NAZIM HİKMET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NAZIM HİKMET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2024 Cuma

ÇOK YORULDUM ARKADAŞIM

 


İNTERNET

                     YORGUNUM: ÇOK YORULDUM ARKADAŞIM!

(Arkadaşım,Metin Esen'e adına sunulmuştur. )

   Neredeyse tüm yaşamı yollarda geçen şoför arkadaşım atölyeye gelmeyeli aylar oldu. Bilirsiniz meşguliyet denen canavarı! Oraya, buraya, şuraya derken, sevdiğimiz, saydığımız insanları unutur ve dün görüşmüş gibi unutmaya pek güzel insani bir mazeret ekleriz…

  Avrupa, Kafkas dünyası ve daha birçok ülkede gitmedik yer bırakmayan arkadaşımı aramak için uygar ve kapitalist dünyanın en büyük nimetlerinden olan cep telefonuna sarıldım. Hangi ülkede olursa olsun WhatsApp denen, akıllı telefonlar için geliştirilen haberleşme yoldaşına sarıldım. Bir taraftan da arkadaşımla “En son ne zaman görüştüm?” sorusuna utanarak, sıkılarak cevap arıyorken mesajımı yazıp şoför arkadaşıma ilettim:

—Selamlar arkadaşım. Nasılsın? Nerelerdesin?

   Çok tecrübeli, deneyimli bir şoför olan arkadaşım, yine ve çoğu zaman direksiyonun başında olduğu için pratik yapıp çok kısa bir video çekip anında bana yolladı:

—Merhaba, selamlar arkadaşım. Şu an Romanya sınırları içinde, yine acil bir yükü Hollanda’ya getirmek için yollardayım.

   Kısa video yeterli olmamış ki derhal WhatsApp görüntülü arama tuşuna basıp bana görüntülü konuşma isteği gönderdi. Uygar dünyanın akıllı ve baş döndürücü uygulaması hemen bizim isteklerimize cevap verip 800 km’lik mesafeyi yan yana getirdi. O yolculuk yaparken, aracında sabitlediği yere koymuş olduğu telefonla hem güvenli sürüşüne devam edip, hem de benle, görüntülü konuşmaya başladı.

   İlk sözlerinden birisi, çoğu zaman olduğu gibi:

—Yorgunum… Çok yoruldum arkadaşım…

  Yaşama dört elle sarılan, sevdiklerini sürekli ekonomik yönden de mutlu edeceğim diye çabalayan insanların yorgunluğu yüzüne binen zamanın tozlarından da belliydi. Her zaman olduğu gibi kasvetli bir konuşma değil, ölüm denen şeyin cepte olduğunu bilip, geriye kalan yaşam için kimi bizi güldüren, kimi düşündüren ve bazen de umutlandıran kısa sohbet, upuzun zamana yayılmış iki insanın hiçbir zaman koşul koymadığı, sınırları doğal yaşamlarda ki gibi çoktan kaldırmış bir halde tamamladık.

  Hiç durmadan bir ülkeden bir ülkeye, bir kültürden diğerlerine akmak, birkaç gün önce Türkçe, birkaç gün sonra, Romence, Almanca, Rusça, İngilizce konuşmak ve bulunduğun durumu sözcüklere dökmek; çok yüce bir duygu ameliyatı olmalı… Çok yüce ve sihirli bir ameliyat…

   Bilirsiniz, her tedavinin veya ameliyatın yan etkileri, olumlu ve olumsuz yanları vardır. Değişen, dönüşen ve sıklıkla farklı kültürel, sosyal yaşamların içinde olan insanların durumu, arkadaşımın yorulmuş hali de böyle bir şeydi…

   Nasıl, gurbeti bir türlü sindirememiş ve ülke özlemi içinde en güzel, en kalıcı şiirlerini yazıp Nazım Hikmet olunduysa, öyle bir evren ve evrim içinde bulunuyoruz ki, her acının, hüznün de kendine özgü bir ödülü oluyor…

   Arkadaşımın akıllı telefondaki görüntüsüne özlemle baktım. Yine aylar, belki yıllar sonra buluşacak oluşumuzun belli bir zamana ait olmayan tarihsel buluşma planlarını hiç gocunmadan, kırılmadan tamamladık.

   Yorgun, hatta yorulmuş bakışlardaki arkadaşıma “Hoşça kal” derken, o bütün yorgunluğa, büyük tecrübe ve deneyimlerini hiç yorulmayan elleriyle, sımsıkı yapışmış olduğu direksiyon ve aracıyla Romanya’dan Macaristan’a doğru yol alıyordu.

  Görüşme bitince, Nazım’ın şiirine ve Cem Karaca’nın yorumu olan Mavi Liman’a sarıldım. Bilirsiniz yazı yolcuları yorulmazlar… Hep, yorgun olan bir yoldaş, sırdaş, gezgin, yolcu beklerler; anlatılmamış öyküleri anlatacaklar: -Yorgunluk, yorulmuşluk nedir? Diye sormadan, sözcükleri sıralayacaklar…

Güven SERİN  

 






1 Mayıs 2024 Çarşamba

BUGÜN "MAYIS1"!

 

Kamera,Güven

BUGÜN "MAYIS1"!
Kuzey Ganoslar kampı 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramından birkaç gün önce oldu.Kamp ateşinin yaklaşık on metre ötesinde taptaze bir fidan; olmasa da çınar,o bir meşe fidanı.Trakya'nın bölgemizin öz evladı olan meşelerden birisi...
Yunus Usta'ya,bu taze fidanın ismi Nazım olsun önerisi kabul gördü.Edebi dünyaya ait olanların ölümsüzlüğünü belki de her fidan,her düşünce,inanç ve omuz omuza veren adalet hissiyatı yaşatmaya devam edecek; belli...
Nazım'ın belki de tüm zamanlara,emek ve işçilere adanmış düşünce sanatlarından birisi daha;
"Sarı kursak bir balon gibi soldu güneş
Ciğerlerimizde şişen türküler ateş
Kol kola
Düştük yola
Geçtik köprüden
Geliyoruz..."
Güven Serin



14 Eylül 2023 Perşembe

MİLTON,NAZIM VE SABAHATTİN ALİ'NİN ÇARESİZLİKLERİ

 



 
                                                      İnternet

         MİLTON, NAZIM VE SABAHATTİN ALİ’NİN ÇARESİZLİKLERİ

    Edebi dünyanın sonsuz enerjisine, görgü ve bilgisine imrenmemek, bayılmamak elde değil. Evrenden ve yaşamın içinden aldıkları ilhamlarla beslenen şair ve yazarlar, yaşarken sıradan insanların katlanamayacağı acılarla yoğrulmaya yazgılıdırlar.

    İngiliz şiirinin babası kabul edilen John Milton için şöyle dersek yanlış olmaz:

-Milton’un Çaresizliği…

   Milton’un çaresizliği, bir bir eziyetle sınanma yaşadıktan sonra Kayıp Cennet eseriyle sonlanmıştır.1600’lü yıllarda yaşayan İngiliz şair Milton, sadece görme yetisini kaybetmedi. Karısını, çocuklarını, itibarını her şeyini… Kral olan II.Charles’in yenilenme ve değişim,dönüşüm siyaseti sayesinde hapse atıldı.

   Nazım Hikmet ve Sebahattin Ali gibi… Nazım, Moskova’da öldü. Yanıp tutuşurken ülke hasretiyle, en çaresiz olduğu zamanlarda yazdı dünya durdukça okunacak şiirlerini:

“Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin” dizelerini yazarken; “ Sen memleketim kadar güzelsin” dizelerini de bağrına yapışan özlem kadar yapıştırmıştır sonsuzluk kitabına.

   Sezgileri kuvvetlidir Sabahattin Ali’nin. Düşleri gibi, başına gelecekleri kâhinlere danışmadan bilen ve şiire taşıyandır; “ Yanıyor beynimin kanı, bilmem nerelere gitsem” şiiri, onun için pusu kurmuş canilerin vicdanlarını uyarmayacak, yakmayacak, pişmanlık duymayacaklardır.

   II. Charles başa geçince, Milton’un acılı ama kısmen huzurlu günleri sona erdi. Kitapları Londra Kalesi’nden aşağı savruldu. Cellâtlarca yakıldı, yok edildi. İşkenceyle idam edilmekten son anda kurtuldu. Hapishanede en ağır koşullarda yaşadı. İtibarı, sanatı, her şeyi rezil edildi ve hırpalandı.

   İşkenceyle idam edilmekten kurtulmasaydı, sonu şöyle olacaktı: -Önce asılacak, boğulmak üzereyken ipten alınacak, kendisine gelmesi sağlanacaktı. Ya sonra? Bağırsakları deşilecek, hadım edilecek ve organları yakılırken zorla izletilecekti.

   Sadece 350–400 yıl öncesi bile en gelişmiş uygar dünyanın insanlığı böyle korkunç çığlıklar atabiliyordu.

   Nazım Hikmet ise doktorasını hapishanelerde yapacak, Orhan Kemal, İbrahim Balaban gibi yeteneklere hiç düşünmeden destek verip onların köklerine su ve toprak dökecektir.

   Kaçacaktır bir gemi: Rumen şilebiyle önce Romanya’ya. Sonra Moskova ve gezecek, gidecektir bir ucunda dünyanın Küba’sına. Yazacaktır o vakitler Havana Röportajını; “ Geçen yıl Küba’ya gittim; Havana’ya. Prag’dan kalktı uçağımız.17 saat süren yolculuktan sonra indim Havana’ya. Küba kıyıları koylarıyla göründü.”

   Nazım’ın hiçbir gezisi, şiiri memleket hasreti düşüncesinden uzak yazılmadı. Yazılamazdı. Onu besleyen iksir orada gizliydi…

   Milton’un en önemli eseri Kayıp Cennet de hapishane yaşamı, eziyetleri, çaresizliği, dibe vurulma ve yenilgisi sonucu doğmuş oldu.

   Sabahattin Ali ise yazdıklarından daha çok yazacakları olmasına rağmen Kırklareli sınırları içinde, Yurtdışına kaçmak üzeriyken vahşice başı ezilerek öldürüldü. Belki de o acının, kaybediş saniyeleri içinde öncesinde yazdığı şiiri tekrarlıyordu; “ Yanıyor beynimin kanı/Bilmem nerelere gitsem?/İçime sığmayan canı/Hangi rüzgâra eş etsem?”

Güven SERİN 

 


14 Temmuz 2022 Perşembe

ÇALIŞMAK LAZIM,YAŞAMAK DÖVÜŞMEK!

 


İnternet

                          ÇALIŞMAK LAZIM, YAŞAMAK ve DÖVÜŞMEK!

                  

          ( 15 Temmuz Darbe Girişimini Lanetliyoruz…)

   1944 yılında Bursa ceza evinden eski mahpus arkadaşı Orhan Kemal’a mektup yazan Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’e seslenişidir mektubunda; “ Çalışmak lazım, çalışmak, yaşamak ve dövüşmek”

  “Dövüşme” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim! Nazım Hikmet’in dövüşü; “Karanlık ve Cehalet” ile olacaktır. Üretmekten, çalışmadan, sanattan, felsefeden, diğer uygarlıkların dil ve kültürlerinden uzak kalan uygarlıkların nasıl çöktüğünü çok iyi analiz etmişti.

  Bu yüzden Orhan Kemal’e yazdığı mektuplarda sıkça “ Fransızcayı öğren, Fransızcanı geliştir” uyarılarını bıkmadan tekrarlıyor. Nazım’ın üretimi, çalışma öncülüğünü, hiçbir zaman durmadığını; hapiste ürettiği, şiirlerden, hikâye, romanlar ve çevirileri yanında, orada da dokuma tezgâhı kurup çalışıp para kazandıklarından biliyoruz.

   Nazım Hikmet’in bir başka sanatçı özelliği ise, yetenekli olanları keşfedip sınırları zorlayıp, sınırsız destekler içinde o yeteneğe arka çıkma becerisidir. Yetenekli mahpus arkadaşlarından birisi de Raşit-Orhan Kemal’dir. Hapiste boş vakitlerinde ona Fransızca dersi vermenin yanında. Şiir, hikâye, roman yazmasını da teşvik etmiştir.

  Orhan Kemal çıktıktan sonra, aralarındaki mektupların edebi, sosyal, kültürel değeri anlatılamaz derece lezzetlidir. Öğretmiş olduğu Fransızcanın yarım kalmaması için sürekli uyarılarda bulunmasının yanında, şiiri, hikâyeyi, romanı da bırakmadan denemeler yapmasını istiyor.

  Nazım’ın zekâsı, sanatsal başarısı karşısında herkes kendini tutamayacak kadar duygulanır, ona saygı ve sevgi besler. Fakat aynı Nazım’ın mektuplarında bir başka yönü çıkıyor ortaya. Kadına ve çocuklara olan düşkünlüğü, saygı ve sevgisi…

  Orhan Kemal’in Nazım’a yazdığı veya yazacağı her mektubunda ilk önce eşinden ve küçük kızından uzun uzun söz etmesini istiyor. Onlara olan düşkünlüğü; Orhan Kemal’in eşi Nuriye’ye “ Kızım” , küçük kızına ise “ Torunum” olarak seslenişi, sözcüğün yazı dilinden öte, seslenişe, yüreklere akmasına kadar etkili oluyor.

  1944 yılı içerisinde Orhan Kemal’den gelen mektupta, küçük kızının yaramazlık yapıp annesinden dayak yemesini anlatması üzerine, sadece şiirin babası değil, şefkatin babası da olan Nazım şöyle yazıyor;

  “ Annesinden dayak yiyip sana şikâyete gelmesi faslını okurken AĞLADIM. Kızıma söyle Yıldız’ı döverse vallahi, billahi kendisiyle bozuşuruz. Böyle şirin ve akıllı bir mahlûk kedi olsa dövülmez, nerde ki benim Yıldız’ım.”

  Sanatçı ehliyeti almanın biricik yoludur diğer zamanlar içinde yaşamak! Sadece kendi zamanın bencilliğine kurban olanlar da sanat üretebilir ama öteki zamanlara bir türlü taşımıyorlar. Neredeyse bütün dünyada Nazım Hikmet sevgisinin, saygısının oluşması boşu boşuna değildir.

  Nazım Hikmet, birçok insanın kahır olacağı mahpushane yaşamını; sadece sanatçı kabiliyeti içerisinde görmemiştir. Sanki bir okul öğretmeni, oradaki arkadaşları ise onun öğrencileri, arkadaşları, dostları…

  İbrahim Balaban, ölmeden önce son günlerinde kendi sergisi ve müzesi için Tekirdağ’a geldiğinde dinlemiştim omun Nazım Hikmet sevgisini. Her hücresine kattığı öncü arkadaşını anlatırken, yaşlı-ihtiyar bedeni, tıpkı mahpusluk günleri gibiydi; taptaze, capcanlı…

  Aynı yıl,1944’te Orhan Kemal’e yazdığı mektupta İbrahim Balaban’dan da söz ediyor Nazım;

  “ İki üç gündür, fazla değil şu son üç gündür kısa bir tembellik geçirdim. Yarın yine işe başlıyorum. Bizim burada ressam berber İbrahim vardı ya, resmi inanılmayacak, akla sığmayacak kadar ilerletti. Ben de gözlerim sulana sulana halkımın büyük yeteneklerinden birine örnek olan bir hadise karşısında hazdan ve bahtiyarlıktan böbür böbürleniyorum.

  Büyük Türk halkı! Nasıl bütün dünya halkları gibi yaratıcıdır ve nasıl sevilmeye, hayran olunmaya değer ve uğrunda gebermek en ehemmiyetsiz iştir. Çalışmak lazım, yaşamak ve çalışmak ve dövüşmek…

   Sana yirmi lira yollamıştım. Biraz sabret ay sonuna doğru otuz kırk lira daha göndereceğim. Senin tezgâh bu suretle normal çalışmaya başlamış olacak.”

   Nazım’ı nasıl anlatmalı, nasıl aktarmalı? İnsanı insan yapan öz, onun genetiğine gizlenmiş. Sadece edebi dünyanın şairi, yazarı değil, sosyolojinin, kadının, çocuğun, evrensel vicdanın de yanı başında bir Nazım; İbrahim Balaban’ın ifadesi gibi “ Şair Baba” olan bir Hikmet…

Güven SERİN 


13 Aralık 2021 Pazartesi

BE HEY,KARA MAÇA BEY

 

İnternet

                                                   BEHEY KARAMAÇA BEY

 

  Yazı yaşamımın elle tutulur hali, Akçakaya kardeşlerin (Cihat ve Mithat) Habertrak gazetesini kurmalarıyla başladı. Cenap Kürümoğlu’nun satın almasından sonra ise çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldım, alıyorum…

   Yazıyla uğraştıkça okumaya da sarıldığım bellidir. Her ikisinin ayrılmaz, ayrılamaz bütünün parçaları olduğunu da öğrendim…

   Yazı sanatıyla zengin olan yoktur. Büyük ve tutumlu yazalar ve belli yandaşlığın içinde olanlar hariç. Hatta yeterince yan gelirlerin yoksa Orhan Kemal, Orhan Veli’nin durumuna düşebilir, sıklıkla aklınıza hüzün türküleri de getirebilirsiniz. Bir yandan takdir görür, size imrenenleri, teşekkür edenleri bilir, duyarken, bir taraftan da size acıyanları, küfür edenleri duyar ve görürsünüz…

   Ne yalan söyleyeyim dostlarım; yazı sanatı dünyanın en lezzetli işlerinden birisidir; uçsuz bucaksız ormanların yeşilliklerini, bereketlerini ve evrenin görkemi içinde yol alan galaksiler gibi serüvenlerin keyfini bile sürmeniz mümkündür…

   Duyuyorum tabi; “ Aç ayı oynamaz” düşünceleri hâkimdir toplumlarda. Haksız da sayılmazsınız... Söylemeden geçemeyeceğim; dünyanın en lezzetli yemeği nedir sorusuna şu cevap verilmiş; “ Açlık”

   Açlığın sadece “ Mide” açlığı olmadığını söylemek isterim. Eğer açsanız yazının içindeki patikalardan yürümeye, oradan derin vadilere, kanyonlara uzanmaya, dağların ürpertici yükseklikleriyle rüzgârlın deli estiği tepelere çıkmaya, düşünemezsiniz diğer maddi kazançları... Hepsi uzak, çok uzak kalır sizlere…

   Sıklıkla uğradım dükkâna yine uğradım. Birkaç parça ürün aldıktan sonra ücreti ödemek için kasaya geldim. Erken saatlerde dükkânın sahibi duruyordu kasada. Devamlı ve istikrarlı her müşterisine tebessüm etmeyi seven, kızdığında veya devamlılığı olmayan müşterilere de sözünü sakınmayan dükkân sahibi, paramı öderken konuştu benimle;

 -        Demek her gün yazıyorsun?

-        Haftada altı gün

-        Neler yazıyorsun?

-        Daha fazla, sosyoloji, sanatsal ve şehrin sorunlarıyla ilgili yazılar.

    Kısa konuşmamızdaki esnafın bana bakışı her ne kadar tebessüm yüklüyse, daha önce gördüğüm nice bakış gibi; “ Küçümser” bir anlamı da saklayamıyordu. Bakışlarında sessizce şunları da söylüyordu iri yarı, kızdığında kaba-saba olan, ama alacağına ve vereceğine karşı oldukça dürüst esnaf; Yazıyorsun ama boşuna… Kaç kişi okuyor ki gazete köşesini… Üstelik yazarların birçoğunu görüyorum; meteliğe kurşun atıyorlar…”

  İri yarı esnafın bakışlarında yukarıdaki bildik anlamlar yüklüydü yüklü olmasına, benim tebessümüm, dükkânda caddeye çıkışımda ise başka ifadeler vardı; her zamankinden daha da heyecan, coşku içinde;

  “ Behey Karamaca Bey! Yazı sanatına, ömürlerin yetmeyeceği kitapları yazanlara minnettarım. Benim kavgamı, kişisellikten kurtaran, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir damlacık ömrüme; benciliklerin, kibrin, pis gururun karşısında yüzleşmeyi her daim hatırlayıp, etrafımla değil asıl kavgamı kendimle başlamama yardımcı olan, kendime doğru yürürken, yaşadığım yerin de farkına varmanın yüceliğine teşekkür ederim…”

  Bunun gibi bir sürü içsel süzülüş içerisinde caddenin karşısına geçip, denize uzanan Eski Vali Konağı Caddesi kaldırımında yürürken, Nazım Hikmet’in bir toplantıda genç yazarları küçümseyen, daha doğrusu büyük bir gaf yapan Yakup Kadri için yazdığı şiire gülümseyerek tutundum;

“ Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

Mukaddes Apis başlı

                         Adam;

Behey!

Karamaça Bey!

Sen şiirin büyük sözlüğüyle konuşuyorsun

Ben asaletten anlamam

Şapka çıkarmam konuştuğun dile,

Düşmanıyım asaletin

Kelimelerde bile…

 Behey”

Karamaça Bey! “

Güven SERİN