TÜRKAN SAYLAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRKAN SAYLAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2019 Salı

TÜRKAN'IN BAKIŞLARI






                                              TÜRKAN’IN BAKIŞLARI


    Son günleri, sonsuza atacağı adımları çoktan bir kitaba; esere dönüşüp, yüz binlerce insanın kendi hikâyesine dönüştü.

    İdealizm kendine bir kurban daha mı aldı? Yoksa bir öncü kendi başarısını, köklerini daha da derine mi gömdü? Türkan, daha baştan beri; okul yıllarında hümanizme yazgılı olduğunu karakteri ve duygularının mantığı üzerinde bıraktığı etkiden biliyordu.

  Taşıyacağı yükler, alacağı yol; yüz binlerce insan bir araya gelse, yapmaktan çekineceği kadar büyük ve ağırdır. Onun içinse yaşamın kendisi; yaşama biçimiydi… İki evlilik, iki kocanın hürriyetine, kadınlığına; “Evinde otur; evinin kadını ol!” baskılarına, ricalarına zerre kadar yanaşmamış, kendi inancını; başarı öyküsünü yazmıştır.

   İki kez vereme yakalanıp, iki savaştan da galip çıkar. Tıpkı kansere yakalanıp bir göğsünü aldırdıktan sonraki galibiyeti; gibi… O yüzden, sıklıkla tekrarladığı marşı; “ Çıktım Açık Alınla Girdiğim Her Savaştan!” şeklinde yorumlanacak, benimsenecektir.

  Girdiği her savaştan; cüzamlılarla verdiği o büyük ve yüce mücadelenin yanında, öncelikle kız çocuklarını okutma çabaları, insan sınırlarını zorlayan, günü kurtarma sıradanlığına teslim olmuş insanların anlamayacağı aşamaya ulaşmıştır.

   Kim bilir kaç bin cüzamlıya dokundu. Evet! Bizzat dokundu. Çünkü cüzüm hastalığının bulaşıcı olmadığını biliyordu. El yüz temizliğine dikkat ettiğin zaman bir şey olmayacağını, hastalara dokunarak da ciddi yardımlarda bulunulacağını çoktan görmüştür…

  Cüzam isminin bile yettiği zamanlarda vermiş olduğu mücadeleyi anlamak için; Van’ın Çaldıran ve Bahçesaray ilçelerine gitmek. Kimselerin uğramadığı zamanlarda oralarda köy köy, mezra mezra alınan yolların, çekilen cefaların karşılığıydı; itilmiş, kakılmış, yok sayılmış bir cüzamlıyı hayata kazandırmak…

  Unvanları çoktur; Eğitimci, doktor, yazar, akademisyen, Çağdaş Yaşama Derneği Başkanlığı ve daha niceleri…

   Yaşamının sonuna geldiğini görüyor, anlıyordu. O bir doktordur; bedensel faaliyetlerinin, almış olduğu ilaçların-zehirlerin bedenine yaptığı etkiyi çok iyi izliyordu. Yemek yiyemiyordu. Dayanacağı, dayanması gereken bir tek tarih vardı; 2 Mayıs 2009 gününe kadar bir şey olmasın; gerisi; Allaha emanetti…

  2 Mayıs günü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yirminci yıl kutlamaları yapılacaktır. O güne kadar ne yapıp ne edecek ölmeyecektir! Lütfi Kırdar’da yapılacak kutlamalar, onur ruhuna son bir teşekkür sunmaktan öte, değerli bir veda töreninin de en anlamlı günü ve gecesini de tarihin kayıtlarına geçirecektir.

  Bu anlamlı güne ve geceye katılmayı Fazıl Say’da kabul etmiştir. Konser biletleri günler önceden satılmıştır. Say’dan başka; Patricia Kopatchinskaja, Cihat Aşkın, Çağ Erçağ, Tolga Salman, Burcu Karadağ ve Güvenç Dağüstün hiçbir para talep etmeden bu işi Çağdaş Yaşım Destekleme Derneği ve Türkan için kabul ettiler.

  Türkan’ın ölüm anına on altı gün kalmıştı. Belki de bu öykünün ve bundan sonrakilerin doğum anına… Yaşamı kuvvetlendiren, daha ötelere taşıyan şey, dönüşümler, yenilenmeler değil midir?

   Evrende kalıcı olan ne var?10 milyar yıl yaşayan en büyük yıldız bile eninde sonunda, sönmeye yazgılı, dönüşüme programlı değil midir?

   Kalabalık çok büyüktür. Lütfi Kırdar tarihi günlerden birisini yaşamaktadır. On altı gün sonra yaşama veda edecek Türkan’da öyle! Salona girince ilk söylediği şey; “ Aman Allahım! Aman Allahım!” Hissettiği şey; ölüm yoktur; değişim, dönüşüm ve ilerleme vardır…

  Kardelenler’i gördü; beyazlıklar içinde. Kış savaşçılarıydı onlar. Bahara hazırlanan, saflığın imbiğinden süzülen beyaz renkte kış güneşi kokan Kardelenler’i oradaydı.

  Büyük bir alkış tufanı; erişilmez olanın bedeninden öte, ruhuna dokunma çabaları; inanılmaz görüntüler…

   Bedeni her şeyden vazgeçmiş, ruhu direniyordu. Bir fısıltı içinde şunları tekrarlıyordu;

“ Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gâvurluğum kaldı, ne Kürtçülüm, ne de komünistliğim. Şu son aramayla darbeci yerine kondun. Umurumda bile değil. Çünkü ben, gavur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece, yüreği insan sevgisiyle dolu hekimim. Ülkemi, insan haklarına ve hukuka saygılı, demokrasiye inanan hükumetlerin idare etmesini isteyen bir vatanseverim. Hayatım boyunca tek istediğim, iyi ve dürüst bir insan olmaktı.

  Bedenini yiyip bitiren kanser, verilen zehirler, dayanma gücünün son anına geldiği anlarda; duydukları sözcükler; dizelere dönüşmüştü. Şiirlere ve şarkılara hayat vermiş insanların sonsuza adanmış ruhları, onun cüzamlı hastalara, Kardelen’lere sarıldığı gibi Türkan’a sarılmışlar, onu ağrısız, acısız ve ağırlıksız olana davet ediyorlar…

  James Joyce’nin ruhu oradaydı; o da, Türkan’ın eriştiği yere büyük bir saygı içinde Türkan’ın duyacağı biçimde mısralar fısıldıyordu;

“Artık ağlama, yaslı çoban artık ağlama/Yas tuttuğun Lycidas ölmedi, zira/Sudan örtünün altında batmışsa da…

   Türkan, camdan bakıyor, sokağa toplamış kalabalığa,”SUS” işareti, sükûnet, sakinlik çizgisini anlatmaya çalışıyor. Oysa onu, onun ülke sevdasını kirletmeye çalışanlar,”Ali Cengiz oyunu” içindeydiler. Ölmesine bir ay kala, neredeyse son bir ölüm gösterisini, diğer ölüme taş çıkartacak bir sınanmayı, camdan bakışları, insana, insanlığa olan sevgisiyle yine kucaklayarak; şefkat içinde; Türkan bakıyordu…

   Güya öleli çok olmuş Türkan’ın! Oysa camdan bakıyor; Türkan’ın bakışları, camda, cama ait gönüllerde kalmış…

Güven Serin