Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK

 

İnternet

                                BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK!

 

   Sayın okur “Hangi çocuğun?” sorusu karşısında en yakınınızda bulunan çocuğun demekle yetineceğim. Yazıma bir tanıdığın anlattığı yaşanmışlıkla başlayacağım. Bir çocuğun, şimdi kocaman adam olmuş; adı-sanı olan ve çok kazanan bir insanın öyküsüyle…

  Anneanne sıklıkla şikâyet ediyormuş bizim çocuğun büyük adam olmuş haline;

”Seni ben büyüttüm, senin için ne büyük fedakârlıklar yaptım ama sen doğru dürüst beni ziyaret etmiyorsun!”

  Bu şikâyet, yıllar boyu devam etmiş. Bir gün, o çocuğun büyük hali; yani şimdiki hali şöyle bir sözü üzerine basa basa söylemiş; “ Ne yapayım yani sen büyüttüysen! Büyütmeseydin…”

  En sonunda buraya gelecek, getirilecek fedakârlığın faydası olsa olsa; kocaman bir yük, sıkıntı değil de nedir? Diyeceksiniz ki büyük adam olmuş olan o büyük kişi, yaşlı kadını idare etseydi, ara sıra dolaşsaydı daha iyi olmaz mıydı? Elbet olurdu olmasına ama olmamanın karşılığı “ölümcül diyet” anlayışına dönüşmemeli…

  Bir gün akşamüstü Hasan Efendi Caddesi’nden eve doğru ilerliyordum. Erkek çocuğunu okuldan almış olan anne, çocuğa yolda hesap soruyordu. Muhtemelen bir harcama üzerineydi. Çocuk susuyor, korkarak annenin sözsel saldırılarını dinliyordu. Ne olduysa o anda oldu; anne çocuğa, derecesi yüksek bir tokat attı. Çocuğun utancı, tokadın acısından daha büyüktü…

   O manzaraya bakarken sanki bütün günahlarım, suçlarım, kusurlarım ile bin kez, bin kat daha fazla bir şekilde yüzleştim. Şiddet, korku, hoyratlık eninde sonunda çocukları da aynı acımasız kültürün içine çekiyor. Onların sırası da geliyor. Anneden tokat, azar yiyen çocuğun da sırası geleceği gibi…

  Bir çocuğun kalbini kazanmak; nasıl olacak peki? Her istediğini yaparak mı? Şımartalım da başımıza mı çıksın? Anneyi, babayı tanımasın mı? Onlardan korkmasın mı?

  Hiçbirisi değil sayın okuyucu; hiçbirisi… Korkunun, başka korkuları, saldırganlığın başka, hatta daha büyük saldırganlıkları tetiklediği, büyüttüğü bilinen bir gerçekken, kendi eziyet-çimizi niçin büyütelim?

   Unutmayalım ki, çocuklar büyürken, bizler ise küçülüyor, yaşlanıyoruz. Eninde sonunda yüzleşeceğimiz bir gerçek var!Korku, şiddet, baskı, zalimlik ile yapmaya çalıştığımız; adına eğitim, sevme dediğimiz garip sevgi, rezalet anları… İhtiyarlıkta, yalnızlıkta insana en çok koyacak olan şeydir sevgisizlik ve korkunun gölgesinin yanı başımızda olması…

  Anlayana sivrisinek saz, ata sözünü burada hatırlatacak değilim. Hatırlatacağım şey, kendimizi dönüştürmek, yeniden var etmek için Dünya ve Türk Klasik kitaplarına başvurma düşüncesini paylaşmaktır…

 Hani nasıl derler klasikler için? Yeniden okuyorum, yeniden bir şeyler buluyor, yeniden besleniyorum, dediğimiz eserler…

  Öyle bir sesleniş yapıyorlar ki insana, dokunamadığımız nöronlarımız, kılcal damarlarımız dahi titriyor…

  Balzac’ın eseri Goriot Baba, baba-lık anlayışınızı bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır.

  Fyodor Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler eseri ise bir başka babanın muazzam erdemini, bir başka babanın rezaletini yan yana görmenizi sağlayacak.

   Tercih ettiğiniz baba figürü, korkulan, her an ölmesi istenen bir yaratık mı, yoksa onunla her koşulda onur duyacağınız bir insan mı? Dosdoyevski sizinle olacaktır, eğer o okuma randevusuna kutsal bir törene gider gibi gitmeyi kabul ederseniz…

  İnsan olmak zor zanaat! Anne ve baba olmak da fazlasıyla zor zanaat… Oysa çocuk olmak, çocuk gibi düşünmek ayrıcalıklı bir sanat gibi; taptaze, capcanlı, kıpır kıpır…

   Niçin, büyük olmanın belli figürleri temsil etmenin ağırlığı altında ezilip, büzülüyoruz; niçin…

Güven SERİN  

  


23 Aralık 2014 Salı

İKİ YARIM BİR BÜTÜN


Ektiğin tohumlara,yeşerttiğin filizlere;saygı ve sevgilerimle...

İKİ YARIM BİR BÜTÜN

  Süleyman Paşa İlköğretim Okulu Rehber öğretmen Göksel Beyin eğitimci konuşmacı olarak katıldığı etkinlik oldukça önemliydi. Doğrusu, bildiğimizi sandığımız konularda ne kadar çok eksiğimiz; eksiğim olduğunu da gördüm.

  Ailelerin Çocuğun Başarısında ki Rolü, Sağlıklı İletişim ve Aile Sağlığı, isimli etkinliğe katılım da oldukça iyiydi. En azından insanların sürekli öne sürdüğü soylu mazeretler, çocuklarımız için pek etkili olmamıştı.

  Hemen hemen her şeyimizi adadığımız, onlar için çalışıyoruz, onlar için varız, dediğimiz evlatlarımız için hızla değişen dünya teknolojisi karşısında ne yapabiliriz, ne yapamayız öğretileri karşısında tüm solon nefeslerini tutmuştu.

  Özellikle üç camın üzerine duruldu; Televizyon, Cep Telefonu ve Bilgisayar. Neredeyse girmediği ev yok… Bunları icat eden ülkeler, sonradan satın alan ülkelerden daha bilinçli kullanıyorlar. Çünkü okuryazarlık oranı neredeyse yüzde yüze yaklaşmış. Eğitici çalışmalar kültürleşmiş; her iktidar değişiminde yerle bir olmuyor…

  Okulun rehber öğretmeni Göksel Bey konusuna iyi hazırlanmış. Özellikle video gösterimiyle anlattığı öğretiler önce güldürüp sonra da kara kara düşündürecek öneme sahipti. Sosyal Medyanın iyi kullanılmazsa nasıl da kurtlar sofrasına dönüşeceğini çizgi filmle hazırlanan gösterimle; sesli, görüntülü görmemiz; iliklerimize kadar işleyen gevşek, sıradan, zararsız sandığımız internetin, telefonların nasıl da kâbusa dönüşeceği; canların, cananların, yavrumuz, her şeyimiz dediğimiz canlıların zarar göreceğini anladık.

 Artık, tüm etkinlikler, teknolojinin yüksek nimetlerini eğitime, öğretime çevirme amaçlı daha sık kullanılmalı. Göksel Bey teknolojiyi kullanmada iyi olsa da, konuşmasına daha az zaman ayırıp, video, animasyon gösterilerine daha fazla yer verseydi; akılda kalan çocuk aile rolü, çok daha can alıcı algıya dönüşürdü.

  Bu etkinlikte neler yoktu ki? Sadece okulun, öğretmenlerin ilgisinin parçanın bir tanesi olduğunun altı çok net olarak çizildi. İşin içinde değer parça yoksa yani ebeveyn; o zaman bir bütün etmiyor…

 İki parçanın, hem okul-öğretmen, hem de ebeveyn, bir bütünü oluşturması; aile sağlığı açısından önemliyse; bir o kadar toplum sağlığı yönünden de çok önemlidir. Hükumetlerin uzun vadeli politikaları çok daha acil ve kararlı bir şekilde gözden geçirilmeli. Hastanelerdeki masraflar, hapishanelere girenler; nasıl azaltılmalıdır diye ciddi bir araştırma yapılsa; ortaya çıkacak çözüm yolu; sağlıklı, huzurlu çocuklar yetiştirmek olacaktır…

 Çocukların doğar doğmaz, bilinçli hele gelmiş, her türlü yardımı alacak aileler tarafından, öğretmenler tarafından yetiştirildiğini bir düşünün! Daha az hasta olacakları için, sağlık harcamaları ciddi bir rahatlama yaşayacaktır. Yetişkin hale gelince daha az kazaya, belaya karışacakları için daha az sayıda hapishane kurulacak, çok daha az masraf olacaktır…

 Büyük, uygar devletleri politikaları da, yurttaşlarına bakışı da büyük, uzun vadeli ve derin olur. Aldıkları kararlarda, bilimsel çalışmalar, vicdani ve sanatsal değerler de çok yakınlarında, onlara yol gösterici tarafta olurlar.

   Göksel Beyin önemli saptamalarından birisi de; “ Bizler oyun çocuğundan okul çocuğu yaratmaya çalışıyoruz!” Bu sözün, bu haykırışın altını oldukça kalın çizmeliyiz. Okullardaki teneffüsler, uygar ülkelerin çocuklarına sundukları gün ışığı, oyun zamanı aralığının neredeyse yarısı. Ülkemizde çocuklara sunular teneffüsler neredeyse 25 dakikaya düştü. Finlandiya’da bu zaman aralığı 75 dakika…

  Rehber öğretmenin dikkat çektiği diğer önemli konu; “ Çocuk okulda başka, evde başka oluyor. Lütfen sıkça ve onu rahatsız etmeden ilgilenin. Okula daha sıklıkla gelin”

 Sosyolojik Baskı, yani bugünün modası olan “Mahalle Baskısı” insanoğlunun her daim etkisi altına girip girmeme için de çaba göstereceği, ince bir çizgi ile ayrılan, insanın zekâ, akıl ve görgüleriyle yakından ilgili olan bir şeydir. Yetişmiş insan bu baskıların gücüyle mücadele edebilir. Ama çocuklarımız; yaşamın daha başında, tazeliğin, masumluğun kıyısında gezinen o heyecan dolu canlılar; onlar; etrafında bulunan guruplardan etkilenmeleri, kabul görme telaşı, korkusu içinde ciddi bir baskı görmeleri, gizli bir karaktere bürünmeleri her an olabilir…

 Güven Serin 


 



13 Temmuz 2013 Cumartesi

BİZ ÜÇ KİŞİYDİK


Kamera; Güven  Sabancı Müzesi

BİZ ÜÇ KİŞİYDİK

  Süleyman Paşa İlköğretim Okulunun beton bahçesinde üç kız dolaşıyordu. Doğa Irmak ise yeni öğrendiği bisiklet sürme işini daha iyi pekiştirmek için dolanıp duruyordu. Akşamın ilerleyen saatleriydi; gün, ağırdan ağıra geceye ilerliyordu. Erkek çocuklarının çılgın top serüveni bitmiş, bizim gibi bir parça huzur bulmaya gelenler o saate denk gelmişlerdi.

 Körlüğün, ön yargının ve çekincelerin körlüğü ile üç kızın yüzlerine, yüzlerindeki çocuk pırıltıya bile bakmadım. Artık, kendimiz için, sadece kendi çocuklarımız için yaşayan insanlara dönüştüğümüzün en hakiki gerçeği karşısında utandım, büzüldüm, ezildim…

 Üç kız, şairin tam da hisleriyle, içtenliği ve yoğun duygularıyla söz ettiği gibiydiler;

Biz üç kişiydik;
Bedirhan, Nazlıcan ve ben.
Üç ağız… Üç deli yürek… Üç deli fişek!
Adımız bela diye yazılmıştı dağlara, taşlara.
Boynumuzda ağır vebal

 Üç kız, şairinin dağlarındaki üç kişi gibi, silahlarını alıp dağlara çıkmamışlardı ama onlar da özelikle kız çocuklarına uygulanan gururlu ve galip erkek ilişkilerinden bıkmışlar, gururlu erkeklere karşı daha küçük yaşta, erkek gibi güçlü, kuvvetli durmanın gösterişi içinde, erkek çocukları gibi koşuyorlar oradan oraya.

 Şair, Nazlıcan, Bedirhan ile üç kişiydiler; üç dost, üç inanmış can… Süleyman Paşa İlköğretim Okulunda oynayan üç kız; Sude, Mürvet ve Şevval. Bu üç kız, erkek çocuklarından boşalan okulun taş havlusunda kendi huzurlu özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Ama birazdan gece çökecek ve anneler korku ile seslenecek; Sude, Mürvet, Şevval diye…

 Doğa Irmak üç kızın yakınından, yanı başlarından süzülüyor bisikletiyle. Üç kız, o zaman oynadıkları topu bir kenara bırakıp Doğa Irmağı takip etmeye, ona yaklaşmaya başladılar. O ana kadar o üç kız; şairin dağlarındaki üç kişi gibiydiler; uzaktılar, yüzleri yoktu, elimdeki derginin içine dalmış insan bedenime. Ve bende göz ucuyla, Doğa Irmağa zarar verirler mi diye onları takibe aldım.

 Niyetlerini sezebiliyorum; Doğa Irmağın yeni, gösterişli bisikletine özenmişlerdi. Ve sırasıyla binmek istiyorlardı. Hatta bana kadar gelen seslerde, kimin önce bineceğine bile karar vermişlerdi.

  Doğa Irmak taş okulun bahçesinde onunla yakınlık kurmak isteyen üç kızın isteğine nezaketle karşı duruyordu. Zorla edinilen malın, can yongası gibi canını vermek istemiyordu. Sonunda üç kız, daha büyükleri olan Sude’nin öncülüğünde benim yanıma koşarak geldiler. Seslendiler bana;

 “Ağabey, bisiklete bine bilir miyiz?” diye. Sesler, üst üste binmiş sevgi dolu çocuk sesleriydi. Benim çocukluğumun, benim bisiklet arkasında kan ter içinde koşup, bir tur için ricada bulunduğumun arkadaş seslenişleriydi.

 Doğa Irmak da yanımıza geldi. Çocukların sesiyle onların yüzüne baktım. Hepsi, anne, nine nezaketiyle, zarifliğiyle, bebek güzelliğiyle bakıyorlardı. Tıpkı darağacına giden üç fidan;
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi, yüzlerine riya yoktu. Hakikat için, çocuk duygularını yaşatmak için ricada bulundular.

 Ben de o an, kendi kızım için korktuğum kızların yüzüyle eridim. Üç fidanın, üç kişinin darağacına giderken, insanlığın, vicdanların eridiği gibi…

 Üç kızdan Şevval olan sekiz yaşlarındaydı. Ailesi ile Sinop’tan ablasının okulu için gelmişler. Okula yakın oturuyorlar. Sude on yaşlarında. Kardeşi Mürvet ise yedi yaşlarında olmalıydı.

 Doğa Irmak benim ricam üzerine; “ ancak birisine izin verebilirim” diyerek en küçükleri olan Mürvet’i gösterdi. Mürvet seçilmiş olmanın çocuksu gülümsemesiyle çekinerek bindi bisiklete. Ve o an, orada bulunan Sude, Şevval ile konuştuk.

 Çekinerek, korkarak, kötüleyerek baktığımız her çocuk aynı zamanda bizim çekindiğimiz, kadar, korktuğumuz kadar suçlu olduğumuzun da gerçeğidir. Okulları en iyi kalite, en iyi araçla donatmanın peşinde koşa duralım, çocuk oyunlarının yeşilliklerin, ağaçların, çiçeklerin, çimenlerin azaldığı her yer, korumasız her mekân; biz büyüklere geri dönecek kötülük, kabalık, hoyratlık demek…

  Güven Serin


29 Nisan 2013 Pazartesi

BÜTÜN DÜNYA BUNA İNANSA


Kamera; Güven    Tekirdağ
Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezi


Kamera; Güven    -Tekirdağ

Onlara "engelli" diyoruz. Acaba, engelsiz diye
bilinen bizler tam olarak incelersek ortaya
hangi büyük engeller çıkar? 


Kamera; Güven   -Tekirdağ
Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezi


Kamera; Güven  - TEKİRDAĞ


Kamera; Güven  Tekirdağ

Okulun içindeki duvarlarda kuşlar uçuşuyor;
tazeliği,gençliği,kır kokularını, saflığı taşıyorlar;
tıpkı, adına engelli dediğimiz çocukların bakışları
gibi...

BÜTÜN DÜNYA BUNA İNANSA

  1980 yılların şarkısıydı ağızdan ağza, kulaktan kulağa yayılan;

Şu dünyadaki en mutlu kişi
Mutluluk verendir
Şu dünyadaki sevilen kişi
Sevmeyi bilendir

  Şenay’ın sevgiye inanmış sesi, neredeyse tüm evrene yayılacak sıcaklıkta yayılırdı ortalığa. Bizler çocuktuk o zaman; inanmışlık ile beslene ve şarkıcı kadının bütün dünyaya anlatmak istediği şarkının sözlerine inanan çocuklardandır.

  23 Nisan kutlamalarının devamı olarak yapılan kutlamalar için Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezine gittik. Ben, gazetem Habertrak adına, arkadaşlarım İlyas Bey ile Necati Bey ise Tekirdağ Avrasya Kültür Derneği adına oradaydılar.

 Okul Müdürü Ayşe Hanım'ın sıcak karşılaması, Yeşim Hanım'ın idealizm sanatına inanmışlığının anlatımlarıyla renklendi. Ama beni bu eğitim diyarına, uygulama merkezine davet eden Sermed öğretmene şükranlarımı sunmanın mutluluğunu da yaşıyorum. Bülent öğretmenin ve diğer eğitimcilerin yüzlerindeki mutluluk, insana yapılan hizmetin kalıcı mutluluğuydu.

  Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezi, yaptığı çalışmalarla belki de birçok zihinsel engelli, yeni katılan otistik çocukların kaderini değiştirecek adımlardan en önemlisi… 140’ı geçen öğrenci sayısı, 41 öğretmeniyle zor olan şeyi; kolay olmayan bir mücevheri; yani insanı, ortaya çıkarıyorlar.

  Bu merkezde eğitim ve iş uygulaması gören çocukların bir kısmı zihinsel engelli, bedensel engelli ve otistik. Tıbben onlara ne ad verilirse verilsin onlar bir canlı. Bizler gibi insanlar. Ve her sağlam insan, bir gün, bir an gelip bedensel veya zihinsel engelli durumuna düşebilir. Kaderin büyük kamçısı, her insana, hatta her canlıya erecek kadar uzundur…

  Okul merkezi kırların, doğanın taze kokularıyla neşelenmişti. Her şeyden önce, bu okulun çalışanı da, öğrencileri de gülümsemenin kültürleşmiş halindeydiler. Zordu yaptıkları iş ama Yeşim öğretmenin dediği gibi;

“ Esas olan zoru başarmak! Kolay olanı herkes yapar.” 

  Ne kadar çok insan hakikatin merhameti, aklı, sanatıyla yüzleşirse bir toplumun mutluluğu da o kadar artar. Engelli çocuklar bu ülkenin güzel çiçekleri; büyük ormanın bir parçası, kokularıyla, sesleriyle, renkleriyle…

 Birçok yerde gördüğüm manzara içimi sızlatacak büyüklükteydi. Ne engelli çocukları ne de onların anne ve babalarını tam olarak anlama çabası içindeyiz. Sokaklarımızın, caddelerimizin onlara göre düzenlenmediği, trafikte rahat ve huzurlu dolaşmaları oldukça zor. Bir zorluğu da şu şekilde yaşıyorlar; bindikleri araçlarda, girdikleri dükkânlarda onlara ya acıyarak bakan gözleri, ya da onların gelmesinden rahatsızlık duyulan yüzleri görüyorlar. Bu görüntülere bende şahit oldum.

 Güzel insanlar, unutmayın ki, zihinsel, bedensel engelliler ve otistikler onların yüksek tabiatlarındaki, büyük yaratıcının onlarda bir takım davranış eksikliğinin sebebiyle farklılar. Belki de farklılıklarıdır bu dünyanın esas dengesine anlam katacak! Onları anlamaya çalışıp, ellerimizi korkmadan, çekinmeden ve büyük gururların titiz bedenlerinden sıyrılarak uzatmalıyız.

  Her mutlu oluşumda hep o şarkı gelir aklıma;

Şu dünyadaki en güçlü kişi
Güçlüğü yenendir
Şu dünyadaki en bilgin kişi
Kendini bilendir

  Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezi öğrencileri bedensel, zihinsel engelli veya otistik-tirler  Verilen eğitimi alabildikleri oranda almanın yüzleriyle, hiçbir yapaylık bulaşmamış sadelikle alıyorlar. Tıpkı bir çiçeğin, bir fidanın verilen suyu, gübreyi en doğal bir şekilde aldığı gibi; aldıkça güzelleşiyorlar, en güzel ödülü, gülümsemeyi veriyorlar.

  Şehrimin böyle bir uygulama ve eğitim merkezine, hatta merkezlerine sahip olması, insan erdemiyle yüceltti beni. İlyas Bey de, Necati Bey de okula gelmenin iç huzuruyla, birkaç kez teşekkür ettiler bana.

 NE OLACAK, BİR ŞEY OLMAZ demenin sakıncalarını fazlasıyla ödeyen bir halkız. Aklın, tıbbın, psikolojinin, öğretimin, eğitimin önerilerini insan sevgisiyle bütünlemek yine en büyük zenginliğimiz, kazanımlarımız olacaktır; tıpkı Tekirdağ Özel Eğitim ve İş Uygulama Merkezi içindeki kazanımlar gibi.

 Dostlarım, fırsatını bulur bulmaz, demiyorum, derhal çevrenizdeki bu tür okullara gidin; gidin ve insan yüzünüzle, insan vicdanınızla yüzleşin. Bizlerin duyarlılığı, boyunları, yürekleri eğilmeden soylu gülümsemeler içinde, öğreticilere, sevgiyle kucak açanlara muhtaç çocuklara, bir kurtuluş olacaktır.

 Aslında bu kurtuluş, bizim; dokunan elimizin, yüreğimizin, gören gözümüzün, kalbimizin de kurtuluşu olacaktır; bilmenizi isterim!

 Güven Serin 








9 Nisan 2013 Salı

ÇOCUK BAKIŞLAR


Sanırım çocuklarımızı çok seviyoruz. Yapamadıklarımız,
olamadıklarımız için yedek birer bedenler gibi seviyoruz 
onları.



ÇOCUK BAKIŞLAR

  Küçük elleri, kocaman bakışları, ince tenleri, temiz soluklarıyla saflığın sembolüdür çocuklar. Yarınlarımıza adadığımız, onların bugünlerini bir sürü destur ile doldurduğumuz, sevdiğimiz, sevgilimiz, canımız, kanımız, geleceğimiz, namusumuz olan çocuklar…

  Karadır, kahvedir, mavidir, eladır, yeşildir saflığın yüksek erdemin deki çocuk bedenli bakışları. Temizdir, hoş kokuludur, kirli ve pis, hırpani giyimlidir  ama hepsi çocuktur; çocuk sevinçli, çocuk hoş görülüğünde küçük şeylerin büyük sevinçleriyle muhtaçtırlar büyüklerin hakikatten ibaret olan sevgilerine.

  Süleyman Paşa İlköğretim Okulu hafta sonu hazırlığı içinde öğretim gününü sona erdirmekle meşguldü. Doğa Irmağı almak için bende diğer annelerin, babaların, nine ve dedelerin hemen yanında bekliyordum. Büyük koro birazdan İstiklal Marşımızı söyleyecek ve ben yine o kırmızı bayrağa bakarken, çocuk seslerinde büyük bir utanma yaşayacağım; çünkü büyüklerin olduğu hiçbir yerde İstiklal Marşı bu kadar güzel, canlı ve doğru okunamıyor.

  KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK, diye başlayan marşın inanmışlığına akan seslerin büyük gösterisi bütün çevreyi ulvi bir titreme ile sallıyordu. Büyükler, kendi sessizliğinde, imrenerek dinliyorlar çocukların inanmış bedenlerindeki sesin, korkmadan göğe yükselişine. Peki, ama ne oluyor da bu kadar güzel çocuklar, bu kadar hoş ve inanmış çocuklar büyüdükten sonra seslerinden, bakışlarından, inançlarından uzaklaşıyorlar. Ailelerin biricik hayalleri mi? Çocuklarına yükledikleri gelecek düşleri mi? Sonsuza açılan şımartılma hazırcılığı mı? 

 İstiklal Marşın ikinci dizesi yine yüzlerce bedenin aynı anda soluk alıp vermesi, aynı anda inanmasının sesiyle çıktı ortaya;

SÖNMEDEN YURDUMUN ÜSTÜNDE TÜTEN EN SON OCAK

  Bütün çocuklar aynı anda, aynı inanmışlıkla yerden göğe, öne, arkaya, yanlara dağılan seslerin çocuk gücüyle haykırdılar. Saçları, uzundu, kısaydı; siyahtı, sarıydı, kumraldı. Düzdü, kıvırcıktı. Ama hepsi çocuktu… Beslenmişliğin, öğretilere adanmışlığın yüksek erdemiyle çocuktular çocuk olmasına ama suskunluğun, miskinliğin, korkunun aldatmacasına teslim olmuş büyükler gibi sessiz ve heyecansız değillerdi.

 Sonra bir çocuk, yine diğer çocuklarla aynı anda, boşluğun büyük hoşluğu içinde üçüncü dizeye geçtiler;

O BENİM MİLLETİMİN YILDIZIDIR PARLAYACAK
O BENİMDİR, O BENİM MİLLETİMİNDİR ANCAK.

 Bir milletin her şeyidir içlerinden süzülerek ortaya çıkan marşlar. Büyük heyecanı, muhteşem acıları, candan, canandan öte olan hatıralarıdır da… Haykırışları, kahramanlıkları, düştükleri müşkül durumun büyük destanıdır da…

  Büyük bir ülke, genç bir nüfus neredeyse en fakir aile bile içsel inancı ile “biz okumadık, sen oku, sen kurtar kendini” söylemine büyük bir adanmışlık içinde yarınlarım, kederim, ülkem, ulusum dediği çocuklarını okutma peşinde. Görüyorum, harika şımartılmış, muhteşem zekâ ile donatılmış, çocuk bakışlarında büyük filozofları görüyorum. Ama sevinemiyorum, tam manasıyla Doğa Irmağa sarılırken, ülkemin bütün çocuklarına, hatta dünyanın bütün çocuklarına sarılış heyecanını kavrayamıyorum.

 Nedenine gelince düzenli ve gerçekçi çocuk politikalarımızın olmadığıdır. Şehirlere bakın bir kere; sıkışmış, beton ormanına dönmüş şehirlerin yaşam alanlarına bir bakın! Koşmayan, yere yalın ayak basmayan,  toprağı, çiçeği, hayvanların doğal halini görmeyen, bilmeyen, dinlemeyen çocukların yedirilerek, içirilerek, şıklaştırılarak hiçbir yere gelemeyeceği de bellidir. Büyüdükçe özgür olmaya çalışıp da daha da esir olan insanlar görüyorum. Hiçbir fikri olmadıkça, sadece akademik hayatın büyük baskılarına maruz bırakılıyorlar.

 Hadi, bu güzel dünyaların uzun vadeli geleceklerini bir kenara bırakalım! Ya, şiddet görenler; küçük yaşta evlendirilenler, satılanlar, yok sayılanlar, sırtlarına hayatın yükünü alıp da çocuk gülüşlerini, haykırışlarını sonsuza kadar yaşamayanlar ne olacak.

 Uygar bir devletin politikası ilk önce çocuklarından, onların mutlu ve huzurlu büyümelerinden başlayan bir sorumluluk taşımaz mı? İyi beslenmeyen, iyi yetişmeyen çocukları daha sonra belaya, kazaya bulaştıkça kurtarmak mümkün müdür? Bu mümkün olsaydı, çocukların başlarına gelenleri inceleyen, ortaya çıkartan ve bu ortaya çıkan büyük utanmazlığa, ayıba bakacak onurlu yüzler olurdu.

  Ne kadar büyük nutuklar, ne kadar hilebazlık içinde olursak, çocuklarımızı o kadar kaybedeceğiz demektir. Güzel yüzlü, çiçek soluklu çocuklarımız; ümitlerini, hayallerini dışarıya, başka ülkelere yönlendiriyorsa bizim ülkemizde bir şeyler eksiliyor, doğru gitmiyor demektir.

 Onlar, temiz ve yumuşak tenli, onlar pis ve kirli suratlı; onlar, utangaç veya şımarık olabilirler. Çünkü çocuktur onlar. Daha büyüklüğün kurnaz hilebazlığa teslim olmazlar. Ve onlar, inandıkları marşları en temiz inancın gür sesleriyle, bizim gurur ve aynı zamanda sessizliğimize utanmamıza neden olacak kadar çocukturlar…

   Güven Serin


 



23 Mart 2013 Cumartesi

İŞTE SİZE ON ÖĞÜT


Kamera; Güven   Koç Müzesi -Abdülcanbaz 

O, İstanbul beyefendisi; haksızlığın karşısında, zulme
karşı. O, içimizdeki küçük bir kırıntının sulanıp,
beslenince nasıl bir çınara dönüşeceğinin muhteşem
sanatı. Büyük ustaya, var olduğu büyük dönüşümün
evreninde, selamlıyorum. 


Kamera; Güven  Koç Müzesi

Unuttuğumuz, büyük devasa alışveriş merkezlerine
un ufak ettirdiğimiz küçük esnafı, Koç Müzesi unutmadı.
Çocuklarımız, annelerinin, ninelerinin hatıralarına
bir hoşluk içinde geri dönecekler. Her geri dönüş,
başka bir dönüşümün, sorgulamanın da güzel
haberi olabilir...

İŞTE SİZE ON ÖĞÜT

  Bilirim bu diyarlarda öğüt vermek, nasihat etmek pek önemsenip kabul görmez. Hele bol ve gerekli gereksiz verilen öğütlerin işe yaramaktan öte ters teptiği de görülür. Hatta “öğüt vereceğine para ver.” Gibi okkalı laflar da sizin öğüdünün önüne konur…

  Öğüt deyince büyük ve güçlü ses Cem Karaca’nın muhteşem şarkısı da hemen akla gelir;

Düştüm mahpus damlarına öğüt veren bol olur/ Toplasam o öğütleri buradan köye yol alır/ Ana baba bacı kardeş dar günümde el olur/ Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizimdir.

Bütün öğüt söylencelerini, nasihat etme gururlarını, insanüstü yol göstericilik kahramanlığını nazikçe bir kenara bırakıp, Koç Müzesinde gördüğüm, özellikle çocukların, gelişim çağındaki çocukların görebilecekleri yere astıkları öğüt tabelasında yazılanları inanmışlığın büyük heyecanı içinde sizlerle paylaşıyorum.

  Koç Müzesi bu güzel ülkeye hediye edilmiş en güzel müzelerden birisidir. Bu diyarda eşi benzeri yoktur. Özellikle çocukların eğitimine, çocukların gelişimine, kendi geleceklerine katkı yapacak merakları uyandırmayı, öğretileri ön planda tutuyor. Bu öğütler Koç Müzesi tarafından uygun görüldüyse bende bunları kendi şehrimin çocuklarına bir armağan gibi sunuyorum;

1-     MERAKINIZIN PEŞİNDEN GİDİN

  Benim özel bir merakım yok. Yalnızca tutkulu biriyim. Sizin merakınızı çeken nedir? Neyi en çok merak ediyorsunuz? Benim merak ettiğim neden, bazı insanların başarılı olması, bazılarının da olmamasıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım. Merakının üzerine gidersen başarırsın.

2-     AZİM PAHA BİÇİLMEZDİR

Çok zeki olduğumdan değil, sorunların peşinden gittiğimden başarıyorum. Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar sabırlı olun.

3-     BUGÜNE ODAKLANIN

Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanan birisi, öpücüğe hak ettiği değeri vermiyor demektir. İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız. Şimdi odaklanın ve bütün enerjinizi yaptığınız işe verin.

4-     HAYAL GÜCÜ GÜÇ VERİR

 Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Hayal gücünüz geleceğinizi belirler. Einsten şöyle der; “ Zekânın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil.” Bu yüzden hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin.

5-     HATA YAPIN

 Hiç hata yapmamış insan yeni bir şey denememiş demektir. Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirir. Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.

6-     ANI YAŞAYIN

 Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir. Geleceği ayarlamanın en güzel yolu olabildiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli an, tek an şimdidir.

7-     DEĞER YARATIN

 Başarılı olmaya değil değerli olmaya çalışın. Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelir.

8-     FARKLI SONUÇLAR BEKLEMEYİN

 Delilik; aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp, farklı sonuçlar beklemek. Her gün aynı rutinde yaşayarak, farklı görünmeyi beklemeyiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendiniz değişmelisiniz.

9-     BİLGİ DENEYİMDEN GELİR

 Bilgi malumat değildir. Bilmenin farklı yolu deney imlemektir. Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deney imlemelisiniz.

10- KURALLARI ÖĞRENİN, DAHA İYİ OYNAYIN

 Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız. Böylece herkesten iyi oynayabilirsiniz. Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi, oyunu herkesten iyi oynamayı istemek… Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur.

 Her gün kadere lanetler okumak, anne babayı suçlamak, dünyada bir şeylerin ters gittiğine yanıp kavrulmak, neredeyse yaşama doymadan, yaşamı tatmadan pes etmek yerine sizlere on altın öğüt; sadece aracılık yaptım ve bu öğütlerin içine dalma heyecanı hissettim; öğrenmenin yaşı yok…

 Güven Serin
  



1 Mart 2012 Perşembe

SOKAĞA ÇIKMAK İSTİYOOORUUM


Cici kadın seslendi, ses olsun
istedi bedeninden beden olmuş
küçük kız.
Hem ses, hem beden olmuş kız
seslendi; sokağa çıkmak istiyoooruum
oyun oynamaya,düşmeye-kalkmaya,
el verip, el tutmaya...


SOKAĞA ÇIKMAK İSTİYORUM


 Karikatür sanatı, insan denen canlının saatlerce söyleyip de anlatamadığı meseleleri bir iki resim ile anlatılmasıdır. Aynı zamanda insan denen canlının düş ve düşünce gücünü de çıkarır ortaya.

 Masamda duran karikatür saatlerdin bana doğru bakıyor. Bende ona doğru… Bir anne ile küçük bir kızın birbiri ile konuşmasının birkaç kelimelik karikatürü şöyle gelişiyor;

Anne oturduğu lüks koltuktan önünde duran küçük kıza sesleniyor;

“ Söyle bakalım. Piyanoya mı, gitar kursuna mı, baleye mi, yoksa tenis ya da Fransızca kursuna mı gitmek istersin.”

 Anne, her anne gibi kızının donanımlı olmasını büyüdüğü zaman daha rahat etmesini istiyor. Kızı daha çok küçük! Muhtemelen oda bu tür öğrenimlerden birini veya birkaç tanesini isteyecektir. Kız istedikçe belli bir ekonomik gücü olan anne veya baba da vermekten geri kalmayacaktır. Annenin saydığı bütün olanakları dinleyen küçük kız, anneye olanca enerjisi ile sesleniyor;

“ DIŞARI ÇIKMAK İSTİYOOORUUM”

 Sanırım, küçük kızın o an, ne bale, ne Fransızca kursu, ne piyano düşünecek durumu yok. O bir oyun çocuğu olmak istiyor. Her çocuk gibi hoplayıp zıplayarak büyümek! Ayrıca Hoplayarak, zıplayarak da Fransızca, piyano, bale öğrenilebilinir. Ayrıca birilerinin taklit etmeden, sistemin sunduğu nimetlerden farklı düşünerek de kendi varlığını kanıtlayabilir insan.

 Behiç Ak çizdiği karikatürlerle çoğu zaman ses getiren bir karikatürist. Eğer isteyerek, severek bu işi yapmasaydı, üç kelime ile bir kitaba sığacak seslenişi kim yapa bilirdi? İnsan sevdiği yolda her türlü zorluğu ve kaybedişi de önemli bulur. Hayal kırıklığı onu yolundan döndürmez. Yeter ki sevdiği yolun yolcusu olmayı kendi istesin.

 Ne hazindir ki, küçük çocuğun çıkmak istediği sokaklar yok artık. Sokak arkadaşlıkları, mahalle teyzeleri ve amcaları büyük uygarlık adına; büyük çok büyük apartman kültürleri adına tarih oldu. Keşki tarihi de biraz sevseydik; tarihe dönüşen yaşam gerçeklerini de iyi anlar, irdeler, bugüne uyarlardık.

 İnsanlığın “keşke” seslenişleri hiç bitmedi ve bitmeyecek gibi görünüyor. Uygarlık yalanı altında ilerlerken en büyük zalimliği çocuklarımıza, hayvanlara ve doğaya yapıyoruz. Bu üç katliam insanlığın sonunu erken getireceğe benziyor.

 Oyunsuz çocukların milyonlarca nasihat denen bilgi ile yüklenilmesi, çocuk olmadan büyük hanımlara, beylere dönüşmesi elbet kendi doğal tepkilerini de yaratıp, kendi isyanlarını başlatacaklardır. Zaten, iyi bakılırsa bu savaş çoktan başladı bile. Çok zeki çocuklarımızın bütün olanaklar içinde dahi yüzlerinin asık oluşu, anti sosyal kişiliklere bürünmeleri, toplumsallıktan uzak, duyarsızlığa yatkın ve bencilliğin ırmaklarında yıkanmaları; bize, biz büyüklere çok şeyi anlatmıyor mu?

 Çocuklarımıza yaptığımızı hayvanlarımıza da yapmıyor muyuz? Kuşu kafeste, balığı akvaryumda, kediyi odada, köpeği salonda büyütüp; ne büyük hayvan sever olduğumuzu göstermiyor muyuz cümle âleme!

 Küçük kız, annesinden istediği tek şey; sokağa çıkmak! Ama hangi sokağa? Öyle bir sokak var mı artık? Bahçeli evlerin, birbirini tanıyan, selam veren, komşusu için varlık ile yokluk, acı ile sevinç duygularını tadan insanlar yok artık. Bu yüzden, çocuğu sokağa salacak anneler de, babalar da yok.

 Dünyanın gelişmelerini yüzleşerek, ölçüp biçerek kendi dünyamıza katmayı öğrenmek ve öğretmek geleceğimize yapılacak en büyük yatırım olacaktır. Esas marifet çıkan en son model telefonu, arabayı, bilgisayarı satın alma rekorları kırmak değil; bütün bu aletleri üreterek ülkemizin refahını arttırmak olmalı. Ama nasıl?

 Ezberci eğitimlerden kurtularak! Tüm bölgelerimizde eşit eğitim olanakları yaratarak. Altmış yıl önce yaratılan eğitim reformunu iyi anlayarak. Zeki insanlarımızı yurtdışına kaçırmayarak…

 Güven Serin

9 Ocak 2012 Pazartesi

KÜÇÜK ESMER KIZ

Kamera; Güven  Doğa Irmak-Tekirdağ

Her çocuğun oynamaya, şımarmaya, sevilmeye
hakkı vardır. Bu hak; biz insanoğlunun vereceği
vermek istediği ve verdiğ için öğündüğü haktan
çok öte bir haktır...
Zalimlerin ellerine teslim ettiğimiz,görmemezlikten
geldiğimiz her çocuk; tanrısal bir gerçeği
doğuracaktır aynı zamanda; kötülüğü, duyarsızlığı
hoyratlığı...

KÜÇÜK ESMER KIZ




 Akşam saati derler karanlığın biraz önce çökenine. Çocuklar, şimdi bu saatte oyun oynamıyorlar artık. Çocuksuz kaldı meydanlar, sokaklar, parklar…

 Çocukları sihirli bir cin gibi şişenin içine hapsetmedir tüm telaşımız. Sonra, bin bir yeteneğe sahip olacak çocuklar; her dilediğimizde şişenin içinden çıkarıp, büyüklerin dileklerini yerine getirecekler. Tek bir şartla; gülmeyerek, gülmeyi, oynamayı, merhamet etmeyi unutmuş olarak…

 Küçük esmer kız, 4–5 yaşlarında olmalı. Kendisi gibi küçük dükkânın içinde pahalı bir biblo gibi duruyordu. Küçük esmer kıza eğilen kadın başı onu öpmek isteyince küçük esmer kızda alımı bir gösteri yapar gibi çok hafif bir şekilde yanağını uzattı. Yanağına dokunan sevginin dudakları uzaklaşır uzaklaşmaz küçük esmer kızın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.

 Bazı insanlar, eğitim, öğrenim ve görgüden çok önce tanrısal bir zarafet içinde doğarlar. Küçük esmer kızda öyle bir zarafet içinde heykel ustalarını imrendirecek alımlılıkta duruyordu. Gözlükleri vardı esmer yüzünün siyah gözleri üzerinde. Pembe bir kaban pembe pabuçlar ile uyum içindeyi.

 Küçük kızlar pembeyi severler. Biz büyükler ise koyu renkleri severiz. Küçük kızlar pembe renk gibi hoşgörüyü, küsüp çok çabuk barışmayı da bilirler. Pembeyi seven çocukların hile-hurdası da yoktur. Hem öldürüp hem ağlamazlar. Küsmeleri birkaç saniyeden ibarettir. Siyahı sadece koyuyu sevmişlerin hayatı, çocukların çok ötesindedir. Öfkelerinin, kinlerinin, hilebazlıklarının hep bir soylu mazeretleri vardır. Muhteşem açıklamalar yaparlar, kırdıkları, yıktıkları adına… Bilirler ki, yapılan haksızlığı ne tanrı, ne tabiat affeder…

 Küçük esmer kızın bedenide, ruhu da tabiata hayat sunan çağlayanlar kadar temiz kendi gibi küçük dükkânın içinde bir biblo güzelliğinde duruyor. Pembe kaban, pembe pabuçlar içinde küçük bir esmer kız, onu öpene zarifçe yanağını sunuyor.

 Muhtemelen şairde böyle bir zaman gitmişti tabiatın içine. Küçük bir kızın temiz ruhu içinde toprağın mucizelerini izlemiş, pembe renkleri seven küçük kızların kokusunu duyumsamış ve seslenmişti o günden bugünlere;

Güz sabahı üzüm bağlarında
Sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı,
Kütüklerde salkımların,
Salkımlarda tanelerin
Tanelerde aydınlığın…

 Nazım, koca adam; küçük bir kız zarifliğini, alımını iyi bilen, vatan sevgisini, insan sevgisini iyi hisseden şair; toprağı da, kütükleri de, yaprağı da, taneleri de iyi görmüştü.

 Küçük esmer kız da, tabiatın içindeki salkımların, tanelerin aydınlığının devamı gibi gün saçıyordu geceye. Pembe kaban, pembe pabuçlar ile toprağa tutunmuş sımsıkı. Küçük bedenin pembe ruhu kötülük nedir bilmiyor. İnsan mucizesinin taze kokuları hala üzerinde duruyor.

 Büyük çok büyük insanlar koyuya adanmışlar. Makam ve insan icatlarına tapacak kadar tapınaklar oluşturmuşlar. Ne pembe hayaller, ne pabuçlar kalmış geriye. Her şey büyük, kara ve kurnaz bir yalanın içine hapsolmuş… Rüyalarda hapsolmuş ruhlar gibi kıpırdayamıyorlar, seslerini duyuramıyorlar. Sanki bütün hoyrat büyükler, renksizliğin kurbanı olmuşlarcasına renksizliği, merhametsizliği alkışlıyorlar.

 Her kâbusun korktuğu bir aydınlık vardır. Karanlık da, karaya bel bağlamış büyüklerde pembe düşlerden, pembe pabuç giymiş küçük esmer kızlardan böyle korkarlar. Çünkü bilirler; bilirler ki bir gün pembe pabuçlu esmer kızlar büyüyecek, renklere, ırklara, inançlara lanetle bakmayan çocuklar dünyaya getirecekler…

Cahit Sıtkı’da böyle düşlerin çocuğu gibi seslenmiş;

Camların arkasında görünen çocuk,
Eliyle güneşi gösterir durur.
Camların arkasında düşünen çocuk,
Hırsından camlara yumruk savurur.


 Güven Serin






7 Ocak 2012 Cumartesi

İÇİMİZDEKİ ÖDÜL TÖRENİ

Kamera; Güven    TEKİRDAĞ

 İçimizdeki ödül törenleri olmasaydı,
hiç bitmeyen sıkıntı törenleri, belki de
insanlığı kendi yok oluşuna getirecekti.

İÇİMİZDEKİ ÖDÜL TÖRENİ


 Çölde yaşayan kaktüs sabahın çiğ damlacıklarının ona hayat vereceğini bilir. Eli kalem tutan yazar da kâğıda düşen okuyucu ışığını bilir. Yazar ile okuyucu arasındaki denge, bilinen ticari anlaşmalardan ötedir.

 Çöllerde yaşayan palmiyelerde yağmur bulutlarının ne zaman geleceğini bilir ve ona göre bekler; ölümden çok yaşamı ve yaşamayı… Adanmışlık ve inanmışlık böyledir işte; küçük dereler ırmağa, ırmağın denize hayat verdiği gibi…

 Dünyada var olan tüm canlıların yaradılışlarından ötürü büyük yetenekleri vardır. Bu yeteneklerin birçoğu ortaya çıkmadan, fark edilmeden biter güzel hayatlar. İç içe geçmiş özel yeteneklerin birçoğu zorunlu olmadan kendini göstermez. Gülümsemezler dünyanın her sabah gülümsediği gibi.

 Çingene kadının arkasına takılmış küçük çocuk yaratıcının ona verdiği yetenekleri daha 5 yaşında fark etmişe benziyor. Ağır ağır ilerleyen çingene kadının arkasında bir başka çocuk ve onun peşine takılmış diğer çocuk; onlardan 5–10 metre geriden geliyor. Diğer kadın ve çocuğa yaklaşınca kadın geri dönüp; “ gelme dedim sana, gelme, gelme! Geri dön, geri dön dedim sana!” seslenişi ile onlara yaklaşmış beş yaşlarındaki çocuğu bir süreliğine geri püskürtüyordu.

 Çingene kadının her bağırışında çocuk biraz geriliyor, her gerileyişinde yüzü daha bir çocuk sevimliliği ile bebek yüzü masumluğuna bürünüyordu. Belli ki kadın ile çocuğun arkasına kendiliğinden takılmıştı. Ve onların yanında istenmiyordu. Varsın istemesinler; onun gülücüğü, geri kalışı, ağaçların arkasına saklanışı ve park etmiş araçlar ile sarmaş-dolaş olması var.

 Kadın, peşlerine düşmüş kendi çocuğu olmayan çocuğa “geri dön” diye bağırdığı küçük çocuğu iyi algılasa, onla göz göze gelseydi asla onu dışlayamazdı. Fakat kadın, mutsuz bir günün sabahında ilerliyordu. Belli ki Valiliğe gidiyordu bitmeyen çileler, dertler adına biraz yardım alsın diye.

 Kadının kendi çocuğu da peşlerine takılan diğer çocuk gibi beş yaşlarındaydı. Ama diğer çocuk gibi gülmüyor, oynamıyor, zıplamıyordu. Büyük bir ciddiyet ve zoraki bir istekle annesinin; sesi bile soğuk ve sıtmalı çıkan annesinin peşinde bir asker gibi ilerliyordu. Yaratıcının gizli yetenekleri bu çocukta yoktu. Çünkü yaşaması için, rahatının bozulmaması için yakınında annesi vardı. Fazla emek harcamadan ulaştığı yeme-içme sorunu gideriliyordu.

 İstenmeyen çocuk birkaç kez geri kovalansa da gülüşünden, bebek saflığındaki çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmeden onların peşini bırakmadı. Bu yaşta hiçbir anne ve baba bir çocuğu takipsiz bırakmaz. Ama bu çocuk takipsiz ve korumasız bir şekilde yaratıcının özel kanunlarının; bir çocukta ortaya çıkmış hali ile yeryüzünde sergileniyordu.

 Halinden hiç memnun olmayan kadın Valiliğin önüne geldi. Peşinde de bir asker ciddiyetinde küçük çocuğu… Kısa sürecek kış güneşini fırsat bulmuş tanıdık bir kadın taşa oturmuş sigarasını içiyordu. Belli ki oda Valiliğe gelmiş ve işini bitirmişti. Halinden memnun olmayan kadın ona selam verip yanına çöktü. Beş yaşındaki çocuğu da aynı oturuşu yaptı. Peşlerindeki çocuk, vilayetin önündeki açıklığı inanılmaz bir usta asker manevralarıyla gösteriye çevirdi. Onu istemeyen kadın onu görmesin diye, önce çam ağaçlarının arkasına saklandı, sonra da dut ağacının arkasına saklanarak ağır ağır onların yanına yaklaştı. İlk yaptığı iş, onu görmemeleri, görüp de tepki göstermemeleriydi. Sonra, iki kadının rahat ve sakin oluşunu fırsat bilip yanlarına yaklaştı. Çocuk, canlılara verilen gizli yeteneklerinin her birini kullanmıştı. Gülümseme, sevimli bakışlar, geri durmalar, vaziyeti idare etmek için bulduğu her türlü nesne ile oynayarak; büyük bir mesafe gelmiş ve sonunda kadınların yanına sokulmuştu.

 Bir baba olarak ve çevremde yaşayan diğer baba ve anneleri düşünerek hiçbirimizin beş yaşında çocuğumuzu böyle sahipsiz bırakmayacağımızı biliyorum. Korkularımız var; trafik, kaçırılma ve başka yanlış ve kötü olaylar adına.

 Kadın ile diğer çocuğun peşinde koşan beş yaşındaki sahipsiz çocuğun hiçbir korkusu yoktu; kadın ile çocuğun yanına sığınmaktan başka. Ve daha büyümeden tüm hünerlerini ortaya çıkararak yol aldı. Her türlü oyunu, eğlenceyi yaptı. Belki annesi, belki babası yoktu. Tek teselli kaynağım; onun geldiği mahallede çocukların birçoğu böyle büyüyor oluşuydu. Düşe kalka ve çarçabuk… Daha beş yaşında keman, klarnet, darbuka ile tanışıyorlar. Daha beş yaşında yalınayak ve üstleri açık; koşmaya, düşmeye ve yetişmeye; aynı zamanda yaratıcının gizli yeteneklerini keşfetmeye başlıyorlar.

 Koruyuculuk, yetişkinlik; anne ve babalık yapmak güzel bir iş! Ne kadar sağlıklı, eğitimli, neşeli çocuklar yetiştirirsek o kadar sağlıklı ve huzurlu toplumlar meydana getireceğimiz de doğru! Ama bir doğru daha var ki; çocukların hayat denen uçsuz bucaksız harika dünyada, her türlü olaya karşı önlem alacak, düştüklerinde kendilerinin da kalkacağını bilecekleri savunma sistemleri birazda çocukça yaşamaları sayesinde ortaya çıkıyor.

 Biraz çocukça, düşmeliler, üşümeliler, kaybetmeliler: soğuk-sıcağı, açlığı, zalimliği anlamalılar. O zaman, tokluğun, sevginin, kazanmanın, yeşilin, temizliğin de anlamını bilmeleri daha anlamlı ve kalıcı olur.

 Güven Serin




2 Ağustos 2011 Salı

ÇOCUKLAR-2

Kamera; Güven- İSTANBUL
Hangi milletten olurlarsa olsunlar çocuklar
hep;ÇOCUKTURLAR.

Kamera;Güven    İstanbul
Çocuklar meraklıdırlar; Doğa Irmak da öyle:))


Kamera; Güven   İstanbul
Çocuklar ilgiyi, alakayı severler...


Kamera; Güven   İstanbul
Çocuklar; masum ve sevimlidirler...

Kamera;Güven  Alanya
Çocuklar tarihi de severler.


Kamera; Güven    Alanya
Çocuklar zanatkarları ve öğretileri de
severler


Kamera; Güven  Antalya-Kemer
Çocuklar 2365 m den kuşlar
gibi süzülmeyi de severler.


Kamera; Güven Kaleiçi-Antalya
Doğa Irmak ve Dilek Hanım
Çocuklar önemsenmeyi de severler

ÇOCUKLAR



 Üzerlerine toz kondurmak istemediğimiz, yemeyip yedirdiğimiz çocuklarımız… Bugün, aile bütçelerinin en büyük payını; yani aslan payını çocuklarımıza ayırıyoruz. Tanıdığım birçok aile inanılmaz eğitim masraflarını gözlerini kırpmadan çocuklarına harcıyorlar. Ağzında dişi olmayan, gözlerinin feri sönmüş ve neredeyse iki büklüm yaşan birçok insan da kendi ihtiyaçlarını bile karşılamayarak çocuklarına; gelecek adı altında yatırımlar yapıyor. Niçin? Çocuklarının daha iyi bir geleceği, daha huzurlu bir hayatı olsun diye!

 Tam bir yaz akşamı; Doğa Irmak ile çocuk parkındayız. Parkın etrafına dizilmiş anne- babaların değerli çocukları; kuşlar, kelebekler gibi oradan oraya koşturuyorlar. Bu çocukların kuş ve kelebeklerden tek farkı; gelecek adına üretmekten çok tüketerek, oynayıp, zıplayarak yol alıyorlar. Onları bekleyen renkli ömürlerinden en can alıcı renkler; beyazdan çok kırmızı ve siyah olacak. Çünkü en güzel ve en masum çocuklarımız doğar doğmaz borçlu ve ölümcül haberlerin gün ışıklarında akıyorlar gecenin derin sessizliğine doğru.

 Parkta bulunan çocuklar güneşin ağır baskısından kurtulmuş, gecenin gece kuşları gibi inanılmaz çabuklukla yer değiştiriyorlar. Doğa Irmağı takip etmekte zorlanırken, bir yandan da diğer çocukların muhteşem koşturmalarına baktım. Kimi sallanıyor, kimi kayıyor, kimi tırmanıyor…

 Çocukların temiz giyimli ebeveynleri mutluluk içinde çocuklarını izlerken; inanılmaz bir tüketim çılgınlığı yaşıyorlar. Çekirdek yarışması yapılıyormuş gibi neredeyse tüm yetişkinler bulunduğu yeri çekirdek kabuğu yığınlarına dönüştürmüştü.

 Gerçekten de böyle bir yarışma yapılsa; en hızlı çekirdek çitleyen, en hızlı çekirdeği mideye indiren yetişkinler yarışması; hatta kiraz festivali yerine çekirdek festivali düzenlense; birinci gelecek yetişkin bir dakikada ne kadar çekirdek çitlerdi acaba?

 Temiz giyimli yetişkinlerin evleri de temiz ve düzenli olmalı! Ayakkabılarını dışarıda çıkaran, evini aklına geldikçe temizleyen yetişkinler; çocuklarının oynadığı parkları, yürüdükleri kaldırımları kirletme yarışmasında sanki Tanrı buyruğu almışçasına sürekli tüketiyorlar.

 Çocuklar, koşuşan, oynayıp zıplayan çocuklar; geleceğe doğru daha şimdiden öğretilerin yöntemlerini anlamaya çalışan çocuklarımız… Parkın kenarında ışıksız gölgenin içinde bir yabancı gibi etrafı izliyordum. Doğa Irmağın ara sıra görünüp yanıma gelip gitmesi; beni boşluğa bakan zavallı bir adam olmaktan kurtarıyor; çocuğunu gözetleyen değerli bir ebeveyn konumuna getiriyordu.

 Çocukların oyunları, birbiri ile bir dakika içinde arkadaş olmaları insani ve çok doğal ilişkilerin en doğalıydı. Ya yetişkinlerin asık ve donuk bakışları; aynı zamanda konuşmak, tanışmak, dinlemek yerine muhteşem bir çabukluk ile çekirdek yiyerek etrafı kirletme hareketleri ne kadar doğaldı? Bence harika bir rezalet… Bu şehrin insanları adına bunun adı muhteşem bir rezalettir… Bu yetişkinleri; temiz ve şık giyimli kadın ve erkeleri izlerken aklıma zaman zaman dut ağacımıza musallat olan tırtıllar geldi. Kelebeklerin bıraktıkları yumurtaların bir süre sonra larvaya dönüşmesi ve dönüşümlerini tamamlamak için inanılmaz bir yaprak tüketmeye ihtiyaçları vardı. Durmadan yerler; dut ağacının o güzel görüntüsünü birkaç gün içinde utanılası bir görüntüye çevirirlerdi.

 Dut ağacının yapraklarını kemiren larvaların önce tırtıl, sonra kelebek olmak mecburiyetleri vardı! Ya, durmadan çekirdek yiyerek, oturdukları parkları, yürüdükleri kaldırımları kirleten yetişkinlerin ne mecburiyetleri var? Bunu anlayan varsa; beri gele…

 Doğa Irmağı arama bahanesiyle parkın içlerine girdim. Küçük çocukların yanında biraz daha büyükçe çocuklar da vardı. Her yaştan, her renkten çocuklar… Hemen yakınımda üç oğlan çocuğu gelecek adına birbirleriyle güreşirken yetişkinler gibi taraf ve bertaraf olma sancısı yaşamaya başladılar. Çocuklardan ikisi diğerini hırpalama gayreti içindeydiler. Hâlbuki buraya birlikte gelmişlerdi. Muhtemelen aynı mahallenin, aynı sokağın çocuklarıydı. Tek kalan çocuk; tipik yetişkin gururu ile ayakta kalmaya çalışıyor; kaslarına yüklediği gurur gücü ile iki çocuğa karşı direnmeye çalışıyordu. Ama sonuçta olan oldu; iki çocuğun güçleri, kurnazlıkları ve hileleri galip gelmiş; iki çocuk diğerini yere düşürdüler. Yere düşen çocuk; yenilgiyi kabul etmediği gibi sert bir tekme ile iki çocuktan diğerini geri püskürttü. Birbirlerini sınama, gelecek adına hilelerle, kurnazlıklara hazırlanma çabuk başladı, çabuk bitti…

 Park alanını kaplayan çekirdek kabukları neredeyse parkın doğal sergisi gibi; yerde yumuşak bir zemin oluşturmuştu. Belki de park içinde oyun oynayan ve yere düşen çocukları koruma göreve bile görüyordu; yetişkinlerin durmadan yere bıraktıkları çekirdek kabukları.

 Gökteki ay tam bir hilal görünümündeydi. Yerdeki çocuklar, yetişkin ağırlıklarından, kirlerinden çok uzak; tam bir doğal çekicilik içinde birbirine koşan ama birbiri ile bir arada yaşayamayacak gezegenler gibi uzayın sonsuzluğunda kendi dönencelerini yaratma peşindeydiler.

 Bu çocuklar, bizim çocuklarımız. Ama bize ait olmayan bu toplumda yaşayan, anası, babası ayrılıp da kimliksiz, kişiliksiz, korumasız kalan çocuklar da bizim çocuklarımız. Sokağa, sevgiden yoksunluğa düşen çocuklar çok hızlı ve uzun süre yağan yağmurlar gibidirler. İnsanlığın yaptığı en muhteşem barajlar bile uzun süreli yağmurlar sayesinde dolar-taşar. Ve insanlığın büyük eseri olan dev barajların kapakları açılmak zorunda kalır. Çünkü muhteşem sular, barajı yerle bir edecek seviyeye gelir.

 Toplumu oluşturan çocuklar da yağan yağmurlar gibidirler. Yatakları bozulur, sevgisiz kalırlarsa toplumun en harika barajlarını patlatacak hale gelirler. Kendi çocuklarımızı sevdiğimiz, önemsediğimiz kadar boşluğa düşmüş, sevgisiz kalmış çocukları da önemsemeliyiz; yoksa tabiatın muhteşem patlaması biz çok geç kalınca kendi doğal yok edişini başlatır…

 Güven Serin

19 Haziran 2010 Cumartesi

HAYDİ TÜM KEPLER HAVAYA

Kamera; Güven   Gelibolu-Çanakkale Boğazı

Sıfır hacimde, olmayan zamanın kulakları sağır
eden patlaması ve genişleyen evren...
Sabır -bekleyiş. İçiçe geçmişliğin kıyısında varolan
insanoğlu. Kim bilir hangi dengenin dengeleyecisi
adına! Ve sükunet, dinginlik, sessizlik...


Kamera; Güven   Anne ve Çocuk
Karagözlü bir insan yavrusu.
Yavrusuna sarılmış bir anne-ana
Gemi Çanakkale Boğazının sularını yara yara
ilerlerken dingin manzaraya yaklaşan anne,
ilkönce korkuttu beni. Hüzün çökmüş anne,
karagözlü çocuğu hafiften aşağıya, boğazın
serin ve dingin sularına sarkıttı. Ve ben;
korktum! Acaba! Dedim... Kendimce
gardımı aldım. :)) Ama ben yanılmışım.
Anne yavrusana oyun yapıyordu. Onu
boğazın sularına atar gibi yapıp, inanılmaz
bir sevgi ile sinesine çekiyordu.
Ve bu yavru, ana için cübbesiz de,
kepsiz de güzel ve değerliydi...


Kamera; Güven      Manisa

Çocuklar oyun oynuyordu. Ve çocuklar en güzel anları,
öğrenimleri oyun oynarken kazanırlar. Çocuklar,
cübbesiz de, kepsiz de güzeldir oyun oynama
mutluluğnu sevgi ve şefkat ile sahiplenirlerken...




                  HAYDİ, BÜTÜN KEPLER HAVAYA


Yaz sıcaklarıyla birlikte okulların tatil zamanı da geldi. Aileleri ve gençleri en çok ilgilendiren ve meşgul eden bir öğretim yılı daha son buldu. Son yılların modası haline gelen mezuniyet kutlamaları ve kep atma törenleri de, şehrimizin neredeyse tüm okullarında aynı gösterileri yaptığını görüyoruz.

Üniversiteler, liseler, ortaokullar derken, kreş çocuklarının yılsonu gösterileri aynı gösterinin renkli-sevinçli sahnelerine dönüşüyor.

Bir uygulama yöneticilerin, ailelerin kabul edişiyle inanılmaz bir hızla başlıyor ve tüm ülkeyi sarıyor. Yılsonu gösterilerinde yapılan eğlencelerde cübbe ve kep giymek ve sonra da kepleri havaya fırlatmak; gezdiğim gördüğüm birçok yerde uygulanıyor. Anlaşılan o ki,cübbe ve kep; öğrenciler, aileler ve okul yöneticileri için; vazgeçilmez bir tören giysisi haline geldi.

Cübbeler giymiş ve başlarında kepleri olan çocukları Manisa’da da gördüm. Şehit Neşe Alten kreşinde de, Tekirdağ Anadolu Lisesinde de, Atatürk İlköğretim Okulunda da, Süleyman Paşa İlköğretim Okulunda da aynı törenlerin cübbeleri giyildi kepleri havaya fırlatıldı.

Aslında cübbe, hukukçuların, din adamlarının giydiği bir giysidir. Öğrenciler tarafından bu kadar önemli bulunması ve kabul görmesi; belki de dünyevi adaleti dağıtacak hukukçu olma isteği ile dünya dışı sonsuzluğumuzun adaletini de dağıtacak bir din adamı olma özlemi arasındaki ince çizginin açlığıdır diye düşünüyorum.

Peki, okulların bu tür eğlenceleri düzenlemeleri, öğrencilere cübbe ve kep giydirmeleri önemli midir? Elbette yeni bir yaşama başlayacak ve yıllarını o okulda tamamlamış öğrenciler için; eğlencenin şık bir görüntü ile bütünleşmesi önemlidir. Biz aileler içinde oldukça önemlidir kep atma törenleri. Minicik veya yetişkin hale gelmiş çocuklarımızı cübbe içinde ve kep takmış bir vaziyette görüp; sevinmenin en önemli sevgilisi oluruz…

Cübbe giymiş çocuklarımızın da heyecanına diyecek yoktur. Küçük yavrucaklara, yetişkin çocuklarımıza oldukça yakışan ve onları daha hayata atılmadan önemli kılan kıyafet ve beden bütünlükleri; fotoğraflara, vidolara da çok önemli renk katar! Bu tür törenlerde aileler neredeyse birbirini çiğneyecek hale gelir. Öyle ya, çocuğu cübbe giymiş, kep takmıştır. Bir değil, bin fotoğrafını çekmeli! Artık her ailede fotoğraf makinesi, video aleti olduğu için cübbeli ve kepli çocuklarımızın film stüdyosuna girmişçesine terlemeye başladıklarına tanık olursunuz…

Çocuklar cübbelerin içinde ve keplerinin altında ve patlayan flaşların karşısında terledikçe terlerler. Sürekli gülümsemeleri istenir.

Aileler en neşeli, en heyecanlı halleriyle seslenir çocuklarına; “ yavrum, biraz daha gülümse. Başını biraz yukarı kaldır. Arkadaşına sarıl. Yan dön.” … Gibi ardı arkası kesilmeyen istekler başlamıştır. Çocuklarımızın töreni, bizim törenimiz olmuştur. Nasıl olsa makinelerimiz dijital. Çek ve beğenmezsen sil. Bir daha çek ve bir daha gülümse…

İşin doğrusu çocuklarımızın cübbe giymesi, kep takıp ve sonra da finalde kepleri havaya fırlatması beni de mutlu ediyor. Çünkü eğlencenin göze-gönle hitap etmesi aklın da kabul etmesi demektir.

Çocuklarımızın cübbe giyip kep takması okul yöneticilerini de mutlu ediyor. Çünkü yoğun geçen bir yılın ve yıllardır bir arada olup da mezun olan öğrencilerinin buruk bir şekilde değil de mutlu ayrılması bir parça teselli oluyordur onlar için. Sonuçta cübbeli, kepli mezuniyet törenleri; okul yöneticilerini, öğrencileri ve aileleri de mutlu ediyor. Bol fotoğraflı hayata merhaba veya okul hayatlarının farklı alanlarına geçme adına yapılan birkaç saatlik eğlencenin kime ne zararı olabilir?

Fakat gözlemlediğim bir şey daha var ki, ailelerin eğitim ve okul masraflarını karşılayamayacak hale gelmesi, birçoğunun bu sorumluluğun altında ezilmesi; kep ve cübbeli kutlama törenlerini bile sessiz bir burukluk içinde izlemelerine, kabul etmelerine neden oluyor.

Eğitimde ki fırsat eşitliği ne yazık ki, cübbe ve kep adaletinde olduğu gibi olmuyor. Aynı okulda bile farklı sınıfların torpilli öğrencisi olma adına okullara yüklü bağışlar yapılıyor. Ve ne hazindir ki, bazı okullarımızın önündeki servislerden geçilmiyor. Neden? Çünkü o okul ve okulun öğretmenleri daha değerli!

Peki diğer okullar? Orada bulunan öğretmenler ne yapsın? Kendi okulları hor görülüp dışlanması o öğretmenin eğitim aşkını nasıl motive eder acaba?

Cübbe ve kep eşitliği ve adaleti bütün okullarda aynı görüntü, aynı heyecanı verirken; eğitim eşitliği cübbe ve kep gibi aynı adaleti dağıtmıyor. Ne hazindir ki, şehrimizde önemli bulunan birkaç okula girmek; sırat köprüsünden geçmek kadar önemli!

Peki, bu duruma Milli Eğitim Müdürümüz ne diyor? Sanırım hiçbir fikri yoktur. Parası bol olan, torpili yüksek olan, bağışını yapar, adresini kâğıt üzerinde değiştirir ve o önemli okulun ailesi içeni karışır. Nerede okuyorsun dendiği zaman; çocuk, ‘ ben şu önemli okulda okuyorum” der. Mutludur. Okulu temizdir. Okulu beton havlulardan ibaret olsa da, öğretmenleri diğer öğretmenlerden daha değerlidir.

Sonuçta en kenarda en dışlanmış okulda da okuyor olsanız, o okulun öğrencisi de, okul yönetimi ve öğretmenleri de mezuniyet gecesinin tadını çıkarmak isteyecektir. İşte tam da bu anda, imdadımıza cübbe ve kep yetişir. Çünkü cübbe ve kep, okul ayırt etmez. Ve giyilen cübbeler en kıyıdaki okul öğrencisine de en önemli okul öğrencisi gibi önemli bir hava katar.

Sözün sonu; en tenhada kalmış okulların öğretmenleri en az tanınan ve özel derslerden faydalanamayan öğretmenlerin öğrencileri de mezuniyet törenlerinde şık cübbeleri içinde keplerini fırlatırlar. Havaya atılan keplerin öğrencileri; ister en ucuz, en boyası dökük okul, ister en şık, en pahalı okulun öğrencileri olsunlar! Tüm keplerin bedenleri tazeciktir. Hayatın hoyratlığına teslim olmamıştır. Tabiatın güzelliğinin rekabete, aldatmacaya, torpile dayalı olduğunu öğrenmemişlerdir.

Cübbeler içindeki çocuklar birkaç saatliğine de olsa neşe içinde boy gösterir bolca poz verirler. Kim bilir hayat onlara neler getirecektir? Hayata daha atılmadan okulların, sınıfların ve öğretmenlerin ayrı tutulduğu minik dünyaları, kep ve cübbe neşesi içinde gelişmeyecektir. Çünkü biz hâla eğitimi-öğretimi önemli bulup yeterince önemsemiyoruz. Hâla silaha ve büyük Mercedes arabaya ayırdığımız para ve önem kadar önemi, tüm çocuklarımıza ve okullarına adaletli bir şekilde sunamıyoruz…

Haydi, tüm eller keplere. Ve kepler havaya… Fırlatılacak, fırlat…
GÜVEN