ÖKSEL DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖKSEL DEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2026 Cumartesi

ÖKSEL DEMİR

 


Kamera; Güven


Kamera; Güven SERİN

                      FRİŞKANIN TAŞIDIĞI SES: ÖKSEL DEMİR

   Kimi insanlar, yaşadıkları kentlere sadece ayak izlerini değil, seslerini bırakırlar. Sokaklarda yürürken duymazsınız belki; ama rüzgâr bir an yön değiştirince, bir dizenin içinden geçip gelir o ses… Öksel Demir’in sesi böyleydi; insanın içine doğru konuşan bir şairin sesi.

   Uzun zaman dışarılara çıkmıyordu. Bedeni daralan bir dünyadaydı belki ama zihni ve yüreği, bir kentin ufku kadar genişti. Her ay uğradığı zamanlar, atölyenin kapısından içeriye girerken getirdiği ağırbaşlı selam, ardından yazılara eğilen bakışlar… Sanki bir metni değil de, bir insanı dinler gibi okurdu satırları. Eleştirisi bile öğretmenceydi; incitmeden, kırmadan, ama eğilip bükmeden.

  Bizi bir araya getiren şey sadece edebiyat değildi; bir kente aynı yerden bakmaktı: Hora Feneri… Yazılarımda sıkça andığım, rüzgârına, yalnızlığına, ışığına yaslandığım o uç nokta… Meğer o,benden çok önce Hora Feneri’yle edebi bir bağ kurmuştu. Şiirlerine, öykülerine taşımıştı.O kayalığın,o ışığın,o yalnız bekleyişin şiirini çoktan içine almıştı.Ganos Dağları’yla kurduğu dostluk da öyleydi; doğayı seyretmek için değil,onunla konuşmak için çıkanlardandı.

  Yaşadığımız kente sımsıkı bağlı oluşumuz, belki de dostluğumuzun en sağlam harcıydı. Aynı rüzgâra yüz vermek, aynı denizi aynı hüzünle, aynı umutla sevmek… Bizim ortak toprağımız buydu: Tekirdağ’ın toprağı, Ganos’un sessizliği, Hora’nın ışığı.

  Bir gün Ahmet Say’la Yelken Kulüp’te şarap içme düşü… Telefon dostluklarını ete kemiğe bürüneceği o masa… Ertelendi. Bazı hayaller, bu dünyaya sığmaz; başka bir zamana, belki de en güzel zamana kalır. İnsanın bazı dostlukları, rüzgârın öte yakasında tamamlanır.

  Öksel Demir, kentine âşık ama kör bir aşkla değil; sevenin cesaretiyle seven bir şairdi. Onun dizelerinde Tekirdağ bir kartpostal güzelliğiyle değil, bütün çıplaklığıyla durur:

 “Kaç kez gitmek istedim bu kentten/Sıkıldım/Kırıldım/Kaç kez terk ettim/Ama sonunda yine döndüm/Neydi beni çağıran? Deniz mi?/Doğası mı? Durmadan kıyıları deven poyrazı mı?/ Yağmuru mu, çiçeği mi?/Denizi sürgün etmişliği mi, bakımsızlığı mı?”

   Bu dizelerde hem sevdanın çağrısı, hem küskünlüğün sızısı var. Hem güzelliğe teslimiyet, hem ihmale isyan. Bir kenti böyle anlatmak, ancak ona gerçekten ait olanların harcıdır. Ne romantik bir kaçış ne de hamasi bir övgü… Dürüst, yalın ve tok…

   Tekirdağ’ı anlatırken denizin tuzunu değil, ruhunun tuzunu tattırırdı. Frişka gibi bir neşe vardı onda; annesinden öğrenilmiş, Anadolu’nun sesinden, sofrasından, sabrından süzülmüş bir neşe… Gürültüsüz, ama derin, sakin ama dirençli.

  Şairdi, öğretmendi, sanayiciydi; ama hepsinden önce “insan” dı. İnsanı merkeze alan, kentti insandan ayırmayan, doğayı da, yoksunluğu da, rüzgârı da aynı vicdan terazisinde tartan bir insan.

  Bugün aramızda değil. Bazı insanlar ölmez; edebiyatın içine karışır. Kimi sesler susmaz, rüzgârın içine karışır.

  Öksel Demir şimdi Ganoslar’ın sırtında, Hora Feneri’nin ışığında, Tekirdağ’ın poyrazında konuşuyor.

  Ve biz her frişka estiğinde, bir yazının kenarında, bir dizenin ortasında, bilmeden de olsa onu dinliyoruz.

Güven SERİN 

 

  





7 Nisan 2025 Pazartesi

TELEFONUN UCUNDAKİ SES: ÖKSEL DEMİR

 

TEKİRDAĞ ESKİ LİMAN 2019

İNTERNET

                             TELEFONUN UCUNDAKİ SES: ÖKSEL DEMİR

                           

( Ses Tiyatrosu )

   Sanıyorum bir ay önceydi; eski İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Altaş atölyeye uğradı. Her zamanki üretme heyecanı ve merakı içinde konuştuk. Mehmet Altaş yıllardır biriktirdiği deneyimleri yaşadığı kente fayda olsun diye, hiç karşılık beklemeden sunmak isteyenlerin en başında geliyor.

   Konumuz şehrimizin kültürel ve sosyal yaşamı üzerineydi. Şehrimizin kültürel yaşamı, sanat yönü açıldığında Öksel Demir’i anmadan kimse geçemez. Geçersek şehir kültürü adına çok önemli eksikler kalır.

  Mehmet Altaş da Öksel Demir’in şiirlerinden, kitaplarından söz edince Öksel Demir sevgi ve saygısını dile getirdi. Artık bana gelemediği üzerine hüznümü aktardım. Önceki yıllarda atölyeye geldiğini, muhabbetine doymadığımı aktardım. O heyecan içinde Mehmet Altaş derhal telefona sarıldı. Telefon uzun uzun çaldıktan sonra Öksel Demir’in sesi:

—Aloo…(Sesinde eski heyecan yok…)Mehmet Altaş birkaç söz konuştuktan sonra ; “ Güven Serin’in yanındayım.” Diyerek telefonu bana verdi. Öksel Demir bu, söz sanatıyla şehir kültürünü bir ömür yoğurmuş, defalarca atölyeme gelmiş, tok sesiyle dolu dolu sohbetlerin demini bırakmış eğitimci yazar ve şair. Ne zaman olsa benimle konuşurken:

—Güven-cim diye başlayan sesin tonu iki insanın yoldaşlığını da pekiştirecek derece kuvvetlidir… Mehmet Altaş telefonu bana verip kendimi tanıttığımda Öksel Demir belki de uzun yorgunluk zamanlarının bir yükü, sanki uzun zaman önce tanıdığı birisiyle değil, yeni tanıştığı bir insanla, bir yabancıyla konuşuyor gibiydi.

   Bilirsiniz, alışık olduğunuz bakış, sesleniş biçimi yazı sanatı içinde mayalananlar için fazlasıyla önemlidir. Durumu idare etmek adına, Öksel Demir’i fazla da yormamak için çok kısa bir soru:

—Şiir çalışmaları nasıl gidiyor Öksel Bey? Yeni çalışmalar var mı? Sorularına sığındım ve aldığım yanıt çok netti:

—O defterleri kapattık artık… Öksel Demir’den duymak istemeyeceğim, onun şehir kültürüne, Tekirdağ’a hep şiir, hep hikâye yazmasını isteyenlerin başında olduğum için; garip bir hüzün yaşadım.

   Eve geldiğimde, geceyle birlikte üzerime çöken günün hüznü, yan tarafta duran Öksel Demir’e ait şiir kitabı tek tesellim oldu. Tanığı Hüzündür Sonbaharın eserini hemen elime aldım. Kitap fotoğrafı deniz kıyısında kayıkların olduğu yerde bir viran ev ve bir de yaşlı bir ağaç resmiyle yaşamın bildik bütün hallerini anlatıyor gibiydi…

   İstem dışı, olarak daha önceleri birkaç kez okuduğum kitabın son sayfasını açtım.52.sayfa ve içinde yıllar önce koymuş olduğum bir tiyatro bileti duruyor. Tam da hüznümün efkârımın en yüksek olduğu zamanda kitabın son sayfasındaki tiyatro biletini elime aldım.2015 yılında gitmiş olduğum, Halep Pasajı’nda bulunan eski tiyatrolarımızdan birisi, Ses Tiyatrosu biletiydi. Oyun, müzikal kabereydi.

   Daha öncesi hiç bu kadar dikkatle incelememiştim bileti. Hatıra olarak hangi tiyatro opera ve müze bileti olursa olsun onların kitap sayfalarında saklama-biriktirme huyum olduğu için, bir kez daha efkârlı bir sevinç içinde bileti incelemeye başladım.

   Ferhan Şensoy’un ölümünden 5,5 yıl öncesiydi. Ferhan Şensoy’un kızlarının yazıp yönettiği Peradaki Hayalet isimli oyundu. Ses Tiyatrosu’nda ilk kez tiyatro oyunu izlediğim geceyi olduğu gibi tüm çıplaklığı ile hatırlıyorum. Tiyatro’nun loca bilet fiyatları daha ucuz olduğu için üst loca bileti almıştım. Sahneyi çaprazdan gören bir yedeydi. Ama en önemlisi bu locanın ismi Haldun Taner’di.

   Tiyatronun konusu ise ÜNLÜ olmak için çabalayan, hatta kafayı bozmak üzere olan gençleri anlatıyordu. Ama o akşamdan bir başka anı yaşadım. Ferhan Şensoy sahneye yakın bana çapraz kalan locada yalnız başına tiyatroyu izliyordu. Loş locaya yayılan baba ve kızlarının sanatçı-insani duygularını anlamaya çalıştım. Bir taraftan da yaşamın, sanatçı sorumluluğunun üzerine binmiş olan yükünün ağır sarhoşluğu da üzerindeydi…

   Elimde tuttuğum bileti yine yerine, Öksel Demir’in şiir kitabının son sayfasına koydum. Son sayfadaki şiiri tekrarladım; şairin şiirini yeni görün, sanatçıyı yeni keşfeden, sanki şairi adım adım takip eden bir dostun heyecanıyla;

 “ Unutmak yontulu heykel

  Kadındır, bir kadındır Asur yazıtlarından beri Meryem.

  Bir kadındır,

  Yaslanmış en olumlu yönüyle pazarlıklara

     Nasılda güzeldir mutlu ırağı

   Nasılda güzeldir sabahçıl bacakları,

    Kadındır, bir kadın Asur yazıtlarından beri Meryem.

   Sabahları unutmak soyunur yorgun ellerine

   Ellerinde akşamlar karanlıklara soyunur…”

Güven SERİN 

 

 

 



11 Şubat 2022 Cuma

YİĞİDİM YİĞİT OLMASINA YA

 

Kamera; Güven SERİN - TEKİRDAĞ

Kamera; Güven SERİN 

Kamera; Güven SERİN
Hasan Akarsu-Öksel Demir

Kamera; Bülent

                                     YİĞİDİM YİĞİT OLMASINA YA!

 

   Bazen sahilde görürdüm O’nu. Kaldırılmadan, deşilmeden bağrı Liman Çay Bahçesi’nin iğde ağaçlarının serin gölgesinde otururduk bazı. Öğrenmiştim ondan Frişka rüzgârının Tekirdağ’a da uğradığını.

  O’ndan önce bilmezdik Hora Feneri’nin yüzyılı çoktan aşmış öykülerini. Karanlıkların, fırtınaların dövdüğü denize ışık çakan Hora Feneri denen Tanrıçanın Tekirdağ’a insanına, üzüm bağları ve zeytin kokuları olduğu tepeden kaldırdığı şarap kadehini, görmezdim o şair olmasaydı…

   “ Yiğidim yiğit olmasına ya/Yanık türkülere vurmayın beni” der sanatçı. Öyledir O’nun gülüşü, bazen Frişka rüzgârıyla demlenir, kimi beyaz bir kadının düşlerini sararak eylül mavisinde…

  “Gitmek kaldı yine bize

Soyağacını yazmak sevdaların

Kavgaların ve acıların!

Serin ve çağıltılı suyu gibi boğazların

Bir yaşımı bir yaşıma taşımak

Bir denizi bir denize

Beyaz bir kadının

Düşlerini sararak eylül mavisine…”

  Bir gün rastladım ona, bırakmış kendini Tekirdağ’ın rüzgârına.1940 yılında doğmuş doğmasına, o hep çocuk, tıpkı bir başka şairin, Orhan Veli’nin şiirindeki çocuk gibi;

“ Ben Öksel Demir

1940 yılında doğdum

1 yaşında Frişka rüzgârını duydum

2 yaşında denize dokundum

7’sinde mektebe başladım

9 yaşında yazmaya

10 yaşında okumaya

15’inde şiiri bildim

16’sında öykülerde gezindim

20’sinde Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Dost, Yelken, Ataç, Değişim, Yeni Gerçek dergilerinde şiirlerimi, düz yazılarımı gördüm…”

“ Yiğidim yiğit olmasına ya

Yanık türkülere vurmayın beni

Tutuşur dizelerim dizelerim sonra

Her biri yıldız kendi halinde

Geceleri inen inen sessizlik

Umarsız açan eski yaradır

İşte yine yükseldi duvarlar

Etme gözlerim koru kendini”

  Nevzat Çelik’in şiiri, Ahmet Kaya’nın yorumu, kim bilir kaç kez dinlediğim bu melodi, hiç böyle hissettirmemişti beni…

  Düşününce şehri seven birini, kalemi tutan elleriyle, duygulara dem üfleyen şairi, yazarı, öğretmeni ve sanayiciyi, buluşmalar olmayınca kahve tadında atölyemde: Artık, telefondaki seslerimizle hal-hatır sormalara tanıktır bizim dostluğumuza. Yazgılıdır duygular gökyüzünden ötelere ulaşmaya, namludan çıkan mermi gibi, varacaktır menzile…

  Şimdi, şu anda, muhtemelen denizine bakıyordur bulunduğu bol ışıklı evinin koltuğunda. Elini uzatsa dokunacağı denizin, evinin bulunduğu yerden girmezler miydi çocuk çığlıkları içinde, yüzmez miydi serin sularında? Tutmazlar mıydı, gümüş ışıklar saçan balıkların en has olanlarını?

  Belki de kendi yazdığı şiirin dizeleri eşliğinde seyrediyor değerli bir ömrün upuzun serüvenini, termal rüzgârı yakalamış Çılgın Albatros’u izlerken fısıldıyordur;

“ Hadi, bırak kendini göçmen kuşların rüzgârına.

Senin hüznün karanfil kokusu

Bir yosun gibi vurmuşsun kumsala

Hadi bırak kendini

Kırgın bir kent kıyısına

Kendine çıkan bir sokağa

Senin öykün, senin için artık

İzin kalmamış kumsalda.

Hadi, yoğunlaş

Yoğunlaş ve dol bardağına.”

 Güven SERİN 

 


 








30 Mayıs 2015 Cumartesi

TANIĞI HÜZÜNDÜR SONBAHARIN


Kamera; Güven -TEKİRDAĞ

Şair,yazar; Öksel Demir

TANIĞI HÜZÜNDÜR SONBAHARIN

  52 sayfadan oluşan bir şiir kitabı. Sadece şiir kitabı mı? Hayır! Bir sesleniş; zamanlar arasına sıkışıp, sadece anılarda yaşamaya karşı edebi direniş…

  Tanığı Hüznüdür Sonbaharın, Öksel Demir’in İlkbahar’da Heyamola Yayınlarından çıkan eseridir. İki zıt, iki tamamlayıcı mevsimin geçiş törenlerinde hem yaz ay’ı coşkusu, hem de kış dinginliği bulmak için, ilk ve son, geçişinin tadına baklamı insan. Şair de böyle yapmış; yaşamının henüz terlemiş bıyıkları, ülkemizi diyar diyar gezdiği zamanlardan bu an’a elli yıllık birikimin imbik süzülüşünü aktarmış 52 sayfalık incecik kitabına.

 Kitabına ismini verdiği şiiri;

Tanığı Hüzündür Sonbaharın

Tam kuşlar diyorum
Çiçekler, ağaçlar…
Tam gökyüzü diyorum
Martı kuşları, deniz.
Sırılsıklam yüreğim.

Uzanmak diyorum,
Akşamlara, sabahlara uzanmak
Gün ışığına çırılçıplak.
Yüreğim bir deprem
Bir yangın yeri yüreğim…

 Mevsimlerin, yani doğanın bir parçası olan insanın kavramlara tutunuşunu, savruluşunu; hiçbir canlının hiçbir şekilde önleyemeyeceği değişimi; yüce yolculuğun insan tarafını edebiyatın tanıklığı, sezgileri, içselliğiyle anlatıyor.

 Öksel Demir Tekirdağ’ı, öğretmenlik nedeniyle gezip, gördüğü ülkesini; ülkesine ait insan renklerini, hissedişlerini şiirin derin anlamıyla ödüllendiriyor. Sessizleri; hikâyesi belki de hiçbir zaman anlatılmayacak olanlara veya anlatılıp da tam olarak anlaşılmamışlara el uzatıyor. Yüreğindeki insan seli, harf, sözcük ve dize oluyor. Sonra! Sonra, 52 sayfalık bir esere; Tanığı Hüznüdür Sonbaharın isimli esere dönüşüyor.

 Tıpkı şairimizin değişimi gibi, bir ömrün bu kitaba yansıyıp, mevsimsel geçişleri, hissedişleri gibi almış olduğum geçiş kararlarını irdeliyorum. Akılda kalmayacak, bir daha dönmeyeceğim kitapları kütüphanemden nazikçe gönderiyorum. Hepsi diledikleri yere gidebilirler. Diledikleri insanın gururuna, şanına, şöhretine, övgüsüne, gösterişine boyun eğip arka fon olma üstünlüğünü ele geçirebilirler. Hiçbir itirazım yok!

 Asıl olan, bir kez daha dönebileceğimiz eserlere gözümüz gibi bakmak. Bir kez ve bir kez daha dönülebilecek eserlerden birisi Tanığı Hüznüdür Sonbahar adlı şiir kitabı. Akılda kalacak çok dize, şiir var bu 52 sayfalık bir ömrü-ömürleri anlatan eserde.

 Bir Hora Feneri var ki, uçup ona konasınız gelecek… Onunla birlikte yıldız olacak, onunla birlikte denizlerin puslu gecelerine ışık saçacak, belki yarı tanrı kurtarıcılığı içinde mutluluk demi salıp, şarkılar söyleyeceksiniz Ganosların tanrıçalarının el üstünde tutulduğu zamanlarda.

 Bir başka şiiri; Firişka Rüzgârı, kim bilir hangi esintinin coşkusu içinde kıvrandıracak sizi. Meltem, İmbat, Lados derken ince bir sızı duyacaksınız yaşama dair; kavramları daha fazla tanımak, bilinenden öte bilinmeyen yerelliğin, insandan insana süzülen küçük esintilerin, sıradan bir sohbetin kahkahasının ne büyük bütün olduğunu anlayacaksınız; bir kez daha; en küçük kırıntıya, tıpkı ninelerimiz gibi saygı duyup sevgi üretmeye başlayacaksınız.

 Sizi, bazen denizin, bazen Ganosların üzerinden gelen esintiye, Öksel Demir’in insandan insana süzülen Firişka Rüzgârına bırakıyorum;

Usulca geçiyorum
Çiçeğe durmuş kiraz ağaçlarının yanından
Başım önümde…
Uyanmasın ala şafak,
Uyanmasın gün doğumu.
Usulca geçiyorum
Dinmiş fırtınalarım heybemde
Yorgun denizlerin kuytu sularından…

Usulca geçiyorum,
Çiçeğe durmuş kiraz ağaçlarının yanından.
Anılarım, kavgalarım, sevdalarım hepbemde,
Heybemde ince bir firişka rüzgârı…
Ve yanımda gölge gibi
Doğduğum kentle…

 Güven Serin 






  

20 Aralık 2014 Cumartesi

21 ARALIK, BİRAZ DAHA IŞIK


ÖKSEL DEMİR-TEKİRDAĞ

Bir şairin inceliğini, bir yazarın dikkatini,
bir dostun gülümsemesini görebilirsiniz onda.


TEKİRDAĞ LİMANI
İğde Ağaçlarının,kuytu düşlerimizin
limandan Marmara'ya,oradan Ege'ye, Akdeniz'e
açıldığı yer...

21 ARALIK, BİRAZ DAHA IŞIK

  Çalışmamı kaleme almaya başladığım zaman dilimi 19 Aralık akşamıydı. İki gün sonra günlerin uzamaya başlayacağını, biraz daha ışık alacağımı düşününce ışığın önünde bir kez daha saygı duruşu yaptım.

 İnsanın insan olma yolculuğunda ne kadar çok şeyi düşünerek, görerek mutlu olma ihtimali var. Sevdiğimiz bir insanla liman çay bahçesinde bir çay içmenin bile önemi tartışılmaz derece büyük…

  Bende öyle yaptım; bu öneme bir ömrün adanmışlığı içinde değer vermenin istikrarıyla Öksel Demir’i aradım. Şans benden yanaydı. Çarşıya gelmiş. Bir çay teklifime şair, yazar heyecanı içinde evet dedi. O bir şair, yazar… Aynı zamanda Tekirdağ Sanayinin öncülüğünü yapmanın yanında öğretici-öğretmen yanını da vurgulamak isterim.

  Tekirdağ Limanı, iğde ağaçları bir Aralık gününü daha yaşıyordu. Kedilerin bakımlı oluşu iyi beslendiklerini gösteriyordu. Küçük kayıkların ruhumuza can katan insan sıcaklığı her zaman var olacağı bir ihtiyaç… Balıkçı Ayhan kendi rızkına çoktan razı olmuş tebessümle kıyıya yanaşmakla meşgul. Gün-güneş doğudan batıya çekilmek üzere; büyük yaşam enerjisi, görkemli bir dönüşüm yapıyor.

  Limanın tanıdık garsonları Birol ve Mehmet vardiya değişimine hazırlanıyorlar. Gün geceye, gece de güne hazırdı. Güneş; döngünün milyarlık hatırına bir daha geçiyordu diğer yarım küreye.

 Öksel Bey çayımı yudumlarken geldi. Sıhhatli bir tebessüm içinde “ kasket yakışmış” dedi. Başımdaki kasket; başa, bedene önem vermenin koruyucu nesnesi; gülümseyerek teşekkür ettim.

 Güne yakışmış olan ise güneşin liman üzerinde oluşturduğu raksıydı. Pırıltı, görünen zamanı bilinen bütün kirlerden arındırıyordu. Çaylar söylendi. Tekirdağ’ın geçmişine, Öksel Bey’in çocukluk zamanlarına değer katmış Frişka rüzgârından, Hora Fenerinden, şiirlerden, şairlerden söz ettik.

 İyi haber, Öksel Bey’in yakın zaman içerisinde çıkarmaya düşündüğü şiir kitabıydı. Tekirdağ’a öncü olmuşluğun şairi, yazarı biraz kırgın da olsa; içindeki güneşi; evrenin güneşi gibi gün yüzüne çıkarma mecburiyeti içinde; doğal bir salanımın yüksek iteneği heyecanını gürdüm yaşam taşıyan şairin, yazarın gözlerinde.  

 “Biraz daha fazla ışık! Açın pencereyi; ışık, biraz daha fazla.” Seslenen şairin sesi, ruhu duyuyor, görüyor gibi bir parça ışığın hiçbir zararı olmayacağını, yaşama milyarlık hücreleriyle tutunan insanlar için çok kıymetli olduğunu biliyorum. Doğanın yaptığı hazırlığı da; kabaran toprağın, doğuma hazırlanan tohumları; yaşam için pusuya yatmışlar; öteden beri…

  Her gün, bir dakikalık ışık damlasıyla ödüllendirilecek. Her gün, biraz daha fazla ışık alacak aç, susuz bedenim. Açlığım, susuzluğum öğretilerden yanadır. Hiçbir insan ömrünün yetmeyeceği, yetemeyeceği öğretiler… İçinde sevgi olan; yaşam ve barış kokan; sınırları yerle bir eden; insanlığı ayrıştırmayan öğretilerden…

  Geceye ilerleyen gün içinde; doğudan batıya ilerleyen ışığın senfonisiyle Öksel Bey gibi değerli bir yazar, şair dostun yarım saatlik sohbetiyle güne fazladan damlayacak ışığa teşekkür ederken, yaşamıma akan birkaç değerli öğretiye minnet duydum.

  Fikret Muallâyı andık. Sait Faik’i, Cemal Süreya’yı… Bir şairle, yazarla oturursan, ilk önce insanı kurtarırsın; bir parça felsefe, biraz sanat, biraz da şiirle…

 
 Güven Serin