ÇOK Bİ GÜZEL
Kuzguncuk’ta
Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere,
daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.
O gün birçok insan
gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı
yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.
Beyaz bir kâğıda
dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;
“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
Bir gün önce Küplüce
Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında
Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!
Onun kaleminden,
gezip durduğu ilçelerinden, hikâyelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur
Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde
edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.
Keşanlı Ali Destanı;
başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası;
kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar
Ölesi Değil.”
İnce beyaz saçları,
sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek
istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra
da.
Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı,
mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki
ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;
“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”
Güven Serin
