Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2011 Salı

BÜYÜLÜ BİR GÜN

Kamera; Güven- Martılar ve Büyülü Bir Gün
Sıradan bir gün daha sıradışı bir gün olabilir!
Aradaki incecik perdeyi kaldırıp, o günü;bize ait
o günü yaşamak yine soylu insanoğlunun
elindedir.

Kamera; Güven  Kız Kulesi
İstanbul düşününce bir çok şeyi düşünebilir
düşleye bilirsiniz; ama illah ki Kız Kulesi;
İstanbul'un Panoraması içinde olacak; illah!


Kamera; Güven    Küçük Yelkenli
Moda sahilinden açılan yelkenlinin sisler
içinde kaybolan kahramanlarına kulak
verseydik; coşkularını,günü, denizi, martıları ve uçsuz
bucaksız evreni anlamaya çalışarak geçirdiklerini de
görebilir, duyabilirdik...


Kamera; Güven Burgazada
Ada,deniz ve mimari; el ele, koyun koyuna...


Kamera;Güven Burgazada-Beslenme Saati

Abidin, bana mutluluğun resmini yapar mısın?
Hepemizin ressam, şair arkadaşı olmaya bilir.
Ama, mutluluğun resmini bizim için yapacak o kadar çok
canlı var ki; bir ada günü, martı, güvercin beslemesi.
Kedi, köpek sevgisini hissederek yaşamak...
Yetiştirdiğimiz çiçekler...


Kamera; Güven Burgazada ve Köpekler

Köpeklerde, kedilerde oldukça bakımlı ve besili.
Burada,insanda olması gereken, insanın hayvanlar
ve tabiat ile uyumlu yaşadığı bir şeyler var...


Kamera; Güven- Ayios İoanis Rum Ortodoks
Burgazada'ya o kadar güzel yakışıyor ki
o kadar olur. Taş ve toprak insan zekası ile bu kadar
güzel bir gösteri yapar insana.


Kamera; Güven  Ayios İoanis Rum Ortodoks Kilisesi



Kamera; Güven  Burgazada
En güzeli, en ilginci ; sokak ve caddelerde
araçların olmayışı... Tanrım, insana ne büyük bir hediye!
Sokakların ve adanın tenahlığını fırsat bilen at ve
atı gören Özgün; dost olmaya çalıştı. Ama
at da temkinli, bu durumu izleyen Doğa Irmak da. :))


Kamera; Güven  Burgazada
Boş sokaklar, kış uykusuna çekilmiş evler...


Kamera; Güven Burgazada-İstanbul
Bu yerde, kilise de, cami de, çevredeki evlerde
çevrenin büyülü ortamına ayak uydurmuşlar.
Her şey bir tablo gibi; içinizdeki küçük dereleri
umutlandırıp, ırmağın; büyük suyun sesini
duymanızı sağlıyorlar...


Kamera; Güven   Burgazada- Yaşlı Bilge
Bu evi görünce yaşlı dostum bilge kişiyi
görmüş gibi oldum.
İnsan denen canlı bizi şaşırtmaya devam
edecek; ürettikleriyle, eserleriyle, vahşetleriyle...


Kamera; Güven Burgazada

Acaba, karamsarlığın hoyrat ellerine
teslim olmuşlar, lanet ile andıkları insanlığın
eserlerini ve bizim dostumuz olan tabiatı görecek
bir tek büyülü günleri olsa; asıl zenginliği başka
yerde aramaya başlamazlar mı?


Kamera; Güven  Burgazada
Ormanın bittiği yerdeki deniz ile kayalara
her zaman imrenerek baktım. Saygı duyuyorum
tenahlığın, duruluğun olduğu bu yerde
sevişen deniz ve kayalara. Orman ve
martılar bu sevişmeye muhteşem bir iç
çekişle bakıyor.


Kamera; Güven  Burgazada ve Doğa Irmak
Küçük ılgın ağacının yanında mutlu bir çocuk!
Arka fonda nice çığlığa tanıkık etmiş
ahşap bir ev. Tanıklık ettiği çığlıklar,
yaşam adına çıkarılan canlıların
mutluluk çığlıkları...


Kamera; Özgün   Burgazada
Evrenin muhteşem dünyasında şaşkın bir insan...
Büyük çığlıkları duyar ve yaşarken; her
zaman inandığı bir şey var; bu dünyayı sevmek
için çok sebep var...









31 Ekim 2011 Pazartesi

GİTMESEK DE GÖRMESEK DE

Kamera; Güven 
Büyük meydan, büyük kalabalıkların sevgisi ile
dolarsa güzel. Bu suskunluk, bu korku...
Yokolan bir şey yok; yokettiğimiz değerler var;
sadece günü gün etme telaşında olan bedenlerimizin
uyuşuk ve sancılı çıkarlarına kuçak açtığımız için...

Kamera; Güven-Anıtkabir girişi
Asker içeriden çıkarken, siviller; yani halkı
içeri alınacağı merhameti saati bekliyor.
Sahip çıkılan ve yaşatılan her şey güzel;
ve hiçbir şey yok olmaz bu dünyada; ne toprak,
ne orman, ne dağ, ne Cumhuruyet, ne kulluk,
ne hilebazlık, ne de krallık; sadece yer değiştirir;
aheste aheste yer değiştirir; hak edenler ile
hak etmeyenler arasında gidip gelir; dünyanın
muhteşem dönüşü gibi başdöndürcü bir
zaman süreci içinde.


Kamera; Güven   Etnografya Müzesi-Ankara
Mimari,mühendislik ve sanatın buluştuğu yer;
burası her yönüyle insanı mutlu etmek için var.


Kamera; Güven  Resim ve Heykel Müzesi-Ankara
Aynı bahçede iki müze; bir gün ve biraz yürüme
sayesinde geçmişin sanat dolu yüzü ve harcanan
düşündürücü emekleri ile yüzyüze gelip, o temiz
yüzünüzü ve kalbinizi yıkayabilirsiniz bu yerde.


Kamera; Güven Etnografya Müzesi
Onun en güzel silahı akıl; ve şimdi o akıldan
geri kalan milyonlarca tohum; kimi capcanlı
yağmurlu mevsimleri beklerken, kimi bir
kaktüs gibi sabahın küçük çiğ damlacığı
ile hayat buluyor. Kimileri ise, büzülen
tohumlar gibi toprağın altına büzülüp
gelecek yeşerme zamanını o doğal
dengeyi bekliyor.


Kamera; Güven Etnografya Müzesi
Kahve Kültürü


Kamera; Güven Etnografya Müzesi -Ankara
Yeni öğrendim arkadaşlar; kahvenin ilk
tiryakileri keçilermiş. Kahve içerken sevgili
keçilerimize de şükranlarımızı iletmemiz
gerekir diye düşünüyorum.
Güney Habeşistan'da Hıristiyan Manastırlarında
yaşayan keşişler besledikleri keçilerin bir
bitkinin tohumlarını yedikten sonra daha
canlı ve hareketli olduklarını gözlemliyorlar.
İşte o gün, kahve keşfedilmiş oluyor:))
Buyrun, az şekerli, orta veya sade...

Kamera; Güven Resim ve Heykel Müzesi-Ankara
Nuri İyem-Dededen Toruna


Kamera; Güven Resim ve Heykel Müzesi
Alaattin Yüksel-BARIŞ
Dünyanın varlığı insandan önce var, ama
insanın varlığı dünyaya ne katıyor hala
anlamış değilim. Yoksa bir filozofin düşündüğü
gibi, tabiat bizi kullanıyor mu?


Kamera; Güven- Fausto ZONARO
GENÇ KIZ

Kamera; Güven Eskişehir- Bedenin tüm duyularına
seslenen bir şehrin içinden geçen insana mutlu eden
görüntülere ve seslenişe sahip bir ırmak;
Porsuk Çayı


Kamera, Güven   Odunpazarı-Eskişehir

Kamera; Güven   Odunpazarı-Eskişehir
Sokak ve Mahalle Kültürü, saray,şato, site
kültüründen çok öte insan kokuyor...

GİTMESEK DE, GÖRMESEK DE



 Hani bir marş vardır; "gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür", diye! Bence bu marşa nazikçe veda etme zamanı geldi. Gidilmeyen, görülmeyen, dokunulmayan, dinlenmeyen yerler bizim yerlerimiz olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Ya abartılı, ya da koşullu bir sahiplenme olur…

 İnsan, bol övgülü yollarımızın yamalı bölümlerinde sarsılan otobüse binmez ise nasıl anlar gelişme adına yapılan büyük ve ayrılmış yolların uygarlığa olan katkısını? Eminönü’ne inmez, orada ekmek arası balık, meşhur turşucudan turşu yemez, vapura binip, kendi çığlıkları ile martılarınkini paylaşmak adına simit parçalarını denize atmaz ise; nasıl anlar hayatın o karelerini; nasıl yorumlar?

 Yangının bile yok edip tüketemediği dev bir taş kütlesinin insan eliyle abide gibi duran Haydarpaşa Tren Garı insanı mutlu ettiği gibi, mutluluğa götiren tren raylarını da elinde tutuyor. Başkent Ekspres treni, mutluluğa, özleme, değişime ve gidip görmeye hazır olan insanlara hizmet vermek adına 6. peronda bekliyordu. Sonra, bir bir geçtik küçük istasyonların tenha bakışlı taş binalarının yakınından.

 Yazı dünyamda, kendi şehrimin dertleri ile kıyaslamak adına bir Kayseri, bir de Eskişehir’i ön sıralı övgülerle hep andım durdum. Elimdeki deliller, gazete, dergi ve televizyon görüntüleriydi. Ama bir gün dedim ki; “ hey arkadaş, gidilmeyen, görülmeyen, dinlenmeyen, dokunulmayan yer senin değildir. Ve sen bu yapmadıklarının övgüsünü, başkasının ağzı ile yapma hakkını nereden buluyorsun?” Kendi seslenişim karşısında boynum bükük ben; o gün, bugün: gidilmeyen, görülmeyen, dokunulmayan yerlerin türküsünü söylememe kararı aldım.

 Gidilmeyen ve görülmeyen Eskişehir’in Odunpazarı Bölgesi nasıl anlaşılır? O taş evlerin oluşturduğu mahalle kültürü; o güzel mimarinin geçmişin barınma anlayışı ile bugünün turizme kucak açmış anlayışının güzel birleşimi nasıl görüle bilinir? Görülemez ve anlaşılamaz da!

 Eskişehir’in Odunpazarı taş mahallesi; taş sokakları; istediğin kadar büyük siteler, apartmanlar, iş hanları yap; ama bizi yaşatmaz isen kendin olamazsın, gerçeğinin en muhteşem gösteri yapan yerlerinden sadece birisi. Bozcaada da öyle, Alaçatı’nın taş sokakları da, Çeşme’nin taş mahalleleri de öyle, Antalya Kaleiçi de öyle…

 Gitmediğim, dokunmadığın Eskişehir Cumhuriyet Tarihi Müzesinin görkemli taş binasına nasıl selam verebilir; o dehanın hiç görmediğiniz fotoğraflarını özlemle, insanca nasıl görülebilinir insan?

 Gidilmeyen, görülmeyen ve dokunulmayan mahalleler, sokaklar ve şehirler bizim değildir. Ne kirliliği, ne temizliği, ne kötü kokuyu, ne de güzel ve iyi kokuyu anlayabilir, hissedebilirsiniz? Eskişehir gördüğüm en temiz şehirlerden birisi. Burada turizm, el sanatları ve kadın fark edilmiş. Burada, mimari, mühendislik ve burada bir şehrin içinden geçen ırmağın lağım ve pis suları taşımayacağı; insanları eğlendirecek bir rüya bölgesi olacağı da çıkmış ortaya.

 Tramvayı birçok şehirde gördüm ama en çok Eskişehir’e yakıştırdım. Şehir de temiz, tramvay da. Ya üzerinde köprüleri, sanat adına yapılmış heykelleri ve aynı zamanda gondolları, kayıkları olan nehir; gidilmeden, görülmeden ve orada tekrar tekrar hayatın aşığı olunmadan bir şey anlaşılabilinir mi?

 Gidilmeyen, görülmeyen ve üzerine binilmeyen hızlı tren; Eskişehir ile Ankara’yı ne kadar yakınlaştırdığı nasıl anlaşılır acaba? Trenin uçağa özeneceği, zamanı iç içe geçirmeye çalışıp, ölümlü insana biraz daha fazla yaşama şansı verdiği nasıl anlaşılır? 250 km hızın raylarda akıp giderken, insanın da ilim, mühendislik denen akıntının içine düşebileceğini nasıl anlar insan, hızlı trene binip Ankara’ya gitmez ise?

 Ankara, her tarafta gam ve kıyametin koptuğu bu zamanda sessiz olan Ankara! Gidilmez, görülmezse, bu kadar çok zırhlı araba, bu kadar çok koruma ve önlemin alınmasını nasıl anlar insan? Cumhuriyeti, en güzel bayramı, gam ve kederler yaşarken çok daha anlamlı bir sesleniş ile kutlama onurunu yok edenleri nasıl anlayabiliriz; gitmediğimiz, görmediğimiz Ankara’da?

 Anıtkabir’in girişleri günün ilk saatlerinden 11:00’e adar 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının hatırına kapalı tutuldu. Kime kapadılar? Elbette sivil insanlara; yani halka! Cumhuriyetin halkına! Halkın Cumhuriyet Kutlamaları yaslı gittim şen geldim hatırına kapatılmıştı günün ilk yarısında. İçerisi asker kaynıyordu. Bürokratlar, ülkemin soylu yöneticileri çok çabuk görevlerini yapıp, geldikleri gibi gururla ayrıldılar o yüce yerden. Burada; bu Anıtkabir’de sadece taş, sadece mimari, sadece mühendislik yok; burada bir ülkenin, bir halkın minnet duyacağı adamın fikirlerinin yeşerdiği beden yatıyor…

 Gidilmeyen, görülmeyen, seslendirilmeyen Ankara, Cumhuriyet, Bayram anlaşılır mı? Anlatılır mı? Anıtkabir geleneksel töreni askerler ve bürokrasinin soğuk buluşma yeri olmuş; göstermelik bir avuç öğrenci davet edilmişti. Askerler Anıtkabir’i sessizce terk ederlerken, sivillerin içinden bir ses, hiç susmamak üzere seslendi durdu onlara;

“ Mustafa Kemal nerenizde?”

 Hiçbiri cevap veremedi; bazıları elleri ile işaret yaptı; kalplerini gösterdiler. Kalpler atıyor ama gidilmese, görülmese atan ve atmayan kalpler nasıl görülebilinir?

 Gidilmeyen Ankara’nın Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzelerinin görkemli mimarisi ve yüzlere eseri bağrında saklayan odaları, salonları nasıl görülebilinir? Bu görülenlerde de; mimaride, müzelerin kurulmasında Mustafa Kemal’in sanat aşkının çabaları var.

 Gidilmeyen Pembe Köşk, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’in haftanın üç gecesi buluştukları, ülkenin geçmişi ile geleceğine imza atacakların kararlarının tartışıldığı, yemeklerin yendiği, şakaların, yapıldığı ve insan ruhunu dirilten, heyecanlandıran müziğin dinlendiği, dansların yapıldığı o yerin kokusu ve ruhu nasıl hissedilebilinir?

 Geç kalmadan gidebileceğiniz her yere gidin! Mimariye, dansa, müziğe, sevgiliye, çocuğa, eşe, büyüğe, küçüğe ve dosta gidin; gidilmeyen, görülmeyen, dokunulmayan sizin değildir…

Güven Serin

17 Ekim 2011 Pazartesi

ORHAN KEMAL ve ÖZKONAK LOKANTASI

Kamera; Güven Orhan Kemal Müzesi-İstanbul

Kamera; Güven  Orhan Kemal Müzesi
Orhan Kemal'in kitaplığı; esas dostlarımız; bize küsmeyen
önkoşul ile yaklaşmayan; gurur ile onuru ayrı tutan,
cimrilik ile savurganlık arasındaki ince çizgiyi
belirleyen soylu dostlarımız.


Kamera; Güven Orhan Kemal Müzesi
Öldügü gün; fiziken bu dünyaya hoşçakal
dediği zaman alınan yüz maskesi.


Kamera; Güven Orhan Kemal Müzesi-İstanbul


Kamera; Güven Orhan Kemal Müzesi


Kamera; Güven  Orhan Kemal Müzesi



Kamera; Güven İkbal Kahvesi ve Orhan Kemal
Kitapevi


Kamera; Güven Özkonak Lokantası Ailesi
İstikrar, özveri ve çalışma; selam olsun
sizlere.


ÖZKONAK LOKANTASI -CİHANGİR
İstanbul gezilerim hiçbir zaman damak tadı üzerine
olmadı.Ama demek ki dönüşüm başladı; artık damak
tadı olarak da küçük kayırmalar olacak gibi:))


ÖZKONAK LOKANTASI


Kamera; Güven
Özkonak Lokantası ondan sorulur; oranın kedisi.
Bakımlı,çalımlı ve gururlu:)) Aynı zamanda
savaşçıymış da.

ORHAN KEMAL ve ÖZKONAK LOKANTASI


 Yer Cihangir Özkonak Lokantası. Kırk yılı çoktan bitirmiş bir lokanta; çalışanı ile sahipleri ile çoktan bütün olmuşlar. Bu lokantada on yıl, hatta yirmi, hatta otuz yıl önce çalışan ustayı bulabilir, hasret giderip aynı tatların tadına bakabilirsiniz.

 Taksim’in İstiklal Caddesine gitmeyen yoktur ama Taksim İstiklal Caddesinden çok öte diğer cadde ve sokaklar ile başka başka dünyaları barındırıyor içinde. Burası, camileri, kiliseleri, müzeleri, dükkânları ve yoğrulmuş kültürleri ile dünyamızın içinde bir sürü dünyanın bir araya geldiği bir galaksi gibi.

 İstanbul yolculuğum daha yeni başlıyor. Bu sefer Taksim Meydanından İstiklal Caddesine değil; Sıraselviler Caddesine yöneliyorum. Oradan diğer sokaklara ve Akarsu Caddesine geçiyorum. Beni buraya yönlendiren asıl düşünce Özkonak Lokantası değildi baştan. Orhan Kemal’in Müzesini görmek, Orhan Kemal’i biraz daha yakından tanımaktı asıl amacım.

 Taksim Meydanı kendi çılgınlığını, gürültüsünü yaşarken içimde filizlenen yeşilliklerle birlikte Sıraselvilerden aşağılara doğru yürüdüm. Tarihi taş mekânlar Haliç’e, Boğaza doğru uzanıyor. Hepsinin hikâyesi, taşıdığı anı ve hatıra farklı farklı!

 Oturduğunuz yerden hiçbir mekânın, insanın; hiçbir sanat ve sanatçının hikâyesini, ne anlattığını ve oradan ne anlayacağınızı bilemezsiniz. Orhan Kemal, Cumhuriyet döneminin çok önemli kalemlerinden birisi! Ve o kalemin müzesi de Orhan Kemal’i anlatıyor. Kütüphanesi, giysileri, fotoğrafları, kullandığı eşyaları ile bir bütün olmuş küçücük müze; çok büyük bir insanın ölümsüz ruhunu barındırıyor içinde. Yalnız dolaştım: yalnızlığımı oburca beslerken müzenin küçük odalarında. Sanki yeni bir kıta, orman, dağ, vadi keşfetmiş içindeki diğer canlıları tanımaya çalışıyor gibi süzüldüm odaların birbirine yakın olan kapıları arasından…

 Cihangir’de üç mekân tanıdım; üç mekân da birbirinden farklı hizmetler veriyor. Birinci yer Orhan Kemal’in Müzesi. Sımsıcak ve aynı Orhan Kemal gibi sadece tanıklı etmek amaçlı değil, halkının yanında yönlendirici bir gerçekliği anlatıyor; Kemal’in felsefesi gibi…

 İkinci yer ise hemen müzenin altında ve müzenin bir parçası olan İkbal Kahvesi ve Kitabevi. Burada bir yorgunluk çayı veya kahvesi içebilir, Orhan Kemal’in bütün eserlerini bulabilirsiniz. Burası da müze gibi kendine has bir samimiyet oluşturmuş. Kendinizi kendi yuvanızda hissediyorsunuz. Dış dünyanın yabancılığından çok uzak ve edebiyatın gerçekçiliğine, yönlendiriciliğine çok yakın…

 Üçüncü yer ise müzenin aşağısında bulunan Özkonak Lokantası. Kurulalı neredeyse 50 yıl olmuş. Burada işe başlayan insanlar daha gençmiş ilk zamanlarda. Şimdi hepsi orta yaş insanı; çoluk-çocuğa karışmışlığın ayrı bir dönemini yaşıyorlar. Ama yine buradalar; aynı kırk yıl olduğu gibi.

 Gezdiğim içinde bulunduğum üç mekânın birbirine benzeyen özellikleri var. Orhan Kemal’in kalemi bulunduğu toplumun gerçeklerine yabancı kalmamış. Tam tersine yönlendirici ve yardımcı olacak uyarıcı cesareti de görmüş kendinde. Bugünün yazarları ve sanatçıları toplumunun soylu sorunlarına reklâm pastalarını yiyerek seyirce kalırlarken, yazarımız o günün toplumunun hayatına onların içine katılarak cevap vermiş. İnsanı özelikle bir sanatçıyı, yazarı besleyecek en önemli besin de halkın kendisidir. Koptuğu zaman sıradan insanların sıradanlığı ile menfaatleri de birleştirince iyice sıradanlaşıp daha yaşarken unutulmuşlar deresine akıp gitmeyi hak ediyorlar.

 Orhan Kemal çoktan ölmüş ama eserleri burada. Cihangirde ki müzesinde; giysileri, okuduğu kitapları, eşyaları ve fikirleri; tüm cesaretinizi toplayıp yüzleyeceğiniz, İkbal Kahvesinde bir kahve içeceğiniz yerde.

Hamdi ve Ahmet Beylerin işlettikleri Lokantayı da ilk kuran babaları ölmüş ama lokanta hâla açık ve damak tadını huzurlu bir bakışla birleştirecek insanları bekliyor. Orhan Kemal elliye yakın eser vermişken, lokanta da ellinci yıla yaklaşan bir duruş sergiliyor.

Bunca yazar, bunca lokanta varken niye bunlar? Farkları onları tanımaktan ve anlamaktan geçiyor.

Orhan Kemal’i en iyi anlatan kırktan fazla eserini her yerde bulabilirsiniz. Ama İkbal Kahvesinde çay veya kahvenizi içerken bulmak, bulduğunuz diğer fikirlerle tanıştırmak ayrı bir güzellik…

 İstanbul’da binlerce lokanta var. Cihangirde de onlarca lokanta dururken niye Özkonak Lokantası? Lokantaya adım atar atmaz duyduğunuz huzur için. Yemeklerinin tadına bakarken “annemin yemeğine benzemiş” dediğiniz için. Burasının meşhur bir sürü tadı var. Ben şimdilik tas kebabı ile keşkülüne baktım. Orhan Kemal’in müzesinde ve kahvesinde ruhumu beslemişken, Özkonak Lokantasında midem ile birlikte doymamış ruhum beslendi.

Ey istikrar dedim; ey çalışma, emek, hüner, ustalık ve halkından kopmayış dedim…

Orhan Kemal’de bir şeyler diyor;

“ Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren. Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil. NE YAPTIĞIN ÖNEMLİDİR.”

Özkonak Lokantasının işletmecilerinden Hamdi Bey’de bir şeyler söyledi;

Bizim için asıl olan artık para kazanmaktan ötedir evlat. Burada kardeşim ve işletme okuyan oğlum, çalışanlarımızla büyük bir ekip olduk. İnsanları mutlu etmeyi, buradan huzurlu ayrılmaları seviyoruz. Tekrar aradıkları tadı bulduklarında ve o tatları çocukları ile tanıştırıp; bak biz bu manda yoğurdu, kazandibi, sütlaç, keşkül ile büyüdük dediklerinde mutlu oluyoruz.”

 Mutlu olan sadece onlar değildi; Cihangirin kenarlarında dolaşıp da merkezine inmemiş, Özkonak Lokantasını tanımamış, Orhan Kemal’in taptaze dostluğunun müzesine gitmemiş ama şimdi tüm bunları gerçekleştirmiş biri olarak mutluyum. Çok zengin bir adam gibi kendi zenginliğimin kıymetini bilerek ağız ve ruh tadı ile bende mutlu oldum; tıpkı lokantanın dışında büyük bir gurur ile lokantasını bekleyen siyah beyaz kedi gibi

Bu bekleyiş, bir ömür Sofya’yı bekleyen şairin bekleyişinden çok öte; mutlu ve huzurlu bekleyiş; sana gelmelerini beklemek yerine senin, benim, bizim gidip bizzat tanıklık yapmamızın uyarıcı bekleyişidir…

Güven Serin






















10 Ekim 2011 Pazartesi

BİLİNENDEN BİLİNMEYENE GİTMEK

Kamera; Güven  Bezciyan İlköğretim Okulu-Kumkapı
Taşın insan eli ile görsel bir şölene dönüştüğü,
insanın'çocukların' insan beyni ile güzelliğe eriştiği
bir yer. Şimdi 160 öğrenci eğitim görüyor taş
ve mermerin aşk yaşadığı bu yerde.

Kamera; Güven  Meryem Ana Kilisesi
Aslında şu an kullanılan ana kapı görevi yapan
bu kapıdır. Kiliselerin bulunduğu yere buradan
giriliyor. İstenirse her binanın kendi kullanım
kapısıda var.

Kamera; Güven  Ermeni Patrikliği
Patriklik yönetim merkezi 1641 yılında
Samatya'dan Kumkapı'da bulunan
Meryam Ana Kilisesinin karşısına
taşınmıştır. Bu sebeple tam karşısında
bulunan Meryem Ana Kilisesi de
Patriklik Kilisesi ünvanını kazanmıştır.

Kamera : Güven İç Mekan
Bu avluda üç kilise iki küçü bina bulunuyor.
Bir arada uyumlu bir görüntü oluşturmuşlar.


Kamera: Güven Meryem Ana Kilisesi-Kumkapı
Hâla ibadet yeri olarak kullanılan tek yapı.
Pazarları yapılan ayin, gönlünde sevgi olan her kişiye
açık...


Kamera; Güven Meryem Ana Kilisesi
Hıristiyanlarca yarı kutsal olan yer ile tam kutsal olan
yerlerin görüntüsü. Koronun bulunduğu yer; yarı
kutsal. Koronun hemen önü papazın bulunduğu tam
kutsal yer; vaftiz burada yapılıyor.


Kamera; Güven  Vortvost Vorodman Kilisesi
Açık Kapı Festivali görülecek yerlerden birisi de bu
binadır. Neredeyse tam bir virane olmuş, artık
kullanılamayacak hale gelmiş bina; ustalık ve
büyük emeklerle yaklaşık 9 ay içerisinde
ayağa kaldırılmış. Birçok bölümü yenilense de
inanç için gelmiş, inanmının şefkatini aramış ve
burada Tanrıyı bulmuş insanların ruh izlerini
görebilirsiniz...


Kamera; Güven Vorodman Kilisesi
"Gök gürültüsünün Çocukları"

Rehberimiz bu festivali organize eden mimarlardan
birisi. Sabırlıydı, öğretileri anlatmaya inanmıştı. Ve
insanca gülümsüyordu; yalnız insanca...


Kamera; Güven Vorodman Kilisesi
Yenilenmiş şimdi Kültür Merkezi olarak
kullanılacak. Bazen eski günleri anmak adına
ayinler düzenlenecek.

Kamera; Güven
Gök Gürültüsünün Çocukları Kilisesi
Bir etkinlik, bir öğrenim bilinenden bilinmeyene ve
oradan da bilgiye, saygıya ve sevgiye daha dönüştü.
Taşa, mermere usta eller ile hayat vermiş
tüm Ermeni ustaların önünde minnet ile eğiliyorum.


BİLİNENDEN BİLİNMEYENE GİTMEK



 Bilinenlerde oyalanan insanoğlu bilinmeyene gitmenin zorluğunu hissettikçe aynı yerde saymaya başlar. Bilinenlerden bilinmeyene yol almak; zorlukları da, sürprizleri de büyük bir heyecan içinde göğüslemek demektir…

Bilinenden bilinmeyene büyük bir merakla yol almış en önemli insanlardan birisi de Evliya Çelebidir. Orhan Burian Evliya Çelebi için şöyle diyor;

“ Osmanlı-Türk uygarlığını yaratan ulusu, işi gücü, eğlencesi, bilgisi, insanı, huyu, gidişi, kısaca bütün yükseklikleri ve küçüklükleriyle temsil edebilecek önemli bir yazar çıkarmak, altı yüz yılda nesrimize ancak bir kere nasip olmuştur: O da Evliya Çelebi’nin eseridir. Dilimizin de düşünce dünyamızın da tek büyük klasiği odur…”

 UNESCO, dil, halk bilimi ve sanat tarihi, topografya, dinler tarihi ve yerel tarihi araştırmalarının Evliya Çelebi ve Seyahatnamesini 2011 yılında anılmaya uygun gördü. Evliya Çelebi’nin doğumunun 400. yılında.

 Şimdiye kadar anılmaya değer görülen Atatürk, Farabi, İbni Sina, Tevfik Fikret, Mevlana, Hasan Âli Yücel’in yanlarına katıldı.

 UNESCO Evliya Çelebi’nin 400. yılını unutmayıp aslında unutulmayacak Çelebi’yi tekrar anlama fırsatını bir kez daha hatırlatmış oluyor. İnsanı ve insanlığı zalim kavgalardan, kin ve nefretlerden uzaklaştıracak en önemli yararlardan birisi de gezerek, görerek anlamaktır.

 2011 yılı bitmek tükenmek bilmeyen etkinliklere bir yenisini daha ekledi. Açık Kapı Festivali! Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından düzenlenmiş olan Festival İstanbul’da bulunan onlarca mekânın açılması ve 1–9 Ekim tarihleri arasında ziyaretçiler ile buluşması anlamına geliyor.

 Nasıl ki öğrenmeye aç beyinlerimiz sürekli öğrenerek beslenip hayat buluyorsa bende öğrenmeye, tanımaya aç olduğum bazı binaları bu festival sayesinde tanıma fırsatı buldum. Açlığım öylesine fazla olmasına rağmen istediğim yerlerden yalnızca birisini görebildim. Olayları olumsuzluk neşesizliği ile değerlendirmek yerine bana sunulan bir tek yer olan Vortvost Vorodman Kilisesini görmek için yollara koyuldum. Tıpkı neredeyse tüm hayatı boyunca gezen ve insanlığa büyük bir eser bırakan Evliya Çelebi gibi.

 Vortvost Vorodman bir Ermeni Kilisesi. Geçmiş yüzyılda şehrimizde ve ülkemizde yaşamış ve şimdi az da olsa yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın ibadet yeri. Bu çalışmaya ismini veren yazı başlığım bu gezinin ana felsefesi oldu. Bilinenden bilinmeyene gitmek; festivale başvurup da gidemediğim diğer mekânların hüznünü bir kenara bırakıp yeni yepyeni öğrenimler adına Kumkapı’ya gittim. Etkinliği organize eden Arkitera Mimarlık bize bu etkinliği anlatacak ve bu yapıyı en iyi bir şekilde tanıyan bir rehber; aynı zamanda bir mimar olan değerli bir insanı yollamış.

 Kumkapı buluşma yerimize tam 1 saat önceden geldim. Kilise görevlisinin izni ile içeri girdim. Taş ve mermerin sanat ile buluştuğu yerde beslenme başlamış oldu. Burası bir kilise değil üç kiliseden iki küçük bina ve bir okuldan oluşmuş önemli bir ibadet ve eğitim merkezi. Bir tek kilise görmeye gitmiş olmanın heyecanı tam bir sürpriz ile kim bilir kaç katına çıktı? Bu yüzden öğrenme, görme adına alınacak hiçbir yol kayıp değildir. Sadece günün ilk ışıkları ile yola koyulup biraz emek ve sabır ile bedeninizi hareket ettirmek yeterli.

 Bu kilise toplulukları içinde en son onarılan daha doğrusu Cumhuriyet döneminde ilk kez devletin de katkıları ile yenilenen yapı Vortvost Vorodman Ermeni Kilisesi olmuş. Bu bilgi adına sevindim. İçimizde bulunan farklı kültürler ile aynı ülkenin kaderini, olumlu olumsuz her şeyini paylaşırken onların inançlarına saygı duyup yeterince acı çekmiş insanların biraz olsun teselli bulması beni mutlu etti.

Vortvost Vorodman Kilisesi bugün kültür amaçlı kullanılacak. Çünkü aynı bahçede hâla kilise olarak kullanılan çok önemli bir kilise daha var; Meryem Ana Kilisesi. Bu taş yapının, mermer ve ahşap ile buluştuğu yerden de Allaha ve sevgiye sesleniliyor. Tıpkı, Camilerimizden, Sinagoglardan da olduğu gibi! Dinler, daha güzele, daha iyiye, daha barışa yaklaşmak amaçlı da olsa istenilen yaklaşım tam manası ile yapılamamıştır.

 Ama insanlığı yanıltan savaşları, yok edişleri biraz akıl, biraz sanat, felsefe ile destekler ve adaletin hukukunu da doğru uygularsak işte o zaman yüzyıllardır süzülerek bu ülkenin içinde filizlenen her türlü kültürlerin muhteşem eserlerini, seslerini duyar ve görürüz. Ne kin, ne de öfkeler duyarak.

 Osmanlı Evliya Çelebi’nin farkında bile değildi. Evliya Çelebi 17.yüzyılda imparatorluğun olgun döneminde yaşadı. Seyahat tutkusu, öğrenme ve yazma merakı sayesinde gezdiği bütün yerlerin, alışkanlıklarını, dillerini, kitabelerini, anıtlarını belgeledi. Mısır’da öldükten sonra eseri İstanbul’a getirildi. Birkaç kopyası çıkarıldı. Bütün yazmaları İstanbul’da birkaç kütüphane’nin raflarına, sessiz loşluğuna öylesine; sessizce ve kimsesizce gömüldü. Bu nedenle, yazdıkları ve söyledikleri uzun bir zaman; iki yüzyıl kadar kimsenin dikkatini çekmedi.

Evliya’yı keşfedin Hammer oldu. Asıl önemi ise bilim insanı Tchilhatcheff tarafından anlaşılır.

 Aslında her insan kendi dönemi ve kendi imkânları ile bir Evliya Çelebi olabilir. İlkönce kendi kendini tanımaya başlayarak ve tabiatın altın kuralı olan hareketi; öğrenmeye, bilmeye, tanımaya doğru ilerleten adımları korkusuzca atarak…

 Böyle bir günün sonunda biraz hareketin yardımı ile sadece bir tek kilise görmek amaçlı gittiğim Kumkapı’da üç kilise, bir patrikhane ve bir okul gördüm. Bizle aynı ülkenin kaderini paylaşan Ermeni vatandaşlarımızın üretkenliklerini, bir gün sonraki kutlama günü için yapmış oldukları hazırlıkları gördüm; tıpkı bizlerin insanca heyecanları gibi, anlaşılan, fark edilen her topluluk gibi; yaşamın her an bize yüklediği var olmamızı anlamlı kılan heyecanları…

GÜVEN SERİN