Nazım Hikmet Ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet Ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2020 Cuma

BEN ORDAN GEÇERKEN






                                    BEN ORDAN GEÇERKEN BİRİ


   Yaşamının neredeyse yarısı hapishanede, kalan yarısı da sürgünde geçen Nazım Hikmet’in önemli bir şiiri bestelenerek müzik dünyamıza bir ağıt gibi armağan edilmiştir. Sanatçının sanatı hüzün ve özlemlerle yoğrularak var ediliyor. Tıpkı kültürel yaşamın küçük kırıntılarla oluşması gibi bir şey…

   Nazım’ın efkârından, Zülfü Livaneli’nin sesinden doğan bu şarkının sözleri, dinleyeni etkilemeden çekilmez geri. Gece ve karlı bir yolun, kayınların karanlık gölgesinde özlem denen şeyin muazzam bir kora dönüşebileceği bir yol ve yolculuk şarkısı…

  Kayınların arasında kış gecesinin karlı ve ıssız yolunda görünen bir pencerenin ışıltısı, ülkesini, sevdiklerini özleyen bir insanın kurtuluş umudunun yüceliğini de anlatıyor…

  “Ben oradan geçerken biri/AMCA dese gir içeri.”

   Şair, bir ses duymak ister; yalnızlığının özlemini giderecek; hiç olmazsa bir ses ve beş on dakikalığına ısınacağı sıcak bir evin sıcak hoşluğunu sanatın düşleriyle yakalamak ister…

   Yedi numaralı halk otobüsüne binme aşamasında yan yana geldiğimiz kadın yolcuya “Buyurun” dediğimde, henüz çantasındaki bozuklukları bulamamış kadının verdiği cevap;

  “ Amca siz önce buyurun!” demez mi? Şairin, yakalamaya çalışıp duymak içine büyük özlem duyduğu sihirli sözcük; “AMCA!” söylenince bir parça irkildim sanki! Bugüne kadar bana “ Amca” diye sesleneler yeğenlerim Cem ve Ata’dan başkaları değildi. Ağabey sözcüğünün, seslenişin gençliğine hapsolmuş algım,”Amca” seslenişini bir yaşlanma uyarısı gibi algıladı. Birden nezaket içeren bir alınganlık içerisine düştüm…

  Yedi numaralı halk otobüsüne binerken “ Amca” seslenişini de yanımda alarak tek kişilik koltuğa oturdum. Neredeyse gözlerimi örten lacivert kasketimi çıkartırken “Amcalık” rütbesini de çıkarttığımı hissetim. O anda, Nazım’ın sürgünde yaşadığı hayatta, gece yapmış olduğu karlı kayınların olduğu yolda hissettiği ve beklediği çağrı, kendi ülkende, güven içerisinde yaşadığım şehirde, bana cazip gelmemişti.

   Yarım yüzyılı geçen yaşamımızda, bizlerin yaşında olan dedelerimizi düşündüğümde nesil farkının ne büyük şansa dönüştüğünü görmemezlikten gelemem… Halen, dağlarda yürüyebiliyor, haftalık yüzme salonuna gidip amatörce de olsa yüzme sporumu yapıyorum. Canım isteyince bisiklete binip, günlük yürüyüşlerim dedemin yüz metrede duraklayıp yorgunluk gidermeye dönüşmemiş durumda.

  Bir sözcük, bir sesleniş o kadar mı harekete geçirir insanı? Yoksa “Amca” seslenişinin ardında görüntümün yaşlanma haline dönüştüğünü mü kastetmişti otobüse benden sonra binen, bana öncülük veren kadın?

  Algılarımız, geleneklerimiz, eğriye doğru seslenişlerimiz her yerde fazlasıyla yok mu? Pazaryerindeki pazarcıların kendinden yirmi yaş küçük kadınlara dahi “Abla” diye seslenişine yüzlerce kez tanık olduğum halde, bu sözcüklerin, seslenişlerin üzerinde “Amca” seslenişi kadar durmamıştım…

   İşin aslı, insanımızın duygusal yanı; kendimizden büyük gördüğümüze hiçbir akrabalık ilişkisi bile olmasa her daim sesleniş biçimleri; “Ağabey-Amca” değil midir? Yok, bunun bir ayıbı. Bilinen sözcüklerin kısırlığı ve kısalığı; “Hanımefendi” veya “Beyefendi” nezaketine uzak oluşumuz, her daim birbirimizi idare edişimizin sırrı burada gizlidir…

   Şekspir’in Hamlet oyununda bir yerde bir söz duyulur; “Her şeyi oluruna bırakmak…” Gelişmiş ülkelerin yazar ve şairlerinin eserlerinde binlerce, on binlerce sözcüğü kullandığını, yaşama hediye ettiğini düşür kendi yaşamımızda, günlük hayatımızda elli-yüz sözler günü ve yaşamı düşünürsek; seslenişlerde ki “Amca” , “Abii” sıfatları pek de yanlış şeyler değil gibi görünüyor…

  Edebiyatı bilim değil de birkaç ağdalı söz söyleme olarak görmemizin kısalığı, kısadan hisse çıkarmakta zorlanışımızın yolculuğu oturduğumuz kahvehanelerde ve hapsolduğumuz süslü odalarımızda ki kısa derinlikte bile gün yüzüne çıkmıyor mu?

  Hamlet, vücudunda yayılan zehir yüzünden ölmek üzereyken; “ Vaktim olsaydı…” der, yapacaklarını yapamamanın hüznünü arkadaşı Horatio’ya duyurur; “ Vaktim olsaydı…”

 
Güven SERİN  
 

17 Nisan 2014 Perşembe

NAZIM ÇAĞIRDI


Kamera; Güven   Gelibolu Şafak Vakti...


NAZIM ÇAĞIRDI

 Nazım Hikmet’in aşkları da şiirleri kadar önemli ve iz bırakmıştır. Belki de aşkları olmasaydı şiirleri de olmazdı; çünkü duyguları besleyen, ateş, rüzgâr, özlem, fırtına, yokluk, vefa, yağmur; yaşama saygı duyan ruhların bedenleriyle sözcüklere, sözcüklerin esere dönüşen inşaatına dizilir.

  Nazım da böyle yaptı; sevdi. Ülkesini, karısını, çocuğunu, sevgililerini sevdi… Nasıl ki, iyi bir mimar, yaşadığı zamandan öte kalmanın ilahi ve evrensel hissedişini zanaatine aktarır; taşta, mermerde yaşarsa; sevginin mimarı olmak da öyle bir şey. Nazım da böyle mimarların en nadir-nadide insanlarından yalnız bir tanesi…

  Bugün, günümüzde teknolojinin, medyanın, bilgilenmenin yağmura, fırtınaya dönüştüğü bu zamanlarda bile, sevgiye, mimariye, mühendisliğe uzanan ruhların bedenleri oldukça nadir; sanki yok gibi. Şehirlerimize bakınca bunu görebiliriz; her şey yüksek karlılık üzerine… Kendi şehrimize sadece sahili baştan başa dolaşırken bile; gözlerimizi yamaçlara, tepelere kurulan evlere bakınca, ne büyük kıyım-kıyamet yaşandığını, sanki özürlü mimarlar ordusunun büyük ucubelerinin ortaya çıktığını görebilir, anlaya bilirsiniz.

  Tanıdığım birçok insan, haber izlemeye korkar oldu. Her gün yaşanan cinayetlerin birçoğu; “güya” sevgi üzerine! Ya benim olacaksın, ya öleceksin! Böyle bir sevgi var edilir, yaşatıla bilinir mi? Hiç sanmam…

  İşte, Nazım’ın sevdaları bu yüzden farklı; çünkü nezaket, zarafet, edebiyat, samimiyet ile beslendiler. O yüzden, Piraye, Münevver, Vera ve Nazım’ın son sevgilisi Doktor Galina, Nazım’ın şiirleri gibi, edebiyatın kalkanları içine, ebedi yolculuğun müzesine kaldırılmış durumdadır.

 Her şeyin, dünya üzerinde yaşanan bütün hayatların, emeğe, faydaya, sanata dönük yanları ne kadar fazlaysa, dünya tozundan, çamurundan, yok oluştan o kadar uzak besinlere dönüşürler. Nazım’ın şiirleri gibi;

“ Ben bir insan
Ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
  Ben tepeden tırnağa insan
Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret.”

98 yaşında dünya yaşamına veda eden Doktor Galina, Nazım’ın son sevgilisiydi. Nazım’ın son yıllarında onun hem doktorluğunu yaptı, hem sevdasına odun taşıdı. Galine, Nazım’ı hep sevdi; son nefese kadar; hatıralara, tam manası ile Nazım’ın ona ait olmadığını bilse bile, Nazım’ın edebiyata, şiire, tüm dünyaya adanmışlığına en yüksek saygıyı göstererek ve de, güzel bir hoşça kal türküsü besteler gibi;

“Haydi, bana eyvallah…

  Beni Nazım çağırdı.
 
     Ben gidiyorum.”

Diyerek…
 Galina’nın son sözleri bunlar oldu; adanmışlığın buluşmaya ait insan sözcükleri… Ya Nazım, bitmeyen dizelerde neler dedi;

Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan,
Hem zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
Daha güzel günler için savaşından, hem bir tek
İnsanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
İstiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
Bahseden şiirler yazmak istiyorum.”


 Güven Serin 

2 Temmuz 2013 Salı

YAŞAMAYA DAİR


Kamera; Güven  Ali Paşa Han

Genco  Erkal ve Tülay Günal

YAŞAMAYA DAİR

  Dostlar Tiyatrosunun kapatılan tiyatro binası nedeniyle taşındıkları yeni yerlerine; Ali Paşa Hana gittim. Dostlar Tiyatrosunun sığınağı olan bu yer, tam bir viran görüntü içindeydi. Yeri görmek, biletimi almak için iki saat erken gelmiştim. Günün geceye ilerlemesi gibi, akşam vaktinin hüznü ile baktım viran yapıya. Ve o bakış içinde verilen hükümlerin, koşullanmaların nasıl yok olacağını iki saat sonra gördüm.

  Viran yapı dedim ya; Dostlar Tiyatrosu’nun sarıldığı o güzel sözcük var ya; Yaşamaya Dair; işte bu viranlıkta, bu külleri kalmış binada; yine bir yaşam; hatta yaşamlar fışkırıyor. Her taraftan; doğudan, batıdan, Asya’dan, Avrupa’dan gelen insanlar; kendi renk ve ahenkleriyle heyecan içindeki yüzleriyle toplanmaya başladılar.

  Yaşamaya Dair müzikli gösterinin en önemli iki oyuncusu var. Genco Erkal ve Tülay Günal. Tülay Günal da erken gelmişti eski yüzlü, sıvaları dökülmüş hanın yanına. Yüzündeki büyük hüzünle telefon konuşması yapıyordu. Sanatçının yüzü, sanki bütün kadınların acısın üstlenmişliğin yüzyıllık yorgunluğunu anlatıyor gibiydi.

  Saatler 21,00’ı gösterirken kural gereği olmayan perde açıldı. Her şey yanı başımızda; seyirci ile iç içe küçük hanın havlusu ve locaları; taş ve viranlığı sanatlarıyla yoğurmaya başlayan iki ustanın, iki muhteşem insanın sesiyle yeşermeye, aydınlanmaya başladı.

  Yaşamaya Dair, Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden yazdığı mektupları, müzikal bir dille, şiirin, felsefenin, insan sesinin yardımıyla anlattılar.

  Seyirci topluluğu küçüktü küçük olmasına; 160–170 can vardı yanı başlarımda. 170 can, nefesini tutmuş, soluğunu en duyulmaz hale getirmiş; kimi Nazım’ı, kimi Piraye’yi anlamaya çalışıyor…

  Oyun başlamadan önceki o solgun, o bitkin, o çaresiz kadın Tülay Günal gitmiş; yerine sesin, nefesin ve duruşun tanrıçası gelmişti. Sanki Athena Tapınağından, İda’dan, Olympos’tan sesleniyordu; şiirin, şarkının, Nazım’ın sesi…

  Bazen Bursa cezaevi’nde Nazım ile birlikte, nem ve soğuğun bedenimizin kemiklerini sızlatışını hissettim… Bazen, Karlı Kayın Ormanı türküsünü söyledik;

Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin
Efkarlıyım efkarlı
Elini ver, nerde elin.

Ayışığı renginde kar
Keçe çizmelerim ağır
İçimde çalınan ıslık
Beni nereye çağırır

   Esareti yaşarken hürriyeti, sevgiyi yeşertip inadına bir gün daha fazla yaşama bağlı olmayı beceren çok az insan vardır. Bu az insanlardan birisi de Nazım’dır. Sözlerin, özleme, aşka, yaşama tutunma sanatına dönüştüğü şiirleri şarkılara dönüşmüştür; nice insanın yarım kalan ve hiç yaşanmamış hikâyelerini anlatırlar…

Subaşında durmuşuz
Çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
Çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınarla bana.

Subaşında durmuşuz
Çınarla ben, bir de kedi
Suda suretimiz çıkıyor
Çınarla benim, bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınarla bana, bir de kediye

  Çınarı, suyu, güneşi, kediyi bu kadar güzel anlatan sözcükler ve onları üreten insana 13 yıl hapis cezası verilmiştir. Yurtdışına kaçmasaydı muhtemelen canından da olacaktı, Sabahattin Ali gibi…

 Ali Paşa Han, Yaşamaya Dair müzikal oyunuyla sezon finali yaparken; viran taş mekânın, sanatın büyüsüyle nasıl canlandığı, nasıl bir kostüm giyip, bizi kendine bağladığını yaşamımın en güzel anısı olarak saklayacağım.

 Taşın sanat ile sanatçıyla buluştuğu yerin arka planında iki müzisyen de ustalara yakışır emeklerini ortaya koydular. Piyano da Yiğit Özatalay, Viyolonselde ise Deniz Doğangün vardı. Nazım’ın şarkıya dönüşmüş şiirleri onlarsız olmazdı. Ve bir mekân; bir hapishane Ali Paşa Handan daha başka mekânda bu kadar iyi anlatılamaz, oynanamazdı.

 Yitik zamanların, yok edilmek istenen insanların; şiir, müzik, şarkı ile nasıl bir sonsuzluk içinde var olacaklarının büyük gösterisiydi bu gösteri…

  Velhasıl dostlarım bu taş, bu viran mekânda Nazım hiç susmadı;

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında

  Güven Serin



 



4 Haziran 2011 Cumartesi

BU DÜNYADAN NAZIM GEÇTİ

Kamera; Yunus  Ganoslar
Bu dünyadan kimler geldi geçti;
filozoflar, gezginler,hilebazlar, düzenbazlar,
açıkgözler, hiç ölmeyecek gibiler...
Her şey insana akarken;yaşam oluyor da,
insan her şeye akarken; niye ölüm oluyor,
ben bunu anlıyamıyorum...

BU DÜNYADAN NAZIM GEÇTİ



 Ölüm, yaşayan insanoğlunun korktuğu, kaçtığı en soylu ve en acı gerçektir. Nazım, geldi geçti bu dünyadan; bu ülkeden de. O da bizim sevdiğimiz gibi sevdi bu toprakları, bu ormanları, ırmakları, dereleri ve güzel insanları. Sevmediklerini, sevemeyeceklerini de tankla, tüfekle, zindanlarla adam etmek yerine şiirlerle ıslah etmeye çalıştı; ağır, ağır…

 Nazımın bedeni bu dünyadan ayrılalı neredeyse yarım yüzyıl oldu. Yağmurlar yağdı, rüzgârlar esti, ihtilaller yapıldı; suikastlar düzenlendi, genç fidanlar idam edildi; insanın insanlığa, adalete uzanması nedeniyle; güya… Gün oldu zindanlara tıkıldı şiirlerin korkulu mısraları yüzünden. Gün oldu ayakta alkışlandı doğruyu, yalnız özün doğrusunu söylüyor diye…

 Ölüm, aynı zamanda bedenin temizliği, bir daha kirlilik üretmemesi demek! Ölüm, bedenine saldırı yapmak, onu parçalamaya bin bir türlü plan yapanlarında düşlerini suya düşürmek demek… Bir şair ölmeye görsün; taş atanlar bile oy uğruna, soylu getiriler uğruna onun adını, onun şiirlerini anmaya, okumaya başlar.


Halkını seven, halkı için bu uğurda ölümü, kefeni hatırlatan başbakanımız da öyle yaptı; bir konuşmasında Nazımı hatırladı. Nazımı, Nazımın ülkesine, toprağına, işçisine, emekçisine adanmış olduğu şairi hatırladı…

 Nazım yaşasaydı hiç ağza almayanlar, onu vatan haini, yetmeyen ömürlerin cezaları ile ödüllendirirlerdi. Nazım yaşasaydı, şiirleri bu kadar sessiz ve nazik olur muydu acaba? Sık sık, seslenmez miydi; işçinin, memurun, köylünün, emeklini hakları yok sayılıyor diye… Sürekli semirenlerin, haddi-hesabı olmayan alın terinden yoksun zenginleşmelerin karşısında bir tabur asker gibi dikilmez miydi Nazımın şiirleri…

“Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü, ölürsem kurtuluştan önce yani alıp getirin Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” Anadolu’ya hasret, Anadolu’ya âşık şair; böyle seslendi ölümün huzurlu kurtuluşu onu çağırana dek… Nazımın sevgisi sanatın sanatkârlığı ile boy verdi, yeşillendi, kırmızıya, laciverde, mora, pembeye, sarıya, beyaza dönüştü. Ya diğer sevenlerin sevgisi; “ ya sev ya terk et” sevgiyi zorla işlediler; tıpkı doğanın en güzel yaratıklarını zorla gem vurup, burunlarına taktıkları kancalarla acılar içinde, değnekler göstererek oynattıkları, alkış aldıkları gibi… Zorla, atları koştular, zorla ölüm çığlıkları attılar; güya, vatan, güya, halk adına…

“iki şey var ölümle unutulur; anamızın yüzü ile şehrimizin yüzü.” Diyerek ölüme kadar unutulmazlığın yüzlerini; ana ile şehrini hatırladı durdu Nazım.

Bazen, saçları saman sarısı, beli karımca belinden ince bir kadınla yürüdü Nazım. Karları çıtırdata, çıtırdata yürüdü kadının sıcak elini eli ile tuttuğu anlarda.

 Nazım; “Mayakovoski öğretmenimdir, fakat onun yazdığı gibi yazmıyorum ben. Moskova’da öğrenim gördüğüm dönemde Mayakovski gibi bir tribün şairiydim bende. Fakat topluluğa okuduğum zaman bir nefesli sazlar orkestrası gibi ses veriyordu şiirlerim.” Nazım, Rus şair Mayakovoski ve kendi şiirini o dönem böyle tanımlıyordu.

 Şair 22 yaşında Moskova’dadır. Lenin ölmüş ve Nazım; Lenin öldü! İlyiç’in yüreği çarpmıyor artık. Bütün ışıklar sönmüş gibi geldi bana o an. Ve ömrümde ilk kez büyük bir şehrin ağladığını işittim. Sokaklarda ateşler yanıyor ve alevler ağlayan insanların yüzlerini aydınlatıyordu artık, diye o anın betimlemesini yapıyordu Nazım.

Sanatçının arayışları, heyecanı hiç bitmeyecektir…


“ Sanatkârlar, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren baş ağrılarına, sinir bozukluklarına dönüşür. Olsun… Bazen yanılır… Yanılsın… Başı aylarca ağırı çekmeyen, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkâr; olduğu yerde sayandır!” diyor Nazım; her işin emeği ve belli bir süreci olduğunu yaşamınla yaşayarak…

 Nazım ülke hasreti ile yanıp, yanıp olgunlaşırken ülkesine girmesi geciktiriliyordu. O da izin almadan girmek için sınır kapısından geçtiği anda tutuklandı ve Hopa hapishanesine konuldu. Hopa, Nazım’ı doksan yıl önce bağrına basarken, şimdi de eşkıyalık ile suçlanıyordu bir emekli öretmeni kurban olarak verdiği halde. Emeği, adaleti, vicdanı böyle değerlendiriyor; iktidarın sarhoşu olmuş, sarhoşluğu yaşamayan insanları…

Nazım Hopa hapishanesinden ses verin dışarıya:

“Dışarıda… Biz içeride susuyoruz… Bir fişek yatağında nasıl susarsa” diyordu, bedeni hapsedildi sanılan şairin kalemi; böyle not alıyordu o dönemin, sancılı, kaprisli, sanatsız, emeksiz zamanlarını…

Sonra meşgul adlı şiirinde;

“ İnsan ve toprak, karanlık ve aydınlık, anladın ya işim başımdan aşkın, beni lafa tutma gülüm, ben sana âşık olmakla meşgulüm” diyecektir…

Bazen Abidin Dino’ya seslendi; resmini yapsın ağırsızlığın, aşağısızlığın, yukarısızlığın. Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanında şehit düşenin…

 Nazım geldi geçti bu dünyadan ve bu ülkeden… El izleri, ruhunun muhteşem seslenişi hâla Anadolu’da bir köy mezarlığı, bir çınar ağacı aramakla meşgul… Öldü sanılar şair; YAŞAMAK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM, derken, ölüme ağır, ağır yürüyenleri yaşama doğru duraklatır; yaşama, yaşlanmaya bile güler yüzle ilerleyerek yürümenin alın terinden, insan emeğinden ve sevgisinden süzülen gerçekleri öldü sanılan şair anlatır…

 Güven Serin

26 Kasım 2010 Cuma

ŞAİRİN AŞKLARI

Kamera; Güven    Bozcaada
 Bedenin istekleri sonsuza uzanmak ister. Ruh,sonlu
insan bedenine "dur ve çevrene bak" derse, sonsuzun
meraklısı insan, sonlu bedenin hemen yakınındaki
güzellikleri farkeder. Bir martı çığlığında, bir çocuk
seslenişinde, rüzgarın kuru çalıları sallayışında bile
insana akan bir şeyler vardır...

ŞAİRİN AŞKLARI



 Ülkemizin gündemindeki kara mizah ve ölümcül olaylar öyle yığıldı ki aşk, sözcüğünü ağzıma alırken korkuyorum, düşünceye dalıyorum. Acaba ; “aşk” bu diyarı çoktan ter eğledi de sen; suskun ve güzel insanları rahatsız mı etmek istersin? Bu soruyu, bu çekinceyi yaşıyorum!

 Aşklar masallarda, hikâyelerde olur, demeyin sakın! Aşk, evreni en samimi ve en acemi duygular ile kucaklayan her insanda olur. Ne erkek, ne kadın ayırt eder; aşkın soylu büyüsü. Neredeyse hayatının üçte birini hapishanede geçirmiş şairimiz Nazım Hikmet; şiirleri kadar, konuşulacak, anlatılacak aşkları da belki de bugünü görüp, aşksız zamanlara hediye etmiştir…

 Genç Nazım’ın ilk zamanlarının “kara gözlü” sevgilisidir, aşkıdır Sabiha. Gözlerin siyah kadın/O kadar güzelsin ki, derken Nazım; dünya gözüyle daha çok güzelliğin büyüsünü yaşayıp, mısralara geçeceğinden habersizdi.

 17 yaşında, boylu poslu bir gençtir Nazım, Azize’ye âşık oluğunda. Bir şair aşkı en güzel nasıl anlatır? Elbette mısraların, insan ömrünü, insan kıskacını delen güç ile. O da öyle yaptı ve Azizesi için; Bir ilahi gibi içten duyulur/Seven gönüllere aşina sesin, diyerek kim bilir kaç gece ve gün iç geçirdi?

 Nazım Hikmet, olgunlaştıkça coşar, coştukça aç bir çocuk gibi güzel ve alımlı kadınlara koşar. Mısralardır yine en önem verdiği ve en içli zamanda sığındığı. Bu sefer Nazım’ın karşısına zarif, çekici bedeni ile Nüzhet Hanım çıkar. Nazım Nüzhet Hanım için;

 Sen/Benim/Minare boyu çam gövdeme/Yumuşak beyaz/Bir kurt gibi girdin/Kemirdin. Nazım Hüzhet Hanım için Kurt, şiirini yazdığında yıl 1922’dir. Genç Türkiye Devleti Cumhuriyeti ilan etmek için gün sayıyordu. Ankara’da uykusuz geceler, inanılmaz heyecanlar vardır. Yeni bir Cumhuriyet, yeni bir devlet; esareti, savaşı, korkuları, yoksulluğu, karanlığı yenip, uygarlığın, aydınlığın, insanca yaşamanın özlemini çeken bir avuç insanın sevdaları da öyle yaşanıyordu.

 Nazım için Nüzhet Hanım o kadar önemlidir ki Moskova’da öğrenciyken evliliğini Nüzhet Hanımla yaptı. Bu evlilik, Cumhuriyetin arifesinde olmuştu. 1924’yılında da son buldu. Türkiye Cumhuriyeti taptaze ve yenilikçi devrimleri ile inanılmaz bir mücadelenin yok ile var arasındaki insanüstü savaşını veriyordu. Usta şair Nazım Hikmet’te açık bıraktığı gönlünü, doğanın bonkör üretkenliği gibi şiirlere, aşklara koşuyordu.

 Nüzhet Hanım Nazım ile boşanmalarına sağlık sebebini gösterse de, yakınlarına; “ Bir ‘dev’in arkasından koşamayacağım.” demiştir. Evet, dostlarım, insan sadece kasları, banka hesapları, verdiği korkular ile bir dev olamaz! Şiirleriyle de, nezaketiyle de, insanlığı ve aşklarıyla da bir dev olur insan! Nazım Hikmet gibi… Nazım Hikmet şiirinde;

“ O mavi gözlü bir devdi/Minnacık bir kadını sevdi/Kadının hayali minnacık bir evdi/ Bahçesinde ebruli/Hanımeli/Açan bir ev.”

 Mavi Dev Şiiri, Nazım Hikmet’i sevenleri düşünce yönünden ikiye ayırdı. Bir gurup bu şiiri, eşi Nüzhet Hanım için yazdı derken, ikinci gurup da ikinci eşi Piraye Hanım için yazdı demiştir. Ama çoğunluk Nüzhet Hanım’a yazıldığına, ona adandığına inanmıştır.

 Hatice Zekiye –Piraye Nazım’ın sevgilisi, aşkı, kadını tam tamına evlilikleri yirmi yıl sürmüştür. Piraye için çok şeyler yazıldı, çok şeyler okundu… Piraye, hanımefendiliğini, sessizliğe gömdüğü sevdayı 45 yıl sakladı. 1995 yılında yaşamın son adımını ölüme atarken bile bu geçmiş, bu sevda, ticari, öfke, kızgınlık, hesap sorma duyguları ile hiç kimselere bırakılmadı. Büyük sevda, büyük bir suskunlukla, yaşandı, görkemli bir şekilde tarihin derin kabul ediş yolculuğundan sağ-salim çıkıp, şiirlerin, sevdalıların, sanatçıların nazik, soylu ellerine teslim edildi.

 Piraye, endamı ile Nazım’ı büyülemişti. Nazım, Piraye’ye bir ilaheye inandığı gibi, taptığı gibi tapmıştı. Büyük usta da büyük aşkını geçmişin temiz ve çıkarsız ellerine teslim etmiştir. Fakat şiirlere susamışlık kadar yeni aşklara da susayan Nazım; Piraye ile ayrılık arifesinde Bursa Cezaevinde hapis yatarken, Münevver Hanım’a âşık oldu.

 Yorgun adam ırmağı, gölü, denizi hapishanede kendi hayalinde yaratmış ve Münevver Hanım ile bulduğu küçük yelkenliği özgürlüğe birkaç adım kala yakalamıştı.

 1950 yılı, 12 Şubatı gösterirken Münevver Hanım’ın doğum günüdür. Nazım Hikmet, aşkı için, onun doğum günü anısına şöyle seslenecektir; “ Yapraklara dallara, yeşillere allara/Nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.

 Sonra, yıl 1954’ü gösterdiğinde, öldürülme korkusu ile sevdiği ülkesini terk ettiği Moskova’dan seslenecek; “ Yeditepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü.” diyecektir.

 Nazım Çankırı Hapishanesinde kalırken, hapisten önce bir başka alımlı ve sanatçı bir kadın olan Semiha Berksoy ile de bir sevda yolculuğu yapmıştı. Nazım Hikmet Çankırı hapishanesinde kalırken, Semiha Hanım Nazım’ı ziyaret etmiştir. Bunun üzerine o dönemin valisi Nevzat Tandoğan, Semiha Hanımı çağırır ve sorar; “ Nazım Hikmet ile görüşmüşsünüz. O rezil adamı niçin gidip gördünüz?

-Onu seviyorum
Ne! O komünisti mi seviyorsun? O adi rezil adamı! …
Onu seviyorum, onu seviyorum, der Semiha Hanım.

İşte dostlarım sevgi, sevda böyle bir şeydir. Kimisi ömrü boyunca birkaç ömrü üst üste eklese, bir sevdayı tamamlayamaz, sevda nasıl bir şey, nasıl kokar, bir boşluğu nasıl doldurur; onu bile anlayamadan göçüp gider…

Büyüklük, ne kas yığınında, ne banka hesaplarında, ne de mafyalık da! Esas büyüklük, sevdalarını insan gibi yaşamakta!

 Sevdanın, sevginin, emeğin, adaletin, hakkın savaşın vermiş büyük ustaya, yine onun bir şiiri ile selam ediyorum;

“ Yaşamak güzel şey be kardeşim.”

Güven