenlerimizin ve Eflatun’dan Geothe’ye kadar bütün bu kültür çevresinin etkisinden daha fazla kudreti bulunduğunu ise üç hafta sonra hiç yadırgamadık.

  Ahlaki değerlerin değil kundura fırçasının, düşünün değil sistemin, özgürlüğün değil zorbalığın daha ağır bastığını öğrenmiş olduk.”

  Uçsuz bucaksız kırlardan, ovalardan çıkılan yolculuk, bu zamana kadar devam eden neslimiz atalarımızın, bin bir türlü zorluklarla mücadele etmiş olmasındandır. Bunca yol alınırken, ince kavga ve kargaşalar yaşanırken etrafın kültüründen; çelişkilerinden, zorbalıklarından etkilenmemek mümkün değil.

 Bu etkileri bu kadar büyük olayların içinden çıkmış bir halkın evladı olarak şöyle anlıyorum. Kazanılacak en büyük savaş; kas gücünün değil, ilimin, sanatın, edebiyatın, ahlakın savaşı olacaktır.

 Anladığım odur ki, hiçbir büyüklük, zafer, güç sadece kas, beden büyüklüğü, çokluğuyla korunamıyor. Mühendisleri, mimarları, sanatçıları, bilim insanları, öğretmenleri eksik, yetersiz olan toplumların yaşamlarında akla-hayale sığmayacak çelişkilerle doludur.

 Ağıtlarımız, asker türkülerimiz, destanlarımız halen yürek sızlatır ama kolayını bulacak herkes, bir şekilde oğlunu askerlikten uzak tutmak veya batı da bir yerde askerlik yapması için her türlü imkandan yararlanmak ister.

 Niçin?

  Çünkü İnsan Cephesinde Değişen Yeni Bir Şey Yok!

 Bölgelerimiz, insanımız; insanlarımız arasındaki yoksulluk veya zenginlik eşitlenemediği gibi aklın, ilimin, sanatın desteklemediği ölçüde farklı bir hale geliyor. Çoğalan zenginliğin, malın mülkün köksüz olan anlayışımız yüzünden ikinci ve üçüncü kuşağa gidemediği bellidir.

  Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanı, savaşa sürülen insanı, her gün ölüm ve kalım içerisinde gördüğünü, duyduğunu anlamsız hale getirişini de görmek mümkündür;

 “ Kızgın ve keyifli askerler olarak yola çıktık ve cephenin başladığı bölgeye gelince hayvanlaşmış insanlara dönüştük.

  Kalkıp oturuyorum. Kendimi öyle yalnız hissediyorum ki! Şu ateş oyunları tehlikesiz olsalardı!

  Tehlikeli birer hayvan olduk. Bizim yaptığımız savaşmak değil, mahvolmamak için savunmak. Fırlattığımız bombalar insanlara değil. Şu anda hiçbir şey bilmiyoruz bu konuda.

  Ölüm bizi elleri ve miğferleriyle koruyor; ilk defa üç gündür ölümün suratını görüyor ve ilk defa üç gündür ona karşı kendimizi savunuyoruz.

 1918 yılının Ekim ayında vurulup öldü. O gün bütün cephe öylesine sakin ve sessiz ki, ordu, ‘Batı Cephesinde kayda değer bir şey yok’ demekle yetindi.”

 Kafamızı kumdan çıkartmak yetmiyor dostlar. Kumdan çıkan kafamıza, tarihin, sanatın, politikanın, felsefenin, ahlakın da özgür iradesini çağırmak zorundayız. Büyük uygarlıklar, büyük ülkeler; büyük kararları, buluşları ve büyük hukuku, adaletiyle yaşarlar ve yaşatırlar…

 Güven Serin