30 Nisan 2026 Perşembe

BAŞKENT EDİRNE

 


Kamera; Güven Eski Edirne Garı


Çocuklar,her yere yakışıyorlar

Selimiye-Başyapıt...

Üç Şerefeli; bir başka başyapıt

Eski Camii

Meydanlar; bir şehrin yüzakıdır...

                                                      BAŞKENT EDİRNE

  Nisan ayının son haftasıydı. Yola çıkarken planımız basitti: Eski başkentte günübirlik bir dokunuş, bir gezinti; ama aynı zamanda tarihle, mimariyle ve kültürle yeniden beslenmek…

  İnsan bazı şehirleri planlayamıyor. Edirne gibi şehirler sizi hemencecik kendi ritmine davet eder. O kendi hikâyesini anlatmaya başlar. Edirne de öyle yaptı…

  İlk durağımız Karaağaç… Karaağaç bölgesi, sınırın hemen kıyısında ama tarihin tam ortasında bir yer gibi. Ağaçların arasına saklanmış Edirne Doğa Tarih Müzesi, insana hem doğayı, hem zamanı anlatıyor.

  Birkaç adım ötede yükselen Lozan Anıtı; bir milletin varlığını, sınırlarını ve iradesini hatırlatan sessiz bir duruş. Lozan Antlaşması’nın hafızası, rüzgârla, güneşle birlikte dolaşıp duruyor orada. Geniş bahçeler, göğe yükselen ağaçlar ve dolaşan insanlar, çocuk sesleri; bir rüya âlemi gibi…

 Yerli turistin bir şehre kattığı canlılığı her adımda görmek mümkün! Hiç durmayan bir nehrin suları gibi; usul usul eriyip dağlardan akan sular gibiydiler. Her yerde insanlar vardı.

  Sonra şehir merkezine doğru geçtik. Ve bir anda tarih, bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. Selimiye Camii… Dünya miras listesinde yer alan bu eser, bir cami olmanın ötesinde; bir ustalık duyurusu. Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği bu yapı, göğe doğru yükselirken, insanın iç dünyasına doğru derinleşiyor, adeta kök salıyor. Herkesin yanına yaklaşabileceği ama hiç kimsenin sahip olamayacağı bir duruş bu…

  İçeriye girdiğimizde gözler ister istemez o meşhur detayı arıyor. Ters lale; bir direğin yanında saklı gibi duran bu motif, yüzyıllardır anlatılan hikâyelerin de taşıyıcısıdır. Kimi bir kırgınlığı, kimi bir itirazı, kimi de dünyanın tersine dönen hallerini anlatıyor. Ama asıl sır, ona her bakan kişinin; bakışın, kendine ait bir anlam, bir öykü üretmesidir.

  Bu eserin içinde dikkat çeken çok şey var. Bu çek şeylerden birisi daha dikkatimi çekti. Üstelik ters laleden daha fazla! Eserin doğu duvarında görülen geometrik kare Kufi Yazı/bezeme düzeni. Sert hatlarla yaratılmış bu kare form, sadece bir süsleme amacı taşımadığını öğrendim. Taşın içine işlenmiş denge fikrini anlatıyor. Kare Kufi, hem estetik hem düşünsel bir anlam taşıyor. Gözü yormuyor, sade ve düşündürücü yapısıyla, ölçünün ve sabrın sessiz bir ifadesi gibi duruyor. Kısacası; insanın kaostan düzeni kurma, belki de evrenin bu zamana erişimini de bir güzel anlatıyor…

  Hemen ardından Eski Cami… Alçakgönüllü ama bir o kadar derin bir sadelik. Küçük gibi duran ama içine girince insanı saran bir ruh hali yaratıyor. Sanki çok uzun yıllar önce, kaybettiğimiz veya beklediğimiz bir tanıdıkla sarmaş dolaş olma halleri gibi. Ve Üç Şerefeli Camii; mimari bir geçişi, dönüşümün bütün izlerini taşıyor gibi. Zarif ve birbirinden farklı minareleriyle, taşa kazınmış birer şiir gibiydiler.

  Bir şehir boşuna tarih sayfalarında yer etmez. Bir yer boşuna mimarinin, mühendisliğin, siyasetin ve coğrafyanın kalbinde durmaz. Edirne… Sadece bir imparatorluk başkenti değil; aynı zamanda suların başkenti. Meriç, Tunca, Ergene ile çevrili; köprüleriyle, geçişleriyle, akışlarıyla yaşayan bir şehir. Elbette damakların da başkenti… Uzayan kuyruklar, sabırla bekleyen insanlar; bir lezzetin peşinde duran o tanıdık sahne…

  “Eski” demeye dil varmıyor. Burada olan tükenmiş değil; aksine yeniden doğan bir şey. Bu eskiden yepyeni bir rüya, yepyeni bir hareket, belki de yepyeni bir gezegen yükseliyor evrene.

   İnsan aklına şu düşünceleri getirmeden edemiyor: Edirne gibi şehirler sadece gezilmez, yaşanır, hatırlanır ve insanın kendi tarihine eklenir…

   Edirne, sizi bekliyor. Sadece görmek için değil; anlamak, hissetmek ve biraz da kendinizi bulmak için.

Güven SERİN 

 

  












29 Nisan 2026 Çarşamba

GANOSLAR'DA BAHAR

 

Ganoslar Diyarı

Ganoslar-Işıklar Dağları

Ganoslar

Bir tesüdüf,belki bir gizem; koşulsuz
doğa yolculuğunun bir ödülü...

Yunus Usta

Ganoslar-Işıklar Diyarı

Zarafetin simgesi; Keten Çiçeği

       GANOSLAR’DA BAHAR: RENKLERİN ALTINDA SAKLI BİR İZ

  Nisan sonu… Bahar bin bir rengiyle ortaya çıktığı gibi; toprağın hafızasını da görünür kılmış. Bazen bir çiçekte, bazen bir taşta, bazen de bir insanın içinde. Nisan sonuna gelindiğinde nihayet Yunus Çakır-Yunus Usta ile baharın renklerini kaçırmadan yola koyulduk.

  Uyanış vakti epey erkendi. Daha önce yapmış olduğumuz şafak yürüyüşü ve gündüz kamplarının karmasını oluşturduğumuz bir program…

   Tekirdağ Yeniköy içinden, o eşsiz vadilerin hemen kıyıcığından, kaybolmaya yüz tutmuş patikalardan kıvrıla kıvrıla yürüdük Ganoslar’ın içine. Yunus Çakır’ın doğduğu yer olmasaydı burası, ne o patikaları bulurduk ne de bu değerli yürüyüş rotasını…

  Baharın neşesi her yerdeydi. Henüz yuvasını kuramamış, eşini bulamamış bülbüllerin sesinde… Kulağımızın duyamayacağı kadar derin ve sessiz fısıltılar çıkaran çiçeklerin tomurcuklarında… Ama öyle gözümüze sokar gibi değil; biraz saklanarak, biraz da sezdirerek…

  Yeşilin her tonu olduğu gibi, renklerin de her tonu; biraz dikkatli bakınca, bin bir çeşidiyle etrafa bir halı gibi değil, daha çok bir hafıza gibi serilmişti. Daha Ganoslar’ın başında, tırmanma rotasının başında Yaban Keten Çiçekleri’yle karşılaştık. Güneydoğu tepelerine bakan bir yamaçta, kırılacak gibi duran, zarafetin sembolü olmuş ve belki de çok az yerde bulunan o narin şeyler…

  Ak Üçgüller, Fare Kulakları, Yaban Kişnişleri, Akçabardaklar, Balabala’lar ve daha ismini bile bilmediğimiz, neredeyse her yamaçta, her yükselti veya çayırda bulunan doğal ve eşsiz güzellikler…

  İnanılmaz renkleri ve kokularıyla hepsi-herkes oradaydılar. Tabi ki arılar, böcekler ve yaşamın neşesi de…

   Tırmanıştan sonra inişe başladık. Gün ve güneşin kendini iyice göstermeye başladığı vakit, ne yapacağımı şaşırmış bir halde buldum kendimi:

Fotoğraf mı çekeyim?

Yoksa bu manzaranın ruhuyla iç içe mi geçeyim?

  Aynı anda hepsini yapmaya kalkarsanız aslında hiçbir şey yapmamış, hiçbir şeye gerçekten dokunmamış oluyorsunuz.

   Ardıçlar da oradaydı. Meşeler de, pırnallar da… Deniz ise o gün deniz değildi sanki! Okyanus olma özentisini unutmuş, bir gölün dingin haliyle dupduru, sessiz… Belki de sabah şekerlemesinin tadını çıkartıyordur…

  Farklı yerlerde oturmak, manzarayı seyretmek istediğimiz halde varacağımız son noktaya, gideceğimiz gündüz kamp noktasına varma telaşı içindeydik. Birçok yerde dinlenmek istedik, ama hep vazgeçtik: “Daha sonra…” diyerek, sese çevirmeden sessizce yürüyerek…

  İnsan ne çok neyi kaçırır? Gerçek bir gezginsen: Ertelediği manzaraları kaçırır. Yürüyüşümüzün belki de yarısına gelmiştik. Kayalar vardı o bölgede. Ve sanki görünmez bir “Çağrı”. Uygun bir yere oturduk. Manzaraya, zamanın zamansızlığına daldık.

  İki kişilik gezilerin en iyi tarafı; doğanın seslerini bozacak başka seslerin olmayışı. Yunus Çakır kendi anılarına, çocukluk zamanlarına,doğduğu toprakların rüzgarına kavuşmuş,o esintinin içinde sessiz bir gemideydi.

 Ben ise bildik o edebi boşluğun içinde, her zaman yaptığım şeyi yapmaya başladım: Kayıp parçaları aramaya…

  Oturduğumuz yerin önünde de kayalar vardı. Kalkmamıza az kala Yunus Çakır eğildi: “Bu ne, bak ne var burada?”

  Kaya üzerine kazılmış bir anı… Anı sahibi çoktan ölmüş olsa da bir başka Yeniköy insanı. Arif Özgür. Yunus Çakır’ın tanıdığı, saygı duyduğu bir insan. Aynı zamanda doğada kendini arayan… Belki de kavuşamadığı geçmiş için sık sık doğanın derinlerine inen bir adam… Ve bir gün yine doğada bulunduğu vakit kalp krizine yenilen bir insan.

  Sıklıkla geldiği o yerde, kırk yıl önce çakısıyla taşa kazıdığı o iz… Bir cümle gibi duruyor “1986-Arif Özgür “ yazısı; “Beni hatırlayın!” der gibi…

  Ve o tesadüf! O büyük alanın içinde bir ruhun bıraktığı ize dokunmak… En az Gonoslar’ın sırlarından birini aralamak gibi…

   Toprak, renk, çiçek, hareket ve tesadüf buluşmaları… Hepsi bir araya geldiğinde doğa, sadece yürüdüğümüz bir yer olmaktan çıkıyor. Bize kendini hatırlatan bir aynaya dönüşüyor.

   Bazen, bir dağda en çok gördüğümüz şey bir manzara değil; unutulmamaya çalışan bir iz, yok oldu sanılan bir sır oluyor…

Güven SERİN 















24 Nisan 2026 Cuma

İZMİR'İN İLK GECESİ

 


                    İZMİR’İN İLK GECESİ: BİR BAYRAK, BİR ŞARKI

    9 Eylül 1922…İzmir, o günün sabahı bir başka şehirdir artık. Sokaklarında dumanların tortusu ve yanık kokuları, duvarlarında işgalin izleri, insanların yüzünde hem yorgunluk hem de tarifsiz bir ferahlık… Zafer dediğimiz şey, çoğu zaman bir çığlık gibi düşünülür. Oysa o sabah İzmir’de zafer, daha çok derin bir nefes gibidir. Uzun süre suyun altında kalmış bir bedenin, nihayet başını yüzeye çıkarması gibi…

  Şehre girildiğinde bir binanın eşiğine serilmiş bir Yunan bayrağı görüldü. Rivayet farklı sözcüklerle anlatılsa da; özü aynıdır.”Onlar gelirken bizim bayrağımızı çiğnediler.” Denir. Öfkenin en pişmiş bir hali, intikamın en cazip zamanıdır… Ama taş mekânın eşiğinde bir cevap duyulur:

“Kaldırın o bayrağı. O bir milleti temsil ediyor.”

  Bu sözün tonu yüksek değildir; bağırmıyor, ama bir medeniyet terbiyesi taşıyor. O cümleyi kuran kişi, sadece bir kumandan değil, bir karakter inşa edicisidir: Mustafa Kemal Atatürk…

   Zafer sarhoşluğu ile insan kalma sınavı arasındaki o ince çizgide, tercihini yapmıştır. Bayrağa saygı, aslında millete saygıdır. Düşmanın bayrağını çiğnemekle kendi bayrağını yüceltmiş olmaz insan. Aksine, kendi değerini küçültür. O sabah İzmir’de sadece bir şehir kurtarılmamıştır, bir ahlak dersi de verilmiştir.

   Akşam olmuş, ilk akşam yemeği yenilecektir. Aynı masada yılların yükünü omuzlarında taşıyan komutanlar, askerler. Fizikken yorgunlar, zihnen ise daha da yorgunlar! Uzun bir savaşın, Balkan bozgunlarının, Çanakkale’nin, Sakarya’nın, Büyük Taarruz’un ağırlıkları vardır üzerlerinde. Sessizlik çöker sofraya. Öyle bir sessizlik ki, top sesinden daha ağırdır bazen. Ve o sessizliği bir cümle deliyor:

“Bu kadar sessiz oturulur mu? Bari bir şarkı söyleyelim…”

Şarkıya başlar:

Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü…

  Söylenen eser, klasik musikimizin en zarif şarkılarından biridir: Yine Bir Gülnihal eseridir. Bestekârı, musikimizin zirve isimlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi. Rast makamında…

   O ana,9 Eylül 1922 gecesine bir gidelim! Bir gün içinde iki sahne: Kapıda çiğnenmeyen bir bayrak ve masada söylenen bir şarkı…

  Savaş meydanlarından çıkmış bir komutan,zafer gecesinde neden bir marş değil de bir klasik Türk musikisi şarkısı söyler?Neden gür bir zafer nidası değil de “gülnihal” ?

   “Gülnihal”…Gül gibi taze, narin bir fidan, ince bir dal, yeni bir filiz… Bu memleketin; memleketimizin kendisidir o gülnihal. Yıllarca budanmış, yakılmış, işgal edilmiş; ama yeniden filiz vermiş. Taze… Kırılgan… Korunması gereken…

   Rast makamının o dengeli tınıları, sanki bir milletin yeniden ayağı kalkışını anlatır. Ne taşkın, ne de hoyrat! Sevinç var ama ölçülü. Gurur var ama kibirsiz…

  Bu bir ülke meselesidir; silah tutan elin, bir akşam sofrasında nağmeye eşlik edebilmesi… Zafer kazanan bir kumandanın, düşman bayrağını çiğnetmemesi… İşte medeniyet, tam da orada, yeniden başlıyor…

  Düşmana benzememek, kazanılan zaferden sonra kendi karakterini ortaya koyma bilincini ekmek; bir milletin karakterini ortaya koyar…

  İzmir gecesi bize yüksek bir karakterin öyküsünü anlatıyor:

Gerçek gücün bağırmadığını, gerçek zaferin hoyrat olmadığını, gerçek büyüklüğün insan kalmak olduğunu…

  Aradan yıllar geçer ve o gece sofrada söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,tarih sayfaların arasında kalmaz. Sanatçılarımız tarafından farklı zamanlarda seslendirilir.1990’lı yılların başında Barış Manço bu eseri yeniden seslendirdiğinde yaptığı şey sadece nostalji değildir. O,kendi kültürüne yaslanarak evrensele uzanmayı bilen bir sanatçıdır. Geleneği vitrine koymadı; yaşattı. Şarkıyı yeniden yorumlarken bir klasik Türk musikisi eserini yeni kuşakların kulağını taşıdı.

   Ve belki de bu yüzden, o gece söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,yalnız bir gönlün değil, yeniden doğan bir memleketin nağmesidir

 Güven SERİN