RESSAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RESSAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2025 Cuma

BASRİ ERDEM TEKİRDAĞ'DA

 





  BASRİ ERDEM TEKİRDAĞ’DA RENKLERİNİ KONUŞTURUYOR


  Dün Tekirdağ Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi’nin ferah sanat sergi salonunda sessiz bir heyecan vardı. Renklerin, çizgilerin, hatıranın ve ışığın iç içe geçtiği bu sessizliğin adı Basri Erdem’di.

  Ressamın dostu Mehmet Çevik’in nazik davetiyle adım attığım salonda, duvardaki her tablo sanki bir yerden, bir zamandan ses veriyordu. Bir bakıma, o solonda sadece resim değil, bir ömrün tanıklığı sergileniyordu.

  1948 Lüleburgaz Akçaköy doğumlu Basri Erdem, sanat yolculuğuna çocuklukta başlayan bir merakla değil, adeta iç zorunlulukla örülmüş bir isim. Köy ilkokulundan çıkıp, öğretmen okullarından üniversitelere uzanan bir serüven, fırçasını sadece renge değil insana da dokundurmuş bir hayatın hikâyesi.

  Erdem’in sanat salonundaki resimlerini birlikte gezdik. Bizzat sanatçının ağzından eserinin kalp atışını ve yaşama katılmasını duymak, bir yazar için sıra dışı bir hediye, bir zenginliktir. Gördüğüm eserlerin sadece manzaraları anlatmadığı, insanın da iç sesini, zamanın da tortusunu taşıdıklarını fark ettim.

  Sergide dolaşırken Tekirdağ Şarköy Uçmakdere denizinin kıyısındaki antik çağlardan kalan eserlere benzeyen Dalyanları, Kırklareli’nin dingin doğasını, Kars’ın soğuk, dayanıklı, onurlu yelini ve Güneydoğulu kadınların bütün zamanlara ait fısıltılarını hissettim. Bir yerde her tablo, bir kentin ya da köyün değil, onun ruhunu taşıyordu. O fırça darbelerinde hem Tekirdağ’ın kır kokuları, hem de Güneydoğu’nun güneşi vardı.

  Özellikle “Güneydoğulu Kadınlar” çalışmasında, kadim bir direncin, başak tarlaları arasında sessiz bir haykırışın resmedildiğini görmek insanı sarsıyor. Bir yörenin değil, bir milletin kadın belleği sanki o tuvallere sinmiş.

  Ve serginin en çok dikkat çeken, konuşulan, beni de en çok duygulandıran çalışması: “Beygirler.” Sanatçı bu eserini çocukluğundan kalan bir fotoğraftan esinlenerek yapmış. Yani resmettiği sadece bir hayvan değil; bir zamanın, bir köyün, bir çocuk kalbinin hatırası. O eski fotoğraf, tuvalde yeniden can bulmuş.

   “Beygir” sözcüğünün sıcaklığını, köy ağzının içtenliğini bugüne taşıyor. Sanki resim değil, bir çocukluk anısına uzatılmış renkli bir selam.

  Basri Erdem’in eserlerinde akademik bir incelik, halktan bir sıcaklık ve öğretmen sabrı bir aradadır. O,sanatın sadece teknik değil, bir yaşam disiplini olduğuna inanmış bir insan.

   Köy okulundan üniversiteye uzanan bu serüveni boyunca öğrencilerine sadece resim değil, bir bakış, bir duyarlılık öğretmiş. Bugün hâla doğduğu Akçaköy’de kurduğu sanat evi; onun sanatını, felsefesini anlatmaya devam ediyor.

    O ev, bir yandan müze, bir yandan hatıraların yeşerdiği bir sanat bahçesi.

  Görmeniz gereken bu sergi, sadece renklerin değil, bir ömrün sessiz ifadesinin de sergisidir. Her tablo, Anadolu’nun, Trakya’nın bir yerinden kalkıp gelmiş bir öykü gibi.

  Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi’nde açılan bu sergiye gitmeyenler için söyleyeyim:

Orada sizi bekleyen şey bir sanat gösterisi değil, bir hayatın şiiridir. Bir beygir fotoğrafından başlayan o şiir, yılların emeğiyle renklenmiş, zamanın içinden bugüne uzanmış.

 Gidin, görün ve duyun…

 Güven SERİN 

 


 

 

  







16 Nisan 2024 Salı

FİLİZ SABUNCU ANISINA

 

Kamera; Güven 



     

                FİLİZ SABUNCU KUTLUYORUM SİZİ

                ( Filiz Sabuncu Anısına )

  Bu çalışmayı hazırlarken bilgisayarımda Gabriel Faure’nin meşhur bestesi Elegie Opus 24 ses veriyordu. O sese sarılırken başka şeyler düşünüyordum. İkinci Dünya Savaşını… Leningrad Kuşatmasını… 2,5 yıla yayılan kuşatma da, açlık ve soğuktan ölen 1,5 milyon insanı…

 O kuşatmayı. Savaşın ölümcül kâbuslarını yarmaya çalışıp, hayatta kalanlara destek olmaya çalışan ünlü besteci Dimitri Şostakoviç ile küçük kızın küçük hassas parmaklarını yanında bulunan zarif çello düetini düşünerek dinledim. Bu beste, kâbusa dönmüş ve 4 milyonluk şehirde 700 bin insan kalmasına rağmen ünlü besteci Dimitri Şostakoviç’in şehri terk etmemesi, ruhumda uyandırdığı o büyük hayranlıkla bütünleşiyor; bu sanatsal gerçeği kaleme alışım…

  Ressam, şair Filiz Sabuncu’nun sergisini gezdikten sonra bedenimle birlikte ruhuma damlayan sanatsal yağmuru dinledim. Güzel Sanatların, müziğin, şiirin tükenmekte olan insan ve insanlık için ne büyük var oluş merhemi, iteneği olduğunu biliyorum.

  Savaşlardan, kargaşalardan geriye kalan en güzel şeylerden birisi de, Dimitri Şostakoviç gibi bestecilerin evrene ait insan ruhu ile bir olmuş marifetin, ustalığın, sezgilerin ortaya çıkışı, bir esere dönüşü. Leningrad Senfonisi (7. Senfoni)  de böyle ortaya çıktı. Mutluluğu, güveni, dayanmayı, ümitleri var etmek, onların asla tam olarak tükenmediğini, tükenemeyeceğini kendi zamanından diğer zamanlara armağan etti…

 Filiz Sabuncunun zarif karşılamasıyla ilk adımımı attığım Kültür Merkezi ve oraya yayılan sanatın senfonisi burada farklı bir şeyler olduğunu düşünmeme, duyarlılığımı arttırmama neden oldu.

 Akordeon da bir erkek, keman da genç bir kız; sanatçıya destek olmak için şöleni kendilerince ses tonlarıyla renklendiriyorlar. Sanatçının seçkin misafirleri sanat olaylarına oldukça yatkın insanlar. Kimisi Bodrum’dan, Kimisi İstanbul ve bazıları da Tekirdağ’dan katılmışlar. Genç kızlar sansal törene en içten katkı vermek amaçlı gülümseyerek içecek servisi yapıyorlar. Masaların üzeri çeşitli tatlarda yiyeceklerle dolu olduğu halde, sanata susamış insanların tokluğu başroldeydi.

  Keman ve akordeon sanat olayına ciddi bir neşe katarken, sanatçı Filiz Sabuncu etrafını çevirmiş, dostları, arkadaşlarıyla ilk önce gözleriyle, sonra elleriyle, bedeniyle kucaklaşıyor. Duygular neşeden ötürü… Duygulanmalar sanattan ötürü…

  Sanatçı Filiz Sabuncu şehrimize geleli üç yıl olmuş. Ne büyük onur; bizim şehrimizi tercih etmesi… Şehirler insanların-insanlığın dikkatini çekecek, tercih edilecek hale geldikçe, kentleşmenin niteliği de artar. Şehirler, her türlü insanı ağırlar. Hür türlü insan şehirlere anlam, onur katar. Bir de sanatçıları; ressamları, şairleri, yazarları, heykeltıraşlarıyla anılırsa o şehirler tüm dünya ya anlam, onur yükler…

 Sanatçımız 1957 yılından bu yana yani koca bir ömür; 58 yıla yayılan sanat yaşamında birçok sergiye katkı vermiş, eser sunmuş. Bunlardan bazıları Bandırma Kültür Merkezi (üç kez) Sandoz Sanat Galerisi, Vakıfbank, Taksim Sanat Galerisi, Star Mar Görüntüleme Merkezi, Hafize Ortaç Sanat Galerisi. Bu mekânlarda tıpkı Tekirdağ da olduğu gibi, gelenlere “merhaba, hoş geldiniz” sanatçı ve sanat sıcaklığını üst kimliğe geçmiş, evrenin neşesine sahip olmuş bir canlı sunumuyla yapmış.

 Genç kızın keman sesi, erkeğin akordeonu ahşap sanat mekânında en ölçülü ve ahengiyle çalmaya devam ederken, sanatçının, sanatsever dostlarının muhteşem kibarlığı, o küçük yeri devasa bir salona çevirmişçesine eserlerin arasına karıştım. 

 Sanatçının ruhundan ellerine süzülen iki sürpriz bekliyordu sanatseverleri. Resim sanatıyla birlikte şiir sanatını da bir araya getirmiş; her resminin altında o resmine ithaf yaptığı bir şiiri…

  Küçük bir fener sallanıyor asılı durduğu yerde. Sanatçının pembe, mavi, yeşil, gri, beyaz renklerden oluşan bu eseri; daha kırk yıl önce her eve lazım olan küçük bir fenerdi. Bugün oldukça güzel bir aksesuar olarak kabul edilen bu küçük fenerin altında ki şiir dizeleri ise şöyleydi;

“güneyden esen rüzgârda/ dönerek sallanırsın / yalnızlığın dayanılmaz acısını / bensizliğin burukluğunu / rüzgâra mı anlatırsın? “

 Sanat böyle bir şey! Bağırmaz, çağırmaz, vurmaz, kırmaz! Öldürmez, öleni var etme çareleri arar. Onarır, yapıştırır, renkler içinde renk, sesler içinde ses doğurur. Sanatçının Martıları işleyen eseri, iki katlı taş evi ve ağaçlar arasında, sonsuzu anlatan ışığın içinde çizdiği insan siluet çok şeyi anlatıyor… Yalnızlığa, özleme, sonsuza dair çok şeyi…

  2015 yılında tanıştığım ve bu çalışmaya kaleme aldığım sanatçı Filiz Sabuncu, duydum ki göç etmiş 2024 yılı, Nisan ayı içerisinde: -Sonsuzluğun sonlu başka gezegenlerine doğru…

     Huzur ve rahmet içinde, hoşlukla gitsin sanatın olduğu her evrene…

2 HAZİRAN 2015

16 NİSAN 2024

 Güven SERİN