sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2024 Pazartesi

İNCİ TANELERİ SADECE BİR DİZİ Mİ?

 

İNTERNET


                                 İNCİ TANELERİ, SADECE BİR DİZİ Mİ?

   ( Türküler Tadında ve Tuzunda…)

 

  Dizilere, sürekli kendini tekrar eden tartışma ve haber programlarına bir yerde sınırlama getirmiş birisi olarak, kalbimi ve zihnimi İnci Taneleri dizisine sonuna kadar açtım.

   Bu açışı, sarılışı, muhtaçlığı ben de merak ettiğim için tüm bölümlerini izlediğim İnci Taneleri dizisini irdelemeye devam ediyorum. Peki, ama 17 bölümlük bu diziye neler sığdı? İzleyenlere ne vermiş olabilir? Niçin bu dizinin çekim kuvvetine kapıldım?

   İçinde edebiyat, tarih, şiir, türkü ve felsefe tadında yaşamların analizi olduğundan dolayı olabilir mi?

   İnci Taneleri dizisinin ilk bölümü başlarken; “ Gerçek hayat hikâyelerinden esinlenir” yazısı ve onun ardından senaryosu yazarı Yılmaz Erdoğan ismi aynı zamanda dizinin gideceği yönü, çok sesliliği, zenginliği de anlatmaya yetiyor.

  Gerçek şairler, yazarlar konaklardan, yalılardan, son derece rahat ve huzurlu yaşamlardan doğmazlar. Doğsalar bile o yaşamlarla sürekli ters köşeye düşerler. Yaşamın bütün renkleriyle ıslanmadıkça, boyanmadıkça ne gerçek şair, ne yazar, ne de ressam kendini diğer zamanlara taşıyabilir…

  İnci Taneleri dizisi ve bölümleri içinde yaşama dair birçok şey; kıpırtı, hırıltı, sancı, çığlık, sevinç, coşku, esinti, romantizm, felsefe, tarih, arkeoloji, eğitim; okul bahçesindeki çocuklar gibi hepsi, bir yerde televizyon sanatının yapmak istediğini yapıyorlar…

Para kazanıyorlar bol reklâmlarıyla, iyi analiz edenlere, yaşamın içinde kaldıkları sürelerin anlamını, anlamsızlıktan kurtarıp can taşıyan halinize bir daha can katıyorlar…

   Dizinin başkarakteri bir öğretmen! Suçlanan, mahkûm edilmiş bir öğretmen. Sıklıkla dizinin içine serpiştirdiği, türküleri, filozof bakışını, şair, eğitici sözleri kâğıda değil zihne not alınıp derhal uygulamaya konulacak türlerden;

 “Güldürmediğimiz bir insana bir şey öğretemezsiniz! Her kızgınlığımız da ne kadar da haklıyız değil mi?” Bu sözcükler, genç bir öğrenciyi, annesiyle babası ayrılmış genç kızın ruh âlemini savunurken, kızına parasal yönden sonsuz kredi açmış anneye söyleniyor.

   Dizinin bir yerinde bir başka büyük şair, Didem Madak anılıyor ve hatırlatılıyor. Aynı zamanda yakın zaman edebi tarihimizin çılgın zenginliklerin, yapay dünyalara adanmış insanların soluklanacak sözcüklerinin bile olmadığını da gösteriyor, anlatıyor. Bir kış günü yüzümüze çarpan, soluğumuzu kesen soğuk ve rüzgârın etkisiyle;

“ Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca/Balkona yorgun çamaşırlar asmayı/Ki uçlarından çile damlardı.”

  Annesiyle sıklıkla tartışan, okula gitmek istemeyen genç kız sakinleşince, değişim ve dönüşüme başlayınca, özel ders veren edebiyat öğretmenine annesi sorar:

-        Sakinleştirici filan vermediniz değil mi?

-        Yok! Biraz şiir verdim o kadar!

   Acaba, yaşadığımız bu dünyada her gün deli divaneler gibi çırpınışlarımıza biraz şiir aktarabilsek, birkaç resim yorumlasak, sevdiğimiz bir iki antik kente uğrayıp insan öyküleri öğrenip yorulmasak, nasıl bir ruh dinginliğine sahip oluruz?

  Her şey var dedik ya bu dizide. Çok parası olup da alkole sığınan, tek çareyi orada gören bir başka gence, bu sefer Pers kökenli şair, İsfhani’ye ait, yüzyıllar önce yazdığı-yaktığı dizeleriyle seslenir kendi çağının şairi;

 “ Acının katılaşmasıdır efkâr/Sanırsın çaredir, içince geçer/Budur zannedersin merhemi, içince geçmez hâlbuki içindeki”

   Ve 17.bölümün sonuna, sezon kapanış bölümüne gelinir. Senfoni orkestrası insan ruhunu kılıktan kılığa geçirecek büyük eserini; davullar, nefesli çalgılarla daha da acıklı hale getirirken konuşur suçlu sanılan, bilinen ve suçlanan kişi;

 “ Eğer bir insan, hayatta herkesten, her şeyden daha fazla sevdiği bir insanı, gerçekten öldürmüşse, bunu hiçbir yumuşak bakış saklayamaz!”

  Dopdolu bir dizi; gece yaşamından mafya sahnelerine, en masum olana kadar… Bir film, tiyatro, özgün bir klasik eser tadında izlemek adına; sakin, dingin bir ruh bütünlüğü içindeyseniz, iki saatlik bölüme gizlenmiş bir başka dize, söylem belki de kendi kilitli, çakılı yaşamınızda bir şeylerin oynamasına, yer değiştirmesine yardımcı olur…

   Mağaranın karanlık tarafına mecbur bırakılan zincirlere bağlı yaşamın, zincirleri kırıp aydınlığa çıkıp, Zerdüşt’ün aradığı şeyi aramaya bile çıkma şansı sunabilir, merak içinde kendini arayan seyircisine…

Güven SERİN 

 

 

  

 

 

 




20 Ekim 2022 Perşembe

TEKİRDAĞ'DA SANATIN KALP ATIŞLARI HIZLANDI

 


Kamera; Güven

Kamera; Güven 


Kamera; Güven

       TEKİRDAĞ’DA KÜLTÜR ve SANATIN KALP ATIŞLARI HIZLANDI

 

   Yıllardır düşlerini kurduğum şeydi, yaşadığımız şehirde Devlet veya Şehir Tiyatrolarının kurulması. Sanat tutkumuzu, açlığımızı ülkemizin diğer büyük şehirlerinden gidermek için harcadığımız çabaların çok daha azını harcayarak şehrimizin sanat ışığını, halkımızın kültürel ve sosyal yaşamın içerisinde huzur, neşe, bilinç içinde dolaşmasını hep hayal ettim ve bu uğurda yüzlerce yazı yazıp gazetemiz Habertrak’ta yayınlandı…

   Tekirdağ insanı yeni Büyükşehir binasına da kavuştu. Buranın çok büyük alana yayıldığını biliyor, şehir yerel yönetimi adına bütün kurumları içine aldığı gibi, her yönüyle örnek bir yapı olacağını okumuş, dinlemiştik.

  Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Özel Kalem Müdürü Feride Ataç’ı arayıp yeni binamızın kültürel, sosyal ve sanat alanlarını gezmek istediğimi söyleyince, Basın Yayın Şube Müdürlüğü ile Kültür Şube Müdürlüğü’nün yardıma hazır olduğunu söyledi.

  Saat 11:30 da Büyükşehir Belediyesi bina girişinde beni karşılayan iki değerli insan: Kültür Şube Müdürü Hüseyin Güler ve Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı’ndan Recep Darı ile şehir insanımızın buluşacağı, hasret kaldığı tiyatro, konferans, her türlü sosyal etkinlik, sergi, dinlenme, gezinti yerlerini tek tek gezdik.

  Kırmızı koltukları olan salon (Konferans Salonu) 468 kişi aldığı gibi aynı zamanda tiyatro sahnelenmesine çok uygun. Tam manasıyla görkemli ve sanatçıların kulis için kullanacakları yer, sahne, koltuklar, içerideki ses sistemi her şey, sanatın kalp atışları ve şehir insanının özlemini, açlığını ve kavuşum anını anlatıyordu…

   Şimdilik ismi Konferans Salonu olan yeri ziyaret ettikten sonra tanıdıklarla paylaştığımda buranın ismi: -Yılmaz İÇÖZ Tiyatro Salonu olmalıdır, diye ısrarla ifadelerine yürekten katılıyorum.

  Biraz aşağıda yapılan bir başka salon, çok amaçlı etkinlikler için hazırlanmış. Yakında açılması planlanan kafeterya, sosyal ve gezinti alanların içerisinde kalan dükkânlar, çiçek havuz parkları görülmeye değer…

  Yine, bu işe gönül vermiş insanlarla bu konuyu yorumlayıp analiz ettiğimizde ortaya çıkan gerçek şudur; “ Halk, halkın her kesimi, her mahallesi bir şekilde Büyükşehir Belediyesi Sosyal, Kültürel alanlara çekilmelidir.” Düşünceleri üzerine oldu. İçinde halk yoksa sadece belli ve sürekli insanlar varsa, o alan yetmiyor, yetemiyor, şehir insanlarına hitap edemiyor…

  Çok amaçlı ve Tiyatro Salonu olarak da kullanılacak sanat ve kültür etkinliklerinin yapılacağı binanın hemen önünde harika bir Atatürk Heykeli var. Şunu söylemeliyim ki, yeri inanılmaz derece YANLIŞTIR… Binanın girişine ve oldukça yüksek bir sahneye yapılması çok yerinde olacaktır. Aceleyle oraya konulduğunu düşünüyorum.

  Ankara Etnografya Müzesi önünde bulunan Atlı Atatürk heykelini-anıtını hatırlatmak isterim…

  Dedik ya Tekirdağ’ın sanat adına, kültürel, sosyal etkinlikler adına kalp atışları fazlasıyla duyulmaya, şehrin ölü geceleri, durağan hatta duraklamış sosyal, kültürel, sanatsal zamanları her aşamada canlanmaya başladı.

   Örneğin, Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi, her geçen ay, yıl hızını arttırmaya devam ediyor. Özellikle, Eylül 2019 tarihinde atanan İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu’nun gelmesiyle neler oldu?

  Diğer illerimize ait Devlet Tiyatroları, Yahya Kemal Beyatlı Kültür Müdürlüğü Büyük Salon’da “SAHNE” demeye başladılar. Neredeyse her gün, her hafta bir sergi, müzik gruplarının çalışması için her türlü imkân düşlerini kurduğum Tekirdağ’a çok yakışıyor.

  Son on gün içerisinde neler oldu ve olacak diye yazmak isterim. Tekirdağ Mali Müşavirleri’nin çok başarılı çalışmaları sayesinde sahnelenen tiyatro; Komik Para, Bestekâr Cahit Gökalp Konseri, Azerbaycan Kardaş Kömeği Hakan Tokuç Sergisi,29 Ekim gecesi, Bursa Şehir Tiyatrosu, Uçurtmanın Kuyruğu ile Yahya Kemal Beyatlı Büyük Salon’da sahnelenecek.

  Saymadığım, sayamadığım onlarca etkinlik, Tekirdağ Süleymanpaşa insanının yüz yıllık suskunluğunun da karşılığı olmalı…

   Bu arada, söz açılmışken, Namık Kemal Üniversitesi Rektörlük Binası Kültür-Konferans Salonu var, burada bir sürü etkinlik yapılıyor. Üniversite yaptığı etkinlikleri şehir insanıyla bütünleştirir, daha yaygın duyurur ve el uzatırsa, zaten atmaya başlamış, şehrimizin kalp atışları, heyecanı, coşkusu daha da anlamlı kalıcı ve dönüşüme uygun olur…

 Güven SERİN 

 







14 Eylül 2020 Pazartesi

DÜŞLERİN EFENDİSİ

 



                                KÖTÜLÜKLERİN YÜZÜNE BAKTIM

                                           ( DÜŞLERİN EFENDİSİ )

  

    Sanata gönül vermiş, eğitimini almış, bu alanda yoğrulmuş bir arkadaşımın göndermiş olduğu mesajını okudum;

  “ Quills-Düşlerin Efendisi, bana göre güzel bir filmi, tasfiye ederim.” Seçiciliğine inandığım arkadaşın yolladığı filmi, atölyeye geliş zamanını sabırsızca geçirdim. Hani, kırlara çıkınca kır kokuları duyarsınız; baharın şenliğinin öyküsünü, renk cümbüşleriyle izlersiniz ya; iyi sanatın kokusu da, kırlara yayılan doğa şöleni gibi bir şeydir…

   Yönetmenliğini Philp Kaufman’ın yaptığı film; Fransız Devrimi zamanlarında geçmektedir. Fransız felsefe yazarı; Marquis Sade’nin yaşamı ve eserlerinden yola çıkılan filmin konusu, insan denen canlının oluşturduğu toplumların olduğu her yerde, ortaya çıkacak insan ve toplum çelişkilerinin dayanılmazlığını, dram ve trajedisini anlatmakla kalmıyor, adeta ruhumuza, genlerimize üflüyor.

   Filmde rol alan, toplumsal hayata yön verecek kahramanları hatırlatmak isterim; Halkın kendisi; hizmetçileri, akıl hastaları ve sıradan insanları. Halkın sanatçısı, doktoru ve papazı ve filmin en önemli haykırışı;

 “ Kötü söz yoktur, kötü davranışlar vardır! “

   Filmin baştan sonuna içinde olan bir felsefe; kötülük ile iyilik, akıl üstünlüğüyle, toplumsal baskıların çılgınlığı, en sonunda her toplumda olduğu gibi, yer değiştirmeye kadar gidecektir. Yani, yaşadığı dönümde, sansürsüz kendi içindeki evreni, sözler yoluyla haykıran bir yazarın, toplumların yüzleşemediği en şiddetli zayıf zavallılığıyla karşılaşması, çarpışmasıdır. Yani, çıplaklık, sansürsüz sözcüklerin tabuları hedef alışıyla…

   Sanatçı, karşısında bulacağı devler-canavarlar; toplumun kendi öz evlatlarıdır; doktor, papaz ve imparator ve halk… Gizli kapılar ardında herkesin heyecan duyduğu tabuları, kitaba geçirmenin, sözcüklerle anlatmanın bedeli, insan ruhunu ilmik ilmik yapacak kadar doymak ve durmak bilmeyen bir işkenceye dönüşecektir.

   Güçlüklerin, sanatçıyı ve sanatı daha da yücelteceğini bir kez daha görüp, iliklerimize kadar hissederken, papazın ruhuyla, kalbiyle söyleyeceği sözler, kendi günahını çıkarma karşılığı olacaktır;

 “ Kötülüğün yüzüne baktım ve öyle hayatta kaldım.”

    İnsan benliğine sadece bir filmin kahramanı tarafından söylenen sözcükler değil, inançların suskunluğunu, kötülüğün cesaretini örttüğünü de can çekişmesini hissedeceğiz…

   Sanatçı, üretmenin cazibesine, durdurulamaz bir cesaretle, korkusuz bir şekilde giderken, papaz; düştüğün durumun korkunç yalnızlığını en kıymetli çığlığıyla, sanatçının yapmak istediği ve yaptığı şeyle; üreterek-yazarak devam etmek isteyecektir. Doktor; sıfatının, görev bilincinin gücünü öyle abartacaktır ki, en korkunç çelişkinin içerisinde dahi, toplumların çelişkili ve gerekli dönüşümleri gibi kendi dönüşümünü faziletli bir şeymiş gibi yerine getirme onursuzluğuna kavuşacaktır.

   Belki de son sözü, hiçbir zaman son olmayacak bir hissiyat ve dünyevi gerçekler içerisinde yazar-sanatçı yapacaktır;

 “ Fazileti bilmek için, ahlaksızlığı da bilmek gerekir…”

Güven SERİN 

19 Aralık 2018 Çarşamba

İKTİDAR KARŞISINDA BİREY



                                    İ


Sabancı Müzesi


SABANCI MÜZESİ


SABANCI MÜZESİ









İKTİDAR KARŞISINDA BİREY

  Yılın başında Sabancı Müzesi; Ai Weiwei de ağırladı. Sanatçı, imgelerin, karşı çıkma, etkileme güçlerinden yola çıkma felsefesini anlatan bir dizi çalışmayı farklı ülke ve şehirlerde yapmıştır.

17 Aralık 2018 Pazartesi

MEKAN ve ZAMANLAR ARASI GEZİNTİ


SALT GALATA

Bir mekan olmaktan öte,sığınma,bilgi
ve bilge hissiyatına tutunma,sahiplenme
yeri...


METİN YURDANUR,SALT GALATA


Sanatçının mezuniyet çalışmaları;
Sevdiği üç yüz adını verdiği çalışma;

Hidayet Telli,Nevide Gökaydın,Mürşide İçmeli


1929-1930 yıllarını anlatan bir dergi;
zamanlar arası koklaşma...


Salt Galata




Salt Galata

Öğrencilerin,öğrenmek isteyenlerin
cenneti,buluşma yeri;belki de dönüşüm merkezi


Zamanlar arasına sıkışmış bir mekan;

Santa Maria Draperis Kilisesi

İstiklal...


Narmanlı Han;çok tartışılacak;yapının özgün
hali ve son durumu...


PERA MÜZESİ-Sarkis Parajanov

Pera her daim iyi şeyler yapar.
Bu sefer muhteşem iki sergi;

Sarkis Parajonov ile,
Değişen Zamanlar isimli iki Sergi;
uçsuz bucaksız...








Sarkis

Pera Müzesinin büyüsü,Suna ve Kıraç Vakfının

eşsiz emekleri,katkılarıyla anlam kazanır.
Dünya sanatı,tarihi ve düşünceleri;
hepsi;insana hizmet eder...

Bu sefer,bir tek adım,bir tek cesaretle
Pera demeli;usulca,hiç korku taşımadan;
cafe ve lokantasında bir soluklanma,
sonra,zamanlar,mekanlar arası gezinti;
bütün duyu organlarımızı ve motorlarımızı
çalıştırmış olarak...














22 Eylül 2018 Cumartesi

DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE


Kamera; Güven  Tekirdağ
İbrahim Balaban

Kamera; Güven
İbrahim Balaban



DOĞADAKİ SES ÖLMEZ İŞTE

Bunca cefa, eleştiri, oradan oraya sürükleniş; İbrahim Balaban’ın yollarının Nazım Hikmet ile kesişmesi; Anka Kuşunun küllerinden doğması gibi bir doğum olayını da hapishane duvarları arasında gün yüzüne çıkarttı.

 Yazgısıdır sanata giden yolların pıtraklı, engebeli, karanlık ve heyecanlı yollardan geçmek. Yoğrulma ve mayalanma böyle başlar; acıların renklerinin desenleri, iniltilerin nağmelere, şiire dönüşmesiyle…

 Balaban, kendine düşen çıkışı resim sanatına tutunmakla yaparken, zaman zaman haykırışlardan da geri kalmaz;

Doğadaki ses ölmez işte!
Doğadaki renk ölmez işte!
Doğadaki biçim ölmez işte!
Sen ölmedin işte!

Güven Serin 






28 Nisan 2018 Cumartesi

HÂLÂ SANA İHTİYACIM VAR




Hoş geldiniz...



HÂLÂ SANA İNANCIM VAR
-----------------------------------------

  Ulusal basında, kültür sayfalarında bir haber; “ ABBA 35 yıl aradan sonra geri döndü” İçimde bir sevinç… Niçin? Neredeyse benimle yaşıt, delikanlılık zamanlarımıza denk geldiği, bir akrabayı, arkadaşı, dostu, kardeşi özler gibi özlediğim müzik grubunun kapımı çalıyor oluşunu mu hissettim?

  Tutkun olduğum bir grup değildir ABBA. Müzik kulağımın tamamıyla halk kulağı şeklinde kalması; ritmi, tınıları güzel olan her türlü şarkıda iç organlarımdan başlayan bir dirliği hissetmem; belki de özel olandan çok genel olana; tüm şarkı ve şarkıcılara açılan bir pencereden bakıştır benimkisi.

 Bu habere çok sevindim. Değeri, yüzyıllar ötesine varan binanın, doğala yakın onarılıp ayağa kaldırışına sevineceğim kadar sevindim. ABBA,35 yıl aradan sonra geri dönüyor. Aralık ayında kayda geçecekleri iki şarkıdan birisinin ismi; I Stil Have İn You…

 Şarkının sözleri, seslenişi oldukça anlamlı! Bizim öykümüzde; geçmişte de bu tür ilişkilerin mayaları mevcuttur. Yani Türk tipi komşuluk ilişkilerinde de ihtiyaç, muhtaçlık vardır komşuya, eşe dosta. Bir yudum su, yağ, tuz, hatta odunlukta ki balta bile ödünç alınırdı.

 ABBA 35 yıl aradan sonra geri dönüyor, haberine olan sevincim Gordion Düğümünü açmaya çalışanların, bu çalışma sonucu açma ümitlerinin heyecanına yakın bir heyecan gibi, mitolojik, efsanevi ve gizemli bir yoğunluk benimkisi…

Gordion Düğümü, hiç duymayanların bile duyacakları zamanda, heyecanlanacakları bir efsanedir. İçinde Kral Gordion, Kral Büyük İskender de olsa bile; hikâyeyi oluşturan Frigya kâhinleri ve insanlarıdır. İyi bir iz sürücü; değerli bir tarihçi; onları hiç ölmedikleri yerlerden; köy, kasabalardan bulup ortaya çıkartıp ellerinden bile öpebilir…

 Gordion Düğümü, kızılcık dallarından atılan sırlarla dolu bir düğüm… Büyük İskender kılıcıyla kesip atsa, bu düğümü çözen kral olsa bile; onun hikâyesi da ayrı bir trajedi veya kahramanlıklarla doludur.

 Laf aramızda; İnsan dostu olan Kral Gordion, aynı zamanda bizim sıklıkla dile getirdiğimiz Kral Midas’ın babasıdır. Hani kimseler duymasın diye fısıltı ile konuşulan “Eşek kulaklı Midas’ın) Efsanelerin güzelliği; içinde ki insan sırları, beklentileri, erişilmezlikleri dolu olmasıyla ilgilidir.

  ABBA’nın geri dönüşüyle, müziğe, alkışa, yenilenmeye, birlikteliğe duyulan özlemin henüz yaşarken 35 yıl sonra bir daha; bir daha kaidesine çıkıp, yaşamsal seslenişleri, ıslık seslerine kavuşma hasretidir…

Güven Serin 

16 Mart 2018 Cuma

AKDENİZ



Kamera; Güven     Yapı Kredi Kültür Sanat



AKDENİZ HEYKELİ
-----------------------------

  Dünyamızda bulunan şekillere, tabiatın her türlü serüvenine anlam yükleyen biricik varlık insandır. Ve o insan, sadece doğanın dilini, çizimlerini anlamakla kalmayıp, kendi yaptığı eserlere de anlam yüklemeyi öğrenmiştir.

 Resimden, heykele, şiirden, öyküye, bestelere kadar; bütün koşu ve buluşmak istediği kişi veya kişiler; insan-insanlardır. İlahi aşkın yolculuğu bile diğer insan yollarından geçer…

  Bir heykel düşünün; ağırlığı yaklaşık 4,5 ton gelen ve 122 metal parçadan oluşmuş; kan, can ve ruh taşımamakla birlikte İstanbul’un simgesi olmanın yanında Akdeniz’e adanmış bir eser…

  İlhan Koman tarafından yapılmış Akdeniz Heykeli, nice saldırıyı; badireyi atlatıp bugüne kadar ulaştı. 2017 yılının Eylül ayında İstiklal Caddesinde bulunan Yapı Kredi Bankası Kültür Sanat Binasına kondu. Yüzü; Galatasaray Lisesinin meydanına dönük! Orada bir başka soyut çalışmaya bakıyor.

  Bu iki eserin birlikte bakışması aynı zamanda iki heykeltıraşın arkadaşlıklarını, özlemlerini de dile getiriyor olmalı!

  Eğimi ve genişliği çok iyi ayarlanmış merdivenlerin birinci bölümünü aşınca karşılaştım Akdeniz Heykeliyle. Akdeniz gibi açmıştı kollarını; kıt'adan kıtaya ulaşan devasa ve sıra dışı bir öyküyü anlatıyor gibiydi.

  Aynı eğim ve genişlikte basamakların hemen yukarısında; sergi salonlarının başında bir başka sanatçının devasa fotoğraf baskısı bulunuyor. O da yukarıdan, balkondan bakıyor ismini bile bilmediğim bir Anadolu şehrine.

  Akdeniz Heykeli kalıcı yerine ısınmışa, alışmışa hatta sevmişe benziyor. Şimdilik! Geçici serginin konuğu, balkondan şehre, insana bakan,”Aldırma Gönül” şarkısına, şiir olan kişi, Sabahattin Ali duruyordu.

  Bu tür etkinlikler, düzenlemeler uygarlık yolunda ok önemli kesişme ve sahiplenmeler den başka bir şey değildirler. Yaşamın insana özgü olan anlamını, bizim bütün hayvanlardan farkımızın tam da burada; anlamlarda, kavuşmalarda, eksik kalanların buruk ve kırgınlıklarından beslenen eserlerde anlatılanı insan koşuşturmalarımızla buluştururlar.

  Akdeniz Heykeli, Akdeniz kadar geniş, çeşitli canlılara, olaylara tanıklı eden caddeye; İstiklal ve Galatasaray Lisesinin önüne bakıyor.

   Her ırk, inanç veya dönüşüm yaşayanların bir ırmak gibi aktığı alan; sosyolojik, psikolojik, ekonomik, mimari ve edebi açılardan kaleme alınmış ve daha da derin incelenmesi, anlaşılması ve anlatılması gereken bölgede; büyük kollarını açmış bir heykel; her türlü düşü, algıyı anlatabilir; anlamları besleme işinden korkmayan, ürkmeyen herkese…

Güven Serin 

HAKİKİ SANAT




HAKİKİ SANAT
---------------------------


  Mustafa Şekip Tunç öyle bir not düşer ki tarihe; insan tüccarları ürker geri kaçar. Bizim gibiler, gölgelere, güneşlere, rüzgârlara ve sessizliğe teslim olmuşlar ise; sabahın, çiğinin uyandırdığı kaktüs dikenleri gibi; kurul oluşumuzun şafağında sımsıkı sarılırız, bu yaşam ve yaşatma soluklarına.

  Yahya Kemal Beyatlı’nın ifadesiyle, mütareke kuşağının ‘feylesofu’ kabul gören askeri, şairi; bir anıt, eser bırakır sözcüklerden oluşan şekliyle;

“ Öyle görünüyor ki, hakiki sanat, hayattan ziyade çocukluk ve rüyaya yakındır(…)Şimdiye kadar en karanlık kalan mahrem dehlizde ne kadar ilerleyebilirsek, sanatkârı da o kadar yakından anlayabileceğiz. Çünkü’ilham’ denilen sırrın menbaı, hadise âleminde kalmak şartıyla, ancak burada bulunabilir.

  Normal hayattan iğrenen sanatkârın kendi ruhuna kapanmaktan başka kaçacağı yer olmadığından bütün teselli, ümid ve gururunu kendi ruhundan alması gayet tabidir. Bunun için o,çarnaçar kendisine hayran olmuştur. Kendisi kendisine meclup etmekten daha samimi bir zevki olmayan sanatkârın başkalarını da kendine, boyun eğmek veya her şeye kendini aksettirmek, en tatlı bir ihtiyacıdır.”

  İsmet Özel’in amentüsü gibi; insanın yorucu kovalamacısının, aşk ve çocuğun birbirine karışmadan, ağustos sıcağı ve başakların birbirine katışmadığını anlatmaya çalışırken, insanın kendi tehlikesi peşinde gittiğini anlatır; İsmet Özel; eserinde. Akacak olan putların, akacak oldukları damarlarımızdan bitip tükenecekleri zamana kadar; sürecek olan büyük, uçsuz kovalamaca…

Güven Serin

19 Ocak 2018 Cuma

GÖNÜL YARASI





GÖNÜL YARASI

  Bir film projesi olarak gün yüzüne; seyirci karşısına çıktı. Aradan yıllar geçti. Nice bilgiyi, görgüyü, sanatsal olayı kaçırdığım gibi bu filmi de kaçırmışım! Fırsat şimdidir, neresinden dönersen kardır, misali filmi ilgiyle izledim.

Müziğini Tamer Çıray’ın, Yönetmenliğini Yavuz Turgul’un yaptığı filmin baş rollerini Şener Şen ve Meltem Cumbul'un paylaştığı ilk bir saati ah bıraktım, ah bırakacağım diye devam ettirdiğim filmin ikinci saati ise daha heyecanlanmama; acaba? Dememe neden oldu…

  Ülkemizin temel sorunlarından birisini işliyor. Dağılan aileler, belli mesleklere peşin hükmüyle bakan eril geleneklerin 21.yüzyıl da devam etmesi, ettiğini bilmek; kendi çirkinliğinle nasıl yüzleşemiyor san, öyle yüzleşme sorunu yaşadım.

  Öğretmenin öğretme yolculuğunda, idealizmin insanı yeyip bitiren, kendi yaşamını, ruhunu başka yaşamlara armağan veya kurban etmenin sinema gerçeği…

  Bu filmin, olayların akışının, nasıl sonlanacağının izdüşümlerini film bitmeden görmek mümkün! Sanatsal bir anlayışın yanında, ticaret yanı öne çıkması; senaryo üretmede ve bu senaryoları sanata aktarmada ki yoksulluğumuzu görmek de mümkün…

  Sanatın, sanatçının aktaracağı şeyler; tekrarlananın veya tekrarlanmamış olanı, yazgıya, coğrafyaya rağmen, işin içinde çıkabilme, kurtulma ümitlerini de yanında taşıma, sürükleme ve yaratıcı olma fikrini öne çıkarmasını bekliyorum…

  Bütüne bakamayıp, sadece aksayan tarafa odaklandığında, sorunların veya çözümlerin birbirine dolaşması büyük bir anlam kargaşası ve karamsarlık da yaratması mümkün…

 Bu film; öğretmene sunulan kutsallığın bir kez daha gözler önüne çıkartılması adına mühim. Bazı bölgelerimizde; hatta bölgelerimizin tamamında, pavyonda, gazinoda şarkı söyleyen kadınların namusuna takılı kalmış olduğumuzun peşinde koşarken; diğer yüzyıllardan 21.yüzyıla da geçtiğimiz; bu geçişle hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu düşünmemiz de önemli; acı bir gerçek…

  Bir mesleği gökyüzüne çıkartırken, diğer mesleklerin en rezili gibi gördüğümüz nice işleri, sanatları, zanaatları; kirli, günahkâr kabul etmek; insan aklının; aklımızın daha ne çok mucizevi şeylere ihtiyacı; hatta muhtaçlığı olduğu da ortadadır.

  Rezil bir tutkunluğu muz var; namus adına! En büyük namussuzlukları işlerken bile toplumsal yığınların bütün şiddetini en masum halimizi bile yerle bir edecek vahşi ve vahşet algısına, düşünce ve eylemine geçiren; aklın ve saf duyguların bile sahip çıkamayacağı bir sürü yarım-yamalak yaşam görüntüleri…

 Toprak; yani dünyanın atmosferi; bütün rezillikleri emmek, örtmek, saklamak ve dönüştürmek için yeteneklere sahip. Hepsini yok ettiği gibi, nicelerini unutturma kabiliyetine de sahip. Bir bakmışsın; mitolojik bir anlatıma dönüşmüş; bütün kirden, şiddetten uzak; çok uzak bir gerçek veya masala…

  Gönül Yarası filmi, izlenmese bir kayıp değil! İzlenirse de hiç değil… Bir iki küçük göz yaşından zarar gelmez. Ve aynı zamanda; filmin haykırışını yapan sanatçısının söylediğini de bir kez daha hissetmek pek de iyi gelir insana.

 Kendini yalnızlığa terk eden milyonlar var bu ülkede. Dünyada ise; milyarlar. En azından idealistler, niçin terk ettiklerini biliyorlar. Ya bilmeyen; safdiller?

 Elinize ne geçtiğini anlamak için; sizleri farklı düşüncelere davet ediyorum. Elinize koca bir hiç geçti diyenlere veya elinde onlarca madalyası olduğu halde; Kadıköy Belediye Otobüsünde gezen delirmek üzere olan yalnız bir adamın, şampiyonluklarını anlatma sıtmasına yakalandığını da bilmenizi isterim.

 Cemil Meriç, Cemal Süreya, Sait Faik, Haldun Taner, Orhan Veli Kanık, Abidin Dino, Orhan Kemal, Yaşar Kemal veya Sartre, Geothe, Schopenhauer, Nietzsche, Carvantes, James Joyce; hepsinin yöntemleri farklı ve tamamı; yazgıyla yüzleşmiş, yüzleşmeyi denemiş; aynı zamanda yazgının seçenek zenginliğinden faydalanmayı bilmiş olmaları bir yana; bilmek de zorlananların da berrak görüntüsünü hatırlamanızı, incelemenizi öneririm…

Güven Serin 


6 Ekim 2017 Cuma

ÇAĞRILMAYAN YAKUP




ÇAĞRILMAYAN YAKUP
-------------

  Halk şarkıları, insanlığa adanmış, insanın imbiğinden geçerek şarkılar, besteler haline gelmiş eserlerdir. Edebi, sosyolojik ve psikolojik etkileri oldukça büyük; destansı güzelliklere sahiptirler.

  Şiirler de öyle. Onları, zamanın tozları, pasları eritir görünse de; Sümerlerin Halk Şarkılarından, Süleyman’ın Ezgilerine getiren aynı şeydir; coşku, heyecan, ümit ve hatırlama; hatırlatma…

  Bir milletin, milletlerin en kıymetli hazineleridir; edebi değerleri; şiirleri, manileri, şarkıları, türküleri… O milleti, diğer milletlere anlatacak olan, saygı, sevgi, itibar kazandıracak olan değerli sesleridir. Sanatsallığı besleyenler de oralardan; o büyük, millet; milletler kilerinden çıkar.

  Yusuf Hayaloğlu’nun şarkı sözleri, Ahmet Kaya’ın seslendirdiği Fasso Necdat’da öyle eserlerden sadece birisidir. Çevremizde hiçbir zaman eksik olmayan, olmayacak olan, ulu orta içen, naralar atan birisini; Fasso Necdat’ı anlatır.

  Bütün mahallelinin ondan bıkıtığını, korkudan ses çıkartamadığını, sıkça karakola getirildiği, öyküsel bir şiire; şiirsel bir besteye dönüşüp; değerli bir seslendirmeyle zenginliğimizin kıymeti anlatılır.

  Siyah şalvarıyla, zır zopluk yapan Fasso Necdat’ın, bir kür sert bir kayaya çarpışı; çırpınışı, oldukça gerçekçi bir anlatım-seslendirmeyle; mizhayi bir hak edişe; ilahi bir kurtuluş, yasa; hak ve adalet kazanımına ulaşılır.

 Çalımla, zalımlık yaparak yürüyen Faso Necdat;bir ses duyar. Demişler ki ; “ Gel bakalım/Fasso Necdat demiş aman/Anlamış vaziyet yaman/Kafasından çıkmış duman”

 Fasso Necdat gibi kabadayıların,dayılıktan öte bezginlik veren eziyetlerinin sonunu en güzel anlatan sosyolojik bir çalışma ürünü kadar berrak ve net bir anlatım-uyarı…

  Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri de böyle görev uğruna serilir beyaz kâğıda. Beyazdan da, insan algılarını, düşkünlüğünü anlatacak olan öğreticiye dönüşmesi…

 Şair, kurbağaları konu edinir; hikâyesini anlatmak, şiire dökmek için. O kadar kalabalık olan kurbağalara bakan, onların büyük şölensi seslerini dinleyen Yakup’un, biri tarafından dahi çağrılmaması, içine dert olmuştur.

 Birisi; onca kurbağa içinden yalnız birisi deyemez miydi; Yakup! 

  Şair, Yakup’un dinsel bir karaktere, kişiliğe sahip oluşu; peygambervari bir şikâyeti, yorum ve çağrıyı anlatmak ister? Yoksa toplumsal çürümüşlüğü, uygarlaşırken, insanlığı neredeyse hap, ilaç bağımlısı yapacak olan bencil, yalnız bir yaşamın kapımızı çalmaktan öte, içeriye girip başköşeye konulduğunu mu birleştirmek ister; bu sosyal sarsıntıya dönüşen; büyük kitleler içinde ki yalnızlıklarımız bilinmez…

Güven Serin 

12 Eylül 2017 Salı

KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


TORETTO


KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


  Ressamlar üzerine; iyi sanat ve sanatçı üzerine yapılan yorumlardan sadece birisidir; ressamın karanlıkta; el yordamıyla çalışması…
  Karanlık nedir? Görüntünün yok olması, seslerin geri gelmesi mi? Yoksa teslimiyet; öze dönüş; düşündükçe uzağa ve daha uzağa; ışığı yutan kara deliklere kadar uzanır da şaşkına döneriz.

  Ama John Berger’e göre karanlık; ressamın boyun eğmesinden öte, ileri doğru gitmek yerine daireler çizmek anlamına geliyor. İşbirliğini ve belki de o güne kadar keşfetmediğimiz her türlü yeteneğimizi; fark etme çabası içinde kalırız.

  Seslere odaklanır kulaklar. Yeterli olmasa da, tuvale dokunacak parmakların ne kadar hassas bir organ olduğu da o zaman anlaşılır olacağı bellidir.

  İşte tam da burada bir başka yorum; bizi, bildiğimiz bütün algıları, beklentileri şaşırtacak kadar kabına sığmayacak davranışlar gösteriyor;

“ Ressamın sürekli aradığı şey, yokluğu ağırlayabileceği bir yerdir. O yeri bulabilirse onu düzenler ve yokluğun yüzünün belirmesi için dua eder.

  Yokluğun yüzü bir katırın kıçı da olabilir! Tanrıya şükür bu alanda hiyerarşi yoktur.”


 Güven Serin 




18 Temmuz 2017 Salı

RENKLERİ DEŞELEMEK


İnternetten...



RENKLERİ DEŞELEMEK
------------------

  Renkleri algılayıp söze, yazıya dökmeye gelince Ahmet Rasim’i en öne almak; çağırmak gerekir.

  Ahmet Rasim’in sıkıntılı olduğu, aynı zamanda hasta olup korkudan matbaaya gidemediği bir gün, aylaklık ve haylazlık arası gezintiye çıktığı bir vakit etrafını gözler; bir gün sonra çıkacak gazete için aynı zamanda Şehir Mektupları olup, bize eski İstanbul hakkında çok önemli bir resim, fotoğraf kadar önemli çalışmalardan birisini armağan edecektir.

  Ahmet Rasim, İstanbul’un önemli simgelerinin bulunduğu, göründüğü yere köprüye gelir ve etrafını süzer; hatta kimyager gibi analiz eder;

“ Gözlerim birden bire narçiçeği fesli, kahverengi paltolu, beyaz yelekli, Bismark pantolonlu, krem eldivenli, camgöbeğinin koyusu üstü laden benekli boyunbağlı bir efendiye tesadüf etti. İskarpinleri ne renktir diye bakayım derken bir çift kolla atlı bir araba engel oldu. İspir, kır bıyıklı, devetüyünün açığı kostümde ‘Varda!’ deyip duruyor. Bir madama fakat şık! Başında ki şapkaya bizim bahçenin çiçeklerini yığsanız yine az gelir. Gülkurusu renginde kartopu gibi çiçek, arasında parlak koyu eflatuni bir tüy ile taraftan al ebruli iki tüy daha. Şapkanın kenarının biraz yukarısında bir sıra vişneçürüğünü andırır, gelincik alına benzer, leylak çiçekleri var. Beyazı çok, siyahı az bir tül. Ondan sonra mora yakın kırmızı”


 İşte Ahmet Rasim böyle bir renk ustası, söz ve yazı sanatına adanmış kişidir. Tam da bu zamanlar daha çok Ahmet Rasim okumalı, tanımalıyız. Bunca bilginin, yağmur gibi yağan videoların, haberlerin kulaklarımızı ne çok tırmaladığı ve gözlerimizin ne çok kirlendiği; etrafımızda ki nice çiçeğin, ağacın ismini, hikâyesini bilmediğimiz gibi; renk dünyasını halen beş on renk saydığımızı garipliğini anlamak mümkündür.

Güven Serin 


9 Haziran 2017 Cuma

CAMDAN BAKAN KADIN


JOHANNES VERMEER


CAMDAN BAKAN KADIN
----------------------
  Her sabah aynı manzara; betondan evlerin mimarisi öyle bir karamsarlık taşıyor ki, ister istemez, kadının hüzünlü karamsarlığıyla yarışır haldeler…

  Kadın, dışarı mı bakıyor, yoksa düşünüyor mu? Tam olarak belli değil… Onu oraya bağlayan bir şey olmalı! Gövdesini taşıyan ayaklarına, bedenini yönetecek olan ruhuna baskı yapan, prangalar vurmuş bir hastalık…

 Atölyeme gelirken her sabah, ikinci katta yaşayan, camın ve gölgelerin ardında gizlenen bu kadını göz ucuyla görüp, bakmaya korkuyorum. Göz göze gelince, viran çaresizliğe derman olamayışımın, olamayacağımın korkulu göz kaçırmasını; en iyi yapabileceğim işe; yazıya dökerek, bir çözüm buluyorum.

  Işığın ustası olarak kabul edilen Vermeer, bizim zamanımızda yaşasaydı; benim yerime her sabah, gizeme, çaresizliğe demir atmış bu kadını görseydi bir derman niyetine nasıl bir resim yapabilirdi?

  Vermeer’in ustalığı, nice kadın resmine üflediği ruh; Mektup Okuyan Kız, Dantel Diken Kadın, Kırmızı Şapkalı Kız, Süt Boşaltan Kadın figürleri gibi, Camdan Bakan Kadın resmini hangi hissiyat içinde, renk, ışık ve ruh sunardı? Muhtemelen, tüm kadınlarında ki yumuşaklık, sadelik ve huzur; Camdan Bakan Kadına da yansır; bulaşırdı…


  Vermeer’in hayatını anlatan yazılı bir açıklama olmadığını biliyoruz. Eserleri incelendiğinde Vermeer’in psikolojisi, felsefesi ve yaşam anlayışı çıkıyor ortaya. Günlük yaşamdan beslenen bir dahi; usta bir ressam…

 Her sabah göz ucuyla bakmaya çalıştığım ve hüzne gark olmuş, sanki pencerenin içine hapsolmuş; Camdan Bakan Kadın, tam da Vermeer’in tekrar gençlik aşısı yapacağı, tuvale yansıtacağı kadının, bir başka canlılık, var oluş kazanacağı gün gibi ortadadır.

  Vermeer’in hüneri; boya ve ışıktan geliyor. Sahneye, bir kez daha yaratıcılık, farklı ve özgün olmak düşüncesi-sanatı çıkıyor.

 Güven Serin 

22 Mayıs 2017 Pazartesi

KELİMELER SANATI



KELİMELER SANATI
----------------------

  İrlanda ve dünya edebiyatının önemli yazarı Joyce, üniversite bitirme tezi olarak kaleme aldığı tezi; San Maria Novella kilisesinde, Memmi tarafından resmedilmiş ‘Yedi Dünyevi İlim” çalışmasıdır.

  Bu çalışmaya göre eserde ki figürleri sağdan sola okuduğunu varsayan Joyce; birinci olarak ‘Kelimeler Sanatı’ yedinci figür olarak da ‘Aritmetik” çalışmasını konu eder.

  Yedi dünyevi ilimin, yolculuğu, yedi sayısının gizemi veya insanın bu gizem içerisinde, sözcükler ile matematiğin; birbirinden ayrı düşünülemeyeceğinin yazgısal birlikteliği…

 İstendiği kadar yok sayılsın; edebiyatın veya matematiğin saygınlığı. İyileştirici, var edici etkilerinin; insana dair mucizevî bir buluş olmaktan öte, insanın kendisini var etmesi, varlığını aktarıp, anlatması ve yaşatması için; kapana kıstırıldığı dünyanın dışına; evrenin büyük boşluğuna taşabilmesi adına da gerekli iki sanat… İki ilim…

  Yakın zamanda kurulan iki insanın arkadaşlığına tanık oldum. Daha kurulmadan, birbirinin çekim kuvvetinden öte; Albert Einstein’in ortaya çıkarttığı; yıldızların itici kuvveti oluşuverdi. Işığı büktüğü gibi, iki arkadaşlığı; ebedi arkadaş bırakacak diyalog gelişmiş aralarında.

  Birlikte geziye çıktıkları buluşma anlarında, erkek olan kadının çantasında ki kitapları görünce; “ Geziye çıkıyoruz, kitaplara ne gerek var?” deme gafleti, bilinmezliği, hatta yok oluşu içinde deyivermiş.

  Kadın; “ Gülümsemiş” ,sözcükler sanatının bilincinde olmayan, iyi, saf ve nazik erkeğin, hep iyi ve saf kalacağına; hoşluğun boşluğa tutunuşu gibi gülmüş…

 Güven Serin



18 Nisan 2017 Salı

HAFIZA GÜCÜ



Kış sonu;bahara birkaç adım kalmış. Satranç oyunu bitmiş mi,yoksa yeni mi başlayacak? Oyunculardan birisi,hamlelerin gidişatını düşünüyor görünürken,birisi,satranç oyunuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranıyor. Elinde ki asası ve ona dokunan ruhsal bedeni;hafif bir kararsızlık,dalgınlık,belki de kış gününe düşen güneşin sarhoşluğu içinde... Geriye bakarsanız; tepelerin;katman katman oluşunu;her birinin ardında başka hikayeleri hissettiren bir duygu yoğunluğu tatmam mümkün... Şarap kadehleri henüz içilmemiş... Hemen arkada bulunan taşlar;hiçbir anlamı,doğallığı yokmuş gibi duruyor. Küçük ardıç ağacının yakınında ki kar öbekleri;toprağın,henüz canlanmamış otların birbiriyle bütünlüğünü;muhtaçlığını da akla getiriyor.



HAFIZA GÜCÜ
------------------


  Eski Yunanlılar, hafızanın ilham perilerinin anası olduğuna inandıkları biliniyor. Şiirin de hafızayla yakın ilgisi biliniyorken, o dönemin Yunan kültürünün şiirsel anlatılarla bugüne nasıl hükmettiğini anlamak daha kolay olacaktır.

 Hafızaları sağlam olan toplumların tarihsel süreçlere bakış açıları, sorumluluk hislerini akademik öğretiye, sosyal ve kültürel yaşama taşımaları da göz önündedir. Bugünün turist alan refah içinde ki kentlerine yakından bakıp bunu anlamak mümkündür.

  Bu sebepten dolayı, bugünün en kolay işi sanılan fotoğraf çekmenin de hafızaya katkısı tartışılmalıdır. Ne kadar çektiğimizden çok niteliğine bakmanın ne büyük hafıza yenileme sanatına dönüşeceğini irdelememiz gerektiğine inanıyorum.

  Dijital teknoloji neredeyse sonsuz sayıda çekim yapma şansı veriyor bize. Bu kadar çok fotoğrafın saklanması, arşivlenmesi ayrı bir zanaattır. Bilgisayarlarımızda sadece fotoğraflarımıza özel klasörlerin olması gerektiği ortadadır.

  Bu arşivlerin, yıllara, aylara ve kentlere, ülkelere göre ayrılması, düzenlenmesi, hafızamızı olduğu kadar fotoğraflarımızın niteliğini de gün yüzüne çıkartacak; belki hiç aklımızda yokken; fotoğraf yarışmaları, sergileri ilgimizi çekecektir.

  Sıkça yaptığım, oldukça iyi zaman geçirdim fotoğraf arşivimin düzenlenme anları; aynı zamanda hafızamın güçlenme, yenilenme zamanları olduğu gibi; belki de eski Yunanlılar gibi, ilham perilerinin atölyeme dolduğu anlardır.

 Böyle bir anın fotoğrafını, zamanların arasından bugüne davet ediyorum; paylaşıma; niteliğine saygı duyarak…

 Güven Serin 




7 Şubat 2017 Salı

ISLIK ÇALMAK KARANLIKTA


ISLIK ÇALMAK KARANLIKTA
----------------------

  Kimi çam kokan günde ıslığı tutturur Sait Faik gibi. Kimiyse, anlatılmış gece öyküleri, masalları, korku tünellerini getirir da aklına, dağıtmak için keçileri, perileri, kötü düşünceleri…

  Öyle veya böyle; ıslığın hoşluğu, kendini vermişliğin, nefes alışın, notaların akışına cevap verişin de karşılığıdır, soluğun şekillendirilmesi.

 En zor anı ise, mezarlığın yanından geçenler yaşadı. Islık çalmanın tabusal freni yüzünden sığındı bolca dualara; gecenin ürpertici dokunuşlarını yok etmek adına; bildiği, bilmediği, tam veya yarım; bütün dualar bir çırpıda okunur; çünkü horoz ötene kadar inmez, üstüne binen, hınzır peri.

  Karanlıkta Islık Çalmak, Cahit Sıtkı Tarancı için yazılan bir oyundur. Bilimsel Tiyatro Atölyesinin Sahnesinde Cahit Sıtkı anlatılacak.

  Abbas’a seslenilecek vakit tamam olunca. Çilingir sofrası da kurulacak bir güzel. Kırbaçlar şaklayacak, dinmeyen kalp ağrıları için…

  Anladığım şudur; Bilimsel Tiyatro Atölyesi, çöl rüzgârlarına, sıcak kumlarına; hatta sıcak ve keskin sert kumlara sanatın bin bir türlü hikâyesi, donanımı ile bir vaha sunuyor. Serin pınarları, yemyeşil ağaçları olan bir yaşam alanı.

 Güven Serin