Süleymanpaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süleymanpaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2025 Cumartesi

SUSKUN ANITLAR

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                      SUSKUN ANITLAR: YUKARIKILIÇLI MEZARLIĞI

   Yukarıkılıçlı Köyü-Mahalle ziyaretimiz eski ve yeni mezarlığı gezdikten sonra tamamlandı. Güneş doruktaydı. Çamların ve kırların diyarı, neredeyse gözünüzle görebileceğiniz ufuk çizgilerine kadar uzanıyordu.

   Güneyde görünen Ganoslar, suskun mezar taşlarına benziyorlardı. Şairin, Yunus Emre’nin dizelerindeki gibi:

 —Yalancı dünyaya konup göçenler

—Ne söylerler ne bir haber verirler

—Üzerinde türlü otlar bitenler

—Ne söylerler ne haber verirler

   Bir yazı insanı, bir düşünür her şeyden beslenir. Kaderinden, doğadan, köyünden, kasabasından, şehrinden, meydanlardan, parklardan ama en çok; sanatın özü haline gelmiş dizelerden. Bu dizeler, tıpkı suskun anıtlar gibidir; onları biçimlendiren eller, parmaklar ve zihinler yok olmuş ama onlar varlıklarını zamana karşı direnmelerini devam ettiriyorlar. Böyledir sanatın halleri; hemşirenin elinde pansuman bezi, doktorun reçetesinde bir ilaç, yağmurları bekleyen aç bir toprağın yeşermesi; buluşmaların tesadüfü ve ilahi neşeleridir…

   Yunus Usta, zamana karşı direnen sessiz anıtların fotoğrafını çektikten sonra oradan ayrılamadığımı görünce, çektiğim fotoğraflara yansıyan manzarayı ona da gösterince, tam olarak hatırlamadığı ama biraz zorlanınca Yunus Emre’nin anıta dönüşmüş şiirinden birkaç dize söyledi:

 —Kiminin başında biter ağaçlar

—Kiminin başında sararır otlar

—Kimi masum kimi güzel yiğitler

—Ne söylerler ne haber verirler

  O an, suskun anıtların zamanın içinde dile geldiğini sandığım bir an… Kuzey yönüne doğru baktığımda mavi bir gök, Yukarıkılıçlı tarlaları, ormanlarıyla birleşmiş gibiydi. Yer ve gök aynı yerde; uçsuz maviliğin kır kokularında, zaman sayacını yok saymış, insanı arayan insana bir sofra kurmuşlardı. Kekik, buğday, yasemin, hanımeli, zeytin çiçeği, çam, toprak kokan bir sofra…

 Bir kez daha anladım ki böle hissiyatları gezen, gören ve irdeleyen her canlı; bir değil, bin kez yaşayacaktır. Evrimsel bir dönüşüm, yaşama ait bir öykünün doğum anları böyle oluyordu; koşulsuzluğun doğaçlama hallerinde, izahı zor şahitliklerde…

  Zaman birbirinden kopmuş gibiydi. Hangi zamana ait olduğunu bilmeyen bir gezginin duruşu içinde... Bir anlığına, içinde bulunduğum zamanın dışına çıktığımı biliyordum. Birçok antik dünyayı gezerken, antik yolların yürüyüşleri içinde olduğum anlarda ki gibi… Sanki çok ötelerden bu zamana bir anı, bir tanıdık yüz, ses var: Issız viran sandığın capcanlı antik diyarlarda…

    Eski mezar taşlarının üzerine yazılan bütün öyküler silinmiş. Neyi anlatıyordu silinmiş bu taşlar? Silinmiş, unutulmuş yaşamları mı? Çam ağaçlarının gölgelerinde toprağın içindeki sırlar neleri gizliyordu?

   Bir avuç fısıltı, geçmişten gelen bir esinti yalayıp gitti kırların kokularının etrafa dağılıp gitmeleri gibi…

 Susmuşlardı hep birlikte, bir tek amaçları var görünüyordu; toprağın yeryüzünü tekrar tekrar var eden parçası olmak. Dönüşümün sonsuz tekrarı içinde susarak yenilenmek, silkelenmek…

  Bu derin sessizlik, hayatın-yaşamın kırılganlığını anlatmıyor muydu? Korkunç girdaplara benzeyen insan isteklerinin ne kadar çabuk son bulduğunu da fısıldamıyor muydu?

   Büyük ibret aynasına baka baka, henüz diri olmanın diliyle konuşa konuşa tekrar Çanakçı Avşar yoluna koyulduk; geride uçsuz bucaksız öykülerin olduğu sessiz dünyaları, başka gezginlerin gözlerine ve zihinlerine bırakarak…

 Güven SERİN 

  

 

  






15 Şubat 2024 Perşembe

DARBUKAYI ÇALAN ÇORBAYI İÇER

 

Kamera, Güven

                                     DARBUKAYI ÇALAN ÇORBAYI İÇER

  Şehirlerin aşina yüzleri, toplumların tadı-tuzu olan insanları vardır. Kimileri zanaatları, bazıları sanatları ve bazıları da oldukları gibi davranıp, herkesi şaşırtan hünerli hareketleri ve davranışlarıyla tanınır ve bilinirler…

  Kent kültürü, bilinci olmayan yerlerin yüzü soluk olur. Çıkınca çarşısına, meydanına, sahiline göremiyorsan tanıdık bir yüz, duyamıyorsan melodik bir ses; hiçliğin içinde kaybolmuş gezegenlere, yıldızlara dönmüş gibi yaşarsınız…

   Tekirdağ’ın bildik, tanıdık ve şehir insanları tarafından sevilen insanların bir bir yok olduğunu söylemek acı verse de gerçek öyle…

   Yağmur yeni dinmiş, yağmur damlacıklarının bazıları yere düşmemek için tutundukları saçaklardan, ağaç dallarından, demir korkuluklarından şımarıkça, ışığın da yardımıyla yakaladıkları anın gösterisini yapıyorlardı.

   Bld.Bşk.Şefik Gürsoy Üste Geçidi,ışık ve su birikintileriyle fotoğraf sanatçılarını davet eder haldeydi.Su damlacıkları oynaşırken geceye akan gün ile,yürüdüm geçtim yanlarından.Sahil,yaşamı sevmek,hatta küsmüş kişileri bir kez daha düşünmeye; yaşamaya davet edecek derece yağmurdan sonraki temizliğin kokusunu sunuyordu.

  Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilen Tekirağaç Cafe boş bir masa, yüzümü dönüp selamladığım, deniz ve martılar biraz ötede… Martılar gibi biraz şımarmak adına çay ile birlikte elmalı bir soda söyledim, önce masanın silinmesini rica ettiğim çalışan arkadaşa.

   Eğer içindeyseniz zamanın, tutmuşsanız yazının elinden sevgiyle, o da bırakmaz peşinizi. Dışarıda, sigara içenlerle aramızda sadece bir cam var. Boşalan masaya genç bir çift geldi. Diğer çiftler gibi herkes kendi işine; cep telefonlarına daldılar…

  Sözünü ettiğim, kentlerin sazı-sözü, tadı ve tuzu sayılan darbukacı göründü. Çalar gibi yapıp, kendi sessiz ritmini tutarak dolanıyordu henüz dolmamış sahil sosyal alanlarında. Özellikle kadın ve erkeklerin oturduğu masalara bir başka yaklaşıyor. Daha nazik ve daha sessizce…

   Bir etkinlikte, Fransız öğretmenlerin “Şiir Komandoları” ismi adını verdikleri şiir şölenine şahitlik yapmış, hatta etkinliğin merkezinde bulunmuştum.(Saint Joseph Fransız Lisesi Moda )

  Ellerindeki kamış borularla oturmuş olduğumuz loş mekânda, kulağımıza kadar gelen şiirsel dil, kamış borular yardımıyla farklı bir algı, sanat şöleni yaratıyordu.

   Darbukacı da aynı yolu izliyor, hiç rahatsız etmeden masada oturan kadın ve erkeğin kulaklarının dibine kadar sokuluyordu. Yine öyle yaptı; tam da önümde yeni gelmiş genç kadın ve erkeğin kulaklarının dibine kadar; şarkısıyla beraber adeta darbukası ile birlikte; melodileri ve ritmi, mırıldanarak…

  Müziğin, ritmin mırıltısını duyan erkek ve kadın gülümsedi. Erkeğin morali iyi olmalıydı. Sese, yaklaşan darbukacı çalanı bekler bir halde, hemen ceplerini yoklamaya başladı. Beden dili, bir cebinde 10 veya 20 TL çıkmasını ister haldeydi ama nafile, kot pantolonun hiçbir cebinde bozukluk çıkmadı. İstemeyerek ama romantizmin ve darbukacının etkisi altında kalmış bir halde, arka cebindeki cüzdanına uzandı. Büyükçe bir kâğıt parayı uzatırken, darbukacının marifeti, gülümsemesi ve o işleri yaparken, benle göz göze gelip, bana da selam vermesi; günün resmi, hareketin ve çalışmanın çorba ve kazanç saatleriydi…

  Darbukacı aynı yaklaşımı birkaç masaya daha yaptı. Bu safer bir araya gelmiş erkek topluluğunu mutlu etti. Kimisi video çekti, kimisi özçekim-selfi, gülüşerek, paylaşacakları anın üstün keyfine keyif katan darbukacı ya onlar da büyükçe kâğıt parayı uzattılar. Bir değil birkaç çorba parası kazanan darbukacının zamanı çok kıymetli olduğu için, derhal başka denizlere yelken açtı. Ufukta sadece martılar ve bir başka denizden Boğaza doğru ilerleyen gemilerin gölgeleri vardı…

 Güven SERİN 



25 Eylül 2023 Pazartesi

AKÇEŞMELİ VELİ

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven 

                                              AKÇEŞMELİ VELİ

  Yazı insanlarının sıklıkla yaptığı işi yapmanın heyecanı ile bir başka gülümseyen yüz; Akçeşmeli Veli’yi gazete köşeme taşıma onurunu yaşıyorum. Akçeşmeli Veli’yi nerede tanıdın derseniz,-Akçeşme Sabuncu Kıraathanesi diyeceğim.

   Teknik ressamlar, mimarlar, mühendisler, filozoflar, arkeologlar yaptıkları işe, dört elle sarılmakla kalmazlar; yandan, üstten, birçok insanın göremeyeceği yerlerden de bakarlar. Akçeşmeli Veli’ye aynı gözlerle defalarca baktım. Gülümsemesi, her an gülme sevdalı olması tamamıyla karakterini gülme kaidesi üzerine oturtan genlerinden geldiğine karar verdim.

   Siz değerli insanlar bilirsiniz ki; sürekli gülümseyen biri; ister kadın, ister erkek olsun bizim insanımız pek itibar etmez. Onu hafife alır. Yeri gelince ; “ Çok neşeli insan” dese de bu tür insanlar, hele kahkaha ile gülen kadınlara bazı çevreler tarafından neler dendiğini hepimiz biliyoruz. İşin garibi, insan denen canlı yaşama tutunmak ve yaşamda geçecek süresini biraz daha uzatmak ne büyük çabalar harcıyor ama nafile…

   Gülmeyi unutan, sürekli somurtan, can sıkan, kısacası huysuz bir canlıya dönüşen birini, bırakın insanların sevmesini, diğer canlılarında sevmeyeceğini düşünmeden edemiyorum.

  Tekirdağ sabahları, ufka doğru uzanacak bakışlarda, ışığın, gölgelerin bin bir çeşit oyunlarını seyretme imkânını bulabilirsiniz. Denizin rengi her an değişir. Deniz denen o gizemli sular, bazen mavinin her tonuyla sizi kuşatır, Akçeşmeli Veli gibi gülümserken, bazen de kurşuni rengiyle bir den Dante’nin İlahi Komedya eserindeki gezintiye çağırması mümkündür…

   Böyle bir günün sabahında denizin mavi tonlarının cümbüşleri, yelken sporuna gönül vermiş gençlerle oynaşırken, dün akşam Sabuncu Kıraathanesi gecesinde, gördüğüm konuştuğum Veli’yi hatırladım. Sordum kendime:

—Tekirdağ’ın renkten renge giren günü ve deniziyle Veli’nin ortak noktaları nedir?-diye. Cevap çok basit ve anlaşılırdı:

—Yaşama, sımsıkı ve gönülden tutunmuş olmak. Yaşamın içinde pırıltıların da her daim olabileceğini aydınlık taraflarıyla anlatmalarıydı…

  Son günlerde yaşanan ekonomik sıkıntılar saklanamayacak kadar ortada. Aslında siyasi açıdan da yaşanan belirsizlikler birçok insanı bilinmezliğe sürüklediği de bellidir. Fakat, herkes kendine bilgisi, görgüsü, gücü kuvveti dışında görev biçerse, tıpkı Orhan Kemal’in büyük eseri Bekçi Murtaza’nın durumuna düşmeyiz mi? Yaşam kıpırtıları yok olmuş, artık tek kurtarıcı, tek görevli bizmiş gibi sürekli bir taraflara hatırlatma, söylemler yaparak, kendi ruhsal kaderimizi de belirlemiş olmuyor muyuz?

   Bana soracak olursanız insan denen mucizevî canlı; ne kadar yük taşıyacağını çok iyi bilmelidir. Kapasitesi, kültürel, ekonomik, sosyal, fiziksel durumu nedir? Ne derler uçakta bilgi veren hostesler:

—Uçakta oksijen-hava sorunu yaşandığı vakit, hemen üzerinizde bulunan maskeyi takınız. Yanınızda çocuğunuz varsa, ilk önce kendi maskenizi güzelce takıp, sonra yanınızdaki çocuğa yardım ediniz.

   İnsan neşesini, pırıltısını, ruhsal enerjisini kaybederse; ne vatanına, ne şehrine, ne mahallesine ne de ailesine yardım edebilir; çünkü insan kendini kaybetmiştir…

   Akçeşmeli Veli TIKIZ’a ve Tekirdağ gününe her daim düşen o güzel, değerli pırıltılara yaşamı seven, benimseyen, yaşadığı yerleri sadece otel kabul etmeyen herkes adına minnetle teşekkürü borç biliyorum…

   Meşhur bir söz var ya; “Oynamaya gönlü olmayan, yerim dar” dermiş. Gülmek istemeyen için o kadar çok mazeret var ki anlatmakla bitmez; “Dişlerim sarı, dişlerim yok, moralim bozuk, şimdi gülme sırası mı?” Gülmeyi unutanların kendi kendilerine biçtikleri görev o kadar büyük ki, kendilerinin bile haberi yok…

Güven SERİN 





8 Ağustos 2023 Salı

BİR KADIN: KAŞIKÇILI

 


Kamera; Güven 

                                          BİR KADIN: KAŞIKÇILI

   Kimileri için abla, kardeş, elti; eşi Bey Aga (Hüseyin Yıldız) için bir eş ve evlatları için bir anne…

    Ekmeğini kendisi yoğurur, kendisi pişirirdi. Şimdi yerinde yeller esen gerçek köy ekmeklerinden… Kendisi yemekten çok yedirmeye adanmış, yazgısı; üretmek olan Bir Kadın: Kaşıkçılı…

    Civar köylerde O’nu “Yorgancı Hidayet” olarak bilirlerdi. Kim bilir kaç yüz aileye yorgan dikmiş, adı sanı unutulmuş kişilerin öykülerini bilip susan ve sarıp sarmalayan yorganlardan…

  X ve ondan önceki kuşaklar için yatak-yorgan çok önemliydi. Bugünün her evde bulunması mecbur olan eşyaları gibi çok değerli yorganları dikerdi Yorgancı Hidayet…

   Başladığı hangi iş olursa olsun; ağlayıp sızlamaz, didinmez ve yardım dilemezdi. Akıtılacak ise terin en serinini, yapılacaksa işin en marifetli olanını yapar; “İş bilenin kılıç kuşananın” atasözünü harfiyle uygulayan Bir Kadın: Kaşıkçılı…

  “Giderken bir iş, gelirken bir iş yapacaksın” felsefesiyle yaşar, bugünün hastalığı olan şey, “ stres, can sıkıntısı” yanına bile uğramazdı… Kendi evlatlarını büyüttüğü yetmezmiş gibi sarı saçları mavi gözleri olan küçük bir kızı da büyütmeye koşuyordu.

   Köprübaşı denen yerde inerdi Kaşıkçı minibüslerinden. Onu tanıyanlar bilirdi nereye gittiğini. Bir elinde yarım kalmış bir an önce yetişmesi gereken yorgan olan bir beyaz çuval taşırdı. Diğer elinde, iki kişinin zor taşıyacağı birkaç bez çanta bulunurdu. Ağır mı ağır… İçlerinde neler yoktu ki; mevsimine göre kavun, karpuz, soğan, peynir, fasulye ve her zaman küçük kız için başka sürpriz hediyeler…

   Onu karşılamaya gelen genç adam, gelen yüklerin altında ezilir, bunca özverinin nasıl yapıldığını, hangi evrenden süzülen sevgi enerjisiyle gerçekleştiğini düşünürdü…

  —Bunca yükü niçin sırtlandın? Neden getirdin? Dendiğinde:

-Ma kızanım, hiçbir şey getirmedim ki, mahcubiyeti içinde getirdikleri, verdikleriyle hiçbir zaman yetinmeyen Bir Kadın: Kaşıkçılı…

   Ekmeğini kendi yoğurur kendi pişirirdi. İneğini kendisi besler, kendisi sağar ve sütünü yoğur yapardı. Bağ-bahçeden, ahırdan ve mutfaktan arta kalan zamanlarda yorgan, yorgandan çalınan zamanlarda ise yaz dışarıda tüten ateşte pişen, kaynayan yemeklerin kokuları yayılırdı evin, bahçenin her tarafına. Zayıf ve becerikli ak elleri; duman değil ateş kokardı. Elleri, ateş, buğday, hamur, ekmek kokan Bir Kadın: Kaşıkçılı…

   Gri pardösüsü içinde zayıf görünüşlü, elleri yüzü zamanın kırışıklarıyla dopdolu, yazgısı sadece üretmek ve vermek olan Bir Kadın: Kaşıkçılı…

   Her pazartesi Köprübaşı minibüs durağı ve taptaze başlangıçların içinde hiçbir şikâyeti olmayan bir insan… Evlatlarına adandığı gibi torunu için haftanın beş günü, yer-mekân değiştirip bildik insan davranışları sınırlarını zorlayan, gülmeyi bile çocuksu masumiyet ile mahcubiyet ile birleştirip yoğuran, elleri is değil; ateş, buğday, hamur ve ekmek kokan; Bir Kadın: Kaşıkçılı…

 Güven SERİN 


 

 

                  

3 Ağustos 2023 Perşembe

FERHADANLI BİLGELERİ

 

TEKİRDAĞ SÜLEYMANPAŞA
FERHADANLI KÖYÜ-MAH.

FERHADANLI
ÖMER YILDIZ,YAŞ 85

FERHADANLI
RECAİ DENİZ'İN BİRİKTİRDİĞİ
ÖYKÜLERİ OLAN NESNELER
FERHADANLI KÖYÜ-MAH
RECAİ DENİZ'İN BİRİKİMLERİ
FERHADANLI
FERHADANLI 

FERHADANLI

                                           FERHADANLI BİLGELERİ

                  ( Bu Yazı; Toprağa Sımsıkı Sarılmış Olanlara Armağandır )

  Yazımın başlığını Ferhadanlılı İhtiyarlar olarak düşündüm ama bana yetmedi. Yoldan biraz yüksekte, yeşil ağaçların gölgesinde oturup da selamlaştığımız Ferhadanlı insanlarının hemen hepsi 65-70 yaş civarı olsa bile ihtiyarlar sınıfına değil orta yaş grubuna giriyorlar. Sadece Ömer YILDIZ hariç! Onun yaşı 85 olduğu halde, çocuk gülümsemesi, neredeyse bütün duyu organlarının dinçliği Ferhadanlı konuşmalarına ayrı tat ve derinlik kattı.

   Ömer Yıldız esintinin olduğu kahvehane önü masasında neredeyse bir yüzyıllık köy ve komşularıyla diğer insanların duruşu gibi, bilge insanlar topluluğunu oluşturmuşlardı.

   Antik kentleri koruyup kolladığınız zaman yüzyıllarca ayakta kalırlar. Geçmişleri de binlerce yıl öteye dayanır. Onları o güne kadar, yani bulunup yeraltından çıkma vakitlerine kadar koruyan tek şey; TOPRAKTIR…

  Ferhadanlı bilge görünüşlü insanları da bu vakte kadar yaşatan şey de; TOPRAKTI… Hepsi, ununu elemiş eleğini asmış olduğu halde, köye gelecek bir ses, bir soluk ve bir öykü peşindeydi.

   Toprağı ekip biçin insanlar böyledir; dinlenme vakti, henüz terleri yeni kurumuş halde çay ve kahve deminde; öteden beriden konuşurken, yeni bir yüz, yeni bir soluk ve haber de isterler…

  Antik kentleri yüzyıllarca bozulmadan koruyup saklayan toprak, ne hazindir ki köylerimizi aynı şekilde saklayamadı! Koruyamadı! Suçlusu toprak mı? Hayır; yüz bin kere hayır…

   Tek suçlusu vardır dersek konumuzu eksik bırakmış, asıl meseleye politik yaklaşmış oluruz…

   Biliyorum ki, bilim sözcüğü bize ağır geliyor. Sanat sözcüğü de öyle, felsefe de… Her evde olması gereken kütüphaneler, resimler, heykeller, müzik aletleri olmayınca toprak bir yere kadar yeşertti köy insanını.

   Ya kentlerimiz; kent insanlarımız? Lütfen oraya şimdilik girmeyelim! Ferhadanlı bilgelerimizi, onlarla konuşma ve onların yüzlerinde, duruşlarında gördüklerimi kısacası yorumlamak isterim.

  Ferhadanlı’yı baştanbaşa dolaşıp çıkışa ilerlerken son kahvehane önünde durduk. Yoldan biraz yüksekte oluşu, sıcak yaz gününe tezat ağaçların gölgesi altında üç masaya yayılmış Ferhadanlı insanlarını görme sebebimiz, onlarla birlikte birkaç söz yudumlama isteğimiz üzerine onların masalarına yakın bir yere oturduk.(Lokman Bey, Metin Bey, Özkan Bey ) ile birlikte.

  Hepsi ayrı ayrı; “ Hoş geldin” dedi. Yüzlerindeki duruş, hepsi derin bilgilere sahip olgun, erdemli kişiler gibi; insana, insanlık adına hasret içindeydiler…

—Çocuklar nerede? Çocuksuz köy olur mu? Yaşar mı? Diye sorduğumda yüzlerindeki çocuk yüzlerin kuytu köşelere çekilmiş, yaşam adına bütün bilgileri süzmüş ve başka yaşama ait bakışların tokluğunu ve özlemini gördüğümü sandım.

   Çocuklarını büyütmüşler ve hepsi kendilerini “Kurtarmak” adına şehre, Tekirdağ’a göç etmişlerdi. Belli zamanlarda Ferhadanlı’ya gelseler de artık onlar başka yerlere aittiler.

   Ömer Bey,85 yaşında olmanın olgunluğu içinde, yaşamın ağırlığından, kayıplarından söz etmek istemese de:

—Ben iyiyim iyi olmasına ama yengeni kaybettik. Biraz da bacağımdan şikâyetlerim var. Bu sözleri söyleyen Ömer Yıldız’ın bilge yüzündeki birikmiş şefkati avuçla değil kucakla dağıtmaya hazır haldeydi.

   Diğer Ferhadanlı insanlar da öyle; toprağı, onlardan önceki atalar gibi ekip biçmişler ve kıtlık zamanlarından öteye, bolluk zamanlarına ulaştırmışlardı. Tam da köyü hissedecekleri zamanda köyler çocuksuz, okulsuz ve insansız kalmış…

   Orada bulunanların konuşma, dertleşme isteği o kadar büyüktü ki, nasıl ki çocuklar sevdikleri oyundan, insandan ayrılmamak için sevecen oyalama taktiklerine sarılırlar; Ferhadanlı Bilgeleri görünüşlü insanları da öyle.Recai DENİZ:-Benim yerimi, biriktirdiğim eski eşyaları da görmenizi istiyorum diyerek hemen kahvehane karşısında bulunan evine davet etti.

  Evin girişinde, insansız eskiden işyeri olarak kullanılan yerin önünde etnografya müzesine layık, bir ömür biriktirdiği aletler, nesneler ve objeler duruyordu. Sadece ön tarafta değil, bahçenin içindeki duvar da geçmişin izlerini, insan seslerini, öykülerini taşıyan onlarca müzeye konacak eserler; bilge duruşlu Ferhadanlı insanı tarafından biriktirilmiş ve çürümeye yüz tutmuşlardı…

   Hastalandığı vakit ölümü hisseden Marcel Proust, “ Hâla vaktim var mı?” diye sormak yerine; “ Hâla, yazacak durumda mıyım?” diye soruyor. Ferhadanlı bilge duruşlu insanlar da öyle; “ Hâla köy kokularını duyabilecek, köy güneşinde yorgun aylaklığın erdeminde gülümseyen sözcüklerle konuşacak mıyız?” der gibiydiler…

 Güven SERİN 

 

 

  















27 Haziran 2023 Salı

KRAL ÖLDÜ YAŞASIN YENİ KRAL

 

internet

                          KRAL ÖLDÜ, YAŞASIN YENİ KRAL!

  Kral öldü, yaşasın yeni kral diyemem… Bu tür demeler, beklentiler yok etmedi mi demokrasi özlemlerimizi?

   Nedir demokrasi? Halkın egemenliği temeline dayanan yüce bir şeyse, halkın seçtiği bir insanın gidişi ardından tam da bu zamanda; “ En güçsüz olduğu anda” alkışlar yapıp; “Ben söylemiştim; etme bulma dünyası” diyemem…

   Adayların, Ankara’dan, parti liderleri ve onların arkadaşları tarafından seçildiği sürece, tam manasıyla demokrasi kucaklaması olur mu olmaz mı bilemiyorum…

     Görünen o ki, parti liderlerinin güvenini kazanan, olurunu alan VEKİL ve BELEDİYE BAŞKANI olma hakkını kazanıyor. O zaman; halkın içinde niye gezinip, halkla düşüp kalksın?

   Böyle gelmiş böyle gider mi bilinmez ama böyle giderse, tıpkı demokrasimiz gibi; neşemiz, huzurumuz, konforumuz, zenginliklerimiz de hep yarım kalacak gibi…

 Artık isimlerin kurtarıcılığı, kahramanların gökten inişini bekleme zamanı değil…21.yüzyıl, uzay yarışı çoktan başladı. Dünya üzerinde, dünyanın konforunu, zenginliklerini kullanan, dünyayı kendine hizmetkâr bırakan ülkelerin güler yüzlü demokrasi oyunları da kendi etraflarından öteye geçmiyor. Buna rağmen, insanlık; “Kötünün iyisidir” diyerek bulduğu her fırsatta bu ülkelere GÖÇ ediyor…

   Böyle giderse hiç kimse edindiği mülklerin, anılarla doldurduğu evlerinin, şehirlerinin arkasında çocuk ve torunları duracak-KALACAK diye beklemesin… Onlar da ilk fırsatta yarı demokrasi, yarı zenginlik gösterisi ve çağrısı yapılan ülkelere uçacak…

   Kral öldü, yaşasın yeni kral, diyemem! Seçilerek gelen birisinin seçilmeyerek gitmesini isterim. Kral öldü, yaşasın yeni kral! Demek yerine, daha kurumsal, daha demokratik ve bilimle sanatın kol kola yürüyeceği yönetim, yaşam biçimlerini istemekten vazgeçemem…

   Öteden beri en korktuğum şey, birisini çok hızlı bir şekilde yükseltip, göklere çıkartmak; kral ilan etmektir. Düşünsenize görevini layıkıyla yapan, yaptığı için de layıkıyla Devletimizin ve Milletimizin sunduğu her türlü imkânlardan yararlanan Belediye Başkanı, çok özel bir şey beklemezken, her gördüğümüz yerde;

  “ Şu sokak çok harika oldu. Bu cadde muhteşem oldu. Yaptığınız park için size minnettarız.” Diyerek, zaten bu görevleri yapmaya gelen ve yapmak için personeli, elemanları-çalışanları bulunan Başkanları aldatıyoruz…

  Bir de onların işlerini yapması, şehirlerini güzelleştirmesini beklemek yerine, büyük çoğunluğumuz KİŞİSEL meselelerle bu gidişatın canına okuyoruz…

   Hal böle olunca; kral Öldü, Yaşasın Yeni Kral! Diyemem… Kral çıplak demeyi popüler kılamam…

   Bütün bunları diyemezken, şu sözleri söylemeyi de borç biliyorum. Görevinden alınan, istifa ettiği bildirilen eski Belediye Başkanı olan kişiyi yücelten, sürekli alkış tutan, o anlı şanlı kişiler nerede?

    İster uzak, ister yakın TARİH, bu yüzden çok önemlidir. Özellikle bir koltuğa oturup, halk ve hak adına hizmet vermek isteyenlerin özenmeyeceği tek şey; Kral olmalıdır! Zordur kralın gelmesi de gitmesi de. Krallığın o güzel-konforlu-egolu dünyası elden gidince insanın dünyası kararır…

   Bu yüzden halk olmak çok yüce bir şeydir. Sıradanlığın, yetmezlik ile umutların bahçelerinde dolaşmanın kıymetini bilmek de az şey değildir…

 Nerede o eski bayramlar? Diyenlere şunu sormak isterim: - Siz bayramı canı gönülden kutladınız da “BAYRAM” size arkasını mı döndü? Siz, komşunuza, akrabanıza canı gönülden bir el uzattınız da; “ONLAR” size arkasını mı döndü?

  Kutlu OLSUN bayramınız; canı gönülden… Bırakın boş, gereksiz kırgınlıkları; tutun; sevgiyle bir anlığına bir bayram sevinci neşesi içinde; bir çocuğun, bir insanın sıcacık ellerinden…

 Güven SERİN

  

 


6 Nisan 2023 Perşembe

ATMAZSAN BATMAZ

 

Nedret Güvenç sahnede

                                                      ATMAZSAN BATMAZ!

    ( Sanatçının Utancı )

  Süleymanpaşa Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün çok değerli bir sloganıdır; “ Atmazsan Batmaz!”

  Antalya Kaleiçi fırsat bulunca gittiğim, gideceğim ülkemizin kıymetli yerlerindendir. Orada bulunduğum bir sabah, henüz gün yeni başlamış, Karaalioğlu parkı kuşlarından önce kulağa çok güzel gelen bir şarkının tınılarını duydum. Vivaldi’nin dört mevsim eserinden bir şarkı, Muratpaşa Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü uygulaması olduğunu sonradan öğrendim.

  Tarihi taş binaların dar sokaklarına giren küçük temizlik aracının hoparlöründen yayılan Vivaldi eseri muhtemelen oraya yerleşen Avrupa insanlarının önerisiydi. Her duyduğumda klasik müziği, zamanında ve ölçüsüyle yapılacak her türlü hizmetin insan denen canlıya; hareket, neşe katmanın yanında ne ölçüde değer verildiğini de gördüm…

  Merkez belediyemiz Süleymanpaşa Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün sloganı da çok değerli. Daha da geliştirip, genişletilerek, belki temizlik araçlarına sevilen müzikleri de koymak düşünülebilinir!

  Bütün bunların yanında şehrimizdeki sokak, cadde ve kaldırımlara tükürenler bir türlü azalmadı. Tükürenleri bir kenara bırakırsak, beşinci kat balkonundan çöp poşetini aşağı savuranlar da çok az olsalar, can sıkıyorlar.

  Sormak istiyorum; şehirlerimize göçler yaşanırken nerelerde yanlış yaptık? Köy yollarında bile görmediğimiz pislikleri burada görüyoruz; niçin?

  Avrupa şehirlerine, köylerine gidenler anlata anlata bitiremiyorlar gördükleri tertip, temizlik, mimari kültürleri. Bırakın Avrupa kentlerini, kasabalarını ve köylerini bir yana! Herhangi Anadolu köyü, özellikle Rum insanlarımızın olduğu sadece yaşlıların yaşadığı Gökçeada köy sokakları neredeyse “Bal dök yala!” görüntüsü içinde…

  Bu nasıl iştir böyle? Kime sorsam; “ Eğitim” diyor… Sadece eğitimle oluyorsa, niçin bu eğitimi veremedik? Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki, kirli sokaklar, caddeler, kaldırımlar zamanında temiz tutulmazsa daha da kirlenirinmiş! Niçin mi? Nasıl olsa etraf kirli, biz de kirletsek bir şey olmaz! –Düşüncesi yerleşiyormuş…

  Zamanın derinlerinden bir sanatçının anılarından bir şeyi paylaşmak istiyorum. Bir kez nasıl olduysa çalıştığı, ekmeğini çıkarttığı sahneye tüküren bir sanatçımız ölünceye kadar şu sözü omuzlarında bir yük olarak taşımıştır;

“ Allah beni affetsin, SAHNEYE tükürdüm!”

Bu isim-sanatçı kimdi? Nedret Güvenç’tir. Tam da perde açılacak oyun başlayacaktır. Nasıl olduysa bir gıcık gelir kendisine. Boğazını temizlemek için sahne arkasına mecburiyetten gider ve bir köşeye tükürür. İşte o tükürük, sanatçının utancına dönüşür…

  Ya yaşadığımız şehirler? Bizlerin her şeyi değiller mi? Onurumuz, namusumuz, beslendiğimiz, üzüldüğümüz, güldüğümüz, çocuklarımızı yetiştirdiğimiz bu kutsal yerlere her gün nasıl tükürür insan? Hangi bitmemiş insanlığın ilkel tarafıdır bu tür alışkanlıklar?

  ATMAZSAK BATMAZ…

Yaşamı anladıkça, şehirlerimize dört elle sarıldıkça, hiç bilmediğimiz ama kulağa çok hoş gelen klasik eserler de çok seveceğimiz, gitmediğimiz opera sahnelerini bile ne çok ŞEY kaçırmışız diye izleme fırsatı kollayacağımız yerlere dönüşecektir.

 Güven SERİN 

  

 

 

 

 

 





10 Ocak 2023 Salı

HASAN ALİ YÜCEL MEYDANI

 

İnternet
İnternet

                                     HASAN ALİ YÜCEL MEYDANI

 

  Ekrem Eşkinat zamanında tarihi Bedesten’in kuzeyinde yepyeni meydanımız oldu. İsmi de Hasan Ali Yücel Meydanı konuldu. Çok anlamlı bir düşünce; Türk Eğitim Sistemi içinde zamanın en önemli ve değerli Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ismini bir meydana vermek…

  Meydanın hakkını verip vermediğimizi tam olarak bilemiyorum. Meydanı anlamlı kılacak dükkânlar uzun süre çok yüksek kira bedeliyle verildiği için ya boş, ya verimsiz kaldılar.

  Duyarlılığı olan okuyucuyu, şehrini sadece OTEL kabul etmeyen insanlara çok farklı ve içten saygı duyduğumu söylemeliyim. Osman Hoca; Osman Naldemir de böyle insanlarımızdan, sorumluluk taşıyan aydınlarımızdan bir tanesidir.

  Atölyeme gelip hatırlatmasaydı bu yazıyı yazıp hazırlayamazdım… Her zamanki duyarlı tarafıyla, Hasan Ali Meydanı için çok önemli bir öneriyi, eksiği gün yüzüne taşıdı.

   Hasan Ali Yücel’in Hürriyet Mahallesi’nde olan heykelinden söz ettikten sonra, bu heykelin taşınarak meydanın girişine bir yere konulması gerektiğini söyledi.

   Osman Naldemir’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Şehrin, yaşadığın yerin düşünürü olmakla kalmıyor, kimselerin sokulmadığı, sahip çıkılmadığı Öğretmenler Derneği’ni de sahipleniyor; birkaç fedakâr arkadaşı öğretmenle birlikte.

   Hasan Ali Yücel Meydanı ve onun hemen karşısında Üç Kemaller Meydanı olmasını istediğimiz yer, son zamanlarda şehrimize yapılan en önemli yeniliklerden, nefes aldıran hizmetlerden olduğu tartışılmaz…

   Nefes alan, her saat insanın, neşenin, huzurun, sosyal hayatın olduğu meydanlara, şehirlere, ülkelere baktığımızda ne görüyoruz?

   Meydanlarının haklarını veriyorlar. Meydanları, dükkânlarla, kafeteryalarla ve heykellerle, abidevi binalarla donatıldığını da gördüğümüzü söylemek isterim.

   Tiflis, Üsküp, Antalya, İstanbul, İzmir bu tür meydanlarla dolup taşıyor. Geziye, görmeye, dinlenmeye çıkan her insan, çay kahve içeceği, soluklanıp başka duygulara dokunacağı geniş, zarif ve dikkat çeken meydanlarda vakit geçirmek ister.

    Öyleyse, bunca yeni meydan, yeni binalar, hizmet yerleri yaptığımız halde kendi insanımızı bile tam olarak; meydanlara, çarşılara çıkaramıyor oluşumuzun sebebi nedir?

   “Ben yaptım oldu!” demekle olmadığı anlaşılmadıysa bir kez daha söyleyelim. Meydanları besleyecek dükkânlar, dinlenme, beslenme alanları yanında insanların seyrederken duygulanacağı çok iyi heykellere, mimari yapılara acilen ihtiyacımız var…

   Hasan Ali Yücel Meydanı için de, çok başarılı heykeltıraşlara öneri getirip, buraya dışarıdan veya şehrimizden gelecek her insanı duraksatacak sanatsal bir heykel, yapı inşa edilmesi Tekirdağ ve Süleymanpaşa için lüks değil; ONURDUR…

 Güven SERİN 

 

 

     





2 Ocak 2023 Pazartesi

BABA MİRASI

 


Kamera; Güven

                                                         BABA MİRASI

      ( Arif Güneş’in Oğlu Hayrettin Güneş)

   Pazar günü,2023-Yeni yılın ilk günü öğrendim ölümünü ve gömülmüş olmasını. Doğduğu mahallede, şehir merkezinde değil de yaşadığı mahallede kılınmış cenaze namazı…

   Yüksek duygular taşıyan yazılarımı yazmadan önce; ÖNCÜ bildiğimiz, sevip saygı duyduğum yazarların eserlerinde geçen sözcüklerine de sarılmayı seviyorum. Ne zaman sıkışırsa gönlümüz, haykırmak istiyorsak başka bir şekilde, bizden önceki seslenişlere kucak açarız.

   Anton Çehov’un Vişne Bahçesi oyunundaki karakterler ölümü sorgular:

—Değil mi ki, eninde sonunda hepimiz öleceğiz…

—Öyle de düşünebiliriz. Şöyle bir bakalım ölümün anlamı nedir? Belki de insanın yüz türlü duyusu vardır da ölünce bizim bildiğimiz beş duyusu yok oluyor, kalan doksan beşi ise varlığını sürdürüyor…

  Çehov ölümün hakkında yaptığı yorum böyle ve hayli ilginç bir görüşü de anlatıyor.

  Arif Güneş’in oğlu Hayrettin Güneş, kırk yıla yaklaşan dostluğun da adıdır. Şifa Eczanesi kalfası olan Arif Güneş, birçok insanın gözünde yarı doktor algısı, inancı taşıyan naif bir insandı.

 Yalıçapkını olarak bilinen kuşların bilim insanları tarafından takip edilip incelenmesi ve belgeselleri yapıldıktan sonra bambaşka öğretiler, farklı hayvan, kuş karakterleriyle karşılaştım. Hayvanlar dünyasında bildiğimiz bütün gerçeği yerle bir eden bir bilgi ve öğreti…

Nasıl mı? Yalıçapkını yavruları yumurtadan çıkar çıkmaz onları besleyen babaları oluyor. Anne ise başka bir yumurtlama yolculuğuna uçuyor…

   Hayrettin Güneş ise çok daha şanslıydı. Annesi tarafından şefkatin en anaç tarafı sunulmuş olsa bile babası Arif Güneş’in kanatları anne kanatları kadar sağlam, sıcak ve hoşgörülüydü…

   Bu yazım, bir veda veya bir anma, belki de ruhsal bir günah çıkarma sayıla bilinir. Ne kadar çok şey yazsak da ayrılışın-ölen kişinin ardından; hiçbir sözcük, cümle anlatamayacaktır tam olarak bu yüce dönüşümün öyküsünü.

  Yazımın başlığı için; “ Baba Mirası “  demeyi uygun gördük. Niçin mi? Arif Güneş-Arif Amca ile yıllara inen dostluğumuz içine onun neredeyse her vakit tekrarladığı sözcükler:

—Hayrettin size emanet! Hayrettin’i yalnız bırakmayın!

   Aynı sözcükleri, oğlu Hayrettin Güneş’e de sıklıkla tekrarlıyormuş. İki isim veriyormuş; birisi benim-kisi…

   Öyle de oldu. Kırk yılık yaşam öykümüzde en ufak sancılı zamanlar olmadan, çok sık görüşmesek de, zaman zaman, tıpkı ilk tanışma zamanlarımızın arkadaş heyecanı, saygı ve sevgisi içinde…

   Kökleri derinlere inen arkadaşlık ve dostlukların kopuş anlarında tıpkı yanardağ püskürmesi, buzullardan çok büyük parçanın kopup okyanuslara açılması veya kabuk tutmuş bir yaranın kanaması gibi bir şey oluyor...

   Tanımlayamadığımız bir şey… Tam olarak anlatamadığımız bir şey… Her ölümün yüce bir yaşam aktarımı, hatırlatması ve “kendine gel” uyarısı taşıdığını bilsem de, bildik tekrarlara düşmeden, yolcu etmek, el sallamak ve öldürmeden ölümü yaşatacağıma inanmak istiyorum…

  Güle güle arkadaşım ve dostluğun ve Arif Amca’nın yüksek hatırası…

Son sözleri söylemesi için yine Çehov’a rica edeceğim:

 —Kusurları gidererek hep ilerliyor insanlık. Şu anda ulaşamadığımız şeylere, günün birinde iyice yaklaşıp o amaca ulaşacağız…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 

 


17 Aralık 2022 Cumartesi

RÜZGARLARIN KAVGASI

 

Kamera; Güven ,İğde Ağaçları

                                    RÜZGÂRLARIN KAVGASI

 

  Nasıl derler; “ Rüzgâr eken fırtına biçer.” Rüzgârların kavgasına ya bilim insanları ya da sözcüklerin, öykülerin peşinde koşan yazarlar, düşünürler tanıklık edebilirler.

 Lodos ile Günbatısı rüzgârının kavgasını,iğde ağaçlarını göreceğim uzaklıkta, yaşlı çam ağacı altında bulunan bankta izliyordum.. Lodos henüz denizi sahili koruyan taşların üzerinden aşırıp yürüyüş yolunu ıslatmamıştı. Sıklıkla dirsek atıyor:

—Yolumdan çekil! Diyordu Günbatısı rüzgârına. Bu iki arkadaş sıklıkla kavga ederler, birbiriyle didişirlerdi ama hiç böyle kavga ettiklerine rastlamamıştım. Bunun adına serbest dövüş diyorlardı…

  Lodos’un sağlam yumrukları sanki demirdendi. Öyle güçlü ve hızlı birkaç yumruk salladı ki, Günbatısı düşer gibi oldu. Lodos, onun havada dönerek, yarım salto yapıp vuracağını düşünmemişti. İlk önce artistlik buz patencisi gibi havaya zıplayan Günbatısı, sonra iki ayağınla Lodosa öyle bir yüklendi, vurdu ki Lodos ister istemez soluğu kesildi. Yutkunamadı, konuşamadı, muazzam öfkesi, ölüm sessizliğine gömüldü.

  Rüzgârların kavgaları yüzünden yere dökülmüş çınar yaprakları nereye gideceğini şaşırmışlardı. Adeta bir birleriyle yarış halindeydi yapraklar. Kavgayı Günbatısı kazanır gibi olduğunda, Gündoğusu yönüne nehir gibi akıyorlardı. Lodos öne geçtiğinde ise bir anda yön değiştirip ana caddeye doğru sürükleniyorlardı.

  Rüzgârların kavgası bitecek gibi değildi. İğde ve Ilgın ağaçları kırılmamak, kopmamak için her türlü esnekliği, nezaketi gösteriyor, rüzgârların kavgasını izlerken, güneşten aldıkları ışıltılı enerjiler içinde görsel şölenle birlikte, korku gösterisi arasında gidip geliyorlardı…

  En sonunda rüzgârların efendisi Poyraz da kavgaya dâhil olmak için kaba, sert ve emredici sesiyle:

—Hoop, ne oluyor burada? Benden izinsiz, benim krallığımda ne mok yiyorsunuz?

  Bu seslenişi, uyarıyı bir yerde tehdidi ne Lodos, ne de Günbatısı duydu. Öyle gerilmişler, öfkeye yenilmişlerdi ki artık araya giren de onların dayağını yerdi. Belli ki Poyraz’ın kara yüzünü, sert yumruklarını unutmuşlardı. Poyraz inanılmaz bir çeviklik içinde her ikisine de ikişer kez ve çok sert şekilde Osmanlı tokadı vurunca anladılar vaziyeti.

  Poyraz, kendince bir sürü küfür savurdu havaya. Geçmiş zamanlarda insancıklara nasıl kazma kürek yaktırdığını, dışarıda kalanların kanını dondurduğunu:

—Buraların kralı benim! Dedikten sonra etraf buz kesti. Nereden çıktıysa Karayel de dâhil oldu bu kavgaya. Poyraz’ın yüksek ve çıldırmış egosunu izlemiş, yerli yersiz küfürlerini dinlemiş ve az görünen, az konuşan ama tok sesiyle:

—Kendini ne sanıyorsun Poyraz! Yoksa efsanelerdeki tanrılar tanrısı Zeus rolünü mü üstlendin?-Ne sandın ya! Hanginiz bana kafa tutabilirsiniz! İstersem, hepinizi yerle bir ederim. En güçlü benim…

  Olup bitenleri başını öne eğmiş halde dinleyen gezegenimiz Dünya, acı bir tebessüm içinde kendi kendine mırıldandı:

—Ben şu anki yörüngemden çıkarsam görürsünüz siz güç kimdeymiş!

  Güç kavgalarını sessizce izleyen iki rüzgâr; Ege’nin İmbatı ile Tekirdağ’ın Frişka rüzgârları, usulca çekildiler evlerine. Sımsıkı kapadılar kapılarını. Frişka rüzgârı:

—Barışı, sevgiyi, dönüşümü yeşertmek varken, eşsiz gezegenin lüks fırsatlarının yüce erdemlerine dokunmak duruyorken, bin bir çeşit rengi, sesi, kokuyu bilmeden, görmeden, dokunmadan, anlamadan ve koklamadan gitmek ne garip bir şey! Dedikten sonra her zaman tatlı bir düş gibi ortaya çıkan Frişka, yanan ocağının başında bir kedi uysallığı içinde kış uykusuna daldı.

 Güven SERİN 



9 Aralık 2022 Cuma

MEZARLIKLAR ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNE SORMAK İSTERİZ

 

Kamera; Güven
Tekirdağ Eski Türk Mezarlığı
Kamera; Güven
Tekirdağ Eski Türk Mezarlığı
Bakıma Muhtaç Bir Halde

Kamera; Güven
Türk Yahudi Mezarlığı
Viran haldeler
Kamera; Güven 2018
Türk Yahudi Mezarlığı Tekirdağ

         MEZARLIKLAR ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜNE SORMAK İSTERİZ

 

   Asıl konumuza geçmeden önce Mezarlıklar Şube Müdürlüğüne teşekkürümü sunmak isterim. Günümüzden 8–10 yıl önce insanların cenazesi olduğunda nasıl panik yaptıklarını, acılarını yaşayamadan defin telaşına düştüklerini biliyoruz.

  Ya şimdi? Her şey olması gerektiği gibi yürüyor; Mezarlıklar Şube Müdürlüğü insanların acılarını paylaşıyor, yapılması gerekenleri layıkıyla yapıyor.

   Tekirdağ İl Emniyet binasının yanında bulunan Eski Şehir Mezarlığı ve İl Emniyet Müdürlüğü binasının hemen arkasında bulunan Türk Yahudileri Mezarlığı ciddi tehlike içinde bulunuyor.

  Bir süre sonra İl Emniyet Müdürlüğü yeni binasına taşınacak. İl Emniyet Müdürlüğü burada olduğu için her iki mezarlığın değerli mezar taşları, öyküleri bugüne kadar kısmen de olsa korundular.

  Osmanlı döneminin mezar taşları, şehir esnafımız, kültürümüz adına çok önemli öyküleri barındırıyor. Böyle değerlerimiz varken, üstelik yok olma tehlikeleri yanı başımızda kol geziyorken, onların onarılması, korunması TEKİRDAĞ şehri ve insanı adına çok önemli ve değerlidir.

  Şehrimizde biz Türklerden başka Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler yaşıyordu. Dünyanın kaçınılmaz öykülerinden birisi de göçler, anlaşmazlıklar, ayrılıklar her ülkede yaşandığı gibi bizde de yaşandı. Şehrimizin çok sesli korosu yıllar önce sustu.

   Sadece Sarı Köşk mimarisi, öyküsü incelenirse, Mikes Kelemen’in (Macar yazar) eseri: Türkiye Mektupları okunursa, bugün okul olarak kullanılan o dönem mimarisini, o dönem kültürünü yansıtan okullar gezilir ise, insanlığın birbirine ne kadar çok ihtiyacı olduğu, birlikte neler yapacaklarının kanıtlarını da bulabilir, görebilir ve anlayabiliriz…

 Osmanlı döneminden kalan çok değerli mezar taşlarının halleri içler acısı. Onların ayağa kaldırılıp kitabeleri tekrar yerine konmalıdır. Bu mezarların, mezar taşlarının anlattığı, aktardığı ve taşıdıkları öyküler kitaplaştırılıp şehir kültürüne acilen kazandırılmalıdır…

   Bir büyük tehlike de Türk Yahudi Mezarlığı için söz konusudur. İl Emniyet Müdürlüğümüz taşınır taşınmaz burasının defineciler tarafından yağmalanacağı açıktır.

   Kanıtı mı? Emniyet İl Müdürlüğü’nden uzak tarafı ( yol tarafı ) çoktan yağmalanmış. Güzelim mermer mezar taşları çoktan yok edilmiş… Oysa hepsi bir eser, manevi birer değerlerdir…

  Onlar, orada toprağın altında yatan, uyuyan veya çoktan ruhları ve bedenlerinin de ayrıldığı insanların tamamı Tekirdağ doğumludur. Öyküleri burada yazıldı.

  Aşkları, evlilikleri, umutları, komşulukları, dostlukları, ticaretleri Tekirdağ’da yaşanıp insanlık tarihine küçük bir parça iz bırakıldı.

  Her iki mezarlık da sıradan mezarlıklar değiller. Sadece otlarını temizleyerek buraları var edemeyiz. Burasının tarihsel geçmişi, her büyük milletin bağrında yetiştirip büyüttüğü insanlara değer verme biçimini önce kendi insanımıza, sonra ülkemize ve dünyaya gösterme yüceliğine kavuşabiliriz.

  Burada yetkisi olan ve taşıyan herkes; sadece kanuni açıdan değil, insani açıdan da sorumludurlar.

   Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Yüksel ÖZDAL, Mezarlıklar Şube Müdürü Osman Nuri BEDİR bu konuda ne düşünüyor? Neler yapacaklar? Manevi, kültürel, insani ve kanuni değerler adına çok merak ediyorum…

 Güven SERİN 

 


 

 

 










4 Ekim 2022 Salı

BİR UÇAK,BİR HEYECAN,BİR ONUR

 


Kamera: Kıvanç Kivan Tekirdağ


Kamera: Kıvanç Kivan

       BİR UÇAK: BİR HEYECAN: BİR ONUR

  2 Ekim günü akşamüstü, Tekirdağ Süleymanpaşa sahilinde SOLOTÜRK gösterisi, tam manasıyla solukları kesti… Göğüslerimizi kabarttı…

  Sahile, iskeleye inmiş insanların heyecanını anlatmak gerekirse: Muhteşemdi… Arkadaşlarıyla, dostlarıyla, çocuklarıyla tam bir insan-HALK şöleni yaşandı bir iki saatlik zaman dilimlerinde.

  SOLOTÜRK gösterisi belki yirmi dakika sürdü ama öncesinden sahile akın eden insanlar, tıpkı festival zamanını hatırlattılar. Özellikle kameralarını, fotoğraf makinelerini alıp gelenler, telefonlarının fotoğraf seçeneğini açanların tek dileği gökten bir anda gelecek uçağı görüntülemekti…

  Binlerce insanın; çocuk, kadın, kız erkek, yaşlı genç beklediğine değecek SOLOTÜRK uçağı göründü. Şehrimizin kuzeydoğu yönünde ilk önce bir kuş büyüklüğünde ve sonra, ses hızını aşan uçak, sahilde birikmiş, toplanmış binlerce insanı selamlar gibi çok alçaktan geçti.

  İlk önce görüntü ve sonradan geride kalan o korkunç sesi, sahile, şehrin yapılarına ve tepelerine bile dokunarak geri dönmesini biliyor. Tecrübeli pilotun manevraları, gösterisi teknolojinin, bilginin, deneyimin de gösterisiydi aynı zamanda…

  İlk uçağa bindiğimde yer çekim kuvvetini alt eden jet motorları çalıştığında, yerin muhteşem kuvvetine nazikçe karşı durup göğe havalandığında ilk teşekkürüm; uçak mühendislerine, uçak teknolojisine olmuştu.

  Tekirdağ Süleymanpaşa insanı nice zamandır böyle yoğun, istekli, gönülden doldurmamıştı sahillerine, park ve bahçelerini. Esnaf bile bu işe şaşırmış, satacağı ürünleri yetiştiremiyor, oturacak olanlara masa, sandalye bulamıyordu.

  Hareketin yüce anlamıdır bu görüntüler. Şehir insanı, esnafı için hareketin aynı zamanda bereketi de…

  Birkaç belgeselde izlemiştim uçak pilotlarının muhteşem tecrübelerinin nasıl oluştuğunu. Binlerce öğrenci arasından seçilen pilotlar, zamanla pilotların en fazla etkilendiği G kuvveti denen o büyük basınca, ağırlığa karşı kaldıkları, belirlenen dereceyi geçtiklerinde bayıldıklarını, hatta daha başka kötü olayların meydana geldiğini biliyoruz.

  Tekirdağ sahilinde gösteri yapan pilotun, devasa insan kalabalıklardan, Tekirdağ halkından; ellerden, yüreklerden alkışlar alması boşuna değildi. İnanılmaz derece zorluğu olan manevraları onlarca kez yaptı. Ve gitmeden birkaç dakika önce de sahilin çok yakınından ve çok yavaş geçerek: Ordumuz ve Hava Kuvvetlerimizin selamını, sevgisin sundu…

   İşte, en büyük alkış, en büyük sevinç ve kıyamet o zaman koptu; şehir insanımızın ordusuna olan inancı, sevgisi adına…

   SOLOTÜRK gösterisini İlyas Bey ile birlikte izledik. Baştan sona kadar… Ve bittikten sonra SOLOTÜRK pilotu ve uçağı gibi, iskeleden başlayıp sahilin her yönüne, insan kalabalıkları içine girdik. Mahşeri bir kalabalık: Korku, bezginlik taşımıyordu. Tam aksine, sevinç, heyecan ve onur taşıyorlardı…

  İlyas Bey ile bu konu üzerine biraz kafa yorduk. Niçin bu kadar insan sahile akın akın geldi? Arkadaşlarla yapılacak en hafif konuşmalar, tartışmalar inanın bana beyninizin de en kuytu köşelerini aydınlatacak, yepyeni sözcükler bulup, yepyeni cevaplara dokunarak, birçok oluşumun manasını, en uygun, özgün sözcüklerle anlamlı hale getireceksiniz.

  Niçin? Sorusuna şu cevabı bulduk! Şehir insanımız harekete açtı. Mutluluğa… Heyecana… Harekete-Canlılığa… Bütün bunların yanında şehir insanımız: Ordu ve pilotlarının kabiliyetlerini görmeye da açtı… Her zaman güven duyduğumuz Ordumuzun bir parçası, bir tek pilotu ve uçağı bile, Cumhuriyet rejiminin bilgi, bilim, deneyim ile nerelere gelebileceğini, alkışlamaya, görmeye ihtiyaç duymuş şehir insanı, çocukları, hatta bebekleriyle sahile koşmamış, sanki bir nehir gibi akmıştı…

   Hatırlar mısınız eski bayramlarımızda Askeri Bando ve Mızıka ekipleri halkın en çok alkışını alır, insanımızın gönül teline dokunurdu…

  Bu yüzden, şehirlerin her hafta, hatta her gün harekete, gösterilere ihtiyacı vardır. Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatro ve Operaları, bu yüzden kurulmuştur. İnsanın sadece bedensel harekete değil, ruhsal, zihinsel, düşünsel hareketlere da ihtiyacı, mecburiyeti vardır.

  Bu yalnız şehir, henüz kasaba kültürünün dışına çıkamamış şehir, SOLOTÜRK gösterisine ırmak gibi akmış ise, koştuysa, Ordumuz ve insan kabiliyetlerine duyduğu saygı ve sevginin yanında coşkuya, farklılığa; sosyal, kültürel, sanatsal, atletizm alanlarında coşmaya, coşturmaya olan çağrısını da göstermiş oldu; tıpkı SOLOTÜR uçağı ve pilotu gibi; ALKIŞLARIMLA…

   Burada kullandığım fotoğraf, Ahmet Kivan’ın oğlu Kıvanç’ın objektifindendir…

 Güven SERİN