Barış Manço etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış Manço etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

ÖLÜMLE ÖRTÜNMEK



ÖLÜMLE ÖRTÜNMEK

  Küçüklerin en değerli şeyidir; küçük bir yere; yerlere sığınmak… Küçük bir dolap, köşe, oda veya yorgan altı; belki de anne karnının o mucizevî yaşama adım atılan ilk halin hatırasını yaşatmaktır, büyüme sürecinin küçük bir yere sığınma isteği-istekleri…

 İnsan denen canlı; her haliyle bir orman, bir dağ, bir deniz gibi; çöl ile vaha, yer ile gök arasında mucizevî bir bilmece…

  Bilim insanları boşu boşuna bağırmıyor; her şey çocuklukta gizli diye… Şefkat, nefret, yokluk, varlık… Tokluk ve açlık… Çocukluğa etki eden alfa genleri de unutmamak gerek; insanı şaşırtan şeyler; bazen armut dibine düşmez; armut, elmaya, kayısıya dönüşebilir…

  Bir sanatçı var dünyamızda. Neredeyse bütün dünyayı dolaşmış; bizden öte Japonya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın gönlüne sımsıkı sardığı; sevgi dünyasında kalbinde taşıdığı sanatçı; Barış MANÇO… 

 Barış Manço’nun şarkılarını, bestelerini akademik boyutta incelemenin de gerekli olduğunu inanıyorum. İnsan merkezli, çocuklar ile yaşlılara adanmış; aslında doğul ile ölümü; yaşam ile dönüşümü anlatan bir üniversite…

 Ümitsizce haykırıp Allaha seslenen de odur, yolun sonu geldi diyen de odur. Arkadaşım eşek derken, bütün büyükleri çocuklukla yüzleştiren de odur;

 Kaç yıl oldu köyden göç edeli/ Mevsimler geldi geçti görüşmeyeli;

Bu ülkede yaşayıp da köy ile bağı olmayan var mıdır? Bir yanımız hep orada; eksi ile artı kutuplar gibi değil midir? Yarı ömrümüz köylü olmaktan kaçıp, utanırken, geri kalan ömrümüzün köy yumurtası, köy tavuğu, köy peyniri aramakla geçtiği trajikomik bir macera değil midir?

  Aynalı kemeri incecik bele saran, sabahın, seherin vakitlerinde vurgun yemeyi anlatır sanatçı. Yenilenmenin, yepyeni düşünmenin şafak vaktini ısrarla hatırlatır. 

  Ben bilirimi ısrarla savunur. Kararlı olmak adına, gençliğin ilk zamanından, bugüne… Bilmeyi, sevda ile başlatır, delilikle ödüllendirir fakat eninde sonunda o çocukluğun kaçışına sığınır; ölümün örtüsüne;

 Yardan ayrılmayı bilirken; sıkça hatırlatır şarkılarında ölüme kaçışı… Daha yaşamın başındayken bile…

  Barışı, yani kendini sıkça hatırlatır. Örtünün altında ki çocuğu; sevgiye susamış, belki baba figürünü hiçbir zaman bulamamış; bulamayışın ödülünü çocuk ve yaşlılara adayarak dengelemiştir. 

 Ali’nin yazmasını, Veli’nin bozmasının normal bir dünya yaşamı olduğunu bilmenin yanında; gözyaşını oldukça insanca bir ağlama, ağlayabilme terbiyesini bildirir. Gökler ıslanacak da; bir Barış mı ıslanmayacak?

 Keskin sirkenin küpünü düşünecek kadar ılımlı; hoşgörülü, sözüne düşkün… Öyle bir of çeker ki; daha yolun başındayken;

 Barış’ın yolun sonuna geldiğini haykırır. Yaşam biterken, kendinin bitmesinin çok olmadığını duyurur. Bu duyurmadır içinde ki sığınma isteğinin anahtarı… Sarılma, onanma, sevilme; gitme, kal seslerini bir insan ruhuyla duyma aşkıdır…

  O yüzden; elleriyle büyütür sevgisini. Yüceltir, göklere çıkartır aşkını. Ellerin aldığını; yaşamdaki rekabeti, adaleti, adaletsizliği şarkıların ritmiyle aktarır. 

 Öyle bir güçtür ki iteneği; dağlara yalvaracak kadar; son bir görüşün önemini; sonun, başlangıca tutunma mucizesini arar…

  Delikanlı gibi, şarkısıyla bizi bize anlatır. Delikanlı coşkusunu, akan kanın kırbacını; “ geldim işte, delikanlı gibi!” diyerek, hani çıkışların, kararlılığın kendine ait denge ve dengesizliğini çizer; yüzleşmeye gider; hem de delikanlı gibi

  Dönenceyle günü, geceyi, evreni gösterir; görmenin, duymanın harikulade bilim düşüncesiyle. Buluşları, sezgileri, çabaların eşsiz ebedi sanatını söyler aslında;

 Biliyorum, duyuyorum; bir gün gelecek dönence… Siyahlık korkutmaz onu. Bilim insanlarını korkutmayan uzay, kara delikler gibi; her daim teleskoplarının başında, bir dağın zirvesinde; soğuk esintilerin odun çatırtıları içinde; kök salan, iz bırakanları ararlar; sanatçının aradığı, sıkça sığındığı ölüm örtüsü gibi;

 Çünkü ölümün dönencesini çoktan kavramıştı; bildiği, duyduğu ve sıkça hatırlattığı şey odur;

Tatyos Efediyi de unutmaz; Gamzedeyim deva bulamam, der; kendini bulur, devasızlığın içinde, mutluluğun gerçek olmadığını, acısızlığın en hakiki gerçeği olduğunu bilerek…

  Yağmurun ince ve ığıl yağmasını hiç kimse onun gibi içten anlatamaz. Karlı dağların, uzun uzun yolların, pişmanlıkların, ağlamaların ve sevdaların bildirisini yapan kâhin gibidir. Sıkça ölüm örtüsünü örten yaşam iksiri dağıttığı gibi;

  “ Yıllar geçer güz yaz olur/ Barış bir gün toprak olur/ Sil göz yaşın durma ah durma! “ 




Güven Serin




  



  

  





3 Şubat 2014 Pazartesi

BARIŞ MANÇO-BEN BİLİRİM


Kamera; Güven  Kozyatağı Kültür Merkezi

15. Yıl dönümü anma etkinliği

Barış'ın yeni yapılmış heykeli;usta işi,sanki silikona can ve ruh
vermiş.


Kozyatağı Kültür Merkezi

Kadıköy Belediyesi bir sanatçıya yakışır kokteyl 
düzenlemişti; her yaşta sevenleri oradaydı;
Erdoğan Bey, eski bir İstanbullu. Şimdi İzmir de
yaşıyor.


Kamera; Güven Kozyatağı Kültür Merkezi

Doğukan Manço, Lale Manço, İnci Hanım ve Batıkan Manço


Kamera; Güven  Kozyatağı Kültür Merkezi


Kamera; Güven Kozyatağı Kültür Merkezi

Barış Manço Anma Gecesi-24 Ayar Müzik Grubu 


Fotoğrafa,şarkılara kalıcı bir ruh üflenmiş;
Barışın ruhu...


Kamera; Güven Kanlıca yolu ve martılar günlük
nafaka peşinde; belki de büyük bir eğlencedir onlar için
insanları eğlendirmek;kim bilir...


Kamera; Güven     
Işık,bir kez daha yapıyor milyarlık gösterisini.


Kamera; Güven    
Deniz ve Martı, sordular seni;
Neredesin, diye...


Kamera; Güven   15.yıl...
Zaman,belki de zamansızlığı anlatıyordur bize;sonsuz
içindeki o büyük yaşam döngüsünü; evrenin uçsuz
bucaksız genişlemesi, sıfır hacimden sonsuzu
yaratması gibi...


BARIŞ MANÇO-BEN BİLİRİM

 Barış Manço deyince akla neler gelir? Bir ses… Bir nefes… Sevgi… Çalışkanlık… Saygı… Barış… Çocuk… Yaşlı… Felsefe… Evrene yayılan müziğin notaları-tınıları…

 Elbette Barış deyince 81300 Moda İstanbul adresi de gelir. Çünkü yıllarca böyle seslendi;

 81300 Moda İstanbul; bana yazın; lütfen ama lütfen yazın!

  Barış Manço’nun 15. Ölüm yıl dönümü inanılmaz bir insan çeşitliliği ile Türkiye'nin birçok şehrinden, kasabasından, köyünden gelmiş insanlarla birlikte birçok etkinlikte kutlandı. 15 yıldan bu yana; tekrar tekrar keşfediliyor; şarkılarının sözleriyle, sözlere sinen “barış” kokusu ile…

 Barış Manço, dedim Kozyatağı Kültür Merkezine gitmek için bindiğim taksi şoförüne. Şoför Giresun doğumlu imiş; Barış Manço der demez; Arkadaşım Eşek, Ben Bilirim, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa dedi. Kozyatağı Kültür Merkezine bir bir geliyordu insanlar; renk renk, ses ses, sevgi sevgi, barış barış…

 Kadıköy Belediyesi sanata ve sanatçıya verdiği desteği aralıksız devam ettiriyor. Şüphesiz ki, insanın, sevginin, birliğin olduğu yerde, siyasetçiler de olmak zorunda kalır; ben bu müzik yolculuğuna, bu Barış Manço sevgisi evrenselliğine gıpta ile bakıyorum.

 Bu yılkı anma programı Kozyatağı Kültür Merkezinde yapıldı. Anma konseri başlamadan birkaç saat önce yine Kadıköy Belediyesinin düzenlediği Kokteyl harika tatları, seçenekler ve şahane hizmet ile samimiyetin en nazik elleriyle sunuldu. Etrafımda bulunan insanlara baktığımda, her yaştan insan çeşitlemesi karşısında hayran kaldım; üç-dört yaştan seksen yaşa kadar…

76 yaşındaki Erdoğan Bey İzmir’den gelmişti. O rakısını yudumluyorken, ben de votkamı yudumladım. Bir ara Barış Manço’nun insandan içe, dünyadan öte felsefesine inanmış hislerle Erdoğan Beye de sordum; Size Barış Manço neler hatırlatıyor?

 Kol Düğmeleri, Dönence, Dağlar Dağlar, Ben Bilirim dedi… Daha başka neler denmez ki;

 İşte Hendek İşte Deve, Bir Selam Sana, Hemşerim Memleket Nire,

 Barış Manço birçok etkinlikle anıldı. Bunlardan Kozyatağı Kültür Merkezi’nde anma konseri ile Pazar günkü Vapur yolculuğu ile Kanlıca Mezarlığı ziyaret programlarına katıldım. Konser, gecenin ilerleyen saatlerinde; Barış için verilen kokteylden hemen sonra; ailesinin kısa sohbeti, Barışseverlerin ailesine sorduğu sorularla ve ondan sonra müzik grubu 24 ayarın coşku dolu konseri; Barış Manço’nun sevilen şarkılarıyla devam etti. Salonda bulunan heykel, müze için yapılmıştı; Barış Manço’nun son zamanlarını; tam manasıyla, canlı imiş gibi anlatıyordu; sanat, zanaat ve bir sevgiye adanmış insanın sanata yansıyan görüntüsü bütün sevdalıları selamlıyordu.

 Barış Manço’ya ilk önce, Ses Sanatçısı diye bilirsiniz. Ya sonra; muhteşem bir gezgin, harika bir kültür elçisi, filozof da diyebilirsiniz. Çocuklara inanmış, yaşlılara kusursuz bir saygı anlayışı içinde nezaketin efendisi, kulu-kölesi de diye bilirsiniz.

 Barış Manço’ya filozof da diyebilirsiniz dedim. Neden? Aklımıza gelen ilk şarkılarından birisini çok az irdeleyelim;

Deli gönül sevdasını ben bilirim, ben bilirim
Yardan ayrı kalmasını ben bilirim, ben bilirim

Yumuk yumuk elleri var, kömür kömür gözleri var
Daha daha neleri var, ben bilirim, ben bilirim

Kışlalara erdi bahar, teskereye birkaç gün var
Barışa da bir sorsalar; ben bilirim, ben bilirim

 Sadece bu şarkıyı bile irdelediğimizde, yaşamın içindeki insanı görebilirsiniz; sevdaya, sevgiye, saygıya, yaşamın her türlü oluşumlarına, şekillerine inanmış ve onları anlamaya çalışan birisi…

 Bir kış günü geldi dünyaya, yine bir kış günü, olgunluğunun en güzel zamanında ayrıldı. 200 şarkıyı geçen besteleri, çocuk programları, belgeselleriyle; insan bedenini, bir sanat zarafetiyle sunumu, kendine has giyinişi, saçı, bıyığı, yüzüğü ve o insan ötesi gülüşüyle; Barış Manço; bizden içe, dünyadan öte; şimdi Kanlıca Mezarlığı menekşeler, çamlar ve o küçük meşe ağacının yakın dostluğu ile manevi gösterisine, evrensel uçuşuna devam ediyor…

 Şarkıları en garip, en sıkışım zamanımızda bile gerçeğin yaşam tınıları, düşüncenin sonsuza adanmış dostluğu ile bizi yaşatmaya, yaşamdan keyif alıp, diğer canlılara da sevgi tohumu dağıtmaya zorluyor; işte o şarkılardan birisi ile son veriyorum çalışmama;

  Ben bir haber göndermişsin
  Gelsin yüzleşsin demişsin
  Geldim işte tek başıma delikanlı gibi
   İyi bilirim ben bu oyunu;
   Hem başı belli, hem sonu;
   Konuşalım açıkça şimdi, delikanlı gibi…

   Güven serin 

   

 

  









6 Şubat 2012 Pazartesi

MODA KANLICA ARASI

Kamera; Güven    Kanlıca Mezarlığı

Doğa Irnmak daha doğmadan çocukları önemsemiş
uzun saçla adama geldi. Sessizdiler ikiside; sessizdiler ama
ses veriyorlardı, bizim işitemeyeceğimiz seslenişlerden...

Kamera; Güven Kanlıca Mezarlığı

Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor.
Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor.


Kamera; Güven     Kanlıca Mezarlığı


Kamera; Güven   Kanlıca Mezarlığı

Ve çocuklar; onlar daha doğmadan uzaklaşan
sanatçının varoluşunu, yakınımızda oluşunu
ispatlayan güzel canlılar.

Kanlıca Mezarlığı her türden insanın ölü bedenleri
ile dolu. Her mezarın bir anısı, bir hatırası ve bir
arayanı var; muhakkak. Ama Barış'ın arayanı
her yönden, hen gönülden,inançtan gelen insanlar...


Kamera; Güven  Kanlıca Mezarlığı

Işık, ışıkların bulunduğu yerde güzel bir gösteri
yapıyor. 5 Şubata özel bir gösteri. İnsan çığlıkları ile
dolmuş şehirin yanıbaşında sessizliğin, özlemişilğin
sessiz ışıklı gösterisi yapıldı.

Kamera, Güven  81300 Moda İstanbul


Kamera; Güven   81300 Moda-İstanbul

O, uzun saçlı adam, Aşık Veyseli, Pir Sultan Abdalı,
Yoksul Osmanı, Hala Kızı Zehrayı
sevmişti. Ama çocukları da, çocukları da
sevmişti.
O, uzun saçlı adam müziği, felsefeyi, Gül
Pembeyi, Sarı Çizmeli Mehmet Ağayı,
Veliyi, Aliyi sevmişti. Ama çocukları;
çocukları da sevmişti...


Kamera; Güven  Moda-İstanbul

Of offf, Barış yolun sonunda, yürü demek
boşuna. Hayat duruyor dostlar, ben durmuşum
çok mu? Ali yazar, Veli bozar; küp suyunu çeker
azar azar. Üzülmüşüm neye yarar, keskin
sirke küpüne zarar.


Kamera; Güven   Moda-İstanbul

Hey sessizliğin sesi. Hey, bataklığın
güzel kokan çiçeği. Çölün çiğ damlası,
ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgi;
güzel düş, soylu gerçek...

Gamzedeyim deva bulmam...
Heey heey heey; hey hey...
Elem beni terketmiyor hiç de
fasıla vermiyor.

Yolla yarim tez yolla;
boyalı mendile de sar yolla. İki tel
kopar saçından,kınalı mendile de
sar yolla. Yolla yolla...


MODA KANLICA ARASI



 Moda’dan kalkan vapur martı çığlıklarıyla birlikte öttürüyordu düdüğünü. İstanbul Boğazını ne martısız, ne vapursuz bırakamayız! Vapurları da gizemli yapan sesinden, seslenişinden; insanı selama durduracak düdüğünden ayrı düşünemeyiz.

 Moda’dan kalkan vapur, boğazın soğuk sularında ilerliyor, hem de martı çığlıkları arasında… Şahlanmış ana tanrıça gibi iskelelere büyük bir mutluluk içinde uğruyordu. Moda, Kadıköy, Kabataş derken törene katılacakları alma işi bitti. Bir sürü tanıdık yüz vardı vapurda. Geçmiş yıllardan gördüğüm Barışseverler… Kadın, kız, çocuk, erkek, genç, orta yaşlı, yaşlı her yaştan insan; yine her zaman olduğu gibi Barış şarkıları ile eğleniyorlardı.

 Bir haftalık soğuk ve karlı havalardan sonra İstanbul’a yüzünü dönen güneş; insan bedenlerini ısıttığı gibi günü, boğazı ve Kanlıca tepelerini aydınlatıyordu. Sadece aydınlık mı? Yoğun çam kokuları toprak kokusu ile centilmence rekabet içindeydiler. Küçük kuşlar yılda bir kez toplanan bu kadar çok insanın bir arada oluşuna seviniyor gibi küçük gırtlaklarından çıkan ince sesler ile konuşuyorlardı.

 Kanlıca Mezarlığı mezarlıklar içerisinde en güzel yerlerden birisinde bulunuyor. Boğaza bakan Kanlıca tepeleri çam, meşe ağaçları, servi ağaçları ile yeşili, sessiz konukları ile maneviyatı yakalamıştı. Az ötede Fatih Sultan Mehmet Köprüsü uzanıyordu; bir kıtadan diğerine doğru. İnsan eli ile yapılmış, insanlığa meydan okur gibi, ışığın farklı süreçlerinde farklı bir görüntü sergileyen köprü…

 Barış Manço deyince insanların hatırladığı en önemli şey; müzik ve çocuklara seslenişidir. Çocukları. Barış Manço’nun Moda’da müze olan evinde videodan izlediğim çocuk programı çocuklara getirdi beni. Çocuklara yaklaşımı, çocuk ruhuna dokunuşu, onlardan hiçbir zaman uzaklaşacak kadar büyük adam olmayışı; olmak istemeyişi ruhumun çocukluğa duyduğu özlemi de hatırlattı bana.

 Barış Manço’ya; kıtadan kıtaya, kalpten kalbe, inançtan inanca taşmış sanatçı için Kanlıca Mezarlığına gelen herkes kendi bildiği yakarış, kendi bildiği sesleniş ve dualar ile seslendi. Seslenişi sesleniş yapan; ne İngilizce, Almanca, İtalyanca ne de Arapça oluşunda gizlidir. Seslenişi sesleniş yapan, ruhun bedenden aldığı destek ile ilahi bir yükselişe çıkışın ve oradaki uzaklığı yakına getirişin el ele, göz göze, ses sese dokunuşların bütünüdür…

 Büyük adamlar, büyük kârları düşünen, büyük oyunun usta oyuncuları ne kadar da kötü şekillendiriyorlar insanlığın çocuk dünyasını. Çocuklar, bebeklikten çocukluğa geçiş yaptıkları sürece misler gibi kokarlar. Hâlbuki onları böyle güzel kokutan ne bir parfüm, ne bir deterjandır. Yeterince büyümemiş, yeterince büyüklük hastalıklarına tutulmamış olmalarında yatar görünüşlerindeki masumluk ve büyüleyici güzel kokular…

 Vapurda, Barış Manço Müzesinde 7 yaşında çocuktan tutun da 77 yaşındaki insana kadar, her yaşın özlem dolu yürekleri dolaşıyordu. Her yan çocuk kokuyordu; Barış’ın, uzun saçlı insanın çocuklara gülümseyen, şakalar yapan ama aynı zamanda onları önemseyen, önemli bulan adamın evinde.

 Barışseverlere baktığım zaman gördüğüm en önemli ortak yan; büyük çoğunluğunun insanlığını kaybetmemiş olmasıdır diye düşünürüm. Dünya ile olan kavgaları olmayan, parsel, ada kıyametleri içinde koşuşturmayan; diğer canlılar gibi kendi payına düşenle yetinen, hatta kendi payını bile diğerleri ile paylaşan insanlar; insanlık topluluğu gibi…

 Barış Manço deyince sadece şarkılar; Dağlar Dağlar, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Ben Bilirim, Dönence, Kol Düğmeleri, Unutamadım, Gönül Dağı, Gül Pembe diye düşünülmez. Çocukluğumda sevdiğim sanatçıyı büyüklüğümde ayrı bir sevgi ile irdeliyorum. Bir gezgin gibi dere tepe gezdiği zamanları düşünüp onun iyi bir televizyon programcısı olduğunu, yaptığı çocuk programları ile içinde yok olmayan çocuk sevgisinin en güzellerini yaşattığını biliyoruz. Yaptığı şarkıları, gezdiği, dinlediği, gördüğü yerlerden; yani insan, bölge ayrımı yapmadan ülkenin her köşe, bucağından taşıdığını da biliyorum.

 O yüzden, onun şarkılarını dinlerken, çocukluğu, ülke sevgisini ve sevdasını yaşarım. Ülkemin gitmediğim köşeleri, bucakları, köyleri, dokunmadığım insanları için; onlara duyduğum özlemi gidermek için, eksik kalan sevdalara biraz neşe, biraz ilaç olmak için Barış şarkıları dinlerim.

Ne vardır bu şarkılarda? İnsan vardır! Sevgi vardır! Saygı vardır! Aşk vardır! Muhteşem bir dönüşüm vardır; çocuk, hep çocuk, hep insan kalmanın büyük dönüşümü…

Yaz dostum, der;

“yaz dostum, kimse göçmez bu dünyadan mal ile/Yaz tahtaya bir daha tut defteri kitabı sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı/Yaz dostum; Barış söyler kendi bir ders alır mı/Yaz dostum; su üstüne yazsam kalır mı/Yaz dostum; bir dünya ki haklı haksız karışmış…

Bir başka şarkısında;

“Ham meyveyi kopardılar dalından/Beni ayırdılar nazlı yârimden/Eşim dostum tutmaz oldu elimden/Onun için kapanmıyor gözlerim.”

Diğer şarkısında;

“deli gönül sevdasını ben bilirim, ben bilirim/yardan ayrı kalmasını ben bilirim, ben bilirim/Yumuk yumuk elleri var, kömür kömür gözleri var/Daha daha neleri var, ben bilirim, ben bilirim.”

 İşte böyledir Barış; anlamaya, dinlemeye çalıştıkça, sevgiye, aşka, felsefeye, sanata bulaşırsınız; eğer severseniz siz de sevgiye, felsefeye, sevgiye ve aşka bulaşmayı; severseniz siz de çocuğu, yaşlıyı, ülkenizi; Barış’ı fark edersiniz…

 Güven Serin
























4 Şubat 2011 Cuma

MODA'DAN KANLICAYA

Kamera; Güven - Moda
Tanrıyı bulmak ve görmek için ne papazları, ne
imamları, nede başka kurtarıcıları beklemek gereklidir.
Biraz emek ve biraz sabırla o istenen her yerden gözlenebilir...



Kamera; Güven    Kanlıca Mezarlığı
Yüreklerin yaşamdan yaşama uzandığı yer...


Kamera; Güven  Kanlıcadan Boğaza Bakış

MODA’DAN KANLICAYA



 Bazen tüm mazeretleri bir kenara itip ”nazikçe” kendi dünyanızda gezinmelisiniz. Size ait, içinde sürekli acıların, kavgaların, gürültülerin olmadığı dinginliğinde olduğu dünyaya yol almalı insan. Nedense yolun yolcusu olmayı, hazır ve bilinen yollardaki alınan bir arpa boyu yollara adamışız. İnsan denen canlının kendi patikasını oluşturması kadar güzel ve değerli bir şey olamaz. Büyük bir haz duyar insan; insanlığın ve diğer canlıların da geçeceği bir yola attığı ilk adımlardan…

 Barış Manço’nun 12. ölüm yılı nedeniyle sevenleri olarak Moda iskelesinde toplandık. Ne soğuğun bıçak gibi keskinliği, ne rüzgârın da soğuğu yanına alarak bizleri sert bir şekilde okşadığın korkuttu gözümüzü. Bir yaşam yılında sağ ve sağlıklı olan bedenlerimizle hiçbir koşulun, siyasetin, namuslu ve namussuz çıkarların albenisine kapılmadan oradaydık.

Moda bir Pazar günün tenhalığını yaşarken gecikmeli de olsa vapurumuz geldi. Düdüğünü uzun uzun öttürdü. Gelen vapur Barış Manço’nun adını taşıyor. İçerisi de Barış’ın posterleriyle süslenmiş.

 Bir vapur insan; yüzlerce bakışın, sesin, nefesin özlemle buluştuğu yerde şarkılarla boğaza doğru aktık. Vapur, martılarla birlikte girdi boğaza. Hemen önümüzde kız kulesi, mitolojinin tüm hikâyelerini anlatmaya hazır; sanki bu döneme aitlik içinde değil de bizi kendi dönemine çekmiş vaziyette selam veriyor.

 Birbirlerine kavuşamamış tüm beden ve ruhları düşünürken kız kulesinin hikâyelerinden bir tanesi Hero ile Leandros’u da düşündüm. Kavuşamadan ölmenin, buz gibi sulara karışan iki gencin nesilden nesle aktarılan hikâyesini…

 Kız kulesi kadar eski olmasa da yaşayan tarih Avrupa yakasından selamlıyordu bizi. Solumuzda bir döneme büyük bir çentik atmış Osmanlı İmparatorluğunun mütevazı saraylar topluluğu bulunuyor, hemen onların yanı başında ise muhteşem Ayasofya, Aya İrini ve Sultanahmet geçmişten geleceğe uzanan insanlık abidelerinin dik duruşunu yapıyorlar. Vapur kız kulesi izahsına gelince solumuza baktığımızda yine başka bir abide; Galata Kulesi ile yüz yüze geldik. Çarpık yapılaşmanın, talan ve yalan felsefesinin buluştuğu ve güzel İstanbul’u yerle bir ettiği yerde; Galata Kulesi tüm talanları affettirir bir şekilde göğe yükseliyor.

 Asya ve Avrupa kıtalarının tam orta yerinde tüm dünyanın imrendiği boğazda ilerledik. Orkestra Barış Manço’nun ruhu, felsefesi, sanatı ve besteleriyle birleşmiş; boğaz sırtlarına bakarken “Dağlar dağlar, ben bilirim, unutamadım.” dedik.

 Vapurda bulunan insanların büyük çoğunluğu birbirini hiç tanımasa da tümü; bir tek insan için bu yerdeydi. Muhtemelen bir yıl da birbirimizle hiç görüşemeyecek ve çoğumuz birbirimizin nereli olduğun, nereden geldiğini bile merak etmeyecektik. Etmedik, sorgulamadık da… Asıl olan, orada bulunma amacımızdı.

 Her yıl yapılan alçakgönüllülükle birleşen kutlamalarda hiçbir zorlama ve lüks yok. Sadece sanat adamı, sevilen uzun saçlı bir insan için toplanıyoruz. Ama aynı zamanda sanatına gizlediği ve tüm insanlığa seslendiği güzel felsefesi için…

 Barış, seslenişini ne sopa ile ne silah zoruyla, ne şantajlarla yaptı. Onun en güzel, en gösterişli silahı; müziği ve şarkılarıydı. O şarkılardaki uzun saçla adam bazen; “bak beş parmağım var benimde, eğer dost yüzünden kalbin kırıksa bir yudum suyu paylaşırım senle” dedi. Bazen; “para pula aldanıp kanma dostum, içi boş insanların bu dünyada yeri yok.” dedi. Bazen de; “ eğri eğri, doğru doğru, benim eğrim bana doğru.” diyerek her insanın kendine ait fikirleri, düşüncesi ve amacı olduğunu anlatmaya çalıştı.

Bazen uyandırmak istedi dünya malına dalıp yaşamın en güzel hediyesi olan beden ve ruhu karartan enayilere ve onlara seslendi; “ gör şeytanın görmediğini yoksa duyarsın bir gün dıral dedenin düdüğünü.”

 Vapur martı çığlıkları ve buz gibi arınma soğuğu ile birlikte ilerliyorken Dolmabahçe Sarayı karşısındaydık. Bir dönemin batışına ve Türkiye Cumhuriyetinin doğuşuna tanıklık etmiş saray; Atatürk’ün var olmuş, o mekânla bütünleşmiş ışıltısı ile parlıyor gibiydi. Boğaza paralel uzanmış sarayın beyaz karyolasında bir deha yatıyordu. İyileşir iyileşmez kırlara kaçmak, tabiata sığınmak isteyen bir deha; bu sefer bir başka düşman, siroz ile savaşıyordu. Hain, sinsi siroz…

 Vapurumuz ilerledikçe sular ve martılar da ilerliyor. Ama bu sefer tarihi geriliyor, Mustafa Kemal’in düşman donanmasını Yıldız Sarayından seyrederken “ geldikleri gibi giderler.” sözüyle bir kez daha hayat buluyordu.

 Büyük bir imparatorluk çökerken tüm zamanlar yaptırmadığı kadar gösterişli yaptırılmış ve çöküntünün saraylarla durdurulacağı sanılmıştı. İşte bu saraylar; Dolmabahçe, Çırağın, Yıldız, Beylerbeyi tüm ihtişamı ile o devri kurtaramayışının hüznü ve aynı zamanda bir başka yeniliğin sevinci içindeydiler. Sanki boğazın olmazsa olmazı olmuşlardı.

 Bol ağaçlı ve çam koruları ile hâla şehirlerin kargaşasına meydan okumaya çalışan Kanlıca son durağımız oldu. Barış Manço’nun sonsuza uzanan yorulmuşluğunu dinlendirdiği yerden baktık boğaza, Avrupa Kıtasına. Avrupa kıtasının satranç oyuncularını; İngiltere’yi, Fransa’yı, Almanya’yı seyrettik doya doya. Ve bir kez daha üzüldüm; hayata sadece tavla oyunu gözü ile bakışımızdan dolayı…

 Güven