Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2015 Pazartesi

OHA SAYIN SEYİRCİLER


Kamera; Güven Sabancı Müzesi- Nilüfer Çiçekleri

OHA SAYIN SEYİRCİLER

  Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın ölümü ardından yaşananlar ancak bir tiyatrocunun seslenişle anlamlı bir anlatıma kavuşabilir; “ Oha sayın seyirciler!”  denir…

  Kralın ölümü için ülkemizde bir günlük yas ilan ediliyor. Kralın ölümünü, yas ilanını gerekçe gösteren Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları bir günlük perde açmayarak büyük tepkilere neden oldu.

 İşin garibi, bu tepkilerde en çok öne çıkan şey ise Kral Abdullah’ın sanat düşmanı oluşudur. Diğer bir ikinci tepki de ülkemizde o kadar büyük ölümler oluyorken bile yas ilan edilmezken, Kral Abdullah için yas ilan edilmesi…

 Ama en ilginç tepkiyi de yine tüm yaşamını sanata adamış Genco Erkal , “ Oha Sayın Seyirciler ve de Yuh! Devlet Tiyatroları Suudi kral için oyunları iptal etti, oyuncular tepkili. Ben de bu akşam rahmetli sultanın anısına ‘ Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynarım. Akraba olurlar zaten. Bu da kendini İspanya Kralı sanıyor.

  Bu matrak dünyada insanların gözlerinin içine baka baka akıl almaz şeyler onurlu bir şeymiş gibi satılıyorsa, elbet ülke insanı da kendi buluşlarını en az krallar kadar krallık gösterisinde bulunurlar.

  Örnek mi?

 Karısını öldüren adam için ilk önce ömür boyu hapis veriliyor. Sonra, öldürme olayını hafifletici sebeptir diye karısının sevgilisiyle mesajlaşmasını aile sadakati açısından doğru bulmamış hâkimler, katilin ömür boyu hapis cezasını 5 yıla indiriyorlar. Yani erkekçe koruma hiç güdüsüyle hukuka, adalete kuşkunun tırpanını vuruyorlar…

  Oha, diyorum; oha…

  Sonra, bir başka hâkim bu davayı yenide inceliyor. Maktul Kadriye’nin telefon mesajları için Türk Telekom’dan döküm istiyorlar. Böyle bir şeye rastlanmıyor. Tabi ki katilin rahatı kaçıyor. Çünkü yeniden görülen davada 24 yıl hapis kararı, iyi halden dolayı 20 yıl hapse çarptırılıyor.   

 Katilin mahkemeye son bir hamlesi, son bir seslenişi oluyor. Hâkim söyle diyor;

Karım, başkasını seviyorum dedi, dayanamadım o yüzden öldürdüm. Bu sebepten indirim istiyorum, diyor.

Oha sayın seyirciler; gerçekten oha…

  Son ‘oha” seslenişini çekmek için bir başka ülke gerçeğimizin halen tam olarak aydınlanmamış bir olayını; cinayetini anlatmak istiyorum. Genel Maden İş Sendikası Başkanı Şemsi Denizer en parlak döneminde genç bir yaşta Cengiz Balık tarafından öldürüldü. Bu ölümün sır perdesi aralanmadı. Belki de aralanmak istenmedi. Böylece adalet, yine puslar arasında kendi yolunu aramaya devam etti…

  Şemsi Denizer’in katili yakın zaman önce izinli dışarı çıktı. Gazetelere verdiği demeçte şöyle söylüyor;

 “ Şemsi Denizer ile aramızda özel bir sorun vardı. O artık öldü. Birbirimizin ekmeğini yemişliğimiz vardır. Ona laf söyletmem!”

  Oha sayın seyirciler! Gerçekten de oha… Bir katilin ne büyük, ne yüce duyguları olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Katil Cengiz Balık bu iş şahsi mesele dense de, hesabına 150 ayrı kişiden yatırılan paralar, yakalanınca üzerinde bulunan 100 Bin TL değerindeki çek uyuyan adalet, hukuk tarafından görülmemişe benziyor…

 Sayın dostlarım; duyduklarınıza, gördüklerinize hiç şaşırmayın; sadece oha be kardeşim deyip geçin; yoksa pus, girdap, şamata sizi de yutar; varken yokmuş gibi olursunuz…

 Güven Serin



19 Ocak 2015 Pazartesi

ÇEVİR KAZI YANMASIN


Kamera; Güven

ÇEVİR KAZI YANMASIN!

  Elbette kazı yiyecek olanlar çevirmeyi de bilirler. Ama yine de hatırlatmakta fayda var; ateş fazlaysa, kaz yağlı değilse yanabilir; hem yağlanmalı, hem de çevirmeli; Amman a!

  Gecenin saati, diğer güne çoktan devrolmuştu. Saat gece yarısı ikiyi gösteriyordu. Kitap üzerinde uyuklayan bedenime uyku yerine bir parça ödül sunmak istedim. Televizyonu açtım. Sözüm ona bin bir emekle hazırlanan bir belgesel bulup biraz kültür çeşnisi yapacaktım.

 Kanallar arası gezinti esnasında Kanal 24 programına demir attım. Sahnede üç kişi vardı. Programı yöneten Ali Bayramoğlu ve diğer konuklar; Gülay Göktürk, Fadime Özkan. Söz Gülay Göktürk’e verilmişti. Uzun uzun konuşmasının ana fikri “ahlaksal üstünlük “oldu. O güzel, o özene bezene, o edebi ve mimari duruş içinde seslendirdiği konu bir mühendisin, uzman bir doktorun çalışması kadar incelikli, özenle seçiliyordu sözcükler.

 Malum, konu yine paralelcilerdi. Ama aydın olmanın, tarafsız görünme mantığının ağırlığı içinde farklı görünmeye çalışan bir konuşmacı vardı; Gülay Göktürk. Kendince formülü bulmuştu; “ahlaksal üstünlük”

 İktidarın ahlaksal üstünlük yolunda ilerlediğini, şimdi yüce divana gidecek, gönderilecek eski bakanların bir an önce gönderilmesi gerektiği; bu sayede iktidarın ahlaksal üstünlüğü daha da artacağını savundu durdu.

 Gülay Göktürk’ün konuşmasını Nasrettin Hoca dinleseydi bol bol göbeğini kaşırdı. Hangi ahlaksal üstünlük kızım! Sorusuna kürkünü, sarığını göstererek kıs kıs gülerdi. Elbet Gülay Göktürk konuşmasına odaklanmıştı. Oldukça ciddiydi. Öyle bir ciddi ki, bu konuşmayla, bu taraf olmakla kimsenin arabasına binmediğini, kimsenin düdüğünü öttürmediğini, onun savunmasının ayrıcalıklı bir şey olduğunu perçinlemeye çalıştı durdu.

 Esas sorun, dinleyici konumunda olan Ali Bayramoğlu ile Fadime Özkan’ın yüzlerindeydi. Gülay Göktürk ikide birde “ahlaksal üstünlük” dedikçe acaba ucu biraz kaçar da, iktidara dokunursa, bu güzel düzen, bu gösterişli forsları yok olabilir miydi? Yüzlerindeki; özellikle Ali Bayramoğlu’nun endişesi büyük bir esere dönüşmüştü. Endişenin resmi; büyük sanatçı öyle bir çizim yapıyor ki; sen istediğin kadar; haktan, helalden, adaletten söz et; kaz yanıyor, kaz kaçıyor; üstelik de balçıkla o büyük ışık sıvanmıyor.

 Velhasıl dostlarım; kitap üstünde uyuklarsanız, saat de gecenin bir yarısını çoktan geçmişse, benim gibi belgesel arayacağım deye “ahlaksal üstünlük” nutku sizi de yakalaya bilir. O zaman, nutkunuz tutulur; insanların bir parça ayrıcalık, bir parça dünyalık için nasıl da bütün öğretilere ters geldiğinin şaşkınlığını yaşarsınız.

  Hazırlıklı olun! Şimdi yeni moda “ahlaksal üstünlük” eğer ki dört eski bakan yüce divana giderse; iktidar Göktürk’ün söylediği gibi ahlaksal üstünlük yolunda biraz daha yol alacak ve ona inananları büyük ahlak zenginliğine boğacak…

 Konuşmacıların tümü eksiksiz olarak birbirlerine katıldıklarını söylediler. Onların tek düşmanı vardı, paralel oluşum… Daha çoktan belliymiş. Peki, ama çoktan beri inçin yoktunuz; neredeydiniz demek istedim; diyemedim. Çünkü ahlaksal üstünlük oldukça önemli bir kalkan oluşturmuştu. Sormayacak, sorgulamayacak sın. Sadece safraları atacaksın; o zaman, tekrar yükselecek sizi uçuran balon…

 Ne mutlu bir uçuş; nice uygarlığın tepesi, zirvesi, patronu, kralı, firavunu hep denedi. Ne safralar atıldı; ne kurbanlar verildi; ama büyük kokuşma, çöküşler önlenemedi. Biraz daha tarih; biraz daha felsefe, biraz daha edebiyat diye yalvarıyorum…

 Güven Serin 

 



 





  

8 Aralık 2014 Pazartesi

GERÇEĞİN ARDINDA GİZLİ OLAN


Kamera; Güven     Bergama-İzmir


GERÇEĞİN ARDINDA GİZLİ OLAN

  Nedir, gerçeğin ardında ki gizli şey? Kaç gerçek, kaç gizli şeye perde oluşturur? Bilinemez! Bilinmek istenenler, insanın iradesi ve hisleriyle dengeli bir çağrı sayesinde ortaya çıkar.

  “Söz konusu ne olursa olsun bir şeyi tamamlama çağı değildir çağımız. Parçalar zamanı yaşıyoruz.” Marcel Duchamps bu tespiti yapıyor. Biraz irdeleyince sanatsal derinliğini görüp ürpermemek elde değil.

 Büyük kitleleri; şehirlere doldurdukları milyonları, aynı evde, apartmanda, sitede, mahallede bile parçalara ayırmış durumdalar. Ayrılmamış olup, bunu fark edenler, bir kültürü tamamlama çabası içindekilere şükranlarımı sunarak, içsel ellerimin alkışlarımı yolluyorum.

  Hiçbir söz, hiçbir slogan insan denen canlıyı, eğer yine o insan istemez ise yerle bir edemez. Derin uykuya, hipnotizmanın etkisine terk edemez…

  Zehra İpşiroğlu Robert Ciulli ile yapmış olduğu görüşmede, Ciulli’nin bir anısını dinler;

Bir tiyatro eleştirmeni, bir gün bana şu açıklamayı yapmıştı;

  Saati bütün mekanizmasını alabora ederek paramparça yapıyorsunuz. Sonra da izleyici parçaları bir araya getirerek saati yeniden kuruyor. Aslına bakarsanız bizim dört tane yazarımız var. İlki oyun yazarı, ikincisi yönetmen, dramaturgu ve sahne tasarımcısı, üçüncüsü oyuncular, dördüncüsüyse izleyiciler. Çünkü yaratım etkinliği izleyiciyle sürüyor, izleyici bilinmeze doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır olmalı. Bu yolculuk ona durmadan yeni kararlar almaya yönlendiriyor. Ne görüyor, ne görmek istiyor, kararı kendisi vermeli. Öyle ki bu yolculuğun sonucunda kendi içinde de bir dönüşüm yaşamış olsun. Tiyatro ona gerçeğin ardında gizli olanı gösteriyor. Tiyatro perdesini bu bağlamda bir eğretileme olarak da kullanabiliriz.”

  Sanata adanmış bir ismin, korkmadan girdiği insan tünellerinde yapmış olduğu büyük keşfi yine sanatsal konuşmalar sayesinde, tünellerine girememiş olanlara armağan edişi; en az tiyatronun kendisi kadar alkışı hak ediyor.

 Gerçek, gerçeğin ardındaki gizli olan bize en yakın olandır. İşte o yüzden, bu güzel toplumun, bin bir çiçeğin “keşke” söylemleri hiç bitmez. Pişmanlıkları, kahır oluşları, yüce bulutların yağmurları kadar çoktur.

 İşte bu yüzden, eğitim, bu yüzden sanata ayrılacak bir parça zaman; gerçeğin ardındaki gizli olanı da keşfetmemize imkân verecek. Belki, kendimizin bile hiçbir zaman bilmediğimiz, gerçeğin ağır perdeleriyle örtülü bir yetenek, bir insani bakış, fark ediş gün yüzüne, bir güneş gibi çıkıp, yakmaktan çok, var etmeye adanacaktır…

 Güven Serin 


  

25 Kasım 2014 Salı

SİZ HİÇ DOĞULU OLDUNUZ MU


Theo Angeleopoulos'un Film Sahnesinden
Zorunlu göçleri en iyi bilen yönetmenlerden birisiydi Theo,
en derin saygılarımla anıyorum onu.
AĞLAYAN ÇAYIR

SİZ HİÇ DOĞULU OLDUNUZ MU?

Yakın bir zaman önce izlediğim belgeselde dünyaya geri dönüş yapan uzay aracındaki astronot yardım edilerek ağır uzay elbiselerinden kurtarıldı. Yorgun, mutlu bir yüz. İlk söylediği söz;

  Dünyanın herhangi bir noktasına bile inmek ne büyük mutluluk! İndiği yer doğru yerdi; önceden planladıkları gibi. Ama onun anlattığı şey başka; oldukça önemli bir şey;

  Dünyanın neresine inersen in; kendini evinde hissedecek oluşunun özlemi içindeydi. Bu özlemi, bu seslenişi ancak, dünyanın dışına çıkan bir insan, akıl ve ruh sağlığından yoksun olmayan, içinde sevgi ve özlemi taşıyan insan yapabilir.

 Hal böyleyken, dünya büyük göçlerin, büyük dönüşümlerini yaşarken, coğrafik isimlere göre insanlara sınır koymanın seslenişleri rahatsız ediyor beni. Bu seslenişlerde kabalık da varsa, anlayış yerine körlük hâkimse daha da utanıyorum.

  Birçok kez şahit oldum; “ Doğulular geldi, etraf bozuldu. Daha dün geldiler zengin oldular.” Bu sözcüklerin içi dolu olmadığı gibi sağlıklı bir insanın bakışından, algılarından, akıl ile damıtılmışlıktan çıkmadığı ortadadır. Büyük çoğunluğunda fırtınanın tahribat yapacak gücü, öfkesi yok elbet. Çoğunluğun seslenişinde etrafın etkisinden, kendini yalnız hissedişinden; gelen kalabalıkların alışılmışı bozacak oluşunun telaşındandır…

  Buradaki kusuru, en tarafsız, en adil açıdan incelemek oldukça önem kazanıyor. Bir kere, göçler sorgulanmalı. Bir insan doğduğu yeri niçin terk etsin. Üstelik onların geldikleri yerler masallar kadar güzel, gizemli dağlar, yaylalar, vadiler ile süslü.

 Ülkemin askeri, siyasi politikaları, bölgeler arası yapılan yanlışlıklar hiçbir zaman tam olarak masaya yatırılmadı. Sürekli kapının ardına süpürür, gece terör, gündüz jandarma; can, mal ve korku yayarsanız; tabiatın biricik kuralı girer devreye; göç, yer değiştirme; yaşamın içinde kalma…

  Sorarım size; aynı durum, batı dediğimiz bu diyarlarda olsa; sizler ne yaparsınız? Doğu diyarında eskinin büyük uygarlıkları tekrar yükselse; hangimiz gitmek, orada bulunmak istemez?

 Göstereceğimiz taraflı tepkiler gelecek insanları kendi içlerine büzülmeye, kendi içlerinde oluşturacakları tepkileri de, dayanılmaz bir an geldiğinde püsküreceklerine şahit olacak oluşumuz; aklın, hakikatin, ilimlerin de ne kadar muazzam bir döngü ve denge içinde sürdüğünü anlatır bize.

  Hiçbir şekilde tanımadan her gördüğümüz yağız delikanlıya, küçümseme anlamında “doğulu” derseniz, o da, korkarak geldiği şüphe ile baktığı batıyı, aynı küçümseme içinde kabul eder… Bu bir şehirli, bu bir uygarlık anlayışı değildir…

 Güçlü ülkelerin, kanun, hukuk ve adaletten yana olanların şüphesi, korkusu olamaz. Hukuk, kanunlar ve adalet iyi işlerse; yetmezlik, korku ve şüphe barınmaz... Bizler bunun mücadelesini vermeliyiz! Eksik adaletin, eksik kanunların, eksik anlayışın…

  Karayelin ellerimi donduran soğuğu içinde sessiz, kimsesiz sokakta yürürken üç doğulu gencin kurdukları iskele üzerinde çalıştıklarını gördüm. İkisi iskelede, birisi ise yerde, yaptığı harcı, yukarıya gönderiyordu. En yukarıda olan, ince bir ustalık gösterisi içinde köhne duvarı sıva yapıyordu.

 Tıpkı, yaratıcının insan tenini özenerek yarattığı gibi, malasını, soğuğa aldırış etmeden duvara, hassas ve kararlı bir şekilde harç sürüyordu. 

 Bu üç yağız insanın kazandığı, kazanacağı gündelik en büyüğü olmalıydı. Zengin olacaksa onlar olmalı. Bizler bunun savunmasını, bunun adaletini yapmalıyız. Bilmenizi isterim ki, o üç genç, bizim ellerimizin ceplerimizde donduğu zamanda bile donmaya meydan okuyarak çalışmaları sayesinde zengin olmayacaklardır. Öyle bir taşeron zihniyet var ki, en iyi yaptığı işlerden birisi de, insan emeğini hiçe saymak…

 Bütün bu hiçe saymak yetmezmiş gibi, bu insanların sigortası da yeterince ödenmediği ortadadır. Bizler, her yağız insana doğulu, kuzeyli, güneyli bakışını seslendirmek yerine, her emek harcayan, her alın teri akıtan ve yaşamak için bizim şehrimizi seçmiş insanlara teşekkür ettikten sonra, onların kullanılmalarına, kanunların aksaklığına karşı durmalıyız. Bu karşıtlıktır, insanı uygarlaştıran; bu ses, bütün insanlığın sesidir; bizi yalnızlıktan, şüphelerden, kuruntulardan kurtaracak ses…

 Güven Serin 



12 Kasım 2014 Çarşamba

YAZ DEDİ OKURUM


Kamera; Güven   

YAZ DEDİ OKURUM

  Beni ne zaman görse, gülümseyen bir yüz. İlk önce gülümsedi; sonra elimdeki dergiye baktığımı görerek biraz bekledi. Ve hafif, uzattığı başının gülümseyen yüzüyle; “ bugün Bekir Coşkun’un yazısını oku! Sende bir yazı döşe!” Dedi ve gitti.

  Bana niçin Bekir Coşkun’u önermişti? Beni Coşkun ile aynı düzlemde mi buluyordu yoksa yeterince siyasi yazılara zaman ayırmıyor olmam adına nazikçe hatırlatıyor muydu; bilemiyorum…

  Elbette, gülümseyen bir yüz, istikrarlı bir gülüş önemsenir. Ben de onun söylediği gibi Bekir Coşkun’un “oku” dediği yazısına yöneldim. Coşkun, köşesinden şöyle sesleniyor;

“ Cumhuriyeti yıkmazsınız çünkü Cumhuriyeti yıkmak için de Cumhuriyete ihtiyacınız olacaktır.

  Cumhuriyeti yıkamazsınız…
Çünkü bir köy kahvesine git, onu kuran Mustafa Kemal’e küfret…
Anlarsın…”

 Coşkun, bu ülkede yaşayan en uygar insanın yaptığını yapıyor; korkusunu, moralsizliğini, edebi öfkesini bu şekilde dile getiriyor.

  Sabahın tenhalığında gülümseyen yüzeyle bana “oku” diyen okurumu dinleyip, içimden teşekkürü de borç bilim, uzun zaman ihmal ettiğim, hür fikirle cesur, bilgili, görgülü ve aynı zamanda taraflı yazarlara da göz attım; bir şeyin tarafı olunacaksa, Cumhuriyetin, Hürriyetin, Adaletin, Bilimin, Sanatın tarafı olmamı düşünerek, düşleyerek…

  Yaşar Nuri, ilahi adalete inanmışlığını, yaşamın gerçekleriyle harmanlamış, yaşama yansıyan hükumetin tipik uygulamalarına görkemli bir sesleniş yapıyor;

“ Fazıl Say’ın eserlerini Cumhurbaşkanlığı korosunun listesinden çıkarmışsınız. Size yakışanı yapmışsınız. Siz onun eserini listeden çıkardığınız sırada o, Pekin’de konser veriyordu. Her konser verdiği yerde biletler birkaç gün önceden bitiyor.
 
Bu öldüren ruh hali… Öfkeniz sizi öldürüyor…”

 Yaşar Nuri, bilginin, öğrenmişliğin en hakiki olanı yapıyor; dur-durak bilmeyen, şüphe, güç gösterisi yapmaktan kurtulamayan iktidara, Maun suresini hatırlatıyor!

  Şüphesiz her gün Kur’an surelerini ağızlarından düşürmeyenler bu önemli uyarıyı da iyi biliyorlar. Ama bakmak, görmek ve kendi beyninde onu anlamlandırmak; esas püf noktası orada!  Sana, bana, ona göre değil; biricik adalete, biricik ilme göre netleştirilmesi gerektiğinin çığlığını atıyor.

  Yaşar Nuri, Maun Suresini hatırlatmakla çok önemli bir şey yapmış. Bir başka şey daha hatırlatıyor; Zeynep Oral’ın daha önce köşesinde yazdığı bir makaleden alıntı yapıyor;

 “ Bilin ki, korkunç bile değilsiniz! Sadece gülünçsünüz! Dünyanın alay konususunuz! Parmak-la gösterilen ucubelersiniz.”

   Hasan Cemal, Tutsak Akıl, Özgür Akıl’dan söz ediyor. Bir ağıt, bir destan gibi; zorla ezberletilen tarihe, zorla seçilen özgürlük sloganlarına özgürlük, akıl adı altında sarılmaların ne büyük yanılgıları olduğunu; yutkunarak anlatıyor.

  Mahmut Övür kendi köşesinden Kürt siyasetçilere açık mektup, diyerek sesleniyor;

“ Bırakın 90 yıllık Cumhuriyetin yasak yıllarını, çok uzağa gitmeye gerek yok,90’larda bu ülkede neler yaşandığını herkes biliyor, özellikle de bugün yaşayan Kürt siyasetçiler. Bu yüzden, Ahmet Türk’ten, Leyla Zana’ya, Hatip Dicle’den, Sırrı Sakık’a, o günleri iliklerinde hisseden tüm siyasetçilerin şu soruyu sormasında yarar var.

 Nereye gidiyoruz? Konjonktür el fırsatlara göre mi davranacağız, yoksa bir arada yaşama becerimizi dikkate alarak yeni bir yaşam mı oluşturacağız?

  Çünkü bin yıldır birlikte yaşayan, son yüzyılda ise iç içe geçen farklı bir Türkiye toplumundan söz ediyoruz.

  İstanbul’a Mardin’in, Diyarbakır’a İzmir’in, Şanlıurfa’ya Trabzon’un kader ortaklığını siyasi vizyonunuzun bir parçası yapamıyorsanız, siyasetinizle bir sorun var demektir.”

  Yaz, dedi okurum. Yazmadan önce okumanın, ülke gidişatını takip edenlerin fikirlerini almanın erdemiyle yazdım bende; bu ülkenin ne kadar huzura ihtiyacı olduğunu bilerek, isteyerek yazdım; içimdeki sınırları, sınırsızlığa adanmış olarak yazdım…

  Güven Serin 


 

 

 



16 Haziran 2014 Pazartesi

KAYMAKAM ÇIPLAK


Kamera; Güven   İzmir


KAYMAKAM ÇIPLAK

  Hep bilinen şey kralın çıplak olmasıydı. Elbette kral soyunduktan sonra kaymakam da soyunacak…

 Anlatacağım bu trajik OLAY gerçeğin ta kendisi. Bizim ülkemizde, bizim şehirlerimizden birisinde yaşandı. Ulusal basında bu cinayet gibi olayı Mine G.Kırıkkanat duyurdu.

 Kaymakamlık mesleğinin gerektirdiği özelliklerden bazıları; Üst düzey akademik yeteneğe sahip olmak! Sosyal bilimlere ilgili ve bu alanda başarılı olmak! Başkalarını etkilileşebilen, düşüncelerini başkalarına söz ve yazı ile aktarabilen, insanlar ile iyi iletişim kurabilen, insanları iyi anlayabilen, YENİLİKLERE açık YARATICI…

 Yukarıda yazdıklarım yönetimde bulunan insanlara iyi bir öncülük yapması adına vazgeçilmez olmazsa olmazlarındandır. Yenilikçi ve yaratıcı olması gereken, insanlar ile iyi ilişki kurmaları düşünülen bu makamların bazılarının nasıl kullanıldığını gelin birlikte görelim-irdeleyelim!

 Mine G. Kırıkkanat’ın 4 Haziran günü paylaştığı makalesindeki kaymakam sanatçı ilişkisini; aydınlık ve karanlık, yozlaşma ve çağdaşlık ölçüsünü bir görelim.

  SODES projesine katılan bir resim öğretmeni. Bu proje gereği kendi okulu adına Kalkınma Bakanlığının hazırladığı Sosyal Destek Programı öncülüğünde öğrencilerin aylar süren resim çalışmaları nihayet bir sergi ile son bulur. İlçenin alışveriş merkezinde katılan tüm okulların öğrencilerin resimleri SODES projesinin görkemini anlatmak için kaymakam beyin de katılacağı açılış; yani kurdele kesilecek, basın önünde fotoğraf ve videolar çekilecek; SODES projesinin, kaymakamın, valinin nasıl başarılı oldukları gösterilecek.

 Peki, ama bu büyük oyunun arka planında yaşananlar nasıl gelişti acaba? 

 Kaymakam Bey ve yanındaki yaratıcı, gelişmelere açık, yenilikçi topluluk (!) serginin bulunduğu alana gelir. En önde de bu trajediye konu olan çocuklarıyla aylar boyunca bu proje için resim çalışmalarına öncülük eden bayan resim öğretmeni duruyordur. Kaymakam doğruca bayan öğretmenin yanına gelir ve ilk sorgulaması;

 “ NİÇİN KOT PANTOLON GİYDİNİZ?” olur. Bayan öğretmenin dünya başına yıkılır. O sevinç, o başarı yolculuğu ne büyük yenilikçi haykırışıyla kutlanacakken, aklı, fikri kadınları örtmede, belki de kadınların erotik gösterimlerinde olan kaymakam, bir sürü laf ettikten sonra o görkemli açılışını yapar.

 İyi iletişim uzmanı kaymakam bir öğretmeni, sanatçıyı ve onun öğrencilerini, erkeklerin kadına bakış açısını nasıl da korkunç bir gösteriye çevirdiğinin muhteşem yaşanmışlığı…

 Daha ilk fırsatta yabancı ülkeye gitmek isteyen bu kafalar, evlerindeki kullandıkları bütün eşyaların yabancı ve kaliteli olmasını isteyen bu yenilikçi olması düşünülen yöneticilerin, bindikleri araç bile ya Amerikan, ya da Alman arabasıyken, resim öğretmenine bir teşekkür, şükran sunması beklenirken sadece kot pantolon üzerinden bir yerlere ulaşacak KARANLIK-TUTUCU mesajını vermesi bana hiç de sürpriz gelmedi…

 Gelmedi; çünkü kaymakam da çıplak, kral da çıplak… Eskilerin dediği gibi balık çoktan kokmuş; zengin olma hayalleriyle oyalanan, zengin olduklarını sanan bir toplumun; toplumların hazin hikayesini yine bir sanatçının çizdiği karikatüre sığınarak, o sanatçının önünde eğilerek yapacağım;

Bu sanatçı Behiç Ak’tır. Kocaman bir kitapta anlatılacak, benim makaleme sımayan çıplak kaymakam olayını, buna benzer sosyolojik cinayetleri tek bir çizimde anlatan sanatçılardan sadece birisi.

 Behiç Ak’ın son çalışmalarından birisi;

Bir işveren, semirmiş bedeniyle pahalı deri koltuğuna oturmuş, iş başvurusu yapmış genç bir kadına sesleniyor;

 “ Sizi işe alıyoruz. Ama çok az para vereceğiz! Yine de merak etmeyiniz, kendinizi ORTA SINIFTAN biri gibi hissetmenizi sağlayacağız!”

 Bizler kullandığımız eşyalar, izlediğimiz filmler, reklâmlar sayesinde orta sınıf, zengin, entel baş dönmesi yaşarken; hızla borçlanırken, sömürü, katliam sadece, ormanlarda, dağlarda, vadilerde, ırmaklarda yaşanmıyor. Katliamlar, insanların beyinlerinde de yaşanıyor. Varın siz düşünün o resim öğretmenin halini; o yer yarılsa da yerin yedi kat altına girsem dediği anda; öğrencilerinin önünde; kaymakamın, o yenilikçi kafa denen büyük gericinin kot pantolon sorgulamasını yaşama anının bir düşünün…

 Güven Serin 



  

9 Kasım 2013 Cumartesi

YETERSİZ SİYASET


Kamera; Güven Bozcaada 

Taşın,denizin,mitolojinin üzüm bağlarıyla taçlandırıldığı diyar...


YETERSİZ SİYASET

  Siyasetin, siyasi düşüncenin ülke geleceği açısından önemi tartışılmaz derece büyüktür. Demokrasiye inanmışsak, onun sevdası ile yanıp tutuşup daha özgür, daha mutlu ve bol seçenekli yaşamın içinde var olmak istiyorsak siyasete-siyasetçilere ilgi-alaka gösterip, seçeceğimiz insanları, bizi temsil edeceklerine inanarak destek vermeliyiz…

  İktidar yürüyüşünde sıkmadık el, öpülmedik yanak bırakmayan siyasetçi iktidarın gösterişli aynalarına bakınca, sarhoş edici odalarına girince kendinden geçer adeta… Mazeretlerin ardı arkası kesilmez… Ne iktidarın mazeretleri, ne de muhaliflerin mazeretleri bitmek bilmez. Hâlbuki mazeretten çok çare üretmek, çarelere ciddi somut fikirlerle destek vermek hem iktidarın, hem de muhalefetin saygınlığına, geleceğine ciddi katkı yapar.

 İktidarın büyük nimetleri, vazgeçilmez borçlanmalarıyla yapılan yatırımlar sanki yoktan var edilmiş, sihirli bir el tarafından yapılmış gibi anlatılırken, geçmiş sürekli karalanır. Geçmiş ile uğraşmanın bugüne hiçbir faydası olmadığı gibi, geçmişe saygı duyan, değer veren insanları da şüphe içinde, hüzün içinde bırakır. Muhalefetin de kendi güzel bahaneleri hep mevcuttur…

  Muhalefette hizmet veren değerli bir partimizin içinde yıllardır görev alan arkadaşım az konuşmanın acısını yakaladığı dinleyiciler sayesinde hitabet sanatına dönüştürdü. Neredeyse hep aynı tekrar, değerli ve kıymetli siyasetçi arkadaşımın da ağzından yapıldı;

  İktidar sürekli dini kullanıyor. Kömürle, unla, yağla oy avcılığı yapıyor.” Bu tür açıklamaların haklılığı yaşanan ve yaşanacak bir sürü deneyimlerimiz sayesinde doğrudur da. Sanatçının muhalif olmasını, ezilenden, kaybedenden, acı çekenden, hüzünlere boğulmuş olandan yana sanat geliştirip destek vermesini anlarım. Muhalefetin de saf gerçeğin, doğruluğun, hak ve adaletin savunuculuğunu yapıp, daha iyi yönetimler için ses çıkartmasını anlarım…

 Ama asıl anlamak istediğim şey şudur; muhalefette bulunan herhangi bir partinin iktidar olma durumu da vardır. İktidar yolunda ilerlerken, kuşkusu olanların sitem, merak dolu sorularına çok ciddi, olumlu ve yapıcı cevaplar vermesi gerekir.

 Muhalefet partilerinin, bu partiler içinde bulunan siyasetçilerin görevi, iktidarın neyle başarı sağladığı, seçmeni ne şekilde etkilediği değil, bu etkilenmeye muhtaç halkımızın yoksulluğu, muhtaçlık içinde düştüğü sebepleri ortaya çıkartıp, o sebepleri azaltmak değil midir?

 Büyük şehirlerimize kıyamet gibi göçler olurken, bu göçler sayesinde sürekli göç eden insanların yeni mahalleleri kurulurken, bu insanlara uzatılan bir el, sunulacak bir bardak su bile insanın gönlüne ekilecek bir sevgi-saygı tohumu gibidir. Üstelik bu insanlar hızla şehirleri niye dolduruyorlar; dedelerinin, atalarının ve doğdukları topraklardan niye göç ediyorlar; yaşadıkları yerler, o güzel topraklar, dağlar, ormanlar, vadiler bu insanları niye kaçırıyor diye bir derdimiz olmuyor; bu nasıl iştir?

 İnsanlarımızın zorunlu göçü iyi irdelenmese, hızla kurulan şehirlere sığınan insanların yalnızlığı, korukları ve çaresizlikleri bilimin, sosyolojinin, felsefenin ışığında incelenmez ise, muhalefet kalmak hiçbir zaman iktidarın yüzünü göremeyecek olmak demektir…

 Ülke sevdası, insanın kendi içindeki büyük mutluluk, yaşadığı ülkesine katacağı değerlerle gün ışığına çıktığı gibi kalıcılığın saygın ve onurlu ödülüyle sembolleşir… Yok, oluştan kimse kaçamaz; hiçbir birikim insana yapılan kadar kalıcı olamaz…

 Şimdi bahane üretmek değil, çözümleri bilmek, iktidarın hemen yakınında durduğunu hissetmek bir insanın, siyasetçinin ülkesine yapacağı en kalıcı, en erdemli hizmettir…

  Güven Serin 



  

31 Ekim 2013 Perşembe

PİNOKYO OLMAK


Kamera; Güven  Ganoslar ve Marmara...

PİNOKYO OLMAK

  Tahtadan bir kukla olduğu halde insan gibi ruhu olan bir çizgi kahramanı; benliğimize öyle yerleşti ki, yalan söyleyince burnumuzun “Pinokyo burnu “ gibi uzayacağını düşünürdük. Bilgi adı altında sunulan, gösterilen, anlatılan ve duyurulan büyük kargaşada insan gibi kalmak, insan taraflı lığıyla adım atmak, atılan adımların vicdanı yükü ve huzurunu taşımak her geçen gün zorlaşıyor.

 Her ağızdan binlerce ses çıkıyor. Kitap, dergi ve her saniye yayınlanan bilgi yağmurlarının bereketten çok sel olup insanı ve insanlığı büyük denize taşıyacağı ortadadır. Hiç kimse anlayabileceğinden, öğrene bileceğinden daha fazlasını öğrenemez. Bir bilgiyi, yeniliği ancak irademizin akıl ve ruh terazisiyle kabullenip hazmedebiliriz  Kültüre dönüşmeyen hiçbir şey, uzun süreli faydaya dönüşüp kendi patikasını oluşturmaz.

 Gary Small yaşamın içinden, kendi mesleğinin yaşanmış olaylarından kitaplaştırarak, Bir Psikiyatrisin Gizli Defterinden isimli eseriyle bizim anlayacağımız dilden anlatıyor. Yaşam denen şeyin sıra dışılığına, güzelliğine ve iç huzura sahip olmak için, bilgilenmenin, öğrenmenin hiçbir zaman tam olarak yetmeyeceği ve bu yetmezlik içinde insan denen canlının doğru ve ehil insanlardan yardım almasının kaçınılamaz olduğu meydandadır.

 Bugünün insanı, ne kadar iyi eğitim alırsa alsın, çok hızlı değişimlerin yaşandığı erişilmez bilgi ve yaşam şekillerinin yeşerdiği bu dünyada yardıma ihtiyaç duymak, aşamadığımız sorunları diğer insanlarla paylaşmak oldukça önemli bir davranıştır.

 En az kanser kadar hızla yayılan önemli rahatsızlıklarımızdan ruhsal dalgalanmalar ise üstünü örttüğümüz, ayıp olmasın diye birilerinden kaçırdığımız ama bizle ölene kadar yaşayan sorunlarımızdandır. Kronik hale gelip, yaşamımızı etkileyecek düzeye çıktıkları anda yardıma ihtiyacımız vardır. İyi bir doktor, iyi bir yaklaşım ve tedavi süreciyle çok önemli bir yol alır.

 Gary Smalln hastası da bir doktordur. Yardıma ihtiyacı olduğunu hisseder ve psikiyatrisi olan Gary Small’a tedavi amaçlı gider. Sorunu, sürekli gördüğü rüyalardır. Bir kâbusa dönüşmüşlerdir. Rüyaların sonunda Pinokyo olup bir eşeğe dönüşür. Kısacası bir eşek gibi anırdığını söyler. Rüyaların insan hayatında önemi büyüktür. Bilinçaltımızın hiç durmadan çalışıp bize bir şeyler anlattığı rüyaların diliyle ortaya dökülür.

 Gry Small rüyaları bir kâbusa dönüşen hastasını ilgi ile dinler. Edindiği büyük tecrübe sayesinde hastasını önemle, sabırla izler. Ve büyük çoğunluğumuzda olduğu gibi çocukluğumuzda ortaya çıkan travmalar neredeyse tüm hayatımız boyunca peşimizi bırakmaz. Hastasının da sorunu çocukluğunda gizlidir. Küçük bir çocukken babası tarafında dövülür. Ve aynı akşam televizyonda pinokyo filmini izler. Bilinçaltına yerleşen bu an; rüyalarının kâbusu olur.

 Psikiyatrisin teşhisi koyduktan sonra verdiği ilaçlarla hastası bir yıl içinde sağlığına kavuşur. Sosyal hayatı, içe kapanıklığı, evlenememe, diğer kadınlarla ortak yaşam kuramama sorunu da ortadan kalkar.

 Şüphesiz, çocukluğumuz, geçmişimiz, anı ve hatıralarımız çok önemlidir. Ama asıl önemli olan bugüne ve yarına damgasını vuracak beden ve ruhumuzun bir bütünlük içinde yürüyüşüne katkıda bulunacak sağlığımızdır. Paha biçilemez orandadır. Kaybolunca dünyaları vermeye razı olsak da, bazen dünyalar da versek kaybedilen şeyler geri gelmez. Onun için kendinizi, sağlığınızı önemseyin! Ne kâbuslardan, ne ayıplardan korkun. Psikiyatr iste gitmek ayıp da değildir, günah ta. Erken teşhis, tedavi geri kalan zamanımızı, kaybettiğimiz zamana karşılık büyük bir ödül olarak bize geri verilecektir.  

 Kulaktan duyma bilgilerle büyük zamanlar kaybetmek yerine doğru insanlara, doğru teşhislere kucak açın. Unutmayın; en akıllı insan, akıl alandır, şüphelenen, irdeleyen, araştır-andır…

 Gerçek hangi koşulda olursa olsun ondan korkmayın; isterseniz yalandan burnunuz da uzasa, yaptığınız büyük hatalarda olsa, kaybettiğiniz önemli şeyler de olsa, yaşayacağınız şimdiki zaman hepsinden daha önemli ve gerçektir.

 Her yerden gelen, neredeyse saldırıya geçmiş bilgilere dur demesini, hadi oradan veya eyvallah demesini içtenlikle söylemek istiyorsanız, bilginin en doğru olanına gidiniz. Hayatımız için çok önemli olan vazgeçilmezimiz olan su bile fazla alındığında su zehirlenmesine neden olur. Kandaki sodyum oranı düşer ve halsizlik başlar.

 Bilgi, görgü, ilim; sağlık ve huzurumuza en önemli katkıyı yapmak için, son ana kadar koşar; yorulduğu anlarda bile, doğru yorgunluğun çocuk yüzüyle gülümser…

 Güven Serin

22 Ekim 2013 Salı

KAZI ÇALIŞMASI


Kamera; Güven Ganoslar-Tekirdağ

Dalları çatırdata çıtırdata yanıyor ateş. Rüzgar,
toprağı havalandıra havalandıra esiyor. İnsan,
hücrelere dokuna dokuna düşünüyor;var oluşun
insanlık hallerini...

KAZI ÇALIŞMASI

 Çok sevdiğim bir dostum çantasında bir şey ararken; “ kazı çalışmasına başladım” diyerek gülümsememe neden oluyor. Gerçekten de çantalarımız, çekmecelerimiz, dolaplarımız kazı alanları gibidir; aradığımız bir şeyi bulmakta zorlanıp, epey emek harcamamız gerekiyor. Belki de insan denen canlının bitmeyen arayışının küçük denemeleri en yakınımızda bulunan çantalarımız, dolaplarımız-dır; kim bilir?

  Yakın zaman önce gezdiğim tarihi alanlarımız; antik kentlerimiz de yapılan kazı çalışmaları sayesinde bulunmuştur. Arkeolojinin vazgeçilmezidir kazılar. Toprağın altına gömülen yüzyıllar öncesinin uygarlık izleri; bilginin, inanmış olmanın ve geçmişe olan borcumuzun ödenme arzularıyla çıkarlar ortaya.

  Neredeyse 150 yıldır kazılan ve sadece çok küçük bölümü ortaya çıkmış Efes Antik Kenti de, Bergama da, Perge de, İzmir Agora da, Assos da bu inanmışlığın, geçmişe olan saygının, ülke turizmine, dünya tarihine yapacağımız önemli katkıların birleşmesi sonucu doğarlar.

 Efes Antik Kendi yılda 1,5 milyon insanı ağırlıyor. Bu insanların Kuşadası ve Selçuk, İzmir bölgesine yaptıkları ekonomi ve kültürel katkının önemini çok hassas ölçümlerle ortaya çıkarta biliriz. Turizm bir ülkenin gelişmesine en büyük katkıyı yaptığı gün gibi, güneş gibi ortadadır…

 Şehri Tekirdağ'ımız gecelerin yalnızlığını, ticaretin durgunluğunu, esnafın gülmezliğini yaşıyorsa, turizmine vermediği önemin en hakiki bedelini ödüyor olmasındandır. Sadece Tekirdağ şehri değil, birçok şehrimiz bu kaybedişin farkına bile varmadan can çekişme mutluluklarını çelişkilerle birlikte çığlık atarak kutluyorlar.

 İnsan denen canlının da antik kentler gibi kazılıp ortaya çıkartılmaya ihtiyacı vardır. Beynimizin ve hücrelerimizin milyonluk, hatta milyarlık miraslarına evrenin sonsuzluğu kadar sonsuz şeyler gizlidir. Bu gizemleri ortaya çıkartacak en büyük arkeolog insanın kendisidir.

 Nasıl ki toprağın altında çok önemli geçmişe ve yaşanmışlıklara ışık tutacak, bilinmeyenlere cevap olacak uygarlıkları ağır ağır; zahmetli ve heyecan içinde ortaya çıkartmanın müjdesi veriliyorsa, insanın da içindeki, o derin ruhundaki güzellikleri ortaya çıkartmak için büyük emekler, zahmetler, görgü ve öğretiler gereklidir.

 Bir arkeolog inanmışlığı ile kendi kazınızda, kazı alanınıza sokulmanın heyecanını yaşayın lütfen. Kendinizden korkmayın! Tıpkı, arkadaşımın çantasında bir şeyi ararken yaptığı gibi; “şimdi kazı çalışmasına başlıyorum” gülümsemesi ile çalışmalarınıza başlayın. Her sabah olmasa da haftanın birkaç günü şafak vaktini keşfedin. Günün, geceden süzülen tazeliğini, güne başlamış telaşlı kedileri, köpekleri, kargaları, kumruları bakan gözler ile görün…

 Yürüdüğünüz sokakları, sokakların kenarında yaşam mücadelesi veren ağaçları; mevsimlerin önünde gerçekleştirdikleri değişim töreninin izlemenin onurunu kendinize hediye edin. Ve yaşadığımız şehirlerin gürültü kirliliğine, solmuş insan yüzlerine, tekrarlanan ölü günlerin bizi nasıl öldürdüğüne tanıklık edip o esas ürpertiyi yaşayıp, kendi kazı alanınızda belki sadece kendinize; kim bilir belki de insanlığa armağan edeceğiniz eserlerin kazısına başlayın; bir kitabın, bir sinemanın, bir dostla sohbetin, küçük bir kasabaya, kente yapacağınız seyahatin, bir çocuğun, yaşlı bir kimsenin elini tutup, dokunacağınız, öpeceğiniz, kokacağınız kazı alanınıza sevgiliye koşar gibi koşun; tökezlemekten, kirlenmekten, kaybetmekten, üşümekten, yorulmaktan, eleştirilmekten korkmadan; kendi onurlu kazınızda başlayıp, yaşama hediye edilecek eserlerin toprak altından ağır ağır çıkışına tanıklık edin…

 Güven Serin

19 Ekim 2013 Cumartesi

KIRMIZI FULAR ve DİRENİŞ


Kamera; Güven    Ganoslar-Tekirdağ


KIRMIZI FULAR ve DİRENİŞ

  20 Yaşındaki Ayşe Deniz Karacagil, Antalya Gezi Parkı sonrası olaylar nedeniyle boynundaki kırmızı fular “sosyalizmi simgelediği” için cezaevinde. Annesinin isyanı, genç bir insanın gülümseyen kırmızısı, adalet dağıtıcıları öyle bir rahatsız etmişe benziyor ki, Antalya Cezaevinden apar-topar Alanya Cezaevine nakledildi.

  İstanbul’a gelen Fransız düşünür Alain Badiou, Gezi Yeni Türkiye’nin habercisidir, seslenişiyle yepyeni bir dönemin, yıllarca toprağın altında büzülmüş, nem ve güneşi bekleyen tohumların fışkırmasını anlatıyor.

 Bazen çok yakınında olan nadide bir şeyi, olayı, doğacak mucizevî bebeği göremezsiniz. Dışarıdan, biraz uzaktan bakıp o dev eseri görüp anlama becerisini heyecan dolu tanıklığa dönüştürürsünüz. Fransız düşünür de bu mucizevî bebeğe dışarıdan, biraz uzaktan ve iliklerine kadar işlemiş insani duygular ile bakıp tarihe çok önemli notlar düşüyor;

“ İmkânsız birlikteliklere sahne olan Gezi Direnişi evrenseldir. Fransa’da büyük ışık yaydı. Gezi, dünyaya yeni bir Türkiye gösterdi. Ve gelecek bu yeni Türkiye’nin olacaktır. Daha önce imkânsız olan birliktelikleri bir araya getirdi. Gençler, yaşlılar, kadınlar, erkekler, zenginler, fakirler, sanatçılar hep oradaydı.

  Gezi, yalnızca siyasi bir ifade değil, yeni bir toplumsal birliğin, yeni bir kolektif öznenin kurulmasıdır. Direnişlerin yıkıcı, negatif olduğu halde, Gezi Direnişi pozitif ve silahlardan uzaktı. Hiçbirisi silaha sarılmadı; akla, mizaha, düşünceye, felsefeye ve sanata sarıldılar…”

 İnsan denen canlının yenilenmesi ve daha ileri gitmesi için ise aklın düşüncesine, direnmesine sarılması gerekir. Hele, üniversite ortamına girmiş bir genç kız veya erkek isen, sorgulamanın dayanılmazlığı, direnmenin onurlu çekiciliği ile buluşursunuz. Çevrenizde, sizi rahatsız eden, vicdan ve aklınıza ters gelen her türlü oluşumun karşısında durup, gelecek zamana; pişecek, olgunlaşacak bir insan çağırısı içinde yol alırsınız.

 Antalya’da yaşayan Ayşe Deniz Karacagil’de bu gençlerden sadece birisi. Haksızlığa, şiddete “hayır” diyerek yürüyenlerden; tazeliğini, düşüncenin daha insan olma iteneğini midenin telaşına, aynanın aldatıcı makyajına kapılmadan yola koyulanlardan sadece birisi…

 Ayşe Deniz, yürüdüğü, direndiği ve düşündüğü için; boynundaki kırmızı fuları “sosyalizmi çağrıştırdığı” için şimdi cezaevinde. Bir üniversite düşünün ki, gençliği direnmiyor, sorgulamıyor ve haksızlığa, adaletsizliğe sahip çıkmıyor; o ülkenin yaşam hakkı, özgürlüğü, ilericiliği ve demokrasisi; aydınlığın yüzüne baka bilir mi?

 Kendi gençliğine, genç güvenlik gençleriyle kıymak isteyen bir iktidarın geleceği, aydınlığın ilerici sahnesine çıkma isteği de tartışılır! Söylemler ile eylemler birbirini tutmuyorsa, tam da düşünme, direnme, eleştirme çağında olan gençliğine tahammül etmiyorsa, bizi biz yapan, esaretten kurtaran, tam manasıyla kendi özümüze doğru ilerleten Cumhuriyet ve onun kurucuları saygı ile hatırlanmak istenmiyorsa; düşünceye, Cumhuriyete, insanlığa adanmış gençliğe hiçbir uyarı kâr etmez…
 Ne tank…
   Ne tüfek…
     Ne hapis…

 Fransız düşünür Alain Badiou geleceği gören bir kâin değil. Sadece aklın, insanın, evrenin gözüyle bakıyor Türkiye’ye. Ve gördükleri; yepyeni bir Türkiye; düşünen, direnen, sorgulayan bir gençlik…

 Bütün renklere saygı gösteren; insanlığı zirveye taşıyan alkışlar, makyajlar ve adaletsizlikler ile değil, dibe vurmuşları, kaybedenleri, acı çekenleri, insan kalmaya çalışıp en altta da yaşam hakkı arayanları destekleyen bir gençlik görüyor.

 Yepyeni bir Türkiye, kentlisiyle, kasabasıyla, zengini ve fakiriyle, ereği ve kadınıyla bir olmuş bir Türkiye; bende bunu görüyorum; Ayşe Denizlerde, Ethem, Mehmet, Abdullah ve daha nicelerinin yaşamlarında ve ölümlerinde; ölümsüz hale gelmelerinde yepyeni bir ülke görüyorum…

 Güven Serin







12 Ekim 2013 Cumartesi

YAŞAM DEĞİŞİMLERE GEBEDİR


Kamera; Güven  Kaleiçi-Antalya


YAŞAM DEĞİŞİMLERE GEBEDİR

  Yaşamın olduğu her yerde değişim de vardır. Siz, istediğiniz kadar direnin; değişimin içten içe yanan korunun ısısını, zamanı geldiğince aleve dönüşecek ateşini engelleyemezsiniz.

  Değişimlerin uygarlığı hak edişleri, ödenen bedellere, insana yapılan yatırımlara uygun bir süreç izler. Örnek aldığımız Avrupa Ülkeleri, dünyaya yön veren İngiltere,Almanya, Rusya, ABD, Fransa, İspanya değişimin kanlı bedenlerini ödeyerek, insan aklının; deneyimlere, geçmişe ve bilime saygı duyup sarılmasıyla yükseldiler.

  70–80 yıl öncesinin Almanya'sı yerle bir edildi. Tükenmiş, bitmiş bir Almanya şimdi söz sahibi olan 10 ülkeden birisi. Acaba bunun gizemi nedir? Üretmeye, çalışmaya ve bilime saygıdır derim.

 Uygarlığın değişim süreçleri, bir başka uygarlıkları yok ederek, sömürerek ve onların üzerlerine çökerek ilerler. Bazı değişimler de, geçmişin en karanlık, en çirkin ve en kanlı görüntüleriyle yüzleşerek daha iyiye geçiş yapar; geçmişini utanmanın, sorgulamanın, insan vicdanının örekesinden geçirip, ipek bir ipe dönüştürür gibi, imbikten geçen şarap gibi yepyeni uygarlığın selamını verir.

  Fransız düşünür Montaigne şöyle sesleniyor; “ Her insanda insanlığın bütün halleri vardır.” Filozofların felsefeye, sorgulamaya ve esas gerçeğe varışları; yine değişimin o muhteşem yolculuğunda; insanın kendi dünyasını tanıyıp, kendi dehlizlerinde hiçbir korku yaşamadan dolaşmasıyla ortaya çıkıyor.

  Goethe’nin bir kitabında şair ile filozof arasında bir diyalog vardır. Filozof Goethe’ye soruyor; “ Daime değişecek sonunda ne bulacaksın? Goethe cevap veriyor; “ Hayatı bulacağım.”

 İşte bu yüzden, hayat değişimlere mecburdur. Evrende duran hiçbir şey yoktur. Kocaman dağlar, muhteşem denizler, okyanuslar sürekli değişir. Her yüzyılda bir bütün dünyanın suları yer değiştirir. Kimi dağlar yükselirken, kimileri çöker. Kimi adalar batarken, kimileri yeninde doğar. Değişim, mevsimler gibidir; baharı, yazı ve kışı vardır. Sevişmeleri, doğumları, yaşamları ve ölümleri vardır…

  Henry Burgson ise değişimi şöyle sıralıyor;

Var olmak değişmektir, değişmek olgunlaşmaktır. Olgunluk ise kişinin kendisini sürekli yeniden yaratabilmesidir. “

 Siz istediğiniz kadar değişime karşı çıkın. Evrenin yasalarını bilmeyişimizin korkunç cehaleti, kendi içinizdeki hücrelerin bile değiştiğine, hızla büzülüp, öldüğüne kulak vermeyişin girdabına kapılıp korku tünelleri içinde yol alın!

 Değişim kaçınılmaz bir sonsuzdur; bizden öncede vardı, bizden sonra da olacak… Evren bu yüzden genişler, yıldızlar bu yüzden söner ve doğar. Kötülük bu yüzden acıları eker, kin ve nefreti destekler; iyiliği mağarasından uyandırmak, ışığa çıkarmak için…

  Güven Serin


  

26 Eylül 2013 Perşembe

İŞTE O


Kamera; Güven   Athena Tapınağı-Assos 


İŞTE O

  7 Milyar insanın soluk aldığı dünyamızda hüzünler, savaşlar kadar aşklar da yaşanıyor. Ne hazindir ki aşka dair iyi ve güzel şeylerin çoğu büyük kargaşaların dehlizlerinde, karanlık gölgelerinde yok oluyor.

 Bir toplum sadece “ekmek kavgası” felsefesine tutunmuşsa, böyle ilerlemesi isteniyorsa, o toplum aslında gerilemenin muhtaçlığı, düşünememenin büyük suskunluğu içindedir.

  Erich Fried 1921 yılında Viyana’da doğdu. Babası Naziler tarafından işkence ile öldürüldü. Kendisi de büyük suçlamalar yüzünden ülkesini terk etti. Hiçbir oluşum, sembol insan denen mucizevî canlıdan daha önemli olmadığı halde bitip tükenmek bilmeyen arayışların, sapkınlıkların savaşları insanlığı acılar yaşarken, yaşatırken dahi eserler vermeye zorlar.

 Erich Fried önce yazarlığın ormanlarında gezindi. Ülkesinden ayrılışı, yaşadığı büyük acılar sayesinde şiire tutundu. Büyük kargaşada tam olarak anlaşılmayan şiirleri sakin dönemlerde ise, edebi düşüncenin ilgisini, takdirini kazandı.

  Erich Fried’in “ işte o” şiiri oldukça güzel ve anlamlıdır;

İŞTE O

Saçma diyor
Akıl.
Neyse işte o diyor
Aşk

Bir uğursuzluk diyor
Hesapla çıkar.
Acıdan başka bir şey değil diyor
Korkular.

Bunun sonu yok diyor
Kabullenmekle anlayış.
Neyse işte o diyor
Aşk.

Gülünç diyor
Gurur.
Bir düşüncesizlik diyor
İhtiyat.

İmkansız diyor
Tecrübe.
Neyse işte o diyor
Aşk.

  İnsanın dünyaya gelişi sadece ekmek kavgası değildi elbet. Bugün Yunan halkının verdiği mücadele, istedikleri de ekmekten ötedir. Sıkışmışlığın büyük korkularını yaşayan çiftçiler, işçiler, emekliler ekmek kavgasının en büyüğünü veriyorlar; çünkü ölçü olarak alacakları edebi ve sanata dair bir geçmişleri; geçmişlerimiz yok. Sinema, tiyatro, geziler, sergiler olmasa da olur; önce ekmek! Ölçü böyle; çünkü savaşın, kıtlıkların, göçlerin çocuklarıyız biz. Peki, ama erken kırışan, çöken, şişmanlayan bedenlerimiz bize çığlık atarken, batı daha konforlu, sağlıklı ve huzurlu hayatlar için mücadele ederken ve bütün bunlar bizlerin gözleri önünde yapılırken; bizler, neyi bekliyoruz?

  Ölümse, zaten kaçınılmaz bir son! Yaşamsa, ekmekten öte insanca ve üreterek, sahip çıkarak; hak ederek…

  Güven Serin

  

28 Ağustos 2013 Çarşamba

CANIM İSTİKRAR


Salvador Dali- İlahi Komedya - İstanbul

CANIM İSTİKRAR

  Uzun zamandır bu sorunun cevabını arıyorum. Bazı konularda (politik, sosyal ) ciddi fikir ayrılıkları içinde olduğum, can sıkıcı tartışmalara girdiğim arkadaşıma niye katlanıyorum? Akla yakın, felsefeme uygun, öteden beri inandığım cevaplarım var;

Renkleri seviyorum… Yüzeyden öte derinleri merak eden karakter yapım, faydaya dönük insanların daha fazla sabır ile dinlenip onlara saygı gösterilmesine inanmış olmam… Bütün bunlar hepsi mantıklı bir açıklamanın ürünleridir. Ama bir türlü tatmin olmuyordum. Sonra, aradığım o muhteşem cevabı buldum; İSTİKRAR!

 Arkadaşımı ne zaman aradıysam, özellikle ikimizin de severek yaptığı tabiat ile buluşmalar adına çıktığımız dere, tepe, dağ vadi yolculuklarına her an hazır olması, binlerce saate yayılan ve kaybolmuşluğumuzu satrancın akıl, düşünce dolu hamleleriyle kutsama törenlerine her aradığımda koşarak gelmesi; bir insanın önem ve değer verdiği konulara ne kadar sadık ve istikrarlı olduğunun da gerçeğidir…

 Bilim de aynı istikrarı sever. Felsefe de, sanatta… İnsanlığın nesilden nesle aktardığı türkülerde de, şarkılarda da, yemeklerinde, örgülerinde, nakışlarında da istikrar vardır…

 Bilim ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün sanayiciyi eleştiriyor. Sebebi ise geçen yıl TÜBİTAK bütçesinden ARGE yapacak firmalara destek ayrılmış. Ayrılan bu desteğin bir bölümü iade ediliyor. Bunun üzerine Bakan Nihat Ergün;

“ Ya bilmiyor, ya nitelikle proje hazırlama eksiği var ya da başvurulmuyor. Bu fonları kullanacak üniversite, sanayici, işbirliği projesi arıyoruz.” Diyorlar.

  Yılda beş bin kişi öldüğü kazaları, çocuk yaşında evlendirilen kızları, doğuda bitmeyen o büyük sömürünün göçünü sorgulayıp akıl ile bilime, mühendisliğe teslim etmediğimiz gibi şimdi de “para var ama kullanan yok!” sitemlerini gökyüzüne haykırıyoruz. Neden? Niçin?

 Bakanın sitemine en güzel cevaplardan birisini Müfit Akyos veriyor;

“ Bütün ilginin ticarette, faizde, sıcak parada ‘yık-yap-sat ta’ HES’ler gibi faaliyetlere odaklanmış bir ülkede ARGE, teknoloji ve yenilikçi ürün geliştirme işi neden yapılsın ki? Hangi ortamda ARGE yapılır? Ancak doğru sorular sorulursa doğru yanıt bulunabilir.

 Makinenin bir ucundan parayı vereceksin, diğer ucundan ARGE çıkacak! Dünyada henüz böyle bir teknoloji gelişmedi. Hem ne kadar fonlanırsa fonlansın ARGE yapacaklar önce ‘huzur’ ister; düşünen, sorgulayan, eleştiren yaratıcı insanlarına saygı gösterilmesini ve değer verilmesini ister. Gazsız temiz bir hava ister.”

 Görünen o ki, arkadaşlıklar da, kurumlar, şirketler gibi akıl süzgecinden, yüksek insan bedeninden süzülen bin bir türle emeğin gözleminde ve desteğinde yücelir, devamlılık oluşturur.

 Geri kalmışlığı, büyük göçlerin korkunç acılarını, dramlarını ve bizi yok edecek yersiz, gereksiz tüketimleri sorgulamıyor oluşumuz, üretimin esas ve kalıcı olanına destek vermeyişimiz çok acı sonlara da tanıklık edeceğimizin habercisi gibi.

 En önemli stratejik teknolojiler, enerjiler, patentler dışa bağımlılığımızın görkemli gerçeği haline gelmiş durumda. Tıp ürünlerinden tutun da, elektrik, doğal gaz, savaş araçlarına kadar…

 Cumhuriyetin ana felsefesinde de istikrar vardı. O yüzden savaşımız biter bitmez, ekonomik, sosyal savaşı başlattı Mustafa Kemal. Hiç durmaksızın, bir dakika, ,bir saniye bile ziyan edilmeden, on beş yılda viran bir halden şahlanacak bir hale gelmenin yüksek atlayışı çok iyi bilinmeli.

 Güven Serin 

  

22 Ağustos 2013 Perşembe

MELUN


Kamera; Aziz Öğretmen

 Yaşam dedikleri büyük tiyatro;sahne bir var bir yok;
kıt olan insan, bol olan sürüler ve kendini bulmaktan
korkan irade... Kuyruğu kıstırılmış bir hayvan gibi
dövünüyoruz; bize , bilinçaltımıza çakılan bir sürü
serseriliği "ahlak-gelenek" gibi taklit ederek azap 
çekiyoruz. 

MELUN

  Ülkemizde, son yıllarda bilime, müziğe, farklı düşünmeye ve eğlenceye “melun” sözcüğü gibi bakılmaya başlandı. Belki de bu çevreler hükumetin aldığı kararlar, atadığı insanlar sayesinde var olan kısılmış sesler, artık korkmadan haykırıyorlar;

Melun; Tanrı tarafından lanetlenmiş olan…

  Fazıl Say, dünya çapında alkışlar, takdirler alan sanatçımız iken, hükumet ona nasıl haddini bildireceğinin muhteşem planları peşinde. Zaten, son zamanlarda “had bildirmek-hesap sormak” modadan öte kültürleştirmek anlayışı içinde yol alıyor. Belki, kanunlaşır da…

  Zeynep Oral kendi köşesinde sanata ve sanatçıya verdiği desteği takdir ediyorum. Fazıl Say için yazmış olduğu, yaşamın içinden yaptığı alıntılar aklı ve vicdanı olan her insan için muhteşem derecede düşündürücüdür;

“ Akit gazetesinin tehditleri karşısında Fazıl Say ne mi yapıyor?

  Söyleyeyim; İki gün önce Bayreuth festivalinde resital. Festivalin Wagner’in 200. yıldönümü için ona sipariş verdiği eseri ilk kez çalıyor. Bestenin adı “ Nietzche and Wagner” …

  Bitmedi; Dün akşam Rheingau Müzik Festivali’nde (Almanya) resital veriyor ve Festival Ödülü’nü alıyor…

  Bitmedi; Ağustosun ilk haftası Menton Festivali’nde (Fransa) Stuttgart Oda Orkestrası’yla konser… Mozart 21. Konçerto ve kendi bestesi; “ Goethe – Divan Şarkıları”

  Kimse kendi kendini kandırmasın dostlarım; ihtiyaçlarımız karşılanırken batının en son buluşlarını en tutucular en önde sahiplenirken, batı tarzı müzikten eğlenceye, elbet bilime, düşünceye yönelirken ise neredeyse “melun” ilan ediliyorlar…

  Geçmiş ile övünmeyi bilenlerin, özellikle Osmanlı İmparatorluğunu insan aklı ile ilimin sonsuz duyarlı ışığı ile irdeleme gibi dertleri yok. Matbaanın geç gelişini, kurulan rasathanenin yıktırılışı, çürümenin, yok oluşun nedenlerini araştırmak gibi düşünceleri hiçbir zaman olmadı; onlar, mehter müziğinin şanlı ilerleyişi ile yola devam ediyorlar; ama batının liderliğinde; ne yaman çelişki…

  Bazı din adamları müzik hakkında fetva vermeye başladı; müziğin yersiz, gereksiz ve yanlış olduğuna dair… Bazıları ise nasıl ve ne şekilde müzik yapılacağının açıklamasını yapıyor…

  Ali’nin, Ethem’in ve diğer gençlerin katilleri nerede? Sayın Öcalan’ı düşündükleri, önemsedikleri kadar ölen, gözleri çıkartılan, yaralanan insanların hakkı, hukuku, acıları düşünülmedi?

 Bilimsel araştırmalarda ağırlıklı olarak öne çıkan ülkeler arasında ülkemizin ismi geçmiyor. Yakınlarında bile değil… İlk 200 üniversite arasında bilimsel makale yayımlamada ülkemiz yine yok…

  Nature Dergisinde yayın yapan en iyi 200 üniversite içinde hiçbir Türk Üniversitesi yok.

  GSMH’den ARGE’ye Aktarılan Katkı; ülkelere göre dağılım sırası yok denecek kadar az. Suudi Arabistan ise hemen bizden sonra, aynı azlık içinde yola devam ediyor. ARGE’ye, gençliğine yatırım yapmayan ülkelerin köleliği, iç karışıklığı, yetersizliği, zalimlerin mazlumları ezdiği gün gibi ortadayken, bütün gün, hak ve adaletten, inançtan, iyilikten, kardeşlikten söz etmek hangi yüksek inanç ve sevginin işidir anlamakta zorlanıyorum…

  Güven Serin

   

6 Nisan 2013 Cumartesi

NÜFUZ ETME DENEMESİ


Hanım olacak hanımlar...

Sanat ve sanatçı her şeye nüfuz etmeli; onların nüfuz
etmeleri yok edişe değil, var edişe yöneliktir.



NÜFUZ ETME DENEMESİ

  Şairlerin, ressamların, yazarların, bilim adamlarının, şarkıcıların nüfuz etme isteklerini anlarım. Aradıkları büyük güç, ortaya çıkartmak istedikleri muhteşem esere yaklaşma çabaları ve isteklerinden kaynaklanır. Fakat elinde siyasi otoriteyi, bir ülkenin kaderini değiştirecek insanların nüfuz etme girişimlerine kuşku ile bakarım.

  Yakın zamanın Almanya'sı  İtalya'sı nüfuz etme meraklılarının insanlığa yaptığı büyük katliamların hatıralarıyla doludur. Acı hatıraları… Daha yakına gelirsek, ABD’nin nüfuz denemeleriyle, insanlığa bıraktığı vahşetlerin muhteşem ve ürkütücü resimleriyle karşı karşıya geliriz. Vietnam, Japonya, Irak ve diğerleri; daha fazlasını arayan, daha büyük hesaplar yapan ve kendi gücünü evreni taklit edercesine deneyen ABD’nin insanlık tarihine geçen KARA LEKELERİDİR bu büyük oyunlar.

 Artık dış dünyanın gelişmelerine önem vermeden ve bu gelişmeler için özel stratejiler geliştirmeden ülkelerin ayakta durması zor gibi görünüyor. Büyük nüfuz etme meraklıları, çok büyük paralar ve emekler ayırarak, ayrı düşüreceği devletleri sürekli kemiriyor, savaşa zorluyor. Niçin? Onların yüksek ve soylu çıkarları için. Yakın zamanda ABD’nin Kuzey Irak bölgesine bilinen rakamla 20 milyar dolarlık silah anlaşması yaptığı basına yansıdı. Ya bilinmeyenler!

 Kendi ülkemizde bizi yönetmeye talip olmuş ve on yıldan bu yana, mazlumu oynayarak büyük iktidar olmuş AKP’nin NÜFUZ ETME çabaları da son hızla devem ediyor. Gün geçmiyor ki bir gündem yaratmasın! Bu gündemler, ne daha fazla iş, aş demek. Ne daha fazla gelişme, buluş, zenginlik demek. Çok ilginç güç ve ele geçirme planları ağır ağır ama onları mutlu edecek bir şekilde gelişiyor.

 Ben bu durumu anlamakta güçlük çekiyorum. Eğer bir insanın ağzından düşmeyen sözlerden birisi, mazlum, hak, adalet ise, daha fazla mazlumun hakkı niye aranıp kullanmıyor.  Daha fazla adalet gelmediği gibi daha fazla hak niye dağıtılmıyor. Yaşanan intiharlar, hastanelerin dolup taşması, haciz ve icra olayları, neredeyse merhaba dediğimiz insanların 20 TL’ye bile tenezzül edip günü kurtarma hokkabazlıkığı anlamakta güçlük çekiyorum.

  Eğer her şey yolunda gidiyorsa, daha şeffaf, daha hakka ne ve adaletli yönetiliyorsak, demokrasi ile gelmiş, mazlumun sesi ve kendisi olmuş bu hükmedenlerin yönettiği bu halk; niye daha fazla solgun, bitkin ve moralsiz? Bilen varsa beri gele… 

  Yazarların, şairlerin daha fazla nüfuz etme isteği o ülkenin edebiyatını güçlendirir. Ve dünya edebiyatına yeni bir ses, renk hediye eder. Ya siyasilerin nüfuz etme istekleri; kendi ülkelerini sefalete sürüklediği gibi, dünyaya kan ve gözyaşı armağan ederler.

  Andre Suarez Tolstoy için şu satırları ölümsüzleştiriyor:

Tolstoy’un bütün hayatı, bir nüfuz etme denemesidir. Bütün gerçek fethiler gibi en zor olan fethe uzanır. En çetin zafer, en güzel olandır. Zor görevleri sevmeli insan. Öncelikle bu acımasız bir benlik demektir. Bütün tutkular içinde gurur en güçlü olanıdır. Kendi ihtiraslarının en inatçısı olan bir insan, asla yoktur. Sırtındaki kambur gibi onda bir nüfuz etme içgüdüsü vardır. Her yerde hazır ve nazırdır o. Üstat olmak ister.

  Tolstoy’un hayatında yer alan bütün çelişkiler, onun üstat olabilmesi aynı eksene sahiptir. Bütün kâinatı aşağılamak ister ve o andan itibaren kendisi de alçalır, tabi kendi yüzü de alçalan dünyadaki yerindedir. Sadece Rus köylüsünden ders olmak ister, bu basit öğretimi muhteşeme çevirmekten hoşlanır. Oysa onun alçak gönüllü oluşunda bir muhteşemlik vardır.”

  Bu ülke neredeyse kendi iç savaşını yüz yıldan bu yana veriyor. Yemeyip yediren, giymeyip giydiren anne ve babaların tek isteği, eğitim verdikleri, çeyrek yüzyıl okula yolladıkları çocuklarının daha iyi bir geleceği olsun.

 Fakat uygulamada böyle mi? Hırpalanmış çocukların, muhteşem ve daha zengin meslekler adına, yaptıkları bütün eğitim, öğretim girişimleri büyük hayal kırıklıklarıyla sonlanıyor. Bekleyen mühendisler, öğretmenler, mimarlar çığ gibi büyüyor.

 Acaba, nüfuz etme çabalarını bırakıp, bütün enerjilerini ülkenin daha iyi öğretimi, eğitimi, gelişimi adına harcasalar bugünkü karışıklık ve kargaşa, aynı zamanda büyük kuşkular olur muydu? Olmazdı elbet! Çalışırken insanlar batmaz, çalışırken, para kazanırken, sinir krizleri geçirip nadide birer esere dönüşmüş bu canlılar hazin bir yok oluş töreni içinde yer almazlardı.

                                      Güven Serin