HORA FENERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HORA FENERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2026 Cumartesi

ÖKSEL DEMİR

 


Kamera; Güven


Kamera; Güven SERİN

                      FRİŞKANIN TAŞIDIĞI SES: ÖKSEL DEMİR

   Kimi insanlar, yaşadıkları kentlere sadece ayak izlerini değil, seslerini bırakırlar. Sokaklarda yürürken duymazsınız belki; ama rüzgâr bir an yön değiştirince, bir dizenin içinden geçip gelir o ses… Öksel Demir’in sesi böyleydi; insanın içine doğru konuşan bir şairin sesi.

   Uzun zaman dışarılara çıkmıyordu. Bedeni daralan bir dünyadaydı belki ama zihni ve yüreği, bir kentin ufku kadar genişti. Her ay uğradığı zamanlar, atölyenin kapısından içeriye girerken getirdiği ağırbaşlı selam, ardından yazılara eğilen bakışlar… Sanki bir metni değil de, bir insanı dinler gibi okurdu satırları. Eleştirisi bile öğretmenceydi; incitmeden, kırmadan, ama eğilip bükmeden.

  Bizi bir araya getiren şey sadece edebiyat değildi; bir kente aynı yerden bakmaktı: Hora Feneri… Yazılarımda sıkça andığım, rüzgârına, yalnızlığına, ışığına yaslandığım o uç nokta… Meğer o,benden çok önce Hora Feneri’yle edebi bir bağ kurmuştu. Şiirlerine, öykülerine taşımıştı.O kayalığın,o ışığın,o yalnız bekleyişin şiirini çoktan içine almıştı.Ganos Dağları’yla kurduğu dostluk da öyleydi; doğayı seyretmek için değil,onunla konuşmak için çıkanlardandı.

  Yaşadığımız kente sımsıkı bağlı oluşumuz, belki de dostluğumuzun en sağlam harcıydı. Aynı rüzgâra yüz vermek, aynı denizi aynı hüzünle, aynı umutla sevmek… Bizim ortak toprağımız buydu: Tekirdağ’ın toprağı, Ganos’un sessizliği, Hora’nın ışığı.

  Bir gün Ahmet Say’la Yelken Kulüp’te şarap içme düşü… Telefon dostluklarını ete kemiğe bürüneceği o masa… Ertelendi. Bazı hayaller, bu dünyaya sığmaz; başka bir zamana, belki de en güzel zamana kalır. İnsanın bazı dostlukları, rüzgârın öte yakasında tamamlanır.

  Öksel Demir, kentine âşık ama kör bir aşkla değil; sevenin cesaretiyle seven bir şairdi. Onun dizelerinde Tekirdağ bir kartpostal güzelliğiyle değil, bütün çıplaklığıyla durur:

 “Kaç kez gitmek istedim bu kentten/Sıkıldım/Kırıldım/Kaç kez terk ettim/Ama sonunda yine döndüm/Neydi beni çağıran? Deniz mi?/Doğası mı? Durmadan kıyıları deven poyrazı mı?/ Yağmuru mu, çiçeği mi?/Denizi sürgün etmişliği mi, bakımsızlığı mı?”

   Bu dizelerde hem sevdanın çağrısı, hem küskünlüğün sızısı var. Hem güzelliğe teslimiyet, hem ihmale isyan. Bir kenti böyle anlatmak, ancak ona gerçekten ait olanların harcıdır. Ne romantik bir kaçış ne de hamasi bir övgü… Dürüst, yalın ve tok…

   Tekirdağ’ı anlatırken denizin tuzunu değil, ruhunun tuzunu tattırırdı. Frişka gibi bir neşe vardı onda; annesinden öğrenilmiş, Anadolu’nun sesinden, sofrasından, sabrından süzülmüş bir neşe… Gürültüsüz, ama derin, sakin ama dirençli.

  Şairdi, öğretmendi, sanayiciydi; ama hepsinden önce “insan” dı. İnsanı merkeze alan, kentti insandan ayırmayan, doğayı da, yoksunluğu da, rüzgârı da aynı vicdan terazisinde tartan bir insan.

  Bugün aramızda değil. Bazı insanlar ölmez; edebiyatın içine karışır. Kimi sesler susmaz, rüzgârın içine karışır.

  Öksel Demir şimdi Ganoslar’ın sırtında, Hora Feneri’nin ışığında, Tekirdağ’ın poyrazında konuşuyor.

  Ve biz her frişka estiğinde, bir yazının kenarında, bir dizenin ortasında, bilmeden de olsa onu dinliyoruz.

Güven SERİN 

 

  





22 Ağustos 2025 Cuma

KRAL YOLU EFSANESİ

 




   KRAL YOLU: KORKUYU DEĞİL, GELECEĞİ İNŞA ETME VAKTİ!

    ( Hora Feneri ve 57. Alay )

   Tekirdağ’ın turizm sınavı ne hazindir ki çok kötü. Şehrin turizmi olmazsa, dönüşümü de, dönüşümü de ağır oluyor. Turizm deyince ille “yabancı turizm” demiyorum, “yerli turizm” on iki ay boyunca, şehrin gelişimine, dönüşümüne zevkle katkı verir. Oma o zevki tattıracak turizm hizmetleri, çabaları ne hazindir ki cesaret, yürek ve bilgi istiyor.

Trakya’nın topraklarına bir inci gibi serilmiş Tekirdağ, Marmara’nın kıyısında sessiz, mahzun ve potansiyelinin farkında olmayan bir dev gibi uyuyor. Oysa bu devin damarlarında efsaneler, göğsünde cesaret destanları ve gözlerinde asırlık fenerlerin ışığı saklı. Elimizde paha biçilmez mücevherler var ama biz onları parlatmak yerine tozlu sandıklarda tutmayı tercih ediyoruz. Turizmde yaprak kımıldamıyor. Şehrin dönüşümünden değil uyuşukluğundan korkmalıyız.

 Her şey bir hikâye ile başlar. Ve bizim başlangıçların en görkemlisine sahip bir hikâyemiz var. Kral Yolu. Kralların ve beylerin izlerini anlatan efsaneleri saygıyla kucaklamalı, sevgiyle sahiplenmeliyiz. Bu efsanelerin izleri, şehrimizin üzerine serpilecek altın tozlardır. Turizmi yani efsane peşinde koşan insanları çekmeyi cazip hale getirirsek, onları bu efsanenin bir parçası haline getirirsek; bacısız fabrikalarımız tütmeye başlar.

 Bu efsanenin geçtiği yerler çok iyi saptanırsa, belli zamanlarda oraları kral yolunu izlemeye gelen insanları ağırlayacak ahşaptan, camdan, çelikten iskele ve müzelerle şenlenirse, bu iş sadece kral yolu ile kalmaz, kralın sofrasının kurulduğu yere kadar gider. İnsanlık ne kadar çok gerçeğin içinde gibi görünse de bir o kadar dışındadır. Bu dünyanın kahrı, biraz da efsanelerin varlığıyla daha çekilir hale gelir.

 Eğer Kral Yolu mitolojik bir zenginlikse, Hoşköy’deki Hora Feneri gerçeğin içinden fışkıran şiirsel bir çiçektir. Fransa’dan getirilip Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen bu demir kule, sadece bir seyir yardımcısı değildir. O,fırtınalı gecelerde denizcilerin umudu, ailelerin bekleyişi, fenercilerin yalnız ama onurlu hayatlarının şahididir.

Bugün fenerciler kalmamış olabilir ama onların ruhları o demir merdivenlerde, o devasa merceğin başında halen yaşıyor. Bu hikâyeyi turizme kazandırmak bir vefa borcudur.

 Şimdiki işletmecisi fenerin korunup kollanması adına doğrudur. Fakat şehrimizin turizmine etkileri ne kadardır? Yeterli midir? Fenerin yanındaki eski hizmet binası, butik bir “Fenerci Evi Müzesi ve Kafesi” olarak hizmete açılabilir. O dönemin atmosferini yansıtan bu mekânda, ziyaretçiler zeytinliklerin ve incir ağaçlarının yakınındaki tepeden denize karşı kahvelerini yudumlarken, fenerin ve fenercilerin cesaret dolu hikâyelerini dinleyebilirler. Bu en az Kral Yolu kadar çekici, insana dokunan, sıcak bir turizm durağı yaratmaktır.

 Ve geldik en kutsal gerçeğimize: 57.ALAY. “Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.” Komutuyla bir an bile tereddüt etmeden şahadete yürüyen kahramanların alayı… Tekirdağ’da kurulup Çanakkale’ye uğurlanan bu alayın anasını yaşatmak, bizim için turizmin ötesinde milli bir görevdir.

 Farklı amaçla kullanılan eski Göğüs Hastanesi binaları, bu görev için biçilmiş kaftandır. Burası, kanla, cesaretle ve yürekle yazılmış bir destanın evi olmalıdır.

 Buraya kurulacak modern bir “ 57.Alay Cesaret ve Anı Müzesi” ,klasik bir müze anlayışın çok ötesine geçmelidir. Ziyaretçilerin interaktif ekranlarda askerlerin künyesine dokunarak onların kişisel hikâyelerini okuyabildiği, siper hayatını ve o büyük fedakârlığı dijital simülasyonlarla hissedebildiği, yaşayan bir mekân olmalıdır. Bu merkez, sadece Tekirdağ için değil, Çanakkale’yi ziyarete gelen her yerli ve yabancı turist için ikinci bir zorunlu durak, bir “vefa rotası” haline gelecektir.

Korkuyu değil geleceği inşa etme vakti! Evet, niçin bu kadar uzağız? Belki de sahip olduklarımızın değerini fark edemeyecek kadar yakınında durduğumuz içindir. Belki de değişimin getireceği sorumluluktan korkuyoruz. Ama unutmayalım ki, hiçbir gemi limanda bekleyerek yeni kıtalar keşfedemez.

 Tekirdağ Kral Yolu’nun mitolojik gücünü, Hora Feneri’nin romantik ve cesur ışığını ve 57.Alay’ın kutsal mirasını bir araya getirdiğinde, sadece Trakya’nın değil, Türkiye’nin parlayan bir turizm yıldızı olabilir.

Kral Yolu’nun fısıltısı, Hora Feneri’nin ışığı ve 57.Alay’ın ruhu, Tekirdağ’ı bekliyor. Bu çağrıya kulak verecek birileri var mı?

Güven SERİN 




11 Şubat 2022 Cuma

YİĞİDİM YİĞİT OLMASINA YA

 

Kamera; Güven SERİN - TEKİRDAĞ

Kamera; Güven SERİN 

Kamera; Güven SERİN
Hasan Akarsu-Öksel Demir

Kamera; Bülent

                                     YİĞİDİM YİĞİT OLMASINA YA!

 

   Bazen sahilde görürdüm O’nu. Kaldırılmadan, deşilmeden bağrı Liman Çay Bahçesi’nin iğde ağaçlarının serin gölgesinde otururduk bazı. Öğrenmiştim ondan Frişka rüzgârının Tekirdağ’a da uğradığını.

  O’ndan önce bilmezdik Hora Feneri’nin yüzyılı çoktan aşmış öykülerini. Karanlıkların, fırtınaların dövdüğü denize ışık çakan Hora Feneri denen Tanrıçanın Tekirdağ’a insanına, üzüm bağları ve zeytin kokuları olduğu tepeden kaldırdığı şarap kadehini, görmezdim o şair olmasaydı…

   “ Yiğidim yiğit olmasına ya/Yanık türkülere vurmayın beni” der sanatçı. Öyledir O’nun gülüşü, bazen Frişka rüzgârıyla demlenir, kimi beyaz bir kadının düşlerini sararak eylül mavisinde…

  “Gitmek kaldı yine bize

Soyağacını yazmak sevdaların

Kavgaların ve acıların!

Serin ve çağıltılı suyu gibi boğazların

Bir yaşımı bir yaşıma taşımak

Bir denizi bir denize

Beyaz bir kadının

Düşlerini sararak eylül mavisine…”

  Bir gün rastladım ona, bırakmış kendini Tekirdağ’ın rüzgârına.1940 yılında doğmuş doğmasına, o hep çocuk, tıpkı bir başka şairin, Orhan Veli’nin şiirindeki çocuk gibi;

“ Ben Öksel Demir

1940 yılında doğdum

1 yaşında Frişka rüzgârını duydum

2 yaşında denize dokundum

7’sinde mektebe başladım

9 yaşında yazmaya

10 yaşında okumaya

15’inde şiiri bildim

16’sında öykülerde gezindim

20’sinde Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Dost, Yelken, Ataç, Değişim, Yeni Gerçek dergilerinde şiirlerimi, düz yazılarımı gördüm…”

“ Yiğidim yiğit olmasına ya

Yanık türkülere vurmayın beni

Tutuşur dizelerim dizelerim sonra

Her biri yıldız kendi halinde

Geceleri inen inen sessizlik

Umarsız açan eski yaradır

İşte yine yükseldi duvarlar

Etme gözlerim koru kendini”

  Nevzat Çelik’in şiiri, Ahmet Kaya’nın yorumu, kim bilir kaç kez dinlediğim bu melodi, hiç böyle hissettirmemişti beni…

  Düşününce şehri seven birini, kalemi tutan elleriyle, duygulara dem üfleyen şairi, yazarı, öğretmeni ve sanayiciyi, buluşmalar olmayınca kahve tadında atölyemde: Artık, telefondaki seslerimizle hal-hatır sormalara tanıktır bizim dostluğumuza. Yazgılıdır duygular gökyüzünden ötelere ulaşmaya, namludan çıkan mermi gibi, varacaktır menzile…

  Şimdi, şu anda, muhtemelen denizine bakıyordur bulunduğu bol ışıklı evinin koltuğunda. Elini uzatsa dokunacağı denizin, evinin bulunduğu yerden girmezler miydi çocuk çığlıkları içinde, yüzmez miydi serin sularında? Tutmazlar mıydı, gümüş ışıklar saçan balıkların en has olanlarını?

  Belki de kendi yazdığı şiirin dizeleri eşliğinde seyrediyor değerli bir ömrün upuzun serüvenini, termal rüzgârı yakalamış Çılgın Albatros’u izlerken fısıldıyordur;

“ Hadi, bırak kendini göçmen kuşların rüzgârına.

Senin hüznün karanfil kokusu

Bir yosun gibi vurmuşsun kumsala

Hadi bırak kendini

Kırgın bir kent kıyısına

Kendine çıkan bir sokağa

Senin öykün, senin için artık

İzin kalmamış kumsalda.

Hadi, yoğunlaş

Yoğunlaş ve dol bardağına.”

 Güven SERİN 

 


 








4 Mart 2019 Pazartesi

GANOSLAR'DA ŞENLİK VAR


Kamera; Güven Ganoslar Ardıç Ağacı
Sımsıkı yapışmış toprağa


Kamera; Güven HORA FENERİ

Gerçek ile düş arasında çok ince bir çizgi
ah görüldü ah görülecek;ah hissedildi,
ah hissedilecek vaziyette...

Kıyı Emniyet Müdürlüğüne minnetle;
nihayet onarıldı.


Kamera; Güven
Mürefte Yakınları;Karabatak sürüsü
en sevdikleri şey;haylazlık;benim gibi...


MÜRFETE TEPEKÖY
Ben,Yunus Usta,Köy insanı;Hasan Bey,
Bülent


Kamera; Güven Tepeköy Kilise

Dört Hak Din güya;her daim birbirini
alt etmekle meşgul insan ve insancıklar...


Kilise yakınında yaşayan Ümmügül Hanım

Kiliseden daha viran görünüyor;oysa
yaşı;73...Onun da beklentisi,acaba burada
hazine var mı?Komşuda pişer,bize de düşer!
Öyle inandırılmış insanımız;mucize öyle
bekletilmiş;tıpkı yüzyıllarca tanrılara
kurban adayan medeniyetler gibi;beklenti
her daim hiçliğe mahkum...


Kamera; Güven
Tepeköy yakınlarında ki Meşe Ağaçları
Arkalarında zeytinlikler,önlerinde deniz ve
adalar;gel gör ki bir rüya gibi geçer gider
insanlar nice hazine peşinde...


Kamera; Güven
Tepeköy Yakınlarında bağ

Bir başkasının,yabancının bağı,Yunus Usta
dayanamadı;budaması gereken küçük bağı
kaşla göz arasında budadı. Bülent ise figüranlık
yaptı.Marifetli insanların yaşamdan
aldığı haz;çoğunluk karşılık beklemez...


Kamera; Bülent
Tepeköy Yakınları;gündüz kampları gece kampı gibi
olmasa da,bir ateş muhakkak yakılıyor. Bir de manzaraya
tabi bir tepe...Mülkiyeti tüm evrene ait olan bu yerlerde
mülkiyetsiz,tapusuz sevmek;bir yudum şarap ile
kutsanma törenine katılmak;hiçbir din adamının
onayını beklemeden;mucizevi bir şey...


Kamera; Güven
Mürefte Yakınları;zeytinlikler ve deniz...


                                          GANOSLAR’DA ŞENLİK VAR



  Halk takvimine göre, havaya, suya düşen cemrelerden sonra toprağa düştü düşecek olan cemrenin ayak sesleriyle birlikte doğa da uyanmış. İnsanımız, insanlar olduğu gibi Kumbağ, Yeniköy, Uçmakdere yeşilliklerine uzanmış.

  İşin ilginç yanı, bu bölgelerde kış, giderayak kışlığını da yapmış. Kumbağa’dan Yeniköy’e uzanan yolların, tepelerin, yamaçların kenarında; yer yer, yarım ile bir metre kar yığınakları var. Bir taraftan yüce beyazlık, ağır ağır toprağa süzülen hayat kaynağı, bir taraftan gün yeli rüzgârına rağmen doğayı ve insanı ısıtan yüce güneş!

  Aracına atlayan doğanın kucağına koşmuş. Ganoslar-Işıklar Bölgesinde ki imkânların haddi hesabı yok görünse de, en büyük sorun; buralara gelen güzel, mutlu insanlar tarafından inanılmaz bir şekilde kirletilmesi.

  İnsana dair alınacak en önemli önlem, kirliliktir. Turizmin gelişmesi için de önemli engellerden birisi; kirlilik…

  Orman Müdürlüğünün titiz çalışmaları tepelerde ki yeşil çam ağaçlarının gösteriye dönüşmüş şölenleriyle ispata gerek görülmeyen bir panorama… Güzelliklerin ardı arkası kesilmiyor; her dönemeç, ayrı bir şölen; beyaz karların, yeşille kavuşumu, sevdası ve sevişmesi…

  Yeniköy’e yaklaşırken, karşıki tepede görünen köyün yalnızlığı, köy politikalarının yanlışlığını çok güzel anlatıyor. Burada ki insanların niçin terk edip gittiğini anlatacak bir tane inançlı, aklı başında bir açıklama yoktur. Yeniköy kar ve yeşil ile destansı bir sessizlik içinde her zaman olduğu gibi kendi çağrısını yapıyor.

  Uçmakdere kendi zamanının uyanışı, kıpırtıları ve neşesi içinde; turizmin kıpırtılarını hisseden esnaf, yöre insanı bin bir telaşı, heyecanı işletmelerine yansıtmışlar. Her geçen gün gelişme, tatlı bir rekabet içindeler. Marifetleri bir yana, işletmelerinde ki temizlik, birbirinden daha büyük olsun düşüncesiyle gösterişli tabelaları, ustalıklarının önüne geçmiş derecede.

  Ganoslar Diyarında Şenlik Var. Baharın, yeşilin, dönüşümün, denizin; ardıçların, katırtırnakları, ıhlamurların, adaçaylarının şenliği… Bu şenliğe çok fazla görmediğim yırtıcı kuşlar; doğanlar, şahinler de katılmış. Hava akımlarını kanatlarıyla yoklayan, yönlendiren, kimi süzülüş, kimi olduğu yerde bir uçurtma gibi sessizce duran yörenin kuşları.

  İlk durak; Hoşköy HORA FENERİ. 2018 yılı içerisinde Kıyı Emniyet Müdürlüğü tarafından onarılan Hora Feneri; şairleri, yazarları bekler gibi ona gelecek güzel insanları bekliyor. Fener onarılmış onarılmasına ama turizme açılma zamanını tel örgülerinin içinde bekliyor.

  Nice zamandır Hora Feneri ile başlayan dostluk, neredeyse birbirimizi anlama, dinleme aşamasına geldi. Bu dostluğa katılan iki arkadaşım; Yunus Çakır ve Bülent Yorulmaz da bu kaplatışları, nefes alışları duyan değerli insanlar.

 Hora Feneri’nin neşesi yerine gelmiş. Tepesine kurulmuş vaziyette; kar beyazlığında, Fransız işçiliğinin Türk insanına emanetinin iki yüzüncü yaşını beklemekte. Bir isteği, dileği var bizlerden;”Beni insansız bırakmayın” diyor. Yeterince rüzgârın şarkılarını dinledim. Şimdi insanın, çocukların, neşenin de şarkılarını dinlemeliyim, diye fısıltısı karıştı keşişleme rüzgârının içine.

  Gaziköy,Güzelköy,Hoşköy,Mürefte;kısacası yöre insanlarının çoğunluğu doğaya;tarla ve bahçelerine gelmişler. Zeytin fidanları budanıyor; ortaya çıkan çalı çırpı temizleniyor, tel örgüler onarılıyor. Doğa ile birlikte insan da kendine düşeni yapıyor.

 Yol yordam sorduk; Tepeköy’ün yolunu öğrendik. Tabelası olmayan yollardan; sağa ve sola zeytin bahçelerinin olduğu tepelere doğru yöneldik. Tabiatla birlikte yeşilin her tonu; zeytin ağaçlarının insan üzerinde ki olumlu, yatıştırıcı, huzur verici etkisini hissettik.

  Ganoslar-Işıklar Bölgesi Tekirdağ insanı, ülke insanı için yüce yaratıcının ayrı bir hediyesi olmalı! Deniz ve adalar; ışığın dansı, her an değişen pırıltısı eşliğinde, büyük tonajlı yük gemilerine eşlik ediyorlar.

  Yörede ki insanların büyük çoğunluğu Türk insanının büyük çoğunluğu gibi; hayali bir zenginlik peşinde! Buralarda bir düş var; “ Define Bulmak!” Ne yazık ki en büyük define bir türlü fark edilemeden boşaldı birçok köy, kasaba…

  Zeytin, Üzüm, İpekböceği, Adaçayı, Ihlamur; bu bölgenin definesi olsa da, yanlış politikalar, beceriksiz idareciler ve kolay pes eden çiftçiler tarafından bir yenilgiye dönüştürüldü.

  Zafer, kaçmayanların, korkmayanların ve yenilikçilerin olacağı bellidir. Kolaya herkes gider. Mesele; zor olana; Ganoslar gibi rüzgârın, doğa şartlarının her çeşidine göğüs germek lazım…

  Hoşköy de Tepeköy’ün adresini sorduğumuz gencin bize yaklaşımı; “ Ağabey define arıyorsanız ben de anlarım o işlerden. Adam lazımsa gelirim.”

  Tepeköy’ü sormamız, define arayıcı rolüne bürünmemize neden oldu. Bu gibi karşılaşmalar kim bilir ne kadar fazla oluyor ki, gelen yabancıların neredeyse tamamına defineci gözüyle bakılıyor. Hoşköy’de ki genç adam bizden ayrılırken son uyarıyı da yaptı;” Tepeköy’de viran kiliseyi görmeye gidecekseniz, orada bir deli var, dikkat edin. Hemen şikâyet ediyor.”

  Bol rüzgârlı, Gün Doğusunun çalım sattığı Tepeköy’e ulaştık. Suyu da rüzgârı gibi bol! Havası ve ışığı, insanın iliklerine kadar işliyor. Viran Kiliseye gideceğimizi anlayan birkaç aylak Tepeköy insanı; hemen define işinden söz etti. Hasan isimli bir kişi cebinde ki el çizimi bir haritayı uzattı bana. Kayıtsız kaldığımı görünce şaşırdı. Anladığım kadarıyla kolay yoldan para kazanmak, harita karşılığında bir şeyler bekleme içindeydi. Zararsız bir beklenti…

  Kilisenin dört duvarı küçük bir kitabesi duruyor. Bugüne kadar yok sayılmış. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi turizm politikası içinde olan Tepeköy, Kilise ve eski haline getirilmeyi bekleyen çeşme… Kilisenin yakınlarında yaşayan Ümmügül Hanım da beklentisi; kilise civarında hazine olup olmadığı üzerine…

  Onların hazinelerine, beklentilerine her zaman olduğu gibi, içimden, ilikler imden, genlerimden gelen evrensel gülümseme ile cevap verdim. En büyük hazine o ana tanıklık ettiğimizin farkında olmak. Bize ait olan bütün duyu organların farkında olmak, şanstan öte, bir mucizevî zenginlik; hazine…

 Güven Serin 

















27 Mart 2017 Pazartesi

NE GÜLÜYORSUN?


Hoşköy Tekirdağ Yolu...



Hoşköy-HORA FENERİ

Neredeyse iki yüzyıl yaşa ilerleyen,tarihi niteliği
resmi hale gelen fenerimiz;oldukça hasta...

NE GÜLÜYORSUN?
-------------------


  Kim bilir kaç zaman oldu Horatıus’un bu seslenişi yaptığı andan beri! Nasıl da içlenmiş, büyük evrimsel zahmet içinde düşüncenin dehlizlerinde dolaşırken, en yorgun, belki de bir parça kırgın bir halde seslenmiştir zamanlara;

 “ Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.”

Kaç yazar, kaç şair anlatıp durdu; insanın olduğu her yerde; nice hikâyeyi; insana dair… Peki, ama hikâyecinin, hikâyeye kurban olan insana çıkışma hakkı nereden geliyor? İnsan olduğundan; tahammül sınırlarının koptuğu anda; sözcüklerin sanatına sığındığından…

  Hikâye anlatıcısı mıyım ben? Sanmam… Denediğim, bu işe hazırlandığım yalan mı? Değil… Bunca sesin arasında, büyük evirilme yaşanırken; her şey kıyamet gibi çokken; hikâye anlatıcı gibi, kırılmam, içe kapanmam doğru mu? Katiyen, değil…

  O zaman; yazgının bize hazırladığı yola dürüstçe koyulmalı; insan dürüstlüğü nasıl oluyorsa; hem kurban; hem de anlatıcı olarak… Montaigne benzeri veya Nietzsche uykusuzluğu hissedercesine; Belki Yunus Emre kabullenişi…

  Hiç kuşkusuz, yeni bir yol yaratıyoruz 21.yüzyılın kâbusları arasından, o büyük karmaşanın içinden sıyrılacağız;100. Maymun teorisini, gerçekmiş diyerek şarkılar söyleyeceğiz; biz de Horatıus gibi seslenirken zaman, boyut aralıklarına; hikâyesini yazdığımız, anlattığımız insanları gizlice dürteceğiz; hadi diyeceğiz; bu sefer olacak…

Güven Serin