Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2026 Pazartesi

GECE

 



                                   GECEYE YAZILMIŞ BİR SORU

   Gece yorganını üzerine çekti, düşüncesi içinde yeni bir söz yakalamış. Belki de yaratmış olmanın heyecanı içinde yastığa başımı koyar koymaz düşünmeye başladı…

   Bu cümlede tuhaf bir sükûnet var. Geceyi bir varlık gibi düşünüyoruz; üşüyen, dinlenen, susan… Belki de insanlığın en eski alışkanlığıdır bu: Anlayamadığını kendine benzetmek. Korktuğunda söze, bilinmeyenle karşılaştığında düşe tutunmak. Çünkü insan, çıplak akılla uzun süre ayakta kalmaya zorlanıyor.

   İlk ateşin başında anlatılan hikâyeyi düşündüm: Neydi? Ateşin etrafına toplanan insanlar, çocuklar ne hissetti? Dışarıda karanlık ve bilinmezlik, içeride titrek bir ışık. O ışığın çevresinde toplanan insanlar; hayvan neden saldırıyor, gök neden gürlüyor, ölüm nereye gidiyor bilmiyordu. Ama susmak mümkün görünmüyordu. Bilgi yoksa söz vardı. Sez yetmezse düş. Belki de asıl böyle başladı: Bilinmeyene katlanabilmek için…

   Masal, çocuğun dünyası sayıldı çoğu zaman. Oysa masal, insanlığın ilk zihinsel sıçramasıydı. Korkuya rağmen devam edebilmenin diliydi, besiniydi. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan her cümle, aslında şunu anlatıyordu: Hayat belirsiz ama izah edilebilinir ve anlatılabilinir. Ancak, anlatılabiliniyorsa, katlanılabilinir.

   Zaman geçti, masal destana dönüştü. İnsan çoğaldıkça korkular da büyüdü. Artık sadece doğa değil, insan da insana karanlık hale geldi. Destanlar bu yüzden gür sesle anlatıldı. Kahramanlar yenilmez oldukları için değil, yenilmeye rağmen yürüdükleri ve iyi kaldıkları için vardı.

   Gelin birlikte Gılgamış’ı düşünelim? Ölümsüzlüğü ararken dostunu kaybeden o ilk büyük kahramanı. Gılgamış destanı, insana şunu anlatıyordu: Sonsuzluk mümkün değil ama anlamak mümkün. İnsan, ölümlü olduğunu kabul ettiği anda büyüyor.

   İlyada’da Akhilleus’un öfkesi vardı; ama o öfkenin içinde bile kaderle yüzleşen bir kahraman duruyordu. Dede Korkut’ta kahramanlık kadar ağıt vardı; çünkü Türk’ün destanı, acıyı saklayamazdı. Yiğitlik, gözyaşıyla yan yana durmayı öğrenmişti.

   Destanlar, insanı buraya taşıdı: Güçlü olmaktan öte dayanıklı olmaya. Sonra ağıtlar geldi. Belki de en dürüst, en içten sözler onlardı. Masal umut verdi, destan direnmeyi öğretti; ağıt ise kaybı öğrenmeyi. Bir ana, bir evlat, bir yurt için yakılan ağıtlar… İnsanlığın “Devam ediyorum ama unutmadım” deme biçimiydi bu ağıtlar. Ya ağıtlar olmasaydı? O acılar içimize çöker miydi? Elbette çöker ve hiçbir zaman temizlenemeyecek tortular bırakırdı. Söze dökülen acı insanı ileriye taşır; çünkü insan, yasını tutabildiği, inceltebildiği sürece yol alabilir.

   Kahramanlar çoktan yoruldu, sesler kısıldı, cevaplar yetmez oldu. Tam da o noktada felsefe söze karıştı. Ne bağırdı ne de öğüt verdi. Sadece sordu. “Nedir insan?” dedi. “Neden varız?” , “İyi nedir, kötü nedir?” Felsefe, masalın düşünden, destanın cesaretinden ve ağıtların acısından kalan külleri avucuna aldı; üfleyerek anlam aradı. Artık mesele karanlığı yenmek değil, karanlıkla yaşamayı öğrenmekti.

   Sonra edebiyat geldi. Ne tam masal, ne tam destan, ne de sadece felsefe… Hepsini bilen ama hiçbirine teslim olmayan bir alan. Edebiyat, insanın içini dışarıya nazikçe taşıdı. Bir roman çağın yükünü sırtlandı, bir şiir bir insanın içini açtı. Okuyan kendini bulsun diye değil; çoğu zaman kaybolsun diye yazıldı. Çünkü insan, kendini en çok kaybolduğunda tanıyor. O yüzden, edebi yolcular, hep yollarda olmak ister; kaybolmak ve tekrar tekrar bulmak…

   Sanat böyle kucakladı bizi. Resim, müzik, tiyatro… Hepsi aynı arayışın başka bir yüzü ve özü oldu. Söylenemeyeni sezdirme, anlatma çabası. Akıl yetmediğinde, zihin boğulmak üzereyken duyguya, söz tükendiğinde sese sağınma hali. Bir ezgide gözlerimizin dolması, bir tablo karşısında susmamız bundandır.

  Başımı yastıktan yastığa çevirdim. Gece halen yorganını üzerimize çekmişti. Dışarıda hazır cevaplar yoktu ama sorular vardı. Düşündüm: İnsanlığı bugüne getiren şey, doğru cevaplar değil, aynı soruyu farklı biçimlerde sormayı sürdürmesiydi.

   Belki de bizi ayakta tutan tam olarak bu: Anlam aramaktan vazgeçmeyişimiz. Geceyi örtü bilen, söze tutunan, düşle direnen o eski insan halen içimizde. Ve her gece, yorganı biraz daha çekip kendimize aynı sözcükleri söylüyoruz:

“Bilmiyorum ama arıyorum…”

Güven SERİN 


24 Eylül 2020 Perşembe

MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 



                                 MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 

  1958 yılı, Yunus Nadi Roman Yarışması Jürisi, bir fotoğrafla tarihe, bir belge niteliğinde imzasını atmıştır. Tarihsel belge niteliği taşıyan fotoğraf karesine girenler; Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüpoğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Azra Erhat,Vâlâ Nurettin,Cevat Fehmi Başkurt,Haldun Taner ve Behçet Necatigil;Cumhuriyet Gazetesi arşivinden bir fotoğraf…

   Günümüzden altmış yıl önceki Roman yarışması jürisi, ne kadar da büyük sanatçılar tarafından temsil ediliyordu! Yarım yüzyıllık bir süreden sonra, aynı öneme sahip jüri üyeleri, yarışma ciddiyeti kalmış mıdır? Her biri kendi çapında, edebi destanları yazmış bu insanların zenginliği, ülke ve dünya sevgilerinin yanında, insan ve edebiyat sevgilerinden kaynaklanıyordu. Lambaların, yoklukların, mumların ışıklarının ve en önemlisi, kendi dünyalarını özümsemiş ve diğer dünyalara kapı aralamış insanlardı onlar.

  İsimlerini yazdığım, çoğunun eserlerini okuduğum bu insanları Jules Renard’ın gözüyle anlatmak gerekse; “ Gerçekliğe düşkün bir insan ne ozan, ne yüce biri olmaya gereksinimi vardır. Çabalamadan ikisi de olur.”

   Gerçeklin içinden düşsel bir amacı, tekrar bu zamana, gerçeğin bıkkın, sessiz, pısırık zamanına çağırsam, bu değerli insanlara bir bir : - Söz sizde efendim, desem; görün bakın neler diyeceklerdir;

Halide Edip Adıvar; “ Haksızlığa sapıp çoğu insanın seninle beraber olmasını sağlamaktansa adaletle davranıp tek başına kalmak daha iyidir.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü bu ömrümün bütün hazin macerasını ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir.”

Sabahattin Eyüpoğlu; “Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı? Softalar saldıracak adam arıyor.”

Orhan Kemal; “ Bir gün oturup çay içelim seninle… Çaylar benden manzara senden.”

Yaşar Kemal; “ Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır, bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır.”

Azra Erhat; “Eleştiri kötüyü, çirkini belirtmek, yani aşağılamak, kınamak, yadsımak olmadığını artık herkes bilir. Eleştiri elbette ki iyiyi ve güzeli ayırt etmede beğeniye dayanan bir yargıyı gerektirir, ama oraya varana dek nice nice işlemleri vardır eleştirinin.”

Haldun Taner; “ Saygısıza haddini bildirmek, yetime kaftan giydirmek kadar sevapmış. Ben de bir sevaba girdim. Keşanlı Ali Destanı”

Behçet Necatigil;

“ Sevgileri yarınlara bırakırız

Çekingen, tutuk, saygılı,

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olmasını istemezdiniz)

Bir bakış bile yeter ki anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanları umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız,

Vermeyi az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.”

  Yaşadığımız bir gezegen; bizim galaksimizde ve şu ana kadar gözlenen diğer galaksilerde tek yaşam var olduğuna inandığımız yer. Edebiyatçıların, düşünürlerin gözüyle, bir masalın bile içine girince ne çok kapı açılıyor, ne çok dünyalara…

Güven SERİN 

14 Mayıs 2018 Pazartesi

LİDYALI KIZ





LİDYALI KIZ
-----------------------

  Mitolojinin içinde yer alan öykülerin ucu bucağı yok. Lidyalı Kızın hikâyesi de dilden dile aktarılarak bugüne; hatta dünya edebiyatına girip kendi tahtına kurulmuştur.

  Lidyalı kız kimdir? Bir örgü ustası! Tıpkı, zamanında bizim atalarımız gibi, kilimler, hasırlar dokuyarak ünlerine ün katmışlardır. Atlarının kuyrukları bile örgünün zanaatıyla dönüşüme, estetik bir güzelliğe, cazibeye, üstünlüğe dönüşürdü.

  Lidyalı Kız; bu öyküyü Dante de biliyordu. Duymuş, okumuş, öğrenmiş ve Komedyasında ustası dediği Vergilius ile yaptığı yolculuk esnasında kullanmıştır.

 Tıpkı, İlahi Komedya’yı dilimize kazandıran İstanbullu Kız Nurseren Bedirgil Yurtman gibi… Şimdi, Ege kokularının yayıldığı dağların, ormanların ve bir de gece hüküm süren mitoloji destanlarının olduğu diyarda yaşıyor.

  Lidyalı Kız Arahne örgü ustasıdır. Yani zanaatkâr ve aynı zamanda sanatkâr bir usta… Ustalığın ilimsel tarafı felsefeyle dengelenmediği zaman, en çok bilenin en çok zarar görme ihtimali he vardır.

  Lidyalı Kız da böyle bir ustalık gösterisi sırasında; Tanrıça Athena ile yarışa girmiş; bedelini ağır ödemiştir. Ustalığı, marifeti, elinin çabukluğu sayesinde kazandığı özgüven onun Athena’ya meydan okumasına kadar gelmiştir.

 Tanrıça Athena; aynı zamanda zekânın ve marifetin de Tanrıçası; meydan okumayı kabul edemez! O,Zeus’un kızıdır. Athena, Lidyalı Kıza öyle bir ceza verir ki, etrafınızda gördüğünüz bir örümcek ve onun ördüğü bir ağ varsa; işte bu ağın sahibi Lidyalı Kızdır. Yani, Athena tarafından örümceğe çevrilen Arahne…

  Ustalara saygı; büyük ustalara ve Tanrıçalara daha da büyük saygı…

 
Güven Serin  

14 Mart 2018 Çarşamba

MİLLET,EDEBİYATI OLAN TOPLULUKTUR




MİLLET, EDEBİYATI OLAN TOPLULUKTUR
--------------------------------------------------------------

 Balzac yüzyıllar ötesinden seslenir; millet olmanın aynı zamanda edebiyatının da olduğunu. Geçmişte ki destanları, halk türkülerini, manilerini, şiirlerini, atışmalarını düşününce, o insan duruluklarını, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde ki doğallığı da daha iyi anlıyorum.

  Ya ülkemizde ki durum? Şehrimizde ki vaziyet? Denize bakan kütüphanesini dolduramayan, şehir tiyatrolarına kavuşmamış, büyük konferans mekânlarını istememiş, opera ve bale salonlarını kendine lüks sayan bir halk olarak yaşıyoruz; güya…

 Neredeyse zamanımın; 365 günün 350 gününü Tekirdağ’da geçiriyorum. Coğrafyada ki konumu, geçmişten taşıdığı hikâyeleri, dağları, ovaları ve insan sakinliğini övünerek savunurken, hızla, çok hızla edebiyattan uzaklaşmasını da üzüntüyle izliyorum.


  Bilinen anlamıyla edebiyatın kaynağının dil olduğunu düşünürsek, zengin bir edebiyatın da zengin bir dille olabileceğine ulaşırız. Dilimiz zengin mi? Oturup bir hesap yapalım! Günde kaç kelimeyle konuşuyoruz? Halimize yanarız! Kırk, elli kelimeyi geçmeyen konuşmalar; konuşma olmaktan çıkıp, ya argoya, ya dedikoduya dönüşüyor.

 Sonuç? Kısır yaşamlar, sıktın yüzler ve çare üretmeyen kaçışlar… İşte bir türkü; bir romanın anlatacağı zenginliği, birkaç mısrada anlatıveriyor;

Kışlanın ardında redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundura bir de fesi var.

Eli yemendir, gülü çemendir
Giden gelmiyor, acep nedendir?

 Yüzlerimiz gülmüyor, mizah yaratamıyoruz. Her daim eskilerden konu açılınca, eskileri yüceltirken, bugüne, yenilik olarak bir özgünlük, samimiyet katamıyorsak; kendimize; acep nedendir? Diye sormuyorsak; bu sorunu kim çözecek?

Güven Serin 


8 Aralık 2017 Cuma

GÜNEŞ




GÜNEŞ

Gün başladı, telaş büyük!
Martılar şen…
Güneş var.
Gök uçsuz ve zorlu…
İnsan sığ ve çelişkili…

Gün başladı, telaş büyük!
Martılar şen…
Güneş var.

Güven Serin 

19 Ocak 2016 Salı

EKMEK SU KADAR EDEBİYAT


Kamera; Güven  Salt Beyoğlu


EKMEK SU KADAR EDEBİYAT

  Canlı bedenler suya, yiyeceğe, havaya, güneşe muhtaçtırlar. Biri eksilirse dengeler bozuluverir.

 Muhtaçlığını tamamlayan beden iç dünyasını yüceltmek, dış dünyaya sürekli tazelik aktarmak ister. İşte tam da burada ortaya insanın yaratıcılığı çıkar. Tabiatla dostluk kurmak da bu zenginliğin esas sebeplerinden birisidir.

  Resim, musiki, edebiyat tabiatın bizden önceki şekillenmelerinden, çeşitliliğinden, yine insanlığın en ilkel zamanlardan bu yana gözlemleriyle bugüne ulaşır. 30 Bin yıl önceki mağara duvarlarında insan eliyle çizilmiş resimler, işaretler buluyorsak; insan denen canlının medeniyete ulaşmak için ne büyük zorluklar, yokluklar, tehlikeler içinde dahi, tutunduğu meşguliyetlerin en hakiki vahşilik içinde dahi yol gösterici, moral verici bir rol oynadığını görürüz.

  Edebiyat bizim peşimizde koşmaz. Biz, su, ekmek için çırpındığımız kadar onun için çırpınmaya başladığımız an; yer ile göğün birlikteliğini, eşsiz evrenin varlığını muazzam bir şekilde harekete, devinime ihtiyaç duyduğunu fark ederiz.

 Bir çocuk; bir delikanlı intihar etme düşüncesi içinde gençlik yıllarında intiharı düşünmüş Alman yazar Herman Hesse’ye 1951 yılında bir mektup yazar. Yazara iki soru yöneltiyor.

  Düştüğüm bu girdaptan, yaşam ile ölüm arasında ki çelişkilerden kurtulmak için;

Ne yapabiliriz?

  Hesse genç adama şu cevabı yazar;

 “ Bu soruya tam bir cevap veremem. Ömrüm boyunca hep tek başıma davranmayı ve kişiliği savundum. Kendi iradesiyle hareket eden bir insana genel kurallarla yardım edileceğine inanmıyorum. Çünkü kurallar ve reçeteler bağımsız edenler için olmayıp milletler ve toplumlar içindir. Gerçek şahsiyetler için hayatın kötü tarafları olduğu gibi güzel tarafları da var, onların kimsenin himayesine ihtiyacı yoktur. Hayallerinin verdiği sevinçten haz duyarlar ve gençliklerini takip eden yıllarda büyük bir sorumluluk altına girerler.”

 Hesse, sorusuna, düştüğü girdapta kurtuluş arayan gence edebiyatın insanın hücrelerine sızmış gerçekliğiyle cevap veriyor; insan iradesini ve insanın karakterini oluşturan yaşamsal tercihin önemini belirtiyor.

 Genç adamın sorduğu ikinci soru ise yazarımızın gençliğinde niçin intihar etmekten vazgeçtiği üzerinedir. Yazar, yaşama dair iksirini yine edebiyatın ak yüzüyle ortaya döküyor;

“ İkinci sorunuz, istediğim halde neden kendimi asamadım? Bunun için bir sebep göstermeyeceğim. Ortada yeteri kadar sebep olduğu halde boynum ipe karşı isteksizdi ve içimde ölmek isteğinden çok yaşama isteği vardı, ama bunun farkında değildim.

 Gerçi okul ve yöneticisi bana çok sıkıcı ve eziyet verici geliyordu. Hatta bazen bütün ümitlerimi kaybediyordum, ama gene de eşyanın, yıldızların, mevsimlerin, ilkbahardaki yeşilliğin, sonbahardaki kırmızı ve sarı renklerin, elmayı dişlemenin ve güzel kızlara karşı beslenen duyguların ne kadar güzel ve çekici olduğunu görmek ve tatmak kabiliyetine ve ruhuna sahiptim… Buna duygu insanı olmanın yanı sıra bir de sanatçı olmam ekleniyordu; Çevreden edindiğim imajları ve izlenimleri kafamda yeniden canlandırabiliyor ve onlarla oyalana biliyordum. Bundan başka onları çizgilerle, melodilerle, şairane sözlerle yeni ve değişik bir şekilde dönüştüre biliyordum. İşte bana hayatı ölümden daha güzel gösteren bu sanatçı zevki ve merağı olmuştur.”

 İşte böyle dostlar; yaşamın bütün zenginlikleri edebiyata yansır. Edebiyat yaşamın büyük, sonsuz seçeneklerinden beslenir. Tıpkı bizim evrenin bir parçası olduğumuz gibi; hiç durmadan devinime muhtaçlığımız gibi…


 Güven Serin

13 Ekim 2015 Salı

EDEBİYATA SIĞINMAK


Kamera; Güven  Ganoslar-Tekirdağ


EDEBİYATA SIĞINMAK

  Edebiyatın sınırsız zenginliği, uçsuz bucaksızlığı evrene çevrilen teleskoplar gibidir. Doğal olan merakın, irdelemenin, öğretilerin içine koşullardan arınmış bir beden, ruh anlayışıyla sokulmaya başladıkça, yaşama olan direnciniz anlamlı hale gelir.

 Yüksek gururun, ölçüsüz mazeretleri bir bir aklın, mizahın, felsefenin, edebiyatın ve sanatın kaidesi üzerine oturmaya başlar. Attığınız adımın, yürüdüğünüz yolun ve baktığınız nesnelerin, sonsuzun anlamı insana dair süzülen küçük damlaları sizindir.

  Bir psikiyatr çıkmaza düşmüş ruh haliyle intihar eden yakınını, onun ruh âlemini anlamak için şu seslenişi yapıyor;

 “ Psikolojinin sınırları içinde kalarak yazmak-düşünmek istiyorum ama psikiyatri veya psikoloji biliminin tercihle ilgili yeterli bilgi birikimi var mı ki? Benim bildiğim kadarıyla yok ve bu da beni gene felsefeden yardım almak zorunda bırakıyor. Böyle durumlarda en rahatı edebiyata sığınmaktır.

 Bilinçli olarak ne demek istediğinizi çok iyi kurgulamadan, doğru çözümlemeler yapmadan, kendinizi kontrollü bir gerilime bırakırsanız, sizden daha akıllı ve organize bilinçdışınız, başkaları tarafından da aynı yolla kavranacak sembolik bir kurgu kuracaktır. Ben de öyle yapacağım.”

  Hangi işin içinde, hangi mesleğin yüceltilmesiyle uğraşırsanız uğraşın; edebiyata ihtiyaç duyarsınız. Yorgunluğu, bıkkınlığı, çaresizliği ve yepyeni şeyler üretmeyi, çareler bulmayı edebiyatın sınırsız seçenekleri arasından çekip almak oldukça insancadır. Çünkü edebiyat insanla anlam kazanıyor. İnsanın estetiğe, zarafete, farklı sosyolojik, tarihsel olaylarla bağlantı kurmaya ve bu bilgileri değerlendirecek yeteneğe ihtiyacı vardır. İşte bu sihirli şey edebiyattır.

 Bir başka can alıcı yaşanmış olaydan daha söz edeceğim. İkinci Dünya savaşı yıllarında Viktor Frankl esir düşmüş Alman toplama kamplarında yaklaşık üç yıl bulunmuştur. Burada anne babasını ve erkek kardeşini kaybetmesinin yanında inanılmaz eziyetlere, işkencelere tanıklık etmiştir.

 Gördüğü şey tam anlamıyla dehşettir. Buradan sağ çıkmasını kendi kendine verdiği söze borçludur. Gördüklerini, duyduklarını; korkunç gösteriye dönüşen bu işkenceleri sağ kalırsa yazacaktır. Yani edebiyata sığınıp tüm insanlığa seslenecek; aklın, iradenin vicdan, merhametten kopunca ortaya çıkan eşsiz cinayetleri yazacaktır. Kendi kendine söz verdi. Ve bu söz onu yaşama bağladı.

 Tanık olduğu en önemli olaylardan birisi; işkencelere, susuzluğa, açlığa en çok zayıf ve yaşlı insanlar dayandığıdır. Genç, bakımlı, gösterişli insanların işkenceler, eziyetler sonucunda çabuk pes ettiğini anlamıştır.

 Ve orada bir felsefe, bir edebi yolculuk başlatır;

 “ Tepkimizi, seçme gücümüz bu boşlukta yatar. Gelişmemiz ve özgürlüğümüz, bu gücü nasıl kullandığımıza bağlıdır. Belirlenmiş koşullarda alacağı tavrı seçme yeteneği, insan özgürlüğünün son noktasıdır. Her şeyimiz elimizden alınabilir ama tavrımızı seçme özgürlüğü alınamaz.”

 Şule Öncü de yaptığı çalışmada; Yakınmayla eylem arasında köprü olarak edebiyattan söz ediyor;

 “ İnsan yazmaya yakınmak için, insanı insana şikâyet etmek için başlar belki. Ancak yazarken girmesi muhtemel olan sezgisel damar, yazma eylemini, estetik ve aşkın bir akışa dönüştürebilir. Duygunun düşünceyle harmanlandığı, şikâyetin ve yakınmanın yavaş yavaş anlam üretme sürecine dönüştüğü bir akıştır bu. Bölünmüş un ufak olmuş parçalar, yazarken toplanır, birleşir, yeni bir form alır. İnsan yazarak ve okuyarak yeniden ve yeniden inşa eder kendini.”

 Dostlarım, edebiyat böyle bir şey işte… Kendinizi kurban etmenin, çaresizliğin, dibe vurmuşluğun koynundan kendi elleriniz ile çıkartıp o muhteşem kaidenin üzerine oturtursunuz. Kendinizi İda Dağında, Ganoslarda, Istrancalarda bir kayanın üzerinden uçsuz bucaksız ovaları, vadileri, ormanları, tepeleri seyrederken bulursunuz. Bu buluştur, sizi çiçeğe, renklere, kokulara ve estetiğe, mimariye, mühendisliğe taşıyan şey; içinizdeki edebiyat aşkıdır…

  İnsanlar parça parça, hatta paramparça olmuşken, bütün parçalardan yine koskocaman yaşamlara sarılır edebiyat; okuyarak, yazarak, dinleyerek, konuşarak ve yürüyerek…


 Güven Serin 

  

6 Nisan 2015 Pazartesi

GENÇ ŞAİR


Kamera; Güven  Tekirdağ Eski Liman


GENÇ ŞAİR

Liman çay bahçesinde karşılaştım onunla. İğde ağaçlarının hemen yanında oturduğumuz masaya geldi. Üzerinde takım elbise, yeni tıraşlı yüzü; şiire duyduğu derinsel gülümsemesiyle selamladı ve elimi sıktı. Siyah saçları, buğday teni ve oldukça sıhhatli görünüyordu.

  İkiz olan şairimizle az görüşsek, az konuşsak da her daim samimi paylaşımların, edebi yardımlaşmaların, sosyal idrak ve telaşlı samimiyeti içindeyiz… Onlar, yaşama; şiirlere dönüşen dizelerle, ben ise gazetemin köşesindeki düz yazılarımla, makalelerimle kucak açıyoruz. Dur durak bilmeden alınan yol; yerküreye her geçen daha büyük saygı ve sevgi beslememize neden oluyor. Çünkü her gün yeni bir şey daha öğreniyoruz…

  Çaylar söylendi, sohbetin demi çaya yaklaştı. Bir ara herkesin tanıdığı o bildik çocuk yüz; elindeki çiçekleri uygun gördüğü masalara bırakıp günlük harçlığını çıkarma peşinde dolanıyor. Her ne kadar elinde taşıdığı çiçekler, çiçekçilerin işe yaramaz diye çöpe attıkları da olsa, çocuğun aklı bir parça yetmezlik içinde görünüyorsa da o kendi işini en iyi yapanlardan…

 Hiç durmadan dolaşıyor. Nerede dolaşacağını bilerek; kimin masasına veya kime çiçeği uzatacağını hesaplayarak… Özellikle kadınlara uzatıyor. Yanlarında erkek olan kadınlara… Yabancıysalar, çiçek uzatan çocuğun hissiz yüzündeki kımıltısız romantizmin kendilerinde olduğunu sanıp telaş içinde çiçek parası olarak gönüllerinden kopan parayı çocuğa uzatıyorlar.

 Çocuk ellerinde çiçekleriyle dolanırken bu sefer pusulayı şaşırmış olmalı. Bizim masamıza da bir tane gül bıraktı. Tam da şairimizin önüne… Şairimiz şaşırıp, niçin ona bıraktığının yorumunu şöyle yaptı;

 “ Niçin bizim masaya bırakıyor! Gitsin kadınlara versin!”

  Masada gül olurda, şair duygulanır da yazar bu işe el koymaz mı? Koyar elbet. Bende eskimiş bir kalem sahibi olarak şairimize takıldım;

 “ Sevgili şairimi, bu çiçeği sana bırakmasının bir anlamı olmalı. Yeni tıraş olmuşsun. Takım elbisen pırıl pırıl. Yakışıklı görünüyorsun. Sanırım bu güzel gülü vereceğin zarif bir kadın vardır. Bak çevrene ne kadar alımlı kızlar var. Belki birisine gider bu çiçeği verirsin.”

 Bu sözü söyler söylemez şairimiz yerinden zıplar gibi; “ Aman ağabey kalsın! Çiçek de kalsın, gül de dikenleri de. Zaten elime batan dikenler halen çıkmadı; canım yanıyor.”

 Olan olmuştu bir kere. Şairin ince dalına basmıştım. Hayırdır sevgili şair! Bir aşk kanaması, yarası; bir aşk masalı mı?

Evet, dedi. Halen devam eden; zaman zaman dalgalanan bir aşk öyküsü… Çiçeği, yani dikenleri olan gülü ilk tanışmada şairin sevgilisi vermiş. Bu verişi, gülün dikenlerinin batışı olarak kendi şiirsel anlatımıyla; acı çekerken, acının aşkı nasıl beslediğini anlatıyordu.

 Yeni öğrendiğim öğretileri düşündüm. Fransa’da iki yüzyıldan bu yana yapılan Bakalorya sınavları. Liseyi bitiren gençlere sorulan felsefe soruları; onların; yani gençlerin hayata ne kadar odaklanacakları, analitik düşünebilme yetenekleri test ediliyormuş. Bu tür felsefe sorularından bir tanesi de;

  Acı çekmeden arzu mümkün müdür?

 Genç şairim bunu çok iyi anlatıyordu; birkaç kelime, eline battığını mecaz yolla anlattığı gül dikenleri, aşkın iliklerinde aldığı yol; belki de genetik yapıya nüfuz edilen yolculuk, o büyük değişim büyük sarsıntılara neden oluyordu…

 Aşk bu; yabana atılacak bir şey değil… Yenilenmeyi, döllenmeyi, özlemi, ayrıcılığı olan bir şey… Tutkuyla, şıpsevdilikle, ticari ve sosyal kaygılarla olan ilişkilere saygı duymamın sınırlı sebepleri olsa da aşkla karıştırılmasa iyi olur…

  Freud aşk için; “ Nesnenin değerinden fazla değer verilmesidir.” Diyor. Proust ise ; “ Nesneye değerinden daha az değer verilmesi, hem de onun değerleri için cazibesinin çılgınca abartılmasıdır. Ayni zamanda içinde büyük karşıtlıklar barındırabilir!” diyor.

 Schopennhaur ise aşktan kaçmayı tercih eder. Bu kaçışın dahiyane bir açıklamasından çok bir dâhinin zekâsının büyüklüğünün romantizmi, sevgiyi kucaklayacak gücü yoksa filozof olmanın bilginin yüceliğine erişim bağları kurmanın yeterli olmadığı da ortadadır.

Schopennhaur 17 yaşında güzel neşeli bir kıza kur yapmak için sandal gezintisine çıkarmıştır. Kız güzel ve neşelidir. Schopennhaur ise kırk yaşlarını geçmiştir. Kız onun kur yapmasına karşılık vermez. Ve bir dâhinin şehri terk edişi, sevgiliye, aşka uzak duruşu neredeyse perçinlenir…

 Limandan, genç şairinin yanında ayrılırken, genç şair seslendi bana; “ Aşk bir kez olur ağabey; sadece bir kez. Sürekli tekrarlanırsa onun adı aşk değildir…”

 Güven Serin  



9 Mart 2015 Pazartesi

TEK ÜLKEM YAZI


CK- LİZ BEHMOARAS 


KAFKAOKUR- KUTLU OLSUN...


TEK ÜLKEM YAZI

 Gamze Akdemir Liz Behmoaras ile Sen Bir Başka Gittin kitabı için CK’da röportaj yaptılar. Yazarın fotoğrafı geçmişin izleriyle dolu! İnsan yüzünün geçmişi bugüne taşıması ve gülümserken bile derin hüzün nehirlerine konan tüm barajları kaldırması var o yüzde.

  Konu, yaşadığımız evlere, geçmişe gelince ortaya çıkan düşünce, evin de roman kahramanı olabileceği… Yazar, onun da ruh sahibi olduğuna inanıyor. Çünkü kahkuno denen küçük ekmek kokularını, pestillerin tadını, mangaldan yayılan ısıları ve onların koruyan bir bekçi olduğunu anlatıyor.  

  Liz Behmoaras İtalyan yazar Pessoa’dan bir alıntıyla anılarına bekçilik yapan evini anlatmak istiyor;

 “ Bir vakitler olduğum, bir daha asla olmayacağım her şey!” ev, diyor.

 İnsanın göç nehirleriyle oradan oraya savruluşunu, geri döndürülemez çocukluk anılarını anlatan, belki de hep o tatta kalan, o sıcaklığı tüm yaşamı boyunca arayan insanlara adanmış bir düşünce…

 Bu düşünceye saygı duyarak, kendi yazarlığıma katkı veren, beni her daim yeşerme yolunda ilerleten; gün ışığına, gece karanlığı kadar; saf duruluğa, güzel bir rüzgar, sağanak yağışa, şiddetli bir fırtına kadar ihtiyaç duymama sebep olan düşüncemi açıklamak istiyorum.

 Geçmişi öldürmek, onun sadece anılarda bir rüya gibi veya unutulması gereken kabus olarak görülmesi bu günü yok ediyor. En değerli olan günümüzü; şimdiki zamanı! Duyup, dokunduğumuz, görüp, içselleştirdiğimiz zamanı; geçmiş ile sevişmelerimizin veya kavgalarımızın hissiyatı belirliyor…

 Yazar, “ Tek ülkem yazı!” diyerek sığınıyor en büyük icada. Bu icadı, kendi sanatıyla destekliyor Muhsin Ertuğrul. Kendi kalıcılığıyla sesleniyor kavga etmeyen geçmişin ait olacağı zamana koşup mayalanması gibi hafızalara kazınıyor sözcükleri;

 “ Dünyada tek bir din vardır, o da ‘Bilgi’. Bu bilgiye erişmek için çalışmak, en büyük cevap ve ibadettir. Dünyada bir tek mukaddes şey vardır, o da öğreten ‘Kitap’. İnsanların bir tane silahı olmalıdır, o da: Kalem. Beşer bu büyük gayeye eriştiği gün dünya bir cennettir, insanlar birer dindardırlar, kütüphaneler birer cami, kilise, havra olur, bıçak ancak kalem yontmak için kullanılır.

  Tiyatrosuz yükselmiş bir millet göremezsiniz. Tiyatronun sahnesi sabun gibidir. Sabun nasıl kir tutmazsa, sahneye de öylece ahlaksızlık kondurulamaz.”

 Kafkaokur Dergisine yazı sanatıyla katkı vermiş Merve Özdolap’ın çalışmasını okuyorum. Emeğin, yaşama dair sevincin, düşlerin, muhakemenin ışıltısı yayılıyor Cafe D Marin’e. Dışarıda dalgalar kendi var oluş çığlıklarını denizin bütün pisliklerini ayrıştırarak haykırıyorlar.

 Özdolap, Neden yaşıyoruz? Sorusuyla dengelemek istiyor yaşamı. Ve devam ediyor;

 “ Yoksa beş yıllık kalkınma planının bir ayağı, aile büyüklerimizin sorularına yanıt mıyız? Bu kadar mı var etmek? Peki ya var olmak… Öyle olması gerektiği için mi varız? ‘Yaşı geçmeden evlensin.’ Denilen kadınların, erkekliğini bir çocukla taçlandıran adamların artıkları mıyız? Yahut belki de tertemiz sayfalarız, beyaz onları aklamak için.”

  Bende benden öncekiler gibi; yaşama katkı sağlayan, bilinen yaşamların ötesini zorlayan insanlar gibi sınırları tanımayan, ancak düşlerde olacak yazı sanatına sığınıyorum. Aslında ait olduğum gerçek ülkeme dönüyorum.

 Irk, din, dil, çıkar kavgalarından çok uzak; canlı olmanın sadece üremek değil, üretmekten ibaret olduğunu, bilginin, deneyimlerin öğretilerin hiçbir zaman doyulamayacağını; aç bedenimle, ülkemin yıldızlı yorganını, ay ışığı yansımış deniz yatağını, üstün sanatçı dokunuşlarıyla şekillenmiş, tepelerini, dağlarını selamlıyorum.

  Bu çalışma yapılırken tüm dünyada 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlanıyor. Kutlu Olsun elbet! …

 Güven Serin 



10 Eylül 2012 Pazartesi

SOLUK YÜZLÜ ŞÖVALYE


Kamera; Güven  Pera Müzesi-Alekbey Savrasoya

Bozkırda Sabah

Gün ışımaya başlayınca telaşı da başlar. Bu telaştır
bizi oyalayan, oyaladıkça seçenekleri önümüze
koyan.


SOLUK YÜZLÜ ŞÖVALYE

  İnsanın insanlık yolculuğundaki arayışları hiç bitmez. İnsanlık yara aldıkça, kan kaybettikçe kendi kurtarıcılarını da çıkarır ortaya. Bir zamanların Avrupa’sında da şövalyeler vardı. Atlı savaşçılar denirdi onlara.

  Ülkemin insanı da kendi yolculuğunda yaşadığı büyük zorlukları aşmak, aşamadıklarını kendi içinden çıkardığı kahramanlarla teselli etme yaradılışına tanıklık etmiştir. Dede Korkutlar, Karacaoğlanlar, Köroğlular insanlarının büyük yangınlarında ortaya çıkmışlardır.

  Halkların en büyük kurtarıcısı kendileridir ama bu bilinen gerçek inanılmaz bir dağınıklığın büyülü sebebinden dolayı bir türlü gerçekleşmez. Daima uyanıklar-kurnazlar topluluğu halkın kurtarıcısı kılığına girip, halkı kurtara kurtara kurtarılmaya muhtaç ederler. Öteden beri bilinen soylu bir gerçektir bu kurtarıcıların hikâyesi!

  Soluk Yüzlü Şövalye, yani Don Kişot günümüzden dört yüz yıl önce var olmuş bir halk kahramanıdır. Muhteşem bir eserin insanlığa armağanıdır. Ölümlü insanın ölümsüz tarafıdır Don Kişot. Soluk Yüzlü Şövalye daha sonra Aslan Yüzlü Şövalye lakabını alsa da kendi içindeki devrim niteliği taşıyan özellikleriyle, taklit edilemez karakteriyle nesilden nesle aktarılacaktır.

 Don Kişotu otuz yıl önce okumuştum. Aklımda kalan zırhlı bir deli şövalye ile seyisi Sancho Panzo ve Yel Değirmenleridir. Bu kitaba otuz yıl sonra niye döndüm? İçimdeki sesin çağrısı yüzünden! O güzel eserin içindeki saf kalpli, zaman zaman bilge kişiliğe bürünen, ama insan samimiyetini unutmayan ölümsüz kahramanların seslenişi yüzünden.

  Seslenişte kimler yoktu ki; Soluk Yüzlü Şövalye, seyisi Sancho Panzo ve boz eşeği. Soluk Yüzlü Şövalyenin tıpkı sahibi gibi olan zayıf atı; anılarımın bu güne taşınmasını, bugün ile sarmaş dolaş haline gelmesine sebep oldu.

 Cevantes’in yazdığı Don Kişot romanı dünya klasiklerindendir. Bunu hak etmiş, bu hakkın hakkını verip yüzyıllar ötesinden hiçbir toza-dumana ve kirliliğe bulaşmadan bugünü ulaşmış bir eserdir. Anlaşılan o ki, güzel eserler zaman zaman bugüne davet edilmeli. Çünkü onlar zamansızlığın içinde hep taze, hep duygulu, hep iyiliğin varlığı adına bizim onlara gelmemizi bekliyorlar.

Şimdi bu zamanda ortaya Don Kişot benzeri şövalyeler çıksa kimse kurtarıcı diye ciddiye bile almaz. Hatta Dede Korkutlar, Karacaoğlanlar, Köroğlular dağlardan bizlere seslense; “ ey soylu halkım, korkmayın! Başınızı dik tutun; insan olmak bunu gerektirir!” dese, kimse bu sesi duymaz bile.
Neden diyecek olursanız; çıkardığımız gürültüler, adına şehir dediğimiz keşmekeş yerleşim yerleri o kadar büyük gürültü ve kirlilik üretiyor ki, insan kendi duyarlılığını geçici olarak da olsa kaybetti.

  Nasıl oluyor da yarı deli bir şövalye ve ona inanan saf bir seyis yüzyıllardır aynı coşku, aynı sevgi içinde yaşayıp bugüne ulaştı? Soluk yüzlü şövalye bazen öyle büyük hayal dünyasına giriyor ki yel değirmenlerini devlere, koyun sürülerini düşman ordusuna benzetiyor. Ve savaşıyor onlarla. Her seferinde de oldukça iyi bir dayak yiyor, hırpalanıyor. Ama bıkmıyor, ne iyiliği düşünmeden, ne savaşmaktan ne de görmeden, bilmeden sevdiği büyük aşk ile kendisini adadığı sevgilisi Toboso’lu Dulcinea. Dülcinea Don Kişot’un bircik aşkıdır. Bütün kahramanlıkları ona adanmıştır.

  Soluk yüzlü şövalye her ne kadar hayal dünyasında yaşasa da zaman zaman bilge konuşmalarıyla, davranışıyla herkesi şaşırtır. Bir tarafı bilgi bir insanken, bir tarafı hayal dünyasında, okuduğu şövalye romanlarının etkisi altında kalan kahraman bir şövalye karakteriyle çıkıyor karşımıza. Değişmeyen tek tarafı; hiçbir işini hilebazlıkla, diğer insanları mağdur etme sanatlarıyla yapmamasıdır.

  Şimdi, bu zamandaki kurtarıcıları; özelikle akıllı, iyi eğitim görmüş, birkaç yabancı dil bilen kurtarıcıları gördükçe bu tür kahramanların niye özlendiği, niye yaşatıldığını anlıyorum. Bu yüzden Kemal Sunal filmleri izlendikçe izleniyor. Salak-saf bir insanın aldanıyorken, dayak yiyorken bir şeyler anlatması, aslında büyük zekânın hilebazlıkla, korkuyla, gururla hiçbir şey ifade etmeyeceğinin soylu hatırlatışını da yapıyor.

  Soluk yüzlü şövalye öleceğine yakın akıllanır. Yani gerçeği anlar ve gezici şövalyelikten, kahramanlıktan vazgeçer.

  Don Kişot öleceğine yakın gerçeği anlamıştır. Hayalin peşinde koştuğunun soylu gerçeğini fark edip hasta yatağından yeğenine seslenir;

“Sevgili yeğenim; Tanrı’nın insanlara bağışladığı en önemli şey akıldır, bu yüzden bu güne kadar yaptığım saçmalıklardan son kez de olsa vazgeçip, bunu değiştirmek, mezara akıllı, uslu birisi olarak gitmek istiyorum.”

  Don Kişot gibi muhteşem bir eseri insanlığa armağan eden yazar, kitabın tüm sayfalarındaki hafif tebessümü, bu günün asık yüzlü insanlara bir armağanı olarak kabul ediyorum. Yine yazarın bir armağanı olan soluk yüzül şövalyeye adanmış, belki de mezar taşına konmuş bir şiir;

Burada yatan ünlü yiğit soylunun,
Ölüm bile yenemedi hayatını;
Meydan okudu dünyaya,
Dünya korktu bostan korkuluğundan,
Çılgınca yaşayıp bilgece can verdi.

 Hayatın sırrı, güzelliği ve kalıcılığı belki de biraz çılgın yaşamak ve bilgece ölmekte gizlidir; kim bilir…

Güven Serin




  

16 Kasım 2011 Çarşamba

BEN BEKÇİ MURTAZA

Şimdi spor zamanı; yavaş yavaş; sonra soylu
sakatlıklar yaşanabilir.
Görmüşüm kurs,almışım amirlerimden sıkı bir ders:))

BEN, BEKÇİ MURTAZA



 Bazen insan kendi insanlığından sıkılır, yılan gibi deri değiştirmek ister. Günlük hayat artık bizi sıkıyor; ne televizyonlar, ne de bilgisayarlar yeterince eğlendirip bilgilendiriyor bizi. Medyanın, bilgisayar denen teknolojinin vazgeçilmezliğini de biliyorum. Ama hepsi bir yere kadar! Bir yerden sonra insanın doğal beslenme ihtiyacı başlar. Toprağa yalınayak basmalı, suya girip serinliğin keyfini sürmeli, ormanın hışırtısını, kuşların seslerini kendi kulakları ile kendi doğalarında dinleyip görmeli…

 İnsan doğanın parçasıdır. Parçası olduğu içinde doğadan ve doğallıktan uzaklaşmaya başladığı anda acı çekmeye başlar. İşte asıl sıkıntı da buradadır; sonsuz gibi görünen seçeneklerin eğlenceleri, insanı mutlu etmemeye, varlığının bedenini huzur içinde bırakmamaya başlar.

 Doğal yaşamın pislikleri yoktur. Rezillikleri de… Söz, doğallıktan doğal yaşamın saflığından açılınca aklıma halkın içinde yaşamış, doğal ilişkileri kendi doğallığında inceleyip kaleme almış Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal’in kendi zekâsı ile var ettiği Murtaza karakteri de böyle doğal ortamların doğallığı içinde doğmuştur.

Doğal hayatın usta kalemi Orhan Kemal, sanat için şöyle sesleniyor;

“ Sanatın, genel olarak sanatın ödevi, herhangi bir olayı düpedüz anlatıp seyircileri, okuyucuları, dinleyicileri heyecandan heyecana sürükleyip ağlatmak ya da güldürmekten ibaret olmamalı, düşündürmeli de…”

 Güne, akıp giden ışıkların altında başladım. Caddede ilerlerken gördüğüm olay; bana Orhan Kemal’in Murtaza isimli bekçi karakterini hatırlattı. Murtaza saflığın, halkın kendisi olan Murtaza’yı hatırlayınca ister istemez gülümsedim. Murtaza, gülümsettiği kadar düşündürüyor da insanı!

 Bekçi Murtaza’yı hatırlamama neden olan olay de ayrı bir Murtaza olayı! Bu seferki karakter capcanlı ve benim hayatımda yaşandı. Temizlik işçisi olan Murtaza’da bekçi Murtaza gibi görevini şaşmaz bir şekilde yapıyor; Kolordu Caddesini temizliyordu. Caddede ki trafik oldukça sıkışmış, ilerlemiyordu. Aşağı inen bayan sürücünün önüne, ters yönden gelen yukarı çıkmak isteyen üç tane araç, korna çalarak kadın sürücüyü uyarıyorlardı. Kadın şoför beş metre geriye, sola yanaşsa sorun çözülecek. Sanırım cadde hafif yokuş olduğu için kadın şoför zorlanıyordu. Aynı zamanda biraz acemiydi de!

 Temizlik görevini yapan Murtaza trafiğin sıkıştığını fark eder etmez, süpürgesi elinde kadın şoföre sert bir seslenişle yardımcı olmaya çalıştı. Arabayı döndür biraz, döndür, döndür, derken şoföre meseleyi anlatmak için kendi de döner gibi yapıyordu. Kadın şoför Murtaza’nın söylemek istediğinden bir şey anlamadığı kesin! Çünkü ne söylediğini Murtaza da anlamıyordu. Ama sorunu çözecek kararlılığa girişmişti bir kez. Çünkü Orhan Kemal’in bekçi karakterindeki Murtaza gibi:

görmüş kurs, almış amirlerinden sıkı bir ders”

 Kadın şoför soğukkanlılığını kaybetseydi, mesafe de uzun olsaydı trafik kilitlenecekti. Ama birkaç metre geri gidebildi. Diğer araçların şoförleri onun önünden geçerken küçümser gözle, küstah bakışlar fırlatarak ilerlediler. Bu durumda temizlik işçisi Murtaza da kayıtsız kalamazdı; o da çok kızmıştı bayan şoföre. Kızgınlığını belli etmek için çevrede bulunan ve bu olayı sadece seyreden esnafın duyabileceği bir şekilde;

“ Bu karılara kim veriyor bu arabaları?” temizlik işçisi Murtaza söyleyeceğini söylemiş, kılı kırk yaran titizliği ile caddeyi temizlemeye başladı. Olan olmuş, onun da fermanı bu âlemde duyulmuştu; “karılara araba verilmemeliydi!” Murtaza böyle düşünüp, böyle istemişti.

Sonra temizlik işçisi Murtaza’yı orada bırakıp, kafamın içindeki bekçi Murtaza ile yürümeye başladım. Yaşar Kemal, Orhan Kemal’in Murtaza tiplemesi için şöyle söylemişti;

Murtaza bizim edebiyatımızın her yönüyle bütün çelişkileriyle, iç ve dış çelişkileriyle insan olabilmiş, belki de tek tipidir. Murtaza, halkın bir adamıdır. Koşulların, geleneklerin yabancılaştırdığı bir tiptir. Burada Murtaza’nın hiçbir suçu yoktur kişi olarak. Dünyamız Murtaza’larla doludur. Murtaza’lar olmasaydı bu pis dünya, bu pis koşullar böylesine sürüp gidemezdi. Murtaza kendinin düşmanıdır.”

Yaşar Kemal’in Murtaza için söyledikleri susunca; bekçi Murtaza seslendi yine;

Ben bekçi Murtaza; gördüm kurs, aldım amirlerimden çok sıkı ders.”

 Bu dünya Murtaza’larla dolu diyor Yaşar Kemal. İyi ki de dolu. Yoksa nasıl çekilirdi bize bindirilen, giydirilen bu korkunç yüklerin, elbiselerin ağırlıkları…

 Güven Serin