Yaşam ve Haytalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam ve Haytalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2021 Cuma

KİRLENME KORKUSU GEÇERSE

 

İNTERNET


                

                 

                                      KİRLENME KORKUSU GEÇERSE!

  

   Çocukluğumdan kalan bir anı; antik kentlerin, acılarından, sızılarından, kanlarından, kirlerinden arınmış hali gibi, öylesine duruyor zihnimde…

   İpsala'nın Çarşamba günü önemlidir. Halk pazarının kurulduğu,22 köyün bir günlüğüne ihtiyaçları için bir araya geldiği büyük eğlencedir çocuk yaşlarındaysanız. Sebzelerin, meyvelerin kokuları kadar pazarcıların bağırışları, seslenişleri de iç içe geçer; markalı her canlı adına…

   Çocuk zamanlarda “Bütçe” nedir bilmiyor insan. Hoş, iktisat okuduğum halde bugün tam olarak bütçe istikrarı yakaladım da diyemem… Gelelim çocukluğumdan kalan anıya. Gün Çarşamba günüydü. İpsala’da kurulan halk pazarına gitmeye karar verdim. Babamdan bir miktar para aldım. Ev için alış-veriş yapacak, çok az kısmı ile Arnavut kültürünü bize kadar taşıyan meşhur pastacıda dondurma yiyecektim; güya!

   Evdeki hesap çarşıya uymadı. Sebze ve meyve almak yerine, savurgan ve haylaz her çocuğun yapacağı şeyi yaptım; bana verilmemiş olan bir işe soyundum. Eski-püskü pantolonlar, gömlekler satan bir seyyar pazarcının yere dökmüş olduğu pantolonlar dikkatimi çekmişti. İstediği fiyat terzilerin dikeceği, dükkânlarda satılanların çok altındaydı. Fakat ikinci el eski bir pantolon almak için bana para verilmemişti. Elimdeki para kısıtlıydı. Kahve renkli ve bol bir pantolon gözüme ilişti. Elimdeki paranın neredeyse büyük bir kısmını pantolona verip onu satın aldım. Ev için ise zar-zor birkaç kilo meyve aldıktan sonra eve geri döndüm.

   Bu alışverişin sonunu tam hatırlamıyorum ama babamdan güzel bir azar yedim. Olsun… Bir pantolonum olmuştu ya; gerisi haylaz bir çocuk için olsa olsa bir serüven olur… Pantolon bana büyük, bol gelse bile beni en çok mutlu eden şey; onun kirlenmesinden, yırtılmasından korkmuyordum. Sanki bedavaya almış, sanki ona bir şey olursa ne annemin, ne babamın kızmayacağı bir hürriyet hali yaşadım o bol, büyük kahverengi pantolonu giyince.

   Pantolonu giyer giymez evimize en yakın olan kırlık alana; bayır denen yere gittim. Etraf, sadece baharat kokularıyla şenlenmemişti o günün bol olan insanlar da kırlar-daydı. Buğdaylar çoktan biçilmiş, bostanlar olmuş, ağaçlar meyve vermiş, susamlar biçilip demetler haline getirilmiş, çırakmanlar kurumaya günün ve güneşin altına bırakılmıştı. Tıpkı biz çocuklar gibi; olgunlaşmak için kırlara, güneşin, rüzgârın altına bırakılmıştık…

  Oldukça sağlam, gür,yüksek ve yaşlı bir meşenin yakınında oynayan mahalle arkadaşlarımın yanına geldim.Yüzümdeki sevinç,ayağımdaki kahverengi bol pantolondan ötürüydü.Korkmadan yerlere oturdum.Korkmadan yuvarlandım.Kirlenme korkusu kalkınca ne kadar çok doğaya yakın oluyor insan! Oysa canlı olanın korkusu hep vardır. Bittiği an savunmasız kalır…

   O gün savunmam yoktu giysiler adına. İkinci el aldığım o kahverengi pantolon sanki sihirli bir giysiydi; özgürlüğü vermişti; orası, burası batmadan, kirlenmeden rahatça oynama, etrafı hissetme hürriyeti…

  Tekirdağ’da henüz güneşin sokağa çökmediği serin saatlerde tanık oldum; kirlenme korkusunu yenen genç kızın sokak içinde apartman girişindeki basamaklara, korkusuz oturuşuna. Temizliği, kirliliği bir kenara bırakmış, rahatça oynuyordu akıllı görünen telefonuyla. Aynı anda da konuşuyordu bir başka mesele adına; sanki kırlara çıkmış, kendini tabiata teslim etmiş bir çocuk huzuru içindeydi…

  Aykırı şair Rimbaud ne diyordu dünyaya seslenişinde;

 “ Ben işkence altında şarkı söyleyen ırktanım! Ben! Ben ki her türlü ahlaktan muaf, müneccim ye da melek olduğumu söylerdim, toprağa ayakbastım, arayacağım bir görev, kucaklayacağım kaba bir gerçeklik var.”

 Güven SERİN 

 

 

 


22 Ocak 2020 Çarşamba

KUYTUYA ÇEKİLMİŞ ÜÇ KÜÇÜK KUMRU







                                  KUYTUYA ÇEKİLMİŞ ÜÇ KÜÇÜK KUMRU
                                    (Yüksekler değil, yamaçlar daha korkunçtur.)


    Poyrazın hüküm sürdüğü zamanlardayız.Kuzeye açık olan Tekirdağ şehri,hatta biraz da kuzeyde bulunan Çorlu,Saray,Muratlı,kuzeyin bu değerli rüzgârını ve soğuğunu çok daha net hissederler…

   İnsan olgunlaştıkça daha barışsever oluyor. Küçükken karasineklerin düşmanı olan ben, serçelerin peşinde sapanı ile koşan çocuk içinde oluşan kıpırtılara karşılık arıyor… Çalışma odasında kış uykusundan uyanmış büyük bir karasinek dolanıyor. Dışarıda ise muhteşem bir kuzey rüzgârı; poyraz…

  Hiç kimse odasında sinekle birlikte yaşamak istemez! Eninde sonunda ondan kurtulmak ister. Bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz; iğrençtirler ve zararlıdırlar alışkanlığı başköşemize oturmuştur.

  Gün yeni başlamıştı. Birazdan atölyeme gidecek, hümanizma, doğa adına bir şeyler yazacak, düşünecek, üreteceğim! O bir şeylerin içinde “yaşam” ve “yaşama hakkı” olacaktı… Bu duyguların baskısı, çalışma odasında uçan uyuşuk karasineği öldürmek yerine hafif sersemletici bir vuruşla, yaşar halde dışarı atma çaresini düşündüm. Dışarıda rüzgâr insanı bile titretecek kadar sertti ama bir kuytuya çekilebilirse karasinek, baharın müjdecisi olan yaşam uçuşuna tekrar kavuşabilirdi. En azından böyle bir şansı olmasını istedim…

  Bahçeye bakan balkonun kapısını rüzgârın uğultusuyla birlikte açtım. Karasineği balkonun kuytu köşesine bırakma eylemi içinde elimi uzattığımda, orada balkonun en kuytu köşesinde gecenin azimli soğuğunu geçirmiş olan üç küçük kumru uçuverdiler.

  Her şey bir saniye içinde oldu. Kumrular, daha kapı açılır açılmaz hazırlandıkları belli. Bu kadar sakin olan bu hayvanlar, yaşamda kalmak adına korkuyu çoktan öğrenmişlerdi. Belki de Alman filozof Nietzsche’nin “ Yüksekler değil yamaçlar daha korkunçtur.” Sözünü çok daha öncelerinden ezber etmiş, genlerine kuytularında tekinsiz olabileceğine dair ilahi uyarıyı almışlardı…

   Karasineği kurtarma çabam, üç küçük kumruyu vakitsiz günün içine kaçırmama neden oldu… Kumruların kaldığı; daha doğrusu tünediği yere yaklaşınca, günlerdir orada kaldıklarına dair işaretleri gördüm. Sevindim; hemen yakınlarında; her gece kitap okuyup, gecenin çöken karanlığıyla birlikte yorgunluğun uykusuna daldığım yerin birkaç metre ötesinde üç küçük kumru komşuluk yapıyordu bana.

  Yaşam böyle bir şey; can sıkıntısından can çekişirken, hangi alışveriş, yiyecek mekânına gideyim telaşı oluk oluk akarken, bir yandan da kuytuya sığınmış üç küçük kumru, bir seferliğine hayatı bağışlanan karasinek, yaşama ayrı bir etki yapıp, kendi iksirlerini edebi düşüncenin hissiyatına bir parça eklenen şefkati, merhametiyle birlikte sunuluyor…

   Poyrazın gücünü arkama alarak koşarcasına atölyeme geldim. Tanıdık koku ve bir şarkının içine girdim; Johnny Cash, güven veren sesiyle yaşamın yoğun hislerini olduğu gibi sunuyordu dinleyicisine;

“ Bugün canımı yaktım.
Hâlâ hissediyor muyum diye
Acıya odaklandım
Gerçek olan tek şeye
İğne bir delik açtı
Eski tanıdık bir sızı
O acıyı kesmeye denedim
Ama her şeyi hatırlıyorum
Ne hale geldim ben?
En tatlı dostum!                                                 
Tanıdığım herkes
Sonunda çekip gitti
Her şeye sahip olabilirdin
Benim çöpten imparatorluğum da
Seni hâyal kırıklığına uğratacağım
Canını yakacağım”

Güven SERİN   

4 Mayıs 2019 Cumartesi

GÜVERCİN BESLEYİCİ




GÜVERCİN BESLEYİCİ

  Yağmurlu günlerden sonra rahatlamış bir günün ilk saatleri. Şafak sökeli birkaç saat olmuş. İşi olanlar işine, öğrenciler okula yetişme telaşı içinde…

  Sabahları geçtiğim yerden; Huzur Taksinin otoparkından geçiyorum. Taksi şoförlerinden birisi gelmiş; küçük plastik kulübesinde sırasını bekliyor. Kulübenin beş metre ötesinde bir güvercin grubu, içlerinde de üç dört kumru buğday yiyor.

  Bu tür manzaraları Vali Konağı Caddesi ve daha birkaç yerde de görüyorum. Kuşlara sevdalı insanların kuşlarla vakit geçirme ve birbirlerine teşekkür etme anları…

  Yiyecek yiyen güvercinleri geçtikten sonra, bir ses ; “geri dön” diye uyardı. Manzara, çocukluğumun manzarasıydı. Kuşlar ve onları izleyen; neredeyse soluk almaktan dahi korkan insanın manzarası…

  Geri dönüp, manzarayı en görünür açıdan izlemeye başladım. İlk önce buğdayları kimin atmış olduğunu değerlendirdim. En yakın yer; Taksi durağı. Ve durağın kulübesine baktığımda kapısı açık içeride bir taksi şoförü oturuyor. Sessizce, açık kapıdan güvercinlerin, kumruların yiyecek yemesini izliyor.

  Caddeden geçen araçların gürültülü telaşları ne kadar çoksa, güvercinlerin, kumruların sessiz telaşları o kadar çoktu; ne kadar çok ve çabuk yerlerse günü o kadar kurtarmış olacaklar. Kısacası; bedava yiyecek ve çok az enerji harcayarak, bu yiyeceğe kavuşmak…

  Manzara, tam manasıyla beslenmenin panorama'sıydı. Güvercinlere yem veren taksi şoförü, besleyici rolünde, güvercin ve kumrular da, beslenen, besinleri mideye indiren. Muhtemelen güvercin besleyicisi köyden göç eden insanlarımızdan birisi. Ve köyünde de güvercin, köpek, kedi, diğer hayvanları besliyordu.

  Hayvanlarla, doğayla ilişkisi kopan insanların içine düştükleri boşluk, sınırsız eğlence ve tüketimlerle bir türlü tamamlanamıyor. Tam tersi, doğa ve çevremizdeki tüm canlılarla doğru, faydaya dönük her türlü ilişki, yardım; bize, o boşluğa düşmekten kurtaracak bir basamak, tutunacak bir dal sunuyor.

 Evimizin önüne koyacağımız bir su kabı dahi çok şey demektir. Bu su kaplarını gözlediğiniz vakit; oradan geçen onlarca hayvan faydalanıyor; köpeğinden kedisine, kargasından, kumrusuna, güvercinine…


Güven Serin 

20 Aralık 2018 Perşembe

GÜVEN SERİN,BU DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR?




GÜVEN SERİN, BU DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR?
----------------------------------------------------------------------

 Hareketli pasajlardan birisidir atölye olarak kullandığım küçük dükkânın bulunduğu Hüseyin Pehlivan Pasajı. Onu hareketli kılan şeyler birkaç iş yeri ve elektrik faturalarının ödeme veznelerinin bulunuyor oluşundandır.

 Emekli bir öğretmen arkadaş; kendince yarı şaka, yarı ciddi; fatura ödemek için salondan geçerken, pasajın duyacağı şekilde bağırdı;

“ Güven Serin, bu değirmenin suyu nereden geliyor?” Faturasını ödeyip atölyeme gelir gelmez; gazeteden kaç para aldığımı sordu. Hiç! Gönüllü yazıyorum, dediğinde, söyleyecek çok şeyi varmışçasına; o zaman; bu değirmen, sular; hatırlatıldı…

 Başka şeylere; olmayacak şeylere ne çok para bulup, ne çok zaman harcarız da, söz konusu yaşadığımız yerler olunca ve üstelik dünyayı daha iyi kılacak olan yazın hayatına destek vermek, yeterince anlamlı bulunup takdir edilmez…

 Bana bu soruyu soran emekli bir öğretmen. Kendisi de sosyal hayatın içinde olup, şehre katkı vermeye çalışanlardan… Belki de değirmenin suyunu sorarken, kendisi de o sudan faydalanmayı düşündü…

 Kim bilir kaç insan da bu soruyu sordu bugüne kadar. Zor iş; gönüllü olmak! Tıpkı Kurtuluş Savaşının gönüllüleri gibi…

  Sokrates nasıl zamanında anlaşılmak yerine idama zorlandıysa, o da gönüllü sarıldıysa baldıran zehri dolu tasa; dedemin meyhane hayatına, babamın siyasete kurban gidişine duyduğum saygı kadar; saygı ve sevgiyle bağlıyım yazın hayatının manevi sarılışına.

 Kentler, ülkeler; sanayicileri, yöneticileriyle bir noktaya kadar tanınabilir, anıla bilinirler. Sanata adanmış, şairleri, ressamları, yazarları tarafından ise; sonsuzu göğüsleyecek bir ödül; karne veya zamanlar ötesine geçiş belgesi almayı hak kazanırlar.

 Bu işin özü; insanı, doğayı, yaşadın yeri sevip, kendini bu dünyaya borçlu saymak… Bir de hatırlatmak isterim; yazın dünyası şifa kaynaklarıyla dolup taşar. Yüzmesini, yıkanmasını, yeme ve içmesini bilene; o kadar çok lezzetli şey var ki; her daim diri ve mutlusunuzdur; içinizde fırtınalar koparken, yoksulluğunuz dip yapmışken dahi; mülkiyetsizliğinizi, düşlerle dengelersiniz.

 Bu yüzdendir Homeros Destanının ölmezliği; Truva’nın küllerinin merak edilişi, Helen’in ve Paris’in hikâyesi; bu yüzden kıt ve değerlidir; çünkü edebiyatın, mitolojinin ve felsefenin eliyle, sanatçının soluğu ve yıldız tozları karışmıştır hamurlarına…

 Yaşadığım sürece kim bilir daha kaç kişi seslenecek bana; Güven Serin, bu değirmenin suyu nereden geliyor? Şaşırmak isterim bazılarını! Örtülü ödenekten yardım alıyorum, desem; kim bilir ne çok merak tetiklemiş olurum!

 Bu sefer de; acaba kaç para?


Güven Serin 

23 Mart 2018 Cuma

MUHAYYEL ARKADAŞ





MUHAYYEL ARKADAŞ
-------------------------------------

  İstanbul ve Burgazada sevgisinin çok ötesindedir Sait Faik’in insan sevgisi… Belki de birbirini bütünleyen duygulardır; ait olduğun yerin ıssız köşelerinde, muhayyel bir arkadaşla konuşmak…

  Yerlere anlam yükleyen, onları yer olmaktan öte insana eş, dost, arkadaş yapan en hakiki şeylerdir muhayyel hissedişler. Truva’yı ortaya çıkartan güç, Ganoslarda gezinen esintiler; Traklar’dan geriye kalan birkaç şey, Selçuk, Osmanlı’nın, Bizans, Roma’nın sıra dışılığı da bu muhayyel algılara tutunan, gördüklerini, duyduklarını yorumlayan insanlara şükran borçlu olduğumuz kültürlerdir.

  Evliya Çelebi’yi diyardan diyara, şehirden şehre, ülkeden ülkeye koşturan itici güçlerden birisi de bu muhayyel arkadaştan başka bir şey değil. Hatta 18.yüzyılda şehrimizde yaşamış Macar Prens Rakoczi’nin kâtibi Mikes Kelemen ve değerli eseri Ablasına Mektuplarda bu muhayyel arkadaş yardımıyla yazılmıştır.

 Burgazada; hatta bütün adalar ve onların muhayyel köşeleri, tepeleri vardır. Gökçeada’da, Marmara’da, Bozcaada, Büyükada, Heybeli; hepsinin ayrı ayrı korulukları, muhayyel yerleri ve kendime yürümelerim vardır.

  Issızlığı anlamlı kılan, gecenin örtüsünü doğru rotaya işaret eden deniz fenerleri gibidir muhayyel arkadaş. Sezgilerimize, ilham denen mucizeye hükmeder; kıyamet gibi birikmiş insan kavgalarını gülümseyerek reddeder; bilir menzilsiz oluşlarını ve birbirinin tekrarı olduklarını…

 Muhayyel Arkadaşı icat eden, kendine sırdaş kabul eden kişidir Sait Faik. Herhangi bir yerde; Burgazada’nın ıssız tepesinde veya halkın, sıradan insanların olduğu bir meyhanede. Yine öyle bir içkili yerde, içkinin de tesiriyle dört kişinin kavgalarını izlerken tutunur muhayyel arkadaşa.

 Muhayyel arkadaşı sevdiğini bilir ve izah eder. O kadar sever ki, bazen konuşurken dudaklarına dalar öpmek ister; kana kana… Onun muhayyel arkadaşı, cinsiyetten öte bir şeydir. Ne kadın, ne erkek… Belki de hepsi…

 Tam da bu yüzden muhayyel arkadaşı olmayanların yalnızlığı girdaba dönüşmüş, kâbuslara gebedir. Birini aramadan sokağa, parka çıkmaya çekinirler. İlla ki bir yoldaş olacak. Geveze, somurtkan, bozguncu, yaratıcı olmayan birisi bile kurtarıcı niyetine bin bir rica ile yol, muhabbet arkadaşlığı için çağrılır.

 Edebi dünyanın yalnızlığı öyle midir? Muhayyel arkadaşların varlığı bir yana; hemen her yerde, bir garson, bekçi, işçi, çiftçi, emekli, şair, müzisyen, boşta gezen yok mudur? Hepsinin kendine göre gün görmemiş libaslar gibi düşünceleri; sağılmayı bekler.

 Edebi çağrı ve sahiplenme; çaresiz ölümü hatırlatmak yerine bütün muhayyel arkadaşları selamlarken, çırpınış içinde olan insanlığın içinde yeryüzü kalesi, insanlık dengesi için saklı, gizli olan canlıları ortaya çıkartma becerisi gösterir.

 Yürümenin, koşmaktan değerli; düşünmenin mal, mülkten öte; paylaşmanın, vermenin açlıktan öte bir tokluk olduğunu öğretir insana; kalıcı olmayan, her daim kafası karışık olan eşref-i mahlûkat olan canlıya…

Güven Serin 

19 Mart 2018 Pazartesi

GÜVERCİN YAVRULARI





 
GÜVERCİN YAVRULARI
--------------------------------------

  Apartmanımızın boşluğuna dadanmış, orayı kim bilir kaç nesil yuva saymış güvercinlerin hiç bitmeyen türkülerini, dışkılarının yağmurlu zamanlarda ki ağır kokularını yaşamımızın bir parçası yapmaz zorunda kaldık…

  Ne yaptık, ne ettik onları apartman boşluğundan bir türlü kovamadık. Eskiden, belki de evcil olan bu hayvanlar, şimdi yabanıl bir direniş, başarı gösteriyorlar. Sonunda savaşı onlar kazandı. Apartman boşluğu, analarının, babalarının, dedelerinin tapulu malıymış gibi orayı iyice sahiplendiler.

  İlk güvercini tam olarak ne zaman besledim? Sanırım; kendimi bildiğim, kuşların çocuklara yakın olduğunu hissettiğim ilk zamanlarda; 7–8 yaşlarında olmalı… İlk yumurtasını gördüğümde yuvasından alıp, bütün komşulara göstermiş; güvercin de bu yüzden o yumurtayı bir daha kabul etmemişti.

 Sonra; sürüyle güvercin; güvercinler gökyüzü şölenine katılıp, nice zamanlara birlikte tanıklık etmemize zemin hazırladılar. Onların ötüşlerinde ki gücü, değeri, küçük ince çırpıları yuva kurmak için taşıyışlarını; her şeylerini gözlemledim.

 Yavruların ilk hali; hiçbir şeye benzemeyen o sevimiz, çirkin ve tiz sesli yaratıkların; her daim yiyeceğe açık olan ağızları; sonra büyüdükçe sevimli, sevecen kanat çırpışları; yine anne ile babaya bir davetten, beslenme çılgınlığından başka bir şey değildi.

 Alaturka tuvaletime girince yine duydum o tiz sesli güvencin yavruların yiyecek dilenişlerini. Bitmeyen bir istek… Anne ile baba olmaya hiçbir hayvanın etmediği yorucu süreç; inanılmaz bir çaba…

 Güvercinler kadar üreyen bir başka hayvan; fareler, domuzlar olmalı! Neredeyse her ay; şartları uygunsa; bitmeyen bir döngüye içgüdüsel teslimiyet… Nesillerini çoğaltmak, varlıklarını, varoluşlarını daha da öteye taşımak; büyük çaba; değerli bir saygınlık…

 Hacetimi giderene kadar dinlediğim o sesler; yaşlı dut ağacımızın yanı başında, henüz ahlât ağacımız çürümemiş, kesilmemişti…

   Hasan Dedem, Gülsüm Ninem ve kerpiç evimiz duruyorken; Ben gül bahçesinde kolibalar-barınaklar inşa ediyor; bir tünelden geçiyorduk; ucu bucağı olmayan tünelin kuzeye bakan havalandırmasında ki güvercin yavruları; yaşamın çağrıları için tiz sesleriyle uyandırıyorlardı insanları; insanlığı…

Güven Serin  

6 Mart 2018 Salı

GEÇMİŞİN ANILARI


Kamera; Güven-TEKİRDAĞ



GEÇMİŞİN ANILARI
------------------------------

  Geçmişin anıları, geleceğin düşleri; bugünün yenisidir. Yenilikçi olanın; değişimi, hürriyeti savunanların aynı zamanda geçmişin anılarına, geleceğin düşlerine de zorunlu, yazgılı olduğunu düşünüyorum.

  Aynı toprağı çiğneyip, ıslayıp bataklığa çevirmek yerine; toprağın canlı kalabilmesi için böcek dünyasının, rüzgârların, yağmurların ve hareketin-seyahatlerin, büyük önemini, vazgeçilmez olduğu anlaşılıyor.

  Yeryüzü kimsenin tapulu malı değil; hiç de olmadı. Kralları, imparatorları, derebeylerini, velhasıl nice insanı hep kandırdı. İnsan evrenin bir parçası! Bizi meydana getiren elementler, uçsuz bucaksız diyarlardan kopup gelmişler vücut bulmuşlardır…

  Bunca zenginliğin korkunç yoksullukların yan yana olması ve halen sınırlar çiziliyor olması, her daim önyargılı ve şartlı sevgiler peşinde koşmamız; büyük bir hüsranın kara yazgısından, düş kırıklığından ibaret bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değil; kat'iyen değil…

Güven Serin 



29 Aralık 2017 Cuma

KENDİ KENDİNE GÜLENE!



                                           



KENDİ KENDİNE GÜLENE!
----------------------------------


  Biliyorum, bu sözü herkes ezbere biliyor; deli derler… Belki de gülmenin bile lüks sayıldığı bu diyarda, ayda, yılda bir soylu kıkırdama yaşama, özsuyuna muhtaç bir bitki gibi yaşama bağlıyor insanı.

  Kıkırdamamın ana sebebi; Leman Dergisinin çizeri Can Barslan’ın Terelelli çizgisidir. Yöremizde de sıklıkla tanık olduğumuz yamaç paraşüt görüntüsü ve küçük bir diyalog bu kadar mı etkiler insanı?

  İşin içinde mizah; yani aklın tesiri, cüretkârlığı olunca evet böyle olur; engelleyemezsiniz deliliğin belirtisi sayılan kendi kendinize gülmeyi; gülümsemeyi. Üstelik biraz ötemde birkaç masada insanlar var. Engelleyemediğim, ısrarla kendimi sıktıkça güldüğüm bu çizgiye karikatür sanatı diyorlar.

  Barbarların hiç hazzetmediği şey… Binlerce yıllık hikâyenin özetidir aslında bu anlatım. Birkaç söz; binlerce yılın yükünü, gücünü veya güçsüzlüğünü anlatır mı hiç? İş, karikatür olunca; işin içine karikatürist girince anlatıyor işte!

  Yamaç Paraşütü iki amaçlı yapıldığına şahit oldum. Tekirdağ yamaçlarında da öyle; Babadağ da yapılan yamaç paraşüt atlayışlarında da öyle… Birisi, spor, coşku, aksiyon, yüksek heyecan amaçlı olurken, diğeri ticari bir gereksinimden kaynaklanıyor.

  Bu işe aynı zamanda Tandem Atlayış diyorlar. Yani hiçbir deneyimi olmayan, ama parası, arzusu, heyecanı olan her kişi, bu haktan yararlana biliyor. Babadağ’a yolunuz düşerse; bunu çok daha iyi anlarsınız; yüzlerce, binlerce atlayış; neredeyse hepsi ticari…

 Can Barslan da bu konuya dokunmuş. Bir acemi, usta bir yamaç paraşütçüyle uçma denemesinde; göklerden aşağı doğru süzülüyor. Usta paraşütçü onun fotoğrafını çekmek için çaba harcıyor. Yani bildiğimiz anlamda öz çekim yapmak istiyor.

 Buraya kadar her şey normal görünüyor. Çünkü atlayan bütün acemilerin en büyük isteğidir, özçekim, video ve fotoğraf çekimleri. Çünkü bu büyük kutlamayı, nasıl kanıtlayacak? Kendisi için yapıyor yapmasına da; eş, dost, düşman da görsün; yerçekimine, korkulara nasıl meydan okuduğunu…

 Bizim karikatürist de bunu yakalamış; usta paraşütçü öz çekim yapmak için gülümsemesini isterken; önde oturan acemi paraşütçünün yüzü asık; çok asık… Niye mi? Kendi kendine konuşuyor; kulak verelim;

  “ Berber değdirir,tellak değdirir!Büyük şehirden,stresten kaç gel…Burada boncuk gibi kucağa otur..Hayır,bir de selfi falan…Bi yayılırsa eş dost hısım diline düş,YAMAÇ OĞLANI olmuşsun diye.”

 Bizim aceminin terlemesini, neşesizliğini anladınız mı? Bir ömür, eril-erkek argosuna sığınıp, her daim, yapmak, koymak, etmek fiilleriyle büyüyen, bizi büyüleyen sözcük seçimlerimiz, bizi gün gelince nasıl da hokkanın altına sokuyor.

  Aklımız, fikrimiz, apış da kalmışsa; her daim orasının güdüleriyle namus, onur, saygınlık arama peşinde ömürler tükettiysek; işte böyle bir anda, en güzel zamanda bile; çelişkinin kucağında tepinip durmak, erkekliği kaybetmekle eş değermiş gibi bitmeyen kâbusun içine düşeriz…

 Güven Serin 
 





3 Ağustos 2017 Perşembe

DİNGİLİN TEKİ...



DİNGİLİN TEKİ…
----------------------

  Ne acayip bir memleket; ne muhteşem argo sıfatlarıyla derdimizi; dertlerimizi anlatıyoruz? Bu acayip işin sonunda;” Hadi be dingil! Bu kadar da olur mu?” sözcüklerini mırıldandığımı itiraf ediyorum.

  Diyeceksiniz ki;”Dingil” sözcüğünden ne çıkar? Argo manasıyla çok şey çıkar. Oysa dingil, bir aracın omurgası sayılırken, insana hitaben söylendiğinde hakarete dönüşüyor. Hoca Nasrettin mi? Yoksa az bilir, az okur olmanın çabuk kavuşumları mı? …

  Her gün; hatta otuz yıldır yürüdüğüm caddede; Hükümet Caddesinde yürüyorum. Yine bildik o koku; caddede ki kuruyemişçi, hile yapıyor. Tam da insanların en yoğun zamanında, ya, leblebi kavurur; ya da kahve çeker.

  Bu sefer, kahve çekiyordu. Önümde yürüyen; orta yaşın üzerinde ki kadın; “ Mis gibi koktu” diye seslendi; yanında ki bey efendiye. Beyefendi duymamış gibi sordu. Kadın, yine “ Misss gibi kokuyor; kahve.” Dedi. Demesine dedi ama kuru yemişçinin yanından en azından 15 metre de uzaklaşmıştı.

  Bizim beyefendi; “istersen alayım” deyince, kadın da psikolojik olarak “Evde var, gerekmez.” Diye cevapladı. Beyefendi dedik ya; aslında halk arasında böyle efendilere; “DİNGİL” diyorlar. İyi mi yapıyorlar? Kötü mü?

 Niçin Dingil? Ağabeycim; alacağı 100 gram kahve; ederi 5 TL… Bir insanı mutlu etmek bu kadar az bulunur ve bu kadar ucuz bir şey görünse de; öncelik almak, pratik ve efendilik yapmak; zor zanaat…

  Dingillik; ise oldukça bol! Ah, bir kıt olsa? Oysa o mis koku, kadının burnunun direğini sızlattı… Bir parça ses tonu, insan psikoloji neleri uzanır; ne muazzam şölenlere doğru patikalar oluşturur.

  Böyle zamanlarda Barış Manço’nun “ Ayı “ isimli şarkısını da dinlemek için yanıp tutuşuyorum…

Güven Serin 


3 Kasım 2016 Perşembe

RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR




RÜYA ÖLÜM GİBİ SİYAHTIR
----------------------------


  Theodor Adorno bir kitabında bu cümleyle başlar insan yolculuğuna. Tıpkı, herkes gibi ben de ölüme inanırken, sıranın bana gelmeyeceğinin kurnaz gülümsemesini yapıyorum çoğu zaman.

  Sanat dünyası, özellikle tiyatrocular bu rüyayı daha bir yaşarlar. Onlar sahnelerler hakikatin yalan, yalanın hakikat olduğunu… Bütün bu hakikatler içinde, çok kısa bir rüya gibi geçer ömürler…

 Yaşama ebedi bir düş gibi, her türlü insan algısıyla sarılmayanların meşhur sözüdür; “ Hiçbir şey anlamadım ben bu hayattan!”

 Hâlbuki Bülent Somay bir seslenişinde başka bir şey anlatır yaşama dair;

“Ben sana aşığım” aşkı yaşarken rüyaların en pembesi, yeşili, kırmızı, sarı, mavisi görünür insana. Ne büyük lütuftur insanın ilerleme destanına katkı adına. Bülent Somay böyle der demesine ama Özcan Erdoğan da “ Ben sana aşığım” cümlesini aklın matematiği, sosyolojisi ve felsefesiyle yorumlar;

“ Ben sana aşığım, dediğim andan itibaren ötekinin benim üzerimde iktidar ediyorum, çünkü iktidar emretmek, istemek ve rica etmek parametreleri üzerine kuruludur. Hatta rica etmeyi yalvarmaya kadar götürebiliriz. Egemenlik ilişkisi demek, iktidarın kalıcılaşması, kurumsallaşması demek...”

  Erkeklerin ölümcül rüyasıdır kadınlar. Dalga dalga gelir yokluğun en amansız anında. Sanatçı, Bertolt Brecht için de böyle bir rüya tüm yaşamı boyunca devam etmiş. Onun için; Bütün kadın çalışma arkadaşları onunla en az bir kere yatmıştır inancı hâkimdir edebi dünyada.

  Bu kadar çok kadınla birlikte olması, belki bir parça Nazım Hikmet’i hatırlatır. Ama Brecht Nazım’dan çok öte… Bu çirkin, ama sanatında üretim çılgınlığı yaşayan adam için kadınlar hep vardır. Hatta ona sığınmış, onsuz yapamayan Helene, Margarette ve Ruth…

 Brecht’in rüya gibi yaşamını Elias Cennetti belki en doğru yorumluyor;

“ Brecht arabasına gösterdiği şefkati başka hiç kimseye göstermez.”

 Bu rüyanın içinde var edeceğimiz en pahalı şeylerden birisi de kendi şefkatimiz olacak sanırım… İşte bu yüzden, Tasavvufu felsefesinin, İbnü’l Arabî’nin Füsusu içinde yer alan;

Âlem Hayal İçinde Hayaldir, açılımı, anlatısı anlaşılmaya çalışılmalı…

 Güven Serin  

31 Ağustos 2016 Çarşamba

EY NANKÖR OKUR



Ey nankör okur; " Hayat kısa,uğraş uzun
zaman ister.Fırsat seyrek çıkar. Deneyim
aldatıcıdır.Karar vermek; gücün gücü..."

                                                 EY NANKÖR OKUR!


  Hesse, zamanını; kendi alanını kuşatan körlüğe savaş açarken sesleniyor;

 “ Kardeşim, eşim, dostum, ey nankör okur!”

  Çağrılar, davetler hiç bitmeyecek… Uyarı yapmayı sevmiyorum artık. Uyarıyı yapan tabiat, büyük yaratıcı var zaten. İnsana düşen şey; teklifleri sunmak, tercihlere göre yaşamak. Bir yerde bir özgürlük varsa eğer; en güzel özgürlük, iradenin seçimidir; yani kendi seçimimiz…

  Şüphesiz aydınlanmanın sadece bir yolludur bilgi. Kitaplarda, internette ve tüm zamanlara ait yaşamış-yaşayan bütün insanlarda olan şey… Yanı başımızda ki doğal akışta; kumrunun kanat sesinde, karganın bilinçli kurduğu ve koruduğu toplumsal düzende.

 Sadece karga bilimini incelersek, kendi yaşamlarımızdan utanacağımız birçok alan bulursak şaşırmayın. Hiçliğe, nankörlüğe teslimiyetimizi, suskunluk ve kalıplara dayalı hazır yaşamlarla; önyargılarla nasıl da öldürdüğümüzü içim sızlayarak kabul ediyorum.

 Kabul etmesine ediyorum ama pes etmiş de değilim sevgili nankör okur! Biliyor musun değerli nankör okur; Tekirdağ’ın ahşap kaplama kütüphanesi, taş arkeoloji müzesi var. Kütüphanenin ahşap kaplama olmasını yeterli bulmuyorsan, aynı zamanda deniz manzarası da var.

 Manzaranın önemi, hemen aşağıda denizin dibinde bulunan ılgın ağaçlarının sessizliği yeterli olmuyorsa; bütün kıtalara, edebi, felsefi, tarihi alanlara ulaşabileceğin bu kütüphane senin ilgin, olgunluğun sayesinde daha da büyüyebilir; isterseniz içinde, çay-kahve içilecek alanlar bile inşa edilebilir; ey değerli nankör okur…

 Sevgili okur; bazen bir tek cümle, ses bile insanın paslarını silmeye, kararsızlığını yaşama yöneltmeye yetiyor. Yeter ki kendini kimsesiz sayma!

  Değerli nankör okur; edebi süreç öyle bir şey ki; bütün mal, mülk, unvan, nüfus gösterme ve soylu gururları izole ediyor; yani eğitiyor; beklentileri, insanca yaşamı, hiçbir ideolojiye kul-köle olmadan da, ekonomiye, sosyal denge ve adalete saygı duyup, öncülük etme beceri ve cesaretini sağlıyor; değerli, suskun ve nankör okur…

 Şair, durup dururken ve boşana seslenmedi hayatın kısalığını, kuşların uçup gittiğini; şamatanın, kargaşanın biraz da olsa dışına çıkıp, insanın binlerce erdemsizliğinin yanında bir tek erdeminin bile ne büyük lütuf olduğunu hatırlattı.

  Üstelik sevgili nankör okur; insana yakıştırılan bütün ayıplar, günahlar da insanı kontrol altında tutmak isteyen kurumların yüksek beceri ve hilelerinden besleniyor…

Hayat kısa
Kuşlar uçuyor

  Uçup giden kuşların, erişilmezliği, ölümsüzlüğü sanılırken, ne kadar çok kısa zamana sığan ömürleri olduğunu görmüyor, bilmiyoruz. Yerlerine sürekli gençleri bıraktıkları için, sonsuz bir yaşam varmış gibi algılıyor; kendi sağlıklı beden ve ruhumuzu kemirmekle meşgulüz.

 Ey nankör okur; hayat kısa/ kuşlar da uçuyor…

  Edebi dünyaya armağan edilmiş yeni bir şey anlamı taşır mı taşımaz mı bilinmez ama oldukça düşündürücü ve insanın karar vermeye zorlayan; bizi tüketen muhteşem düzeni altüst edecek bir kanat, irade, bizi gezip dolaştıracak, koruyacak ve kollayacak kalkan misali;

  “ Hayat kısa, uğraş uzun zamanlar ister (gerektirir), fırsat seyrek çıkar, deney(im) aldatıcıdır, karar vermek gücün gücü...”

 Aziz nankör okur; bu sunuma karşılık veren, ömrünü edebiyata adamış bir yazar; Enis Batur da şu karşılığı veriyor;

 “ Öyleyse, yetinirim. Yetindiğimden değil, yetinmek zorunda oluşumdan; yetinmek elimdeyken, yetinmeyi yeğlediğimden, az sayıda benzerimle kurduğum ilişkilerin, kütüphanede dolaşan çok sayıda benzerimde yinelendiğini bilir, avunurum.”

 Sevgili nankör okur; şehrinin ıssız yollarını, kütüphanesini, arkeoloji müzesini sadece kendin için; kendin savunman için bile olsa; hiç olmazsa ayda bir kez ziyaret et; et ki çaresizliğin boynunu bükük, gücün, seni maskaraya çevirmesin.

Güven Serin 

 






22 Mart 2016 Salı

HOŞÇA KAL TÜRKİYEM


Kamera; Güven  Modern Sanat Müzesi
Sanatçı; SARKİS

Çalışmalarına "bellek" ve "anı" kavramlarını katan sanatçı
Paris de yaşıyor.

HOŞÇA KAL TÜRKİYE'M

  Son nefesi verme biçimi, sonsuza kavuşma yolculuğu herkes için farklıdır. Kimi yaratıcısına bir ömür dua ettiği gibi son nefesi dua içinde yapar, o kıvancı yaşar. Kimin ölümüyse çok ani olur.

  Düşün sanatının en güzel yanlarından birisi de zamanın gidişatını, zaman kavramını durdurmaktır. Zamanla bir çocuğun oyuncağıyla oynadığı gibi oynayabilir, onu ileri veya geri alabilirsiniz.

  Kurgu ustası için düşünce sağanağı altında sırılsıklam ıslanmak, ürpertici bir heyecan anlamına gelir. Tıpkı ekstrem sporcular gibi; daha da ötesine inmek veya tırmanmak; insanı, insanlığı hatta kendini şaşırtma rekorları kırmak, yaşam biçimine dönüşür.

   Bütün zamanlarla oynadığınız gibi, kendinizin ait olduğu dünya zamanını da oyuncaklarınız arasında görmeniz sıradan bir olaya dönüşür. Zamanı biraz ileri alıp; dünyevi ayrılığın son sözlerinin buruk ayrılışın, ebedi yolun yolcusu olmanın huzuru içinde düşünürsünüz.

  Gecenin ilerlemiş zamanı, uykumu zorlayan düşünce çılgınlığıyla bölündü. Bir fısıltı, zaman ötesine anlam katmaya, zamanın ilerisini doldurmaya çalışan bir fısıltı yankılandı beyin nöronlarımda;

  “Hoşça kal Türkiye’m” Anlamlı geldi; iç boşluğumun derinlerindeki tünellerin, vadilerin, tepelerin esintisine esinti verir şekliyle, yatağın sıcak köşesinden doğrulup yakınımda bulunan beyaz kâğıt ile kaleme sarılmam aynı zamana denk düşüyor.

 Nedense hoşça kal, sözcüğünü sonsuza adanmış veda gibi kabul eyleriz. Belki de bütün insanların söylemek istediği son söz odur. Özlemi, doymamışlığı anlatıyordur. Hadi geri dön, daha bu kavuşumun sevdası bitmedi, diye çığlıkları duymak istiyoruzdur; kim bilir…

  Küçük bir hayvanın, insan yavrusunun nasıl küçük bir köşe arayıp onun içine sığınmak istiyorsa, büyük görünen, ciddiyet, kabalık, görgü, bilgi içinde oldukça devasa görünen insanın özünde de o sığınma isteği olmalı.

 İşte o sığınma isteğinin küçük elleridir bizi son saatin, son dakika, saniyenin nezaket içinde bir el sallaya bilme isteği. O isteğe bir bakış, bir fısıltı ile HOŞÇA KAL demenin varlığımızın eksiklerini bütünleyen ustalık halinin son aşaması gibi yerleşir içimizin bütün zamanlarına.

  Bu fısıltının birkaç sebebi olduğunu biliyorum. Hiçbir zaman evrene haykırıp sana meydan okuyorum, diyecek kadar büyümedim. Hiç kimse bunu yapamayacak kadar büyümemiştir. Sadece bazı yanılgılar, zapt edilen varlıklar, bize kral olduğumuzun hatasını yaptırır. Elimizde bir asa da olabilir, bir ışın kılıcı da.

 İnsanın en büyük hatası, belki de arayışının en büyük motoru daha ötesine özenmesinden, sahip olmasından ötürüdür. Krallığı, Tanrı olmaya kadar taşımıştır. İnsanlık hikayeleri, mitoloji bu tür kavuşumlarla, gösterilerle doludur.

 Yazın sanatına sığınmam, küçük bir çocuğun perdenin, masanın altına sığınması kadar heyecan verici. Bir hayvanın yuva olarak sarıldığı ağaç kavuğu, küçük bir in gibi, insan ruhunu ve fiziki durumunu yaratılışının ait olma sarılımı içinde huzura kavuşturur.

 Hoşça kal Türkiye’m fısıltısı dünyevi harekete, uzantıya bıkkınlığın, sevdiklerime naz yapıp arkamdan yalvarmalarına dönük olmadığı biraz irdeleyerek fark ettim. Bu bir düşün oyunuydu. Satranç meraklıları bilir; seçeneklerin tamamını bilmek, savaşın ölümsüz tarafıyla tepelere tırmanıp, vadilerin derinlerine inmek; düşmanı şaşırmak istersiniz.

 Düşündüm de gecenin bir anı; benim düşmanım da yok! Rakibimin kendim olduğunu biliyorum. Zenginliği kendi kendine yetme felsefesi, kültürü olmayı çoktan anlamış, miras peşinde bir ömrü kıyamayacak kadar, avuç içine bakıp, bir yudum yaşamın ne demek olduğunu anlayacak kadar büyümüş olduğumu da biliyorum.

 Hoşça kal Türkiye’m, seslenişi dünyayı tanımak isteyen, kendi ülkesine doymayı bir kenara, yepyeni sevdalarla sarılan bir canlının hürriyete selam etme anlamı da geldiği; bize yüklenen kurban törenlerini; babalık, dayılık, amcalık, ağabeylik, komşuluk, eşlik anlayışlarını nazikçe selamlayıp; ilk önce insanın kendini tamamlaması, kendi hürriyetini içtenlik ile selamlaması gerektiğinin de anlatımıdır hoşça kal, demenin gece oyunu…

 Bu ülkenin bitmeyen gözyaşları nice hoşça kal, haykırışlarında saklıdır. Sevinç mi, hüzün mü taşır sağanak akışlar; yoksa, insanın çağlar boyu tekrar ettiği ıslak, olağan dönüşümünü, zıt yaşam biçimlerinin, varlık ile yokluğun, sevinç ile acıların çeşnisi; onlardan geriye kalan en değerli şeyin; besinin, tarihin, ibret selliğin anlatımı mıdır?

 Güven Serin 



26 Ağustos 2015 Çarşamba

TABİATIN YÜCE GÖSTERİSİ


Kamera; Güven  Uçmakdere-Ganoslar

Işık Oyunları;haylaz ışığın güne pike yapışı...

TABİATIN YÜCE GÖSTERİSİ

 Müslümanlar, yüce yaratıcıya gönülden inanmışlar bir işe başlamadan önce besmele çekerler. Allahın adıyla ve Allahın sıfatlarından Rahim ve Rahman olanı; yani Acıyan ve Bağışlayandır diye hatırlar, hatırlatırlar…

 Acımak ve bağışlamak, insanın ruhsal imbiğinden geçerek, tam bir sevgiyle ortaya çıkmışsa; ne tadına doyulur, ne de alacağı yolun uzunluğu kestirilir… Değerlidir… Uçsuz bucaksızdır… Gururdan, gösterişten arınmıştır…

  Acımayı, bağışlamayı zalimlikle karıştıranları, önce veririm sonra daha fazla isterim, düşüncesiyle hastalık saçanları bu yolculuğun dışında görüyorum…

  Tabiatı anlamak tam da burada gereklidir. Bu eşsiz, ucu bucağı belli olmayan tabiat; aynı zamanda yaratıcıyı da anlamaktır… Dengelerin hassasiyeti, yaşamak isteyen her canlıya verilen büyük onur; büyük şans; denizin hemen kıyıcığında ki kayanın üzerine yerleşmiş yeşil yosunlarda da, o yosunlara tutunmuş milyonlarca canlılarda da görülür… Hiç olmaz dediğimiz eski bir binanın duvarında, bir dağın en kayalık yerinde; bir çiçeğin, ağacın göğe yükselişinde de bu onurlu şans; yaşam hakkı vardır…

 Yaşadığım şehrin büyük suyuna; yani Marmara’ya biraz dikkatle bakalım! Doğaya, doğanın büyük yolculuğu içinde çok az yeri olan insan davranışlarına bakarken, bilim insanı gözüyle bakmamız şart değil. Ama bir parça bilginin, felsefenin, sanatın zararı da olmaz. Hatta onların küçük kıymıklarıyla büyük oluşumu ürpererek anlama hissiyatı, dinginliği yaşayabiliriz…

  Nereden başlayalım derseniz; en yakınınızda ki sahilden, derim… Dalgaların sahili yaladığı yerin hemen kıyısından… Belki bir kayanın üzerine oturmuş bedeninizden, belki ahşap bir sandalye üzerinde, tahtına kurulmuş, halkına gönülden inanmış iyi bir kralın içsel huzurundan yola çıkarsınız…

 Ben, Yelken Kulübün çayhane bölümünden, bir çayın dem kokulu diyarından baktım, kayalıkları yeşil, taze yosunlarla kaplı, kalp atışları ve renk dönüşümü görsel bir şölene dönüşen Marmara’ya.

  Büyük suyu, büyük derya olarak gördüm. O küçük kıymıkları; bilgi birikintilerini bir bütün için ağır ağır bir araya getirdim. Bilim insanları, “bütün dünya suları, her yüzyılda bir bütün dünyayı baştanbaşa dolaşırlar.” Der… İki Hidrojen ve bir Oksijenden meydana gelmiş; iki elementin yaşam iksiri olan su damlacığı, her yüzyılda bir bütün dünyanın suyollarını dolaşıyor…

  Bu ne demek? Tabiat sınırsızlık içinde, muazzam sınırlar oluşturmuş demek… Aynı zamanda hemen kıyıcığından baktığımız adını Marmara olarak bildiğimiz suyun, aynı zamanda bütün dünya sularına ait olduğunu; önümüzdeki su damlacıklarının tek başına hiçbir şey ifade etmez iken, bir araya geldiklerinde, gölleri, denizleri, okyanusları; derinliği, gizemi, yaşam çeşitliliğini doğurdukları, demektir…

 Başka?

 Dalgalarına, dolunay ışığına, dinginliğine vurulduğumuz denizimizin aynı zamanda Ege, Akdeniz, Karadeniz, Hint, Atlas, Pasifik, Kuzey Buz Denizi suyu olduğunu da bilmenin dünyevi, bilgi, görgü huzuru demek…

 Sınırsızlık, ne evrende, ne de tabiatta var… Hani peşinde koştuğumuz o muazzam “özgürlük” insan ruhunun, ruhsallığının nöronlarına düşen bilgi birikintileri ve onların bir araya geldikleri gerçeğin izdüşümleriyle çok daha anlamlı…

 Sadece deniz, su olarak baktığımız büyük oluşumun, sınırsız sayıda küçük damla ile bir araya gelerek nasıl bir seçenek zinciri, akla hayale sığmayacak zenginlik oluşturduğu ortada…
 Aynı zamanda, bu kadar sınırsız gibi görünen suların, birbiriyle her yüzyılda bir karışarak tamamlanan kavuşumun, kendi içinde şaşmaz dengeleri; tuzluluk, sıcaklık oranları, akıntıları ise bilimin, dünyanın eğiminin, dönüş hızının ve o büyük gökyüzü yıldızlarının dünya üzerinde ki gizemli çekim kuvvetlerinin nasıl bir uzlaşma içinde, ne büyük bir mucizeyi; yani yaşamı ortaya çıkardıklarının kanıtıdır…

 Lütfen; bu kanıta, küçük kırıntılardan yola çıkarak; sürekli size bir tek pencereden gösterilen eskimiş manzaranın, kokmuş çöplüğüne bakarak değil, kendi keşiflerinizi yaparak, insan olduğunuz ile övünün; birisi size ödül verecek olmasını beklemeden… Ödül de verseler iyi olur belki; çünkü tatmin edilmeyen duyguların, huysuzluğu vardır insan bedeninde; açlık da insanı insan olmaktan çıkarta bilir…

 Güven Serin 

 

 

 

 

 

  

16 Nisan 2013 Salı

RÜTBESİZ BİR HAYAT


Kamera; Güven 1001 Direk Sarnıcı-İstanbul

Eskimişliğin taze izleri ve kokusu, klasik müzik, kahve
ve yalnızlığım; yüzyılların katmanları hafiften erimeye
başlar; şırıltısı duyulmasa da kalın buzun altında
ilerleyen duru bir su var.

RÜTBESİZ BİR HAYAT

  Kollarında, omuzlarında, göğsünde hiçbir işaret, kıdem olmayanlar, bunlara ilave bir zanaatlı, sanatları, unvanları yoksa işleri çok zordur. Ne iş olsa yaparız diyenlerin, bir türlü esas mesleğini, esas içtenliğiyle seçmeyenlerin cirit attığı bu diyarlarda, unvanı olmamak, kıdem, madalya ve güçten yoksunluk, yorar, gerer, kula kul eder insanı.


  İşin en acılı tarafı ise, rütbeleri, kıdemleri, madalya ve gücü bol olanlarda gizlidir. Onların muhteşem açlığı, sonsuza dönen evren gibi, hep daha fazla olduğu için, yüreklerindeki kıvılcımlar yanıp yanıp söner. Bazen tutuşan kıvılcımlar büyük ateşe de dönüşür. Ateş, yönü kontrol süzse büyük yıkımlara da gebedir.

  Çocuklar, onların öncüsü olan büyüklerin sorduğu soruya; “ Büyüyünce ne olacaksın?” genel olarak şöyle cevap verirler;

 “Doktor, Mühendis, Avukat, Subay, Öğretmen” Mesleklerin o insan ile bütünleşip bütünleşemeyeceğinin tespiti yapılmadan, gücün, zenginliğin, kıdemin, unvanın bol olduğu sanılan mesleklerin büyük bir aşkla istenmesi bundandır. Hâlbuki istenilen bu meslekler, o mesleklerin üzerine çökün büyük insan sorumluluğu tam olarak, kalp ve bilgi ile yapılmaya çalışılsa; haklarını ne kıdem, ne para ile satın alabilirdik.

  Bazı meslekler gücü daha çok temsil eder. O mesleklere ihtiyaç duyan insanlar, bilgilerine, görgülerine göre o mesleği ya kutsallaştırırlar, ya da sıkça yalan ve taklit övgülerle o meslek içindeki insanı yerle bir edecek kadar sarhoş ederler.

  İnsan, süreçlerin canlısıdır. Birinden geçmeden diğerini hak edemez. Bu hak, sadece ahlaksallık ve kanunlar açısından değil, büyük dönüşümün dengeleri açısından da kalıcı bir huzur vermez.

  Açlık, barınma, cinsellik ihtiyaçlarını tamamlayamamış bedenlerin sanata, ilme, felsefeye uzanıp şaşırtan buluşları yapması mümkün değildir. Bakan, iş adamı olur sekreterine göz koyar. Milletvekili olur, kendi soylu çevresini düşünmekten deli divaneye döner.

  Kızım Doğa Irmak ile gezinti keyfi içinde yürüyorduk. İlerleyen yaşının merakı ile Doğa Irmak seslendi bana;

 “Baba, sen askerdeyken subay mıydın? Biz orduevlerinde kalabilir miyiz?” Bende gönül rahatlığı içinde ama kızımın üzüleceğini bilerek cevapladım;

“Subay değildim kızım. Orduevlerinde de kalamayız.” Tahmin ettiğim gibi Doğa Irmak çocuk düşlerindeki rütbe, kıdem, güç isteği ile hayal kırıklığına uğradı. Sonra sormaya devam etti. Ama bir türlü benim övgüler ile söz edeceğim bir unvan, bir kıdem, madalya ve gücüm olmadığını anlayınca, ninelerimizin merhamet anlayışı ile seslendi;

 “ Olsun baba, senin de yazıların var. Hem, birkaç yerden de teşekkür belgesi almışsın, onlarda yeter!Gülümsedim… Bütün dünyanın peşinde koştuğu, muhteşem rütbelere, kıdemlerle  madalyalara, savaş çığlıklarına, ölümü bile hak getire zenginliği içinde görenlerin yansımalarına gülümsedim; unvanı, gücü, madalyaları olmayan bir insan olarak…

  İşin daha ilginç yanı ise ısrarla söylememe rağmen bazı arkadaşlarım, kendi arkadaşlarına beni tanıtım yaparken usta işi yalan söylüyorlar. Büyük çoğunluğu benim Mali Müşavir olduğumu söylüyor. Hâlbuki değilim. Hiçbir zaman da öyle olduğumu, hiçbir yerde söylemedim. Çünkü çalışma hayatının uyum içinde olanına, ekip işine ve yaşam içindeki ihtiyaçlarını kazanacak kazanca inanan birisiyim ben. Mevkilerin büyük alkışları, muhteşem övgüleri titretir ve korkutur beni.

  Bu yüzden benimle tanışan insanlara daha işin başından sade bir sunum yaparım. Büyük bir unvanım, zengin amcam, arabam, villam, yatım, sürüyle beslediğim korumalarım yok benim. Bu söylem ve sunumla çıkarım bana gönülden merhaba diyen meraklı ve bol özentili insana. Büyük çoğunluğu da bu merakın, bu baş döndürücü güçlerin hayaliyle yanıp tutuştuğu için, sessizce, nazikçe kaçarlar yanımdan.

  Unvanlar, kıdemler büyüdükçe, madalyalar, zenginlikler arttıkça bize ait arkada, dost, sevgili de uzaklaşır. Seçeneklerimiz artmıştır çünkü. Tanrısal bir gücün hissedişi ile yerle bir edeceğimiz, ezip geçeceğimiz büyük bir hayat önümüzde uzanıyordur. Ama bütün ezmeye çalıştıklarımız daha çok alkışlar ve daha çok korkar bizden. Bu insanın ayrı bir sırrı olmalı. Kıyametler ne çok yaşanırsa yaşansın, iki yüze yakın devletten önlem alacak yirmi devlet çıkar ancak. Diğerleri kurban törenlerini aratmayacak törensellik içinde, depremlere, sel baskınlarına, trafik terörüne, intiharlara, işsizliğe, insan mutsuzluklarına kadersel bir kılıf bulup yola devem ederler.

  Rütbesiz, unvansız, madalyasız bir adamım. Bütün büyük insan oluşumlarına bazen korku, bazen hayret ve bazen saygı ile bakıyorum. Ama en büyük heyecanı büyük evrenin ve bizim galaksimizin bir saniyede 650 km yol aldığı hızda ve bu hızın aldığı yolun üzerindeki diğer yaşamların ne halde olduğunu merak ederek buluyorum.

 Unvansız, rütbesiz ve madalyasız gülümsemek, hatta kahkaha ile gülmek çok hoş. Gülmeniz in hesabını kimseye vermediğinizi bilir ve büyük unvanları, madalyaları, yalanları olan züppelerin anlam ve mana veremediği ve bir türlü sevmediği şehrimin sokaklarında yürür, kendi evrenimi izler ve dinlerim.
Güven Serin



16 Temmuz 2011 Cumartesi

HAYTALIĞIN KEYFİ

TEKİRDAĞ
Haytalığın en güzel yanlarından birisi de
ağaç tepesine çıkıp meyve yemektir. Şimdi kiraz
yeme zamanı:))

ANTALYA
Haytalar, sık sık günlük hayatın içinden başka
hayatlara bakar gibi yaparlar.Hem var hem de
yok gibidirler:)) Metre, kilo, ağalık, beylik uzaktır
onların sığıdaki arayışlarının derin düşüncelerinde


Kamera; Güven- Antalya
Haytalar bazen de geceye, gecenin içinden
evrene bakarlar; zakkum çiçeklerinin,çitlembik
ağacının yanından...


ANTALYA
Haytalık başka şey canım:)) Dağ, tepe, vadi,yayla,
mağara, arkeloji derler demesine de keyif çatıp
serinliğin keyfine de doyamazlar...

HAYTALIĞIN KEYFİ



 İlah ki keyif alacak bir mazeret istiyorsanız seçenek çoktur. Koyu bir çam ağacı gölgesinde ülke kurtarma sohbetlerinden tutun da, dalgaların incecik kumları yaladığı Mehmet’in Yerinde soğuk bir bardak biraya-rakıya kadar bir sürü haytalık sanatı vardır.

 Tabi ki sözüm hak etmiş kahramanlara, gecesini gündüzüne katıp ve dinlenceyi hak getirenlere değildir. Nerede o eski âlemler, nerede o eski komşuluklar-dostlar demek yerine bu zamanın kendi kültürünü; gelecek zamanlarda keyifle anılacak yaşanmışlıkları da yine biz-siz oluşturabiliriz.

 Bu yazımın konusu olan “haytalık keyfi” benim yata, yata 1000’ci yazıya ulaşmamın da hatırlatma şımarıklığıdır aynı zamanda. Hani, dile kolay, tam tamına bin yazı yazmışım; “vay be” ne büyük adammışım, ödülü hak ettim de demeyeceğim. Ama bugün için mütevazılığın en ince dalına da tutunup hiçbir şey yazmamışım gibi de yapmayacağım. Sizin anlayacağınız, bu çalışmamda değerli okuyucunun mizah anlayışına sığınıp bir güzel şımarıklık, haytalık yapacağım.

Bir kere 1000 adet yazının nasıl bir haytalık içinde gerçekleştiğini, beş yıl önce başlayan bu serüvenin meslek haline gelmese de benim için düzenli bir iş ciddiyeti ile bütünleşmiş bir yolculuk olduğunun altını çiziyorum.

 Tekirdağ şehrine geldiğim günden bugüne kadar mutlu olduğum en güzel anlar; yazı ile bütünleşip Habertrak gazetesinin Sığdaki Derinlikler köşesinde seslendiğim zamanlara denk gelir.

 Düşündüm de ortalama bir yazı için en somut bir şekilde yaklaşık 2 saatlik bir zaman harcadığımı hesap edersem; yaklaşık 2000 saatlik bir iş gücü yaratmışım. Bu da 5 yıllık yazı yaşamımda yaklaşık 83 günlük geceli gündüzlü çalışma bütünlüğü demektir. Bazen sorarlar; yaşamın sonuna gelmiş bir insana; “hayattan ne anladın” diye! Hiç şey… Geldik, gidiyoruz… Uğraş vermemiş, sevmemiş, üzülmemiş, zirvelerin soğuğunu, yelini bedeninde gezdirmemiş insanların söyleyeceği laf genelde böyledir.

 Bazen de hayatın her hücresine yapışmış bir insana sorarsınız; “hayattan ne anladınız” diye! Çok şey der… Anlatsam bir sürü roman çıkar, der. Soğuğunda, sıcağında, kazanmanın da, kaybetmenin de anıları, maceraları çıkar ortaya; kişi anlattıkça; dalga dalga sarar sizi güneyin bir kadın titizliğindeki esintisi…

 Beş yıllık yazı yolculuğunda yani yaklaşık 1800 günü ve geceyi tüketirken 83 gün ve geceyi yazılarıma ayırmışım. Gördüğünüz gibi matematik bilmenin ayrıcalığı budur işte! Matematik dedim de, ilk matematik öğretmenin Mustafa Ayhan, bu kadar toplama, çarpma işlemini yaptığımı görse; benle övünürdü. İpsala Lisesindeki hayta Güven; en arka sıraların temiz giyimli çocuğu; matematiği de anlamış; vay be, derdi. Mustafa öğretmen ile birbirini tanımayan iki insan gibi karşılaşıyoruz bazen. Belki de hiçbir anımızın gün ışığına çıkmaması, birbirimize anlatacak bir şeylerin olmayışıdır bizi yan yana getiremeyen çekim kuvvetinin eksikliği…

 İpsala’da maya tutan haytalığım, Tekirdağ’da olgunluk devri ile arka sıralardan ön sıralara gelmeye başladı. Artık matematik öğretmenim Zafer Tarım’a göre iyi denecek bir öğrenciydim. Edebiyat öğretmenim Adnan Filoğlu’ya göre de öyle… Coğrafya öğretmenim Ahmet Başar’a göre de öyle… Sizin anlayacağınız haytalığımı İpsala’nın bereketli ovalarında belki başka bir zamana dönerim diye bırakıp, Tekirdağ tepelerinde, yosun kokularında, martı çığlıklarında biraz da olsa efendiliğe dönüştürmeye çalıştım.

 Siz siz olun, sırf efendi olacağım diye de hayatın o güzel şımarıklıklarını, haytalıklarını da bir kez olsun yaşamadan bu dünyadan gitmeyin. Yaşınız kaç olursa olsun; uçurtma uçurun. Yalın ayak, toprağın, çimenlerin üzerinde saatlerce dolaşın. Konmuşun bahçesinden adı hırsızlık olmayan; ödünç alma diye bilinen ayva koparın; gizlice… Armudu, inciri, kirazı, eriği, dutu; bir de ağacın üzerine çıkıp yeğin.

 Şimdi, kırlarda uçurtma uçurmuyorum. Yağlı ekmeğimi hem yerken oyun oynamıyorum. Renkli misketleri geçim kaynağı yapmayalı çok oldu Gece saklambaçları, gece çelikleri, voleybol, yakar top, oyunları haytalık zamanında kalmış olabilir ama insan denen canlı kendi haytalığını isterse istediği yaşta yeniden ve yepyeni uğraşlarla çıkarıyor ortaya.

 Şimdi, satrancın felsefesine sığınarak haytalık yapıyoruz. Ganos Dağlarının tepelerine, yaylalarına, vadilerine inip, çıkarak haytalığı keşfediyoruz. Sokakta, caddede, parkta, kahvede, otobüste yazılarıma konu olacak konuların içine dalıp, masalımsı bir takip-dinleme şaşkınlığı içinde haytalık yapıyorum.

 Sözün kısası dostlar; birinci yazıdan çıktım yola şimdi bininci yazı ile devam ediyorum. Daha yazıyor musun, kaç para kazanıyorsun, çok uzun yazıyorsun, çok ağar anlatıyorsun, yazmalısın, yazılarını saklayıp torunlarıma da okutacağım diyenlerden tutup; bu şehirli olup olmadığım sorgulandı; kimi hoyratça, kimi nazikçe… Ve ben, gündüzden geceye, geceden gündüze akarken; ne birileri istedi diye, ne büyük kazançlar içinde olup, köşeyi dönerim düşüncesi ile çıktım bu yola.

 Birinci yazıda da kala bilirdim, yüzüncü yazıda da. Şimdi bininci yazıda yol alıyorum; biri de bir, yüzü de, bini de diyemediğim için; bugün, bininci yazıda tıpkı yaşlı dut ağacımıza konmuş sığırcık kuşları gibi haytalık yapıyorum…

 Henüz vakit varken, yakaladığınız fırsatlarda, eşe-dosta zarar vermeden haytalık yapmaya bakın. Haytalığı bilinenden öte geçirip, şirin ve sevimli ve aynı zamanda üretir hale dönüştürüp Türk Dil Kurumunu şaşırtalım! Haytalık bu; ne yapacağı belli olmaz…

Güven Serin