Orhan Veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2026 Cumartesi

BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

 


                                BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

  Değerli ve pek saygın toplumumuzun merakı, dillere destandır. Bilirsiniz, birisi bir iş yapıyorsa, mülkiyet sayısında bir değişim oluyor veya olmuyorsa hemen sorarız; “ Ne iş yapıyorsun? Ne kadar kazanıyorsun?” Yapılan işin; kişisel ve toplumsal faydasını düşünen varsa da, azınlıkta belki de sanatın o sonsuz adanmış soluklarında gizliler…

  Yazımızın başlığı ne diyor: -Birileri yazmak zorunda! Orhan Veli’nin ekonomik durumu hep yerlerdeydi. Ama o yazıyordu. Kendine özgü ve Orhan Veli ismini en üst, saygın bir yere taşıyan bir markayı, birileri yaz, çiz dediği için değil, o ilahi neşe, mizah, hiciv ve edebi sanat için; tereddütsüz yerine getirdi.

  İstanbul’u ne Orhan Veli’siz, Sait Faik’siz, Haldun Taner’siz, ne de Attila İlhan’sız bir İSTANBUL düşünemeyiz. Onlar o kadim şehrin puslu havalarından da, pırıl pırıl esin perilerinin gelip dans ettiği zamanlardan da beslendiler.

  Orhan Veli’nin bir şiiri, sadece sevgiliye seslenmez; kendi olgun sürecine basamak yapan, sözcüklerin o eşsiz değerini bilen herkese bir şey fısıldar;

“ Bekliyorum

   Öyle bir havada gel ki,

   Vazgeçmek mümkün olmasın.”

  Sözcüklerin gücünü, doğallığını, içtenliğini tartışacak değilim; her şey, olduğu gibi tam da o havanın zamanıymış gibi gülümsüyor, gülmeyi unutan, düşünmeden uzaklaşan yüreklere…

  Ya kendisiyle dalga geçen, sonradan bestelenip şarkılara taht kuran o mısralar;

“ Cep delik, cepken delik

   Kol delik, mintan delik,

   Yen delik, kaftan delik,

   Kevgir misin be kardeşlik!”

   Birileri yazmak zorunda olmasaydı; bu dizeler, kendi tahtına kurulup, bütün zamanlara, zaman kavramını bile geride bırakarak ulaşır mıydı hiç?

  Sait Faik Abasıyanık kendi eşsiz ve tarifsiz izlerini sadece Burgazada’ya değil, İstanbul’a, Türkiye’ye, her yere bırakmayı, edebi, felsefi ve insani bir borç içinde yapmıştır. İspatı mı? Onun, O ve Ben şiirine bir bakmak isterim;

“ Sana koşuyorum bir vapurun içinde.

   Ölmemek, delirmemek için.

   Yaşamak; bütün adetlerden uzak

   Yaşamak…”

   Belki de sevişme denen eylemi sadece düşlerinde yaşayan, her okuyana tat bırakan; Şimdi Sevişme Vakti şiiri, gerçek ile düşün muhteşem rekabetini, edebi düşlerin gerçeğin de önüne geçtiğinin kanıtı gibidir;

 “ Çıplak heykeller yapmalıyım

   Çırılçıplak heykeller

   Nefis rüyalarımız için

   Ey önümden geçen aksakalı kasketli

   Yırtık mintanından adaleleri gözüken

   Dilenci,

   Sana önce

   Şiirlerin tadını

   Aşkların tadını

   Resimlerden duyurmalıyım,

   Resimlerden.”

   Attila İlhan, belki de en üretken yazar ve şairlerimizin en başında geliyordu. İzmir ile İstanbul arasında mayalanan, durmadan üreten bir koca şair;

 “ Gözlerin gözlerime değince

   Felaketim olurdu ağlardım

   Beni sevmiyordun bilirdim

   Bir sevdiğin vardı duyardım

   Çöp gibi bir oğlan, ipince

   Hayırsızın biriydi fikrimce

   Ne vakit karşımda görsem

   Öldüreceğimden korkardım

   Felaketim olurdu ağlardım.”

   Velhasıl dostlarım; birileri yazmak zorunda; zor olan ve zorlukları bitmeyip, insanlığı, insan icatlarının tüketeceği bu günlerde, daha da yazmak, okumak zorunda; BİRİLERİ…

Güven SERİN 

 

 

 

 



23 Temmuz 2014 Çarşamba

BİR SEVDANIN BELGESİ


Kamera; Güven   Marmara Adası-Marmara İlçesi


BİR SEVDANIN BELGESİ

 Yapı Kredi Yayınları Orhan Veli’nin doğumunun 100. yılı nedeniyle bir eser yayınladı; Yalnız Seni Arıyorum. Nahit Hanım’a Mektuplarla başlayıp, sadece Nahit Hanım’dan Orhan Veli’ye gelen bir mektup ile biten büyük aşkın yaşanmışlıkları.

  Orhan Veli ile Nahit Hanım’ın (Nahit Gelenbevi) birbirine duydukları sevgi, kavuşamamanın, yasak ve ulaşılmaz olanın yarattığı girdapı, yalnız ve yalnız mektuplarla aşılmaya, o büyük sancılar azaltılmaya çalışılmış.

  170 sayfalık kitabın hemen girişinde, yazıma başlık olarak seçtiğim sözcükler bulunuyor;

Bir Sevdanın Belgesi… Aynı anda iki eseri yan yana okudum. Birisi, ebedi hayata yönelmiş, edebi hayata kalıcılığın dizelerini armağan etmiş şair Orhan Veli. Diğer şair ise, günümüzün, bu zamanın gök kubbesi altında yaşamın her türlü kalp atışlarına, kendi beden motorlarıyla sevgi dağıtan, her türlü kabalığı, hoyratlığı törpüleyip, cilalayan şair, Olcay Kasımoğlu’dur.

  Yüreğimde Sakladığım Son Sözüm ve Yalnız Seni Arıyorum eserlerini tam da şairleri, onların yüksek duygularını, onların soluk alıp vermelerini, insanlığa uzanan ellerinin titreyişini, barışçıl esintilerini daha iyi algılayacağım tatil zamanında; Marmara Adasında okudum.

 Bu eserlere, mabede girer gibi, heyecan içinde, iç motorları en sessiz ve en yavaş haliyle… Taş mekanın, ahşap kapısını ağır ağır açtım. Orhan Veli için şu sözler kalıcılığın nezaketiyle buluşmuş;

 “ Boğaz’ın bir ucunda, Sarıyer’de, yalnızlık ve yoksunluk içinde yaşayan bir adam… Sıkboğaz eden parasızlıkla boğuşurken bile sevdasıyla soluklanmayı, gönül işçiliğiyle geçinmeyi öğrenmiş bir adam… Şiirle, sevdalarla, dostluklarla, at yarışlarıyla, sandal gezintileriyle, Karadeniz rüzgarıyla, yosun kokularıyla, alaca gemilerle, gökyüzünün mavisiyle, durmaksızın havayı karalayan martılarla ve elbette ‘ rakı şişesindeki balık’larla avunan bir adam…”

  Orhan Veli’nin mektuplarıyla kalıcı hale getirdiği, edebi hayata inanılmaz güzel mısralar kadar değerli mektuplar bıraktığı mektuplara; can, kan ve duygu verdiren kadın Nahit Hanım için çok yürekler attı. Bu yüreklerden birisi de Samet Ağağlu’dur. Nahit Hanım için; “ Rönesans gibi kadın” sözcüğü Cemal Süreyya’nın tanıklığıyla bu zamana kadar ulaşıyor. Ya da bir başka söylemi; “ Cumhuriyet gibi kadın”

  Nahit Hanım’a sadece Orhan Veli mi sevdalanmış; hayır! Rönesans gibi bir kadın olacak da onlarca şairi, yazarı; zarafetin, yeniliğin, yenilenmenin ateşiyle yakmayacak; bu mümkün mü; elbet değil. Sabahattin Ali de böyle sevdalılardan birisidir. Gönül seslenişine karşılık bulamadığı için Nahit Hanımı bir parça “hafif meşrep” bulur. Nahit Hanım’ın gücü, güzelliği karşısında, onun sekiz cephesi olduğunu, onu tanıyanların ancak üç cephesini tanıyabileceğini anlatır Orhan Veli’ye.

 Veli, sevdiği kadına birçok kez hep aynı seslenişi yapıyor; “ Sevgili Nahitim” Kitabın 45. Sayfası,” Canım Nahitim” diye başlayıp şu sözcüklerle tamamlanıyor; “ Koltuklarının ter kokusunu duymak istiyorum.”

 Sadece şairlerin değil, insanların içindeki sevgi yok olsaydı, yaşamın yokluğu, bugünün bütün anlamını kendi içinde büyük yıldızları yutan devasa kara delikler gibi bizim her şeyimizi yutardı.

 Orhan Veli, sevgiyi ve sevmeyi en üst düzeyde yaşayan, parasızlığı ise en altta hissettiği zamanlarda bile anlamlı, kalıcı şiirler üretmiş;

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda;
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra…

  Orhan Veli ve Nahit Hanım’ın yaşamın diriliğini bozmadan tane tane, yine yaşama akan nehir kadar güzel, nalsı ve kararlı mektupları bir tarafımda; diğer tarafımda ise Olcay kasımoğlu’nun tazeliğini, toprak, su, rüzgar, güneşle harmanladığı şiirleri;

Canı canıma sürgün yar!
Gel ömrümün gülşeni,
Sende bulsun hayat…

 Bir başka şiirinde; Sustum; Korkak dediler/Söylendim; zehri var dediler/Biraz konuşayım dedim; kahrı var dediler/Ne zaman itirazım çoğalsa; muhalif dediler. Kasımoğlu o kadar çok üretmiş ki, her üretim, her erişmişin ölümün elinden kaçırabildiği kadar kaçırılacak eser gibi kitabın, taş yapının, ahşap kapısından girdiğim loş, serin salonuna yayılmış;

 “Her şey kendine akan bir ırmak gibiydi/ Sözün düştüğü yer rüzgar serinliğinde.”

 İnanıyorum ki Olcay Kasımoğlu daha çok sözcükleri şiirlerin sihirli güçleriyle buluşturacak.

  Orhan Veli'nin genç yaşta ölümünden sonra diş fırçasına sarılı bir kağıda yarım kalmış şu şiir; Aşk Resmigeçidi, adlı şiirin mısraları yazılmış;

  Hiçbirine bağlanmadım/Ona bağlandığım kadar/Sade kadın değil insan/Ne kibarlık budalası/Ne malda mülkte gözü var/Hür olsak der/Eşit olsak der/
İnsanları sevmesini bilir, yaşamayı sevdiği kadar.

 Güzel şey, sevmek hayatı; hayatın çok sesliliğini, her türlü zorbalığını, kaypaklığını, hilebaz lığını yontmak, törpülemek, keskinin ucuyla eşelemek, cilalamak ve sonra karşısına geçip yudumlamak çayını, yonttuğu, törpülediği hayata bakarak…

 Güven Serin