Maden İşçileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maden İşçileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2014 Cumartesi

ÖLÜMÜN ADI, SOMA... (100 BİN KİŞİLİK KORO)


Kamera; Güven Gelibolu

Şafak Töreni;yüksek düşüncenin,politikanın,felsefenin ve
sanatın yoğrulduğu anlar...

Gelibolu Motifi,beyaz çiçekli laden ve biberiye dalıdır.
Laden, savaş zamanıyla güçlü bir bağ kurar.
Biberiye,hafızayı iyileştirme özelliğine inanılır. Antik
edebiyatta ise sadakat, anma simgesi olmuştur.
Ya Soma Madencilerinin simgesi ne olacak;
kara yüzler mi_? Sarı baretler mi? Derine,
çok derine bakan,insanın milyar yaşındaki esas
özü mü? Bilemeyiz;bilmek istemeyiz...

ÖLÜMÜN ADI, SOMA…(100 BİN KİŞİLİK KORO)

Sadece ölümün mü? İnsanı hiçe saymanın, mühendisliğin, bürokrasinin, iş adamlığının, iş güvenliğinin, siyasetçinin de ölümü değil mi? …

  Yine bildik ağıtlar… Gözyaşları ve verilen sözler… Hep aynı şeyler; Gereken neyse yapacağız! Yüreğimiz yanıyor! Değişen ne var? Ölüm, bu şekilde garip ölümler hep vardı; değişen tek şey, sayının fazla oluşu.

 Ölü bedenler, diri rakamlara dönüşmüş durumda, hiç ölmeyecek rakamlara; her beden kendi kavurucu sıcaklığını, geceler boyu dondurucu soğuğunu sadece kendi ocağına bırakacak. Her ocak, yine bilinen ağıtları; iş, ekmek, yaşam mücadelesinin soylu tutsaklığını anlatacak.

  Yerin yedi kat altından çıkartılan bedenler, yine yerin altına gömülüyor. Açılan taze topraklar, toprağa hayat verecek taze bedenleri bekliyor; gözyaşlarıyla onları sulayan ölüm çığlıkları…

 Bu büyük panorama ölümün büyük görüntüsü mü? Maya, Aztek, İnka uygarlıklarının adak törenleri mi gerçekleşiyor yeniden; sıra sıra dizilmiş kara yüzlü, ak yürekli, nasırlı elli iyi huylu ölü bedenler…

  Haykırışlar, ağıtlar, destanların samimiyetinden uzak söylemler içimi sızlatıyor. Ruhumu tatmin etmeyen bir şey var! Eksik bir şey…

  Verilecek bütün sözler, alınacak denen önlemler neden tatmin etmiyor beni? Tekrarlanacak büyük acılar direnişinden korktuğum için olmalı!

 Soma, ölümün adı olan diyar... Ölüm, kara suratı, ak yüreği, nasırlı elleriyle geliyor buraya. Öyleyse buranın ölümleri için farklı ölüm törenleri düzenlemeliyiz. 100 Bin kişilik yas tutucular, 1000 kişilik keman sanatçılarıyla birlikte başlasın dünyanın her yanından hissedilen şölene. Önce sessizliği 100 Bin kişinin ayakları, toprağa basan madencileri temsil eden kara çizmeli ayakları inletsin. Sonra kemanlar eşliğinde 1000 çocuğun; kızlı erkekli, madencilerin çocuklarını temsil eden, ellerinde beyaz menekşeler taşıyan çocuklar…

 100 Bin kişilik yas ordusu, madencileri temsil ettikleri için, son anda duydukları çocuk özlemlerini anlatan şiir başlasın;

 Ben çocukları severim/Soluğumu rüzgar ederim uçurtmalarına/Birer torba şiir şekeri veririm/Duraksamaksızın katılırım oyunlarına.

 Yüz bin kişilik yas korosu susunca, kemanlar ölümün hiç çalınmadık, hiç dinlenmemiş bestesini çalmaya başlasınlar. Öyle bir beste ki, gözyaşlarına gerek duyulmayan, küfürlere, hiddete, kine, intikama gerek kalmadan; insanları sakinleştiren, doğruya, akıla, ilme sürükleyen bir buluşun iksirini içiren bir ses…

 Çocuklar beyaz menekşelerini, küçük elleriyle kaldırsınlar havaya. Yüz bin kişilik koro alkışlasın menekşelerin temsil ettiği, “korkuların hiçbir şey olmadığı, sevginin her şey olduğu” imgeyi…

 Ve tekrar şair Hasan Erkek, yüz bin kişilik koronun önünde yüz bin insanın korkusuzluğuyla seslense;

Nereye gitsek bir acı fışkırıyor iki meridyen arasında
Kaşla göz arasında
Acılar paralelleşiyor, çaprazlaşıyor, kaynaşıyor.

 Ve ben en arkada tek başıma yürürken, beyaz menekşelerin, şairin koku ve dizelerini doymayacağımı bile bile içe çekerken şunu düşünüyor olacağım yine;

 Dimdik ayakta duran, birilerine muhtaç olmamak için yerin yedi kat altına girip çalışan ölümler niçin “GARİP ve ZAVALLI” olarak anılsın? Bu ölümler, bütün, zenginliklerden, bütün asil duruşlardan, bol parfüm, viski, dolar, kurnazlık kokan, yalanı, dolanı kültürleştirmiş olanlardan daha ASİL değil mi? Hepsinin ölecek, ölüme bile direnmeyecek kadar cesaretleri vardı; hepsinin…

 Aydınlar sizlere sesleniyorum; sefillere, sefalete karşı çıkarken, aldığı maaş az diye, çalışırken yüzü karalar bağladı, sırtı terledi diye bu insanlara “gariban” muamelesi yapmayınız; yapmayınız; onları bir kez ve bir kez daha siz, kendi ellerinizle, sadece zavallı bulduğunuz için acıma girdabına sokmayınız.

 Güven Serin 




17 Temmuz 2010 Cumartesi

MADEN İŞÇİLERİ (TEMİZ ÖLÜMLER)

Kamera; Güven            Spil Dağı-Manisa

Yaşanan kargaşalar, büyük kalabalığın
büyük kurnazlığı, sevginin katledişi
korkutuyor beni. Ve ben; bu korku ile
birlikte göç etmek istiyorum dağların
yalnızlığına. Ve ben bu yalnızlığın
kalabalığa iyilik amaçlı olduğunu
biliyorum. Ama anlatamıyorum!
Öylelyse bende eksik bir şeyler var!

MADEN İŞÇİLERİ (TEMİZ ÖLÜMLER)



Genç anne sokakta oynayan kızına seslendi; “ Ayça, oraya oturmayın kızım! Az önce oraya kediler oturdu.” Hijyen maddelerinin en bol olduğu bu zamanda titiz bir anne de çocuğunun sokakta bile oturacağı yerin hijyenini düşünmek zorunda!

Seçme ve seçilme hakkı ne kadar anlamlı ve ne kadar insani! İnsan ülkesini yönetecek, çocuklarının kaderini değiştirecek yöneticileri Cumhuriyetin harika varlığı sayesinde kendi seçiyor. Aslında “ kendi seçiyor” sözü, sözcükleri içime tam oturmasa da eylem olarak, kendi elleri ve ayakları ile oy sandığına kendimiz gidiyoruz. Ama ne hazindir ki beynimiz ve beyni yöneten nöronlar bizim kontrolümüzde olmadığı için seçilmişler; bir seçkinlik kutsanmışlığı içinde bizleri; güya yönetiyorlar… Onlar kendi geleceklerini, kendi yakınlarının kaderlerini sevgili halklarından daha fazla önemsiyorlar. Bunun kanıtı mı? Bakın; ölen insanların nasıl ve ne şekilde uğurlandığına ve kalanların hüzünlerine bir bakın!

Titiz bir anne, sokakta oynayan kızının oturacağı yeri bile özgürce seçebiliyor. Ve o yerin çocuğu için ne kadar sağlıklı ve ne kadar güvenli olup olmadığının kararını kendi isteği ile veriyor. O yer uygun değilse bir başka yeri özgür iradesi ile istiyor.

Ya maden işçileri! Seçebilecekleri bir başka işleri var mıydı? Eğer daha güvenli, daha temiz başka işler olsaydı bu işçiler göz göre göre; ölüme, karanlığa, gaz odalarına, zalimliğe giderler miydi? Tekrar soruyorum giderler miydi? Sevgili asil yöneticilerimiz… Bu işçilerin evlerini geçindirecekleri bir başka işleri yoktu. Cumhuriyet sayesinde seçme ve seçilme hakları vardı ama çalışacakları işlerini seçme hakları olmadı ve olmayacak gibi görünüyor. Aynı gösteri, ayni ayinler ve aynı ağıtlar; yüzyıllara gebe kalmış gibi devam edecek! Çünkü seçme ve seçilme hakkını kullanan siyasiler; bir şekilde kandırdıkları halklarının güvenliğini, sağlığını SAMİMİ bir şekilde düşünmüyorlar.

Siyasiler, bürokratlar yeterince samimi, yeterince vicdanlı olsalardı, yedi ayda 77 kişi sadece madenlerde ölür müydü? Bu bir yazgımıdır alla aşkına… Değerli bir yönetici çıkıp utanmazca konuşabiliyor. Zonguldak’ta ölen işçilerimiz için mübarek zat şöyle diyor; “ Bu işçilerimizin ölümü çok temizdi. Çok acısız bir ölüm yaşadıklarını zannediyorum.” diyor… Allah Aşkına; nasıl bir mantığının felsefesine sahip olduk. Hangi zalimlik, hangi inanç; körü körüne ölümleri; “ TEMİZ ÖLÜM” olarak adlandırır da moral olsun diye bu aymazlığı yapar! …

Ölüm yazgının istemediği bir zamanda, önlemlerin eksik bırakılıp, rantın en yüksek hesaplandığı zamanlarda geliyorsa; bu ölüm için temiz bir ölüm diyebilir miyiz? O zaman bütün kirli insanlar ölmek için maden işçisi olmalı! Öyle ya; sonları temiz ve acısız bir ölümle noktalanacak. Ne harika bir son… Hani bilim adamlarının araştırdıkları eceli ile ölüm gibi. Ağrısız, acısız ve sessizce… Ama maden ocaklarındaki kirli ölümler böyle mi? Hiç sanmıyorum! O ölüm, temiz olabilir mi? O ölüm ağrısız, sancısız olabilir mi? Hiç sanmıyorum. O ölümlerde, o karanlığın içine gizlenmiş kara suratlarda, kara bakışlarda; aydınlığa merhametli bakışlar yok mu? Kim bilir o karanlığın içinde, aydınlığın sesine, güneşine nasıl da imrenerek baktılar?

Bir parça ekmek adına çok genç yaşta ve beklenmeyen bir zamanda yaşanan ölümler… Geride kalan ağıt yakıcılar… Kaderin rüzgârı ile çok küçük yaşta karış karşıya kalacak çocuklar… Hangi kurum, hangi soylu yönetici; bir babanın kaybının yarattığı büyük boşluğu giderecek görkemli yeteneğe, vicdana sahiptir?

Genç bir anne, sokakta oynayan kızının nereye oturacağını bile düşünüyor. Ve onun güvenliğini, sağlığını kendi seçme iradesi ile daha iyiye taşıyor. Bir baba, ülkesinin eğitimine güvenmiyor; oğlunu dış ülkelerde ve görkemli burslarla okutuyor. Bir baba, oğlunu daha genç yaşta gemi ticaretine alıştırıyor. Çünkü çok kârlı bir iş… Bir anne çıkınında çok büyük sayıda altınlar bırakıyor. Ve o anneye, nereden buldunuz dendiğinde, annemin çıkınından çıktı diyerek; Cumhuriyetin harika özgürlüğünden yararlanıyor.

Ve bir şehir, o şehrin sürüler halinde bağıran insanları; din adına onlarca insanı ateşe veriyorlar. Ateş ve taş; tüm günahları yok eder inancı ile ölüme koşuyorlar. Bir hükümet, yol yapımınla övünürken, daha yollar on yılı bile doldurmamışken; yamalı bohçaya dönüyorlar… Tekirdağ-Keşan yolu her gün tamir ediliyor. Güya uluslar arası bir yol! Güya bir bölümü yeni yapıldı? …

Zonguldak, Balıkesir, Keşan ve değer madenlerde ölen kara gözlü, kara suratlı ve kara bakışlı işçiler seçecekleri başka bir iş olmadığı için Cumhuriyetimin hür ülkesinde ağıtlar eşliğinde ölüme gidiyorlar…

Güven