Franz Kafka-Dönüşüm-Gregor Samsa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Franz Kafka-Dönüşüm-Gregor Samsa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

EBEVEYN OLMAK (ANNE ve BABA OLMAK)


Kamera; Güven   Tekirdağ

EBEVEYN OLMAK (ANNE ve BABA OLMAK!)

Her ülke kendi devamını korumak, geleceğini garanti altına almak için çocukları, o güzel şeyleri öve öve bitiremez. Kimileri bütün çıplak gerçekliğiyle onları baş üstünde tutarken; bazı ülkelerde çocuk olmak; kayıp bir şey olmak gibidir.

  Sizler sanırsınız ki o güzel canlıların bütün ihtiyaçları en üst düzeyde karşılandığı an her şey güzel olacak. Böyle değildir işte. Olmadığını çevrenize bakarak, en iyi şartlarda yetişen çocukların ne büyük bir muhteşemlik le yalnızlığa sığındıklarını bir görün; kendi soylu gözlerinizle…

 Şüphesiz ki ebeveynlerin ellerindeki güç, küçük bir çocuğa göre oldukça fazladır. Bütün ihtiyaçları karşılayan onlardır. Doğal olarak, irademizi, bedenimizi yönlendirme hakkını da onlar elde ettiklerini sanırlar. Böyle olmadığını düşünsek bile daima kocaman bir minnet, şükran duygusunu seslendirecek çocukların gözlerinin içine bakarlar.

 Baskın, alfa kişilikli anne ve babaları, çocukları, gerçek manada çocuklarını seven bir ülkenin üniversiteleri tarafından büyük projeler altında incelemeye alınsa; ortaya çıkacak yanlışlar, toplumların kaderini değiştiren çocuk yalnızlıklarıyla karşı karşıya kalırız. Ve kendimiz ile yüzleşme fırsatı bulmamak için belki de gözümüzden bile sakındığımız çocuklarımızı nasıl bir sıkıştırma içinde patlama noktasına, onların çocuk sevinçlerini yok etme yolculuğunu ebeveyn tutkusuyla yerine getirdiğimizi anlamış oluruz. 

 Babanın alfa bir kişiliğe sahip oluşundan, hayatı sadece para kazanmak ve en iyi bir şekilde yaşamak kültürüyle karıştıran Kafka’nın babası, Kafka’ya, derin içsel yolculuklar yaşatırken; dünya edebiyatına, çocuklarını etten, kemikten birer rabot gören anne babalara;

“ Ey sizler; durun! Ne yapıyorsunuz? Geleceğimiz dediğiniz çocuklarınızı kaybediyorsunuz! Çocuğunuzun oyun arkadaşı olmadan, onu anlayamazsınız. Onu kazanmak için saçınızı süpürge etmenize hiç gerek yok! Gerçekçi, samimi olun yeter! “ bu şekilde seslenmiş olabilir.

 Kafka’nın babasına yazdığı ve hiçbir zaman paylaşmadığı babaya mektuplardan sadece birisi aşağıdadır. Birkaç gün önce babalar günüydü. Ticari amaçlarla icat edilse de böyle günler; belki de bir ömrün yapılacak hatalarını sadece bir gün bile irdeleme fırsatı bulan ebeveynler; kendi vicdanlarının yanında, toplumlarına en büyük, en görkemli mirası bırakma fırsatı yakalayacaklardır.

 Kafka’nın babasına yazdığı mektuplardan birisi;

“ Çok sevgili baba,
     Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmenin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek hiçbir cevap bulamadım, kısman tam da sana karşı duyduğum bu korku yüzünden, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek üzere, konuşurken toparlayabileceğimden çok daha fazla ayrıntı gerektiği için.

  Ve şimdi burada sana yazılı bir cevap vermeyi deniyor olsam da, bu fazlasıyla eksik kalacaktır, çünkü bu korku ve onun etkileri senin karşında yazarken de ket vuruyor bana ve dahası meselenin büyüklüğü, hafızamın ve aklımın sınırlarını çok aşıyor.

  Bu mesela sana daima çok basit göründü, en azından benim karşımda ve hiçbir ayrım yapmadan, başka pek çok insanın karşısında söylediğin kadarıyla.

  Durum sana yaklaşık olarak şöyle görünüyordu;

   Bütün hayatın boyunca çok çalıştın, her şeyi çocukların, özellikle de benim için feda ettin, ben de bunun sonucunda ‘günümü gün ederek’ yaşadım, istediğimi öğrenmek konusunda sınırsız özgürlüğe sahip oldum, açlık kaygısı, daha doğrusu herhangi bir kaygı duymak için hiçbir nedenim olmadı; sense bunun karşılığında bir minnettarlık beklemedin, ‘çocukların minnettarlığını’ bilirsin ama en azından herhangi bir yakınlık, bir duygudaşlık işareti bekledin; oysa ben eskiden beri senden saklanıp odama, kitaplara, çılgın arkadaşlara, aşırı fikirlere sığındım; seninle asla açık konuşmadım, bunun dışında aile mefhumuna hiç sahip olmadım, işle ve senin diğer sorunlarınla ilgilenmedim, fabrikayı senin başına sardım ve sonra da seni ortada bıraktım…

  Benim hakkımda yargını özetleyecek olursan, beni doğrudan yakışıksız ve kötücül bir şeyle suçlamıyorsun gerçi, ama soğukluğumu, yabancılığımı, nankörlüğümü ayıplıyorsun.

  Ve senin tüm bunlarda, bana karşı fazla iyi olmak dışında hiçbir suçun yokken, sanki suç bendeymiş gibi, sanki diyelim bir dümen kırma hareketiyle her şeyi farklı yapabilirmişim gibi getiriyorsun bu suçlamaları.

  Senin bu alışılmış açıklamalarında doğru bulduğum tek nokta, birbirimize yabancılaşmamız konusunda senin tümüyle suçsuz olduğuna benim de inanıyor olmam. AMA TIPKI SENİN GİBİ, BEN DE TÜMÜYLE SUÇSUZUM…”


 Güven Serin 

16 Kasım 2013 Cumartesi

DÖNÜŞÜM


Kamera; Güven Tophane Amire 

DÖNÜŞÜM

  Dönüşüm, Franz Kafka’nın eserinin ismidir. Dönüşüm adlı çalışma, edebiyat üzerine çalışma yapanlara göre; “, “anlatım sanatının gerçek anlamda doruklara ulaştığı bir yapıttır.” Küçük burjuva çevrelerinin tiksindirici aile ilişkilerini, en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş olan akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını dile getirir.”

 Kafka’nın eserindeki başkahraman Gregor Samsa’nın başkalaşması, bir böceğe dönüşmesi, salt bir çarkın dişlisiyken, boyun eğen, kuralların, geleneklerin içinde sessizliğe gömülü yaşarken, değişim geçirdikten sonra böceğe dönüşmesi ve böceklerin yazgısı olan dışlanma ile karşı karşıya gelişini de anlatır.

 Kafka’nın kahramanı Gregor Samsa ve ona benzer yaşamlar, bir böceğe dönüşüm olmasa da, yaşam serüveni içinde değişen, kaybeden, zayıf ve hasta duruma düşen milyonlarca insanın başına gelebilecek, hatta gelen şeyleri edebi bir dille ama gerçeğin esintisini bedenimde hissederek okudum.

 Yazarlar, şairler, ressamlar işte bu yüzden önemlidir; toplumun yitirilen insani değerlerini, makineleşen, ruhunu kaybeden; değişimler karşısında bütün metanetini, merhametini, sevgisini kaybedip, öfkesine, basit günlük çıkarlarına kul-köle olabileceğinin işaretini, senaryolarını anlatırlar.

 Gregor Samsa’nın bir sabah uyanınca her sabah yaptığı gibi telaşla kalkıp işine gidecek trene yetişmek isteyince böcek olduğunu öğrenip gidememesi, böcek haliyle ailesi tarafından dışlanması muhteşem bir geçit töreni gibi beynimde, benimle birlikte şehrimin sokaklarında, caddelerinde, girdiğim marketlerde, spor yaptığım kortlarda, sohbetlerimde; hemen hemen her yerde…

 Girmiş olduğum marketten alış-veriş yaptıktan sonra alışa geldik hızla dışarı çıkma girişimim gerçekleşmedi. Hemen önümde oldukça yaşlı bir kadın da çıkmak için ağır ama ürkek adımlarla ilerleme çabası içindeydi. Marketten caddeye açılan kapının sadece iki basamağı olmasına rağmen yaşlı kadın, kapının girişinde ağır yürüyen bedenini yürümez hale getirdi. Belli ki sağlıklı ve genç bireyler için çok basit olan iki basamak, onun için oldukça zor bir iniş olacaktı.

 Yaşlı kadın korkuyor olmalı! 5-10 saniyelik bekleme süresi onun arkasındakileri sanki birkaç saatlik bekleme sıkıntısına soktu. Hıza alışmış bedenim yaşlı kadının hatırına yavaşlamanın bıkkınlığı içinde ve onu rahatsız etme korkusuyla bende durdum. Yaşlı kadın, iki basamağa ayağını atmamakla ısrar ediyordu. Israrı bir süre sonra anlaşıldı; onu taşıyan ayakları, aşağı ve yukarı çıka bilme gücünü yitirmişti; belki de başından geçen kötü bir hadise yüzünden, artık daha temkinli adımlar için yavaşlamayı öğrenmişti.

 Yaşlı kadın, yoldan geçenlere yönelik seslendi;

    Evladım be bana biraz yardım edebilecek misiniz?

Bu seslenişi duyar duymaz, yaşlı kadının yanında yavaşça sıyrılıp, ilk yüz metreyi en iyi koşan şairin kahramanı gibi kadının yardım isteyen eline elimi uzattım. İki dostun, özlem gideren iki akrabanın birbirine sarılan bedenleri gibi iki elin sımsıkı sarılışı; yaşlı kadının sıcak ruhuna, bakışına inat soğuk eli aklımdan hiç çıkmayan Gregor Samsa’yı, bir sabah dönüşüm yaparak böceğe dönüşen insanı getirdi. Alışa gelmiş yaşam biçimi içinde, yaşamın diğer çığlıklarını görmeden, duymadan, hatta bilmeden yaşama kulaç atarken, derin suların fırtınalı zamanlarda baş başa kalınca, insani bir yalvarışı, yardım isteyişi irdeledim…

 Bazen beş on saniye duraklamak bile bizi ürkütüp, geç kalmışlığın içinde korku ve paniğe yol açıyor. Makinenin büyük çarkı içinde milyarlarca dişliden birisi olmayı, sürekli boyun eğip, itaat etmeyi, mahalle, gelenek, akraba baskılarıyla insan kılığından çıkıp başka dönüşümlere teslim olmayı yaşam haline getirdiğimiz ortadadır. Bütün ahlaki, insani, hukuki değerler bilinirken dahi her gün insanlar ölüyorsa, çocuklar, kadınlar öldürülüyorsa, savaş çığlıkları hiç durmadıysa; söylenecek çok şey yoktur…

 Bende Gregor Samsa’yı, ona ruh veren Kafka’yı bilmenin insani huzuruyla Aşiyan mezarlığında büyük bir sükût içinde sevdiği İstanbul’a, boğaza bakan Attila İlhan’ın İstanbul Ağrısı şirini mırıldanmak istedim;

Sen eğer yine İstanbul’san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa.
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim.
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğin attila ilhan’ı
Zehirleyebilirim.

 Güven Serin