EVRİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EVRİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2023 Cuma

DARWİN'İN VİCDANI

 

İnternet

                               DARWİN’İN VİCDANI-İNSAN TARAFI

         ( Eğer Ölürsem! )

  Darwin’in ismi geçince birçok insana sıtma tuttuğunu, birçok insanın da saygıyla baktığı bilinen bir gerçektir. Sloganlara yaşayan toplumların en hakiki kavgası kendisiyle olsa da, bir düşman, rakip yaratmak günü kurtarma telaşı ve görgüsüzlüğü ve bilgisizliğidir…

  14 yıl önce tüm dünyada Darwin’in 200.yaş günü kutlandı. Genç yaşlarda severek okuduğum Bilim Teknik Dergisi de Darwin’in 200.yaş gününü kutlamak için baş sayfaya onun fotoğrafını koymuş ve sonra ne olduysa olmuş, bu dergiyi başka türlü, Darwin’siz çıkarmıştı. O gün bugün Bilim Teknik Dergisi, evrenin derinliklerinde kaybolmuş yıldızlar kadar uzaktır bana.

   Niyetim Darwin’in savunuculuğunu yapmak değildir. Darwin’i savunmak veya eleştirmek için dahi sağlam, demlenmiş, kabul görmüş bilgi lazım… Doğayı, doğal dengeyi çok sevdiğimden dolayı tüm dünyada kabul görmüş Darwin’e saygım büyüktür.

  Paylaşacağımız bilgi olan veya olmayan saygımızı daha da büyütebilir. Ünlü Doğa Bilimci ilk çıktığı gemi yolculuğu, doğayı, doğal yaşamı inceleme seyahati beş yıl sürmüştü. Daha otuz yaşında bile olmayan bilim insanının hem bilinci, hem de vicdanı çoktan gelişmişti.

   Rio de Janeiro yakınlarında bir ada-yerde tanık olduğu olayı, doğa olayları gözlemleri gibi insanlığa acı bir miras olarak not düşer. Görmüş olduğu ada kölelerin sığındığı bir yerdir. Zorlukla geçimlerini sağlayan insanlar, her türlü zorluk, yokluk karşısında doğal yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Nasıl olduysa askerlerin buraya sığınan kölelerden haberi olmuş.

   Kölelerin yerini keşfeden bir grup asker yaşlı kadın harici tüm köleleri yakalıyor. Yalnız o yaşlı kadın, tekrar köle olmamak için dağın yamacındaki uçurumdan aşağı atlar. Paramparça olur da tekrar köle olarak yakalanmaz. Bu olayı duyan, o zamanlar ada yakınlarında olan Darwin, insanlık adına tarihi yorumunu yapmakla kalmıyor, not defterine yazıyor;

   “ Bunu yapan Romalı bir kadın olsaydı, yaptığı şeyi özgürlüğe duyulan asil bir aşk olarak anlatırlardı. Oysa şimdi bunu zavallı bir zenci kadın kölenin vahşi dik başlılığı olarak kabul ediyorlar.”

   Vicdan denen şey böyle bir şey… Zorla olması, bol makyajlı sunulması tarih sayfalarındaki yolculuğa çıkma biletini almaması anlamına gelir. Yaptığımız, savunduğumuz değerlerin karşılığı olan yaşam ve eylemler; aynı zamanda en ıssız zamanlarda bile ruhumuzun rahat ve huzur içinde dolaşma vizesi haline dönüşmesine neden oluyor. Yani, bize dayatılan içinde bilgi ve vicdan olmayan şeyler kabul görmüyor…

  Kayıt altına alınmış bir başka Darwin hatırasını paylaşmak, Darwin’in duygusal, insani yönünü biraz daha tanımak için önemli kabul ediyorum. Evliliklerinin ilk yıllarında eşi Emma tarafından Darwin’e yazılan bir mektubun bir bölümü;

“ Kanıtlanmamış hiçbir şeye inanmamaya dair bilimsel tutumun zihni bilimsel olarak kanıtlanamayacak olan bu şeyler doğru ve bizim algılamamızın ötesinde olabilir.” Bu notun altına, yıllar sonra Darwin şu notu yazar;

 “ Eğer ölürsem, bil ki, bu yazını defalarca öptüm ve defalarca okuyup ağladım.”

    Darwin’e ya karşı çıkıyor, ya da koşulsuz kabul ediyoruz. Oysa Darwin dediğimiz insanın yaşamı boyunca yaptığı yolculuklar, incelediği türler ve dokunduğu düşünceler; halı dokuyan kadınların renk ve desenlerle dokudukları halılar gibi büyük öykülerin insan dokunuş ve üretimlerini anlatıyor. Biraz anlamak için, onun eşi Emma’nın yazdığı o birkaç satırın günümüzden 170–180 yıl öncesinin düşünce yapısını, şehir yaşamını, bilime karşı bakışı, varın siz düşünün…

   Bitmemişse iç kavgalarımız, kin ve nefretlerimiz halen sıcak ve dokunanı yakıyorsa; çıkılmamış yolculukların, dokunulmamış düşüncelerin kabahatidir; bizim değil…

   Bakmayın siz Nazım’ın seslenişine: - Dilim varmıyor ama/Kabahatin büyüğü sende; BENDE canım kardeşim…

 Güven SERİN 

 

 


27 Temmuz 2020 Pazartesi

İNSAN,İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI






                İNSAN, İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI


      Kim bilir daha ne çok filozof, şair, yazar çıkacak; insanın komedisini, trajedisini ve kaybolmuşluğu içerisinden çıkacak olan kuşakların öyküsünü anlatacak… Israrla geliştirdiğimiz dilimiz ve sözcükler, anlatmak için icat edilen kavramlar; ne büyük buluşken ne korkunç yüke dönüştü; kimi bilerek, kimi bilmeden…

  Bir şair, insanlığın mı yoksa kendi ağıtını mı yakıyor bilinmez;

“ NİÇİN, eğer var oluş süresini geçirmekse konu / Bir defne yaprağı olarak, biraz daha koyu öbür yeşillerden / Küçük dalgalarıyla her yaprağın kenarındaki / ( Gülümsemesi sanki rüzgârın ) : niçin / İnsan olmak zorunluluğu ve niçin yazgıdan kaçarak / Yazgının özlemini çekmek? “

  Bunca büyük kavram, devasa hedef ve rekabet içerisinde eninde sonunda yazgının boyun eğdirdiği insandan geriye kalan toprak ve öyküler… Ağır ağabeylerin, ablaların ve nice kutsanmış öykünün imbiğinden çıkan, süzülen ve neredeyse 21.yüzyılın eşiğinde kendi yalnızlığınla yüzleşme aşamasına gelen yalnız insan… Üstelik yapayalnız; bir günde yüzlerce, binlerce videoyu, resmi, fotoğrafı; insana dair akışı izleyen insanın girdaba düşmüş bir hali var; olmasaydı bilim dünyası, gelmeseydi sanatçılar yeryüzüne…

  7 milyarlık büyük çoğunluğun biricik derdi; yaşamın içinde kendine düşen payı ve o paydan daha fazlasını ele geçirmekken, bir avuç bilim insanı, bir avuç sanatçı; kendi devinimi, öğretileri ve sezgileri içinde denemedik haykırış bırakmıyor. Niçin duyulmuyor? Niçin fark edilmiyor? Henüz hazır olmayan insan evrimi; kendi kavgasını, kayıp sıkıntıları; yaşamadan, yerini diğer kuşaklara bırakmadan değişimin öyküsü başlamayacak; belli…

  Sessiz Kuşak, X Kuşağı, Y derken; Z Kuşağı da sahneye geldi. Sessiz Kuşak ise çoktan sahneyi terk etti, üzerine düşen vazifeyi; üremeyi, neslin devamını fazlasıyla sağlayarak; ölen ve öldürülen savaş kurbanlarından daha çok çocuğu bırakarak geride…

  Ölenden daha fazla doğan, öldürülenlerden daha fazla yaşayan insan olunca, kendi çokluğu içerisinde kendi erdemini, kıymetini yaratamıyor. Niçin? Tamamlanamayan açlıkların, içgüdülerin öfkesi, ön yargısı, rezil bir gurur yüzünden…

  Oysa işe yarayan, faydalı olan insanın, insanlığa ait bir ortaklığı var. Üretmek; tüketenleri mutlu etmek… Geçmişe ait bir tanıklığın öyküsü; iki dayım ve babamın öyküsü. Babam, daha çok seveceği, daha neşeli, sıcakkanlı olanı değil de, yüzü daha az gülen, daha muhafazakâr olanı seviyordu. Neden? Mavi gözlü, daha sevecen olanın, sözüne sahip çıkmadığı gibi, aldığı borcu ödemekte zorlanması, unutmasıydı. Ya diğeri? Aklıyla çalışmaktan öte fedakârca çalışır, aldığı işi alın teri, iman kuvvetiyle yapardı. Oysa babamın seveceği olan diğeriydi; sözünde durmayı öğrenmiş, borçlarını ödemenin onurunu varmış olsaydı…

  Bir başka tanıdığım kişi; “ Doğu İnsanı” na, kendince öfke geliştirmiş, birçok bilinmez suçu onlara yüklemeyi alışkanlık haline getirmişti; çok önceleri. Çalıştığımız yer, kamu kuruluşuydu. Sözleşmeliydik o kurumda. Bir de kadrolu dedikleri çalışanlar, staj yapan gençler vardı. Kadrolu çalışan dediğimiz arkadaş iyiliğine iyi; hatta iyiliğin gözünü çıkartacak kadar iyiydi. Kendince önem verdiği insanı bayıltacak kadar özen gösterir, karşımızda bulunan doğu kökenli bir esnafa gitmemeleri için stajyer çocukları sürekli uyarırdı. Bizim söylemlerimiz, insana, insanlığa dair olsa da; bizler sözleşmeli ve sesini yeterince yükseltme-meliydik. Derken bu kadrolu arkadaşımız, kendisine müzik alete almak için İstanbul'a gitti. Geldiğinde,yanında zamanın en güzel org denen müzik aleti de vardı.Bizimkisi bir memnun ki sormayın; satın aldığı kişi doğulu bir esnafmış.Ama çok iyi,çok güzel bir insanmış.O kadar memnun kalmış ki; bir daha İstanbul'a giderken ona Tekirdağ rakısı getirecekmiş… (Müzik aletini ucuza almanın sevinci, tutunduğu kavramı da yerle bir ediyor.)

  Görüyorsunuz ki; insan, kendi yarattığı kavramları kendisi bir güzel çiğner ve bir başka yardımcı kavramlarla savunmaya geçer. Oysa yaşam pratik olandan beslenir. İnsanları, sosyolojik, psikolojik, kültürel, politik gözle değerlendirmeden beslenen yaşam ise tadına doyulmayacak kadar insan; insanlık kokar. Neden sorusuna; cevap arar ve bulursunuz.

  Bu insan niçin kötü? Niçin suç işler? Veya kötülüğün tam olarak tarifi, matematiksel formülü nedir? Yüklendiğimiz yükler o kadar çok ki; her an birine kızma, öfkelenme hakkını kendimizde görüyoruz. Politik öncülerin koltuğu, oyunları o kadar işlek ki, her an taraf, yön ve anlam değişebiliyor. Yani bildik bir sürü yüce sözcük-hissediş ve ilke; çağlar öncesinin kıt'aları gibi yer değiştiriyor…

  Neredeyse bütün dünyada, özellikle sırtını belli söylemlere dayamış siyasetçilerde bir kaygı başladı. Sahneye çıkmış olan ve hızla gündeme dokunma yarışında olan Y ile Z Kuşağının ne zaman ne yapacağı belli olmadığı, çarçabuk boyun eğ-dirilemediği için bir telaş ki sormayın… Bir de ALFA kuşağı denen bir kuşak doğacak yakınlarda.Belki de doğmaya başladı bile…

  İnsan, insan olma evrimini tamamlayamamış olabilir ama geride bıraktığı yığınla tarih var. Savaşın, korkunun, kıyametin, hastalıkların tarihi; üstelik çoğu, güne; bugüne süzülüyor; patlamış yanardağların sıcak külleri gibi bir başka yakıcılığı haber veriyor…

  Susayım ve usulca sözü şaire; Rainer Maria Rilke’ye veriyim. Ağıtının bir bölümünü varsın burada da söylesin;

“ Bir kez için, her şey, yalnızca bir kez için. Bir kez için, hepsi bu./Ve bizler de bir kez için. Bir ikinci yok hiçbir zaman./Fakat bir kez var olmuş olmak, yalnız bir kez bile olsa: / Yeryüzünde var olmuş olmak, yadsınamaz görünüyor.”

Güven SERİN