hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2011 Salı

BUZDAĞININ HİKAYESİ

Kamera; Güven Şile-İstanbul
Her yerin ayrı bir hikayesi var. Bazıları çok bildik,
bazıları yepyeni... Burada kayalar ile denizin hikayesi çok
gerilere gidiyor; belki de insandan öte olan gerilere...
Kamera; Güven Şile
Karadenizin coştuğu, haykırdığı bir zamanda
oradaydık.

Kamera; Güven Polonezköy-İstanbul
Ludwik Pansiyon. Sıcak ve huzurlu bir yer.
Bir zamanlar tabiatı sevmiş ve ona inammış
insanların çoğunlukta olduğu bir yer.
Romantizme inanmışların hâla gidip bir şeyler
bulacağı bir yer...

BUZDAĞININ HİKÂYESİ



 Benim mantığım; savaşma seviş mantığına ters gelmiştir ezelden beri. Her şeye boş ver hayatını yaşa, fantezisi içinde olamadım. Hayatın en güzel rüzgârını da, zevklerini de çalışmışlığın, yorgunluğu içinde hak etme düşüncesinde oldum. Fakat hayatı bir yük, o yükü de gün yüzü görmemiş banka hesapları olarak da algılamadım.

 İnsan onurunu yaptığı işlerin faydaya dönüşmesiyle yüceltir. Fayda, zarara, kötülüğe yol açıyorsa, hiçbir insan bu onursuzluğa dayanamaz. Yüce yaratıcının tabiat dengesi de insanın ve insanların onurluluk ile onursuzluğu arasında kurulmuştur. Bu dünyadaki insanın mücadelesi aynı zamanda kötü ile iyinin, erdem ile erdemsizliğin de savaşadır.

 Bir toplum ne kadar çok estetikten, zarafetten, nezaketten, adaletten, demokrasiden haberdarsa, o toplumun buzdağları da o kadar az olacaktır. İçine kapalı bir toplum, savaşmayı da, sevişmeyi de onurlu nazik ve estetik beden ve ruhlarla algılamayıp kabullenmiyorsa; savaşın da, sevişmenin de rezaleti çıkacaktır ortaya.

 Evrenimizin ve dünyanın temelinde hareket vardır. Sonsuza uzanan bir hareket içinde muhteşem bir yolculuk yapıyoruz. İnsan bedenini de, ruhunu da hareket yüceltir, anlamlı hale getirir. Üşenen, deneyimlerden, gelişmelerden kaçan insan; korkulara, kâbuslara teslim olur…

Buzdağının Hikâyesi vardır nesilden nesle akmış, efsaneye dönüşmüş. Buzdağı ile genç güzel bir kızın öyküsü

 Günümüzden çok önceleri, buzdağının hemen yakınlarında yaşayan köyde de ay parçası, elma yarısı gibi güzel bir kız yaşarmış. Köy insanları “kar adamlar” olarak bilinirmiş. Kar yağmaya başladı mı dokuz ay kalkmaz, kendi beyazlığı içinde arınmanın muhteşem yolculuğunu yaşatırmış.

 Buzdağı heybetli mi heybetliymiş. Ama asıl olan gücü, görkemi suyun altında gizliymiş. Kız ile buzdağı yıllara varan dostluğu geliştirmişler. Günün farklı saatlerinde kız, buzdan evlerinden dışarı çıkar buzdağının göz alıcı görüntüsünü, ışıltısını izleyerek gönlünü sustururmuş. Aynı telaşı, heyecanı buzdağı da yaşarmış. Ay parçası, elma yarısı kız, dışarı çıkınca buzdağını bir telaş alır, buz gibi bedenine rağmen şıpır şıpır terler akıtmaya başlarmış.

 Günler, ayları ve aylar da yılları izlemiş. Ay parçası kız daha da serpilmiş. Harika bir kadın olmuş. Buzdağı ile kızın aşkı da nesilden nesle aktarılacak hale gelmiş.

 Buzdağı, milyonlarca yıldır soğuğun erdemini yaşarken, ay parçası kıza aşık olmuş. Bu aşk, buzdağını normalden daha fazla eritmeye başlamış. Kız, büyüdükçe, serpildikçe buzdağı da için için erimeye, büyük parçalar halinde denize dökülmeye başlamış.

 O diyarda yaz çok az yaşanırmış. Yine böyle bir yaz günü, karların etraftan kalktığı, bahar çiçeklerinin yeşerdiği, tavşanların oyunlar oynadığı zamanda kız, özlemle buzdağına bakmış. Görünen buzdağı yokmuş. Görünmeyen heybetli tarafı ise suyun altında duruyormuş. Buzdağının görünen yüzünden eriyen buzlar, su olup denizden taşıp, kızın köyünün yakınından geçen dereye dönüşmüş.

 Kız günlerce ağlamış, buzdağının neden onu terk ettiğini bir türlü anlam verememiş. Aslında buzdağı terk etmemiştir. Sevgisinin sıcaklığına görünen yüzünü feda etmiş, su olup, dereye dönüşmüş. Dere olup akarsa, kıza daha yakın olurum diye düşünmüş.

 Kız, buzdağının görünen yüzü eridikten sonra kimselerle konuşmaz olmuş. Ama aynı zamanda içinde bir korku varmış. Yoksa benim sevgimi buzdağı da hissedip, sevgisinin kurbanı mı oldu diye de düşünüyormuş. Ay parçası, elma yarısı kız, bir gün; çiçeklerin güzel kokusuna, kuşların şarkıları hatırına daha önce hiç görmediği derenin yanına kadar gitmiş.

 Ay parçası kız, gördüklerine inanamamış. Buzdağının görüntüsü, pırıltısı derenin görünen yüzünden ona bakıyormuş. Kalbi duracak gibi olmuş. Buzdağı dile gelmiş; “ ey sevgili, milyonluk düşlerin gerçek sevdası; senin için eridim, senin için aktım, dere olup sana geldim. Sana kavuşmak için.”

 Ay parçası kız, buzdağının dere olmuş sularına kendini atıvermiş. Kız, derenin saf sularında, milyonluk düşlerinde yüzmüş, buzdağının dere olan bedeniyle sevişmiş. Gün sona ermek üzereyken, kız dereden dışarı çıkmış. Güzelken daha da güzel olmuş. Ama kızı bir korku olmuş. Bu kadar büyük bir sevgiyi, bu kadar yaşlı bir buzdağının aşkını taşıya bilir miyim diye?

 Ay parçası kız buzdağına dönüp; “ Korkuyorum ve aklım karışık. Senden özür dilerim. Senin akışına, berrak sularına kapılıp hemen sana koşmamalıydım. Çok korkuyorum.” deyip, buzdağının dereye dönüşmüş berrak sularının yanından koşarak köyüne geri dönmüş.

 Milyonlarca yıl buzdağı olarak yaşamış, deniz ile gök arasında ilahi bir denge olmuş sular; kızın korkularını, kendi sevgisinden ötürü olduğunu sanıp bir gecede kuruyup, yok olmuş.

 Bu güzel dünyada milyon yaşındaki buzdağlarının eriyişi böyle hikâyelerden çok, belki de doğanın insan ile insanlık ile başka bir anlaşmasının bozulmasının kanıtıdır diye düşünürüm.

 Güzel dünyamızın milyarlık yaşında, milyar sayıda öyküleri, masalları, destanları vardır. Hayatımızı anlamlı hale getirip, hayatımızın erdemli ve onurlu bir çizgiye gelmesini istiyorsak, kendi destanımızı da yazmak için mücadele vermeliyiz. Her insanın yapabileceği oldukça güzel ve anlamlı işler vardır.

Tıpkı her insanın çevresinde seveceği bir buzdağı, orman, ağaç, dere, göl, deniz, ay parçası olabileceği gibi…

Güven











21 Temmuz 2010 Çarşamba

YAŞLI ADAM ve ÇİÇEKLER

Kamera; Güven -      Tekirdağ
Tozu ile,eğri-büğrü yollarıyla sevdiğim şehir.

Ah bu liman, bu deniz olmasaydı; ben bu şehri
severmiydim vazgeçilmez ana kokusu
gibi! Severmiydim doğanın dağını,
tepesini,çölünü,ırmağını,ormanını
sevdiğim gibi...


YAŞLI ADAM ve ÇİÇEKLER



 Her çiçeğin kendine has kokusu, rengi ve hikâyesi vardır. Kimi çiçek, yükseklerde yaşamayı sever. Kimi ise alçaklarda renk sunar, koku yayar. Bazıları yamaçlara, bazıları tepelere yayılmayı uygun görür. Çiçekler olmasaydı bizi büyüleyen ve hayatı biraz daha anlamlı hale getiren kokular olur muydu hiç? Karanfilin yanık kokusu, yasemin çiçeğinin gizemi ve duruluğu, gülün baş döndürücü kokuları olmasaydı bize bu duyarlılığı vere bilirler miydi?

Çiçekler, belki de insanoğlunun hayatında en güzel ve en vazgeçilmez gerçeklerdendir. Ovaların, yaylaların, bayırların, dağların muhteşem süsü ve güzelliği olan çiçekler…

Aslında bu çalışmam küçük beyaz bir yasemin çiçeğinin bende bıraktığı derin izin etkisinde yapılan bir çalışmadır. Belki de yasemin çiçeğin o hüzünlü hikâyesi, o yaşlı adamda olmasaydı ben de böyle bir yazıyı şu an düşünmeyecektim.

Gün yeni doğmuş daha şafağın bıraktığı çiğ damlacıklarının izi bile duruyordu. Küçük sahil kasabasının tahta masalı, tahta sandalyeli çay bahçesinin taze çay koktuğu yere geldim. Çay kokusu, çocukluğumun dedelerimizin tahta sandalyeli kahvelerinin çay kokusunu anlatıyordu bana. Normal hayatımın ¾ lük zamanı bana şunu öğretti ki; kokular insan hayatında çok önemlidir. İnsan ne sevdiği kokuyu, ne de sevmediği kokuyu unutur! İsterse üstünden bin yıl geçsin. Harika beynimiz, koku hücrelerimiz onu bir şekilde bir yere hapseder.

Çay bahçesi sarmaşık, güller, karanfiller, yaseminler ile doluydu. Gelen kokular bir çiçeğe ait olmaktan çıkmış, tüm çiçeklerin ortak kokusu oluşmuştu. Ayırt edilen en önemli koku; taze çay kokusuydu. Yaşlı kahveci bu saatte çayı hazır hale getirdiyse belli ki şafak vakti gelmişti buraya. Kahveciliğin en önemli şartı da erken gelip çayı demlemektir. Çayı usulüne göre demleyip dinlendireceksiniz. Ortalığı temizleyip-toparlayacaksınız…

Denizden taze yosun kokuları çayın ve bahçedeki çiçeklerin kokularıyla buluşuyordu. O ana kadar fark etmediğim yaşlı adamı çayımı yudumlarken fark ettim. Temiz giyimli titiz bir adam olmalıydı. Denize, sanki denizden çok ötelere bakıyordu. Onun da masasında dumanları tüten bir çay vardı. Yarısına kadar içilmiş aklına geldikçe küçük bir yudum alıyordu. Yan tarafta duran boş sandalyede bir baston, bir de palto duruyordu. Masanın üstünde kaşe bir kasket ve siyah bir el çantası…

Yaşlı adamın kıyafeti gençleri kıskandıracak kadar uyumlu ve yakışmıştı. Bej rengi kaşe pantolon üstüne siyah bir gömlek ve onun üstüne de beyaz renkli süveter giymişti. Kısa kesimli saçları ve daha bu sabah olduğu sakal tıraşı yorgun yüzünü, çökmüş omuzlarını imrenerek seyrettim. Sanki bu adam benim yaşlı halimin bana özel bir sunumuydu. Bakımlı ve titiz… Hayata dair büyük pişmanlıklara iç çekmeyerek bakan ve hayatı sevmişliğin güzel onurlu yaşlı hali…

Yaşlı adamın masasına gitmeye can atıyordum. Küçük bir selamın bu işi çözeceğini de biliyordum. Ama ya yaşlı adam, sabahın bu tenhalığını kendine özel bir dinlenme zamanı sayıyorsa! Diye düşünürken, yaşlı adamın davetkâr sesi; “ Hoş geldin evlat” diye seslenişi rüyadan da uyanmama neden oldu. Yaşlı adam gerçekti… O konuşuyordu. Ve bu fırsatı kaçırmamalıydım. Selamına selamla karşılık verdim. Masasına gitmek için izin isteyince; “ Elbette gelebilirsin lütfen.” dedi. Masasına yanaştığımda nazikçe toparlandı. Ayağa kalkarak elimi sıktı. Eli, sımsıcak bir dost eliydi. Bu adama hangi açıdan bakarsanız bakın; size güven ve şefkat dağıtır görünüyordu.

Yaşlı adam kahveciye dönerek; “ İsmet, bize iki kahve yap.” dedi. Bizden başka müşterisi olmayan kahveci sanki bizi beklermişçesine hemen geldi. Hemen. Sizin ki nasıl olsun kardeşim.” Kahvemin nasıl olacağını öğrenen kahveci koşturarak ocağa gitti. Esinti kokuların da estiriyordu. Taptaze yosun kokuları içinde taptaze bir sohbete başladık.

Buralı mısın amca? Artık buralı oldum evlat. Çok zaman oldu geleli. Çok uzun bir zaman… Yalnız mı yaşıyorsun? Ben yalnızlığı severim evlat. Yalnızlık güzel ve onurludur…

Yaşlı adam cebinden sigara ve çakmağını çıkardı. Çakmak, yılların ağırlığını rengini solarak göstermişti. Yaşlı adam, bir çakmağa bir denize baktı. İç çekişiyle birlikte yüzü de değişti. Sanki kıtalar yer değiştiriyor, yaşlı adam; kendi kıyametini bu küçük zamanda gerçekleştiriyordu. Kıyamet sonrası büyük sessizlik… Hiç konuşmadan kahvelerimizi içip sigaralarımızı yudumladık.

Sen nerelisin evlat? Batı’dan amca. Ben batıdan Trakya’dan geldim buraya. Ama bilesen ki; ben şuralıyım, ben buralıyım; bana göre şeyler değil bunlar. Yaşlı adam gülümsedi. Hafifçe başını salladı. Ve “ Anladım evlat anladım sen dünyalısın yani.” Birlikte güldük. Az konuşup da çok anlamak-anlaşılmak ne muhteşem bir duygu…

Ne o benim adımı, ne ben onunkini merak ediyorduk. Ne mesleklerimiz, ne, ne kadar kazandığımız umurumuzdaydı. Biz, o anın keyfini, samimiyetini, güvencini yaşıyorduk. Bir limana sokulmuş iki tekne gibiydik. Anılarımız, coşkularımız ve anlamı acılarımız vardı anlatacak. Ama her insana açılmayan çok güçlü kapılar ile kapanmış gönül odalarımız da vardı.

Yaşlı adam sanki beynimi okumuşçasına ; “benim neden burada olduğumu, bu tenha kasabayı neden tercih ettiğimi merak ediyorsun değil mi evlat?” Evet, anlatmak istersen dinlerim amca. Kocaman ve çok ağır ahşap bir kapıyı açar gibi hiç acele etmeden gönül kapısını ardına kadar açtı.

 Muhteşem kapıdan gönül odasına girerken kutsal bir yere girerken duyduğum ürpertiyi hissettim. Güvenilmek, gönülden davet edilmek; ne yüce, ne paha biçilmez bir şeydi! Oda ardına kadar açılınca, renkler ve kokular, acılar, coşkular kucakladı beni. Ve asıl önemlisi; yaşlı adamın yarım kalan bir aşk hikâyesi ve göğsünün üstündeki cebinde küçük bir bez kesede duran artık toz hale gelmiş yasemin çiçeğinin kuru yapraklarıydı…

Güven 

16 Ocak 2010 Cumartesi

CÜMBÜR CEMAAT EĞLENİYORUZ


Posted by Picasa
Kamera; Güven Uyuyan Kadın
Doğan Yıldırım Erdem

Uyumak zorunlu ve güzel bir ihtiyaç. Ele
ele; uykunun doğru zamanıysa... Bir de
uykunun son bulmuş anın,güzel insanlığını
yaşamak varken; uyutuluruz; ben buna
yanarım.:))

Kamera; Güven
Doğan Yıldırım Erdem
Sanatçı çocukları resmederken; kendi
çocukluğunun zamanlarını anlatmış.
Bu resim biraz dikkat ve biraz orta yaş
ile sizlere 10 köfte ve bir ayran
kazandıracak:)) Nasıl mı?
Elbette en soldaki çocuğun elindeki
demir aletin ne işe yaradığını bilmek
gerekecek.:))
Bilene, koşulsuz,kurasız 10 köfte ve bir
ayran..))


Kamera; Güven  Yunus'un Yeri

Millet eğlenirken, dağıtırken ben, boş mu
duracağım. Ben de eğlenip, dağıtacağım
anasını satayım..)) Nerede mi?
Tepelerin tenha vadilerinde, rüzgarların el ele
verip törenler yaptığı diyarlarda. Yunus'un
koşulsuz, kuralsız davet ettiği elcezleriyle
yaptığı taş kulübede, şöminenin sımsıcak
alevlerinde, sımsıcak şarabın keyfinde;
bende eğleneceğim anasını satayım.:))

CÜMBÜR CAMAAT EĞLENİYORUZ


Vur patlasın çal oynasın anasını satayım! Her şey o kadar güllük gülistanlık ki karamsar yazılar yazmak; güne ve ülkeye, siyasetçilere karşı ayıp olur. Zaten istesek de yazamayız. Çok konuşanın “sessiz” olmaya davet edildiği bu ortamda güzel yazmak, iyi ötmek bir işe yaramaz. Olan size olur, artık kahraman da ilan edilmezsiniz. İçeriye girip mahpus yatsanız; eski mahpusların tadı da kalmadı artık. Yani her şey boşa gider…

Millet eğlenirken, cümbür cemaat güler, yer-içerken biz ne yapacağız? Elbette şarabımızı içip, alışık olmadığımız viskileri yudumlarken de içimizin yanmasını hoşgörü ile karşılayacağız. Bir tarafımız buz tutarken bir tarafımız sıcaktan kavrulacak. Bir tarafımız yaman çelişkiler yaşarken; bir tarafımız; eğlen, coş, yık, yak anasını satayım diyecek…

Siyasetin büyük prim yaptığı ve mutluluğa giden yolda halkımıza büyük açılımlar yapıldı bu zamanda; hükümetimiz de elinden geleni yapıyor hani. Ülkede dert-keder kalmayacak bu gidişle. Tekel işçileri hakkını mı aradı; reddedecek bol biber gazı ile uğurlayacaksın. Milletin efendisi köylü; ürününe fiyat mı istedi; bugün git, yarın anan ve baban ile gel diyecek; köylü olana artık şehre göç et diyeceksin. Eczacılar demokratik bir ülkede, demokratik bir mücadele içine mi girdi; anlaşmaları fes edip, marketlere müjde vereceksin. Bir yılda trafikte ölen sayısı 5 bin kişi mi oldu, bol bol çocuk yapın diyecek, ölenlere rahmet okuyacaksın. Gazeteler, televizyonlar halkın duygularıyla oynayıp halkı gerçekler altında oyalamaya mı çalışıyorlar; onlar ve biz diyip onların gazetelerini almayın, televizyonlarını seyretmeyin diyeceksin…
Ülke eğleniyor; hem de cümbür cemaat. Eskiden onur, namus sayılan birçok davranışın yer değiştirdiğini görüyorum. Tabiatın yasaları insanın yasaları ile uyum bulmaya başladı. Bireysel hata yapan ve bireyselliğin yanlışına kapılan insanlar çok azdı. Bu yüzden yüzleri kızarır, topluma nasıl hesap vereceğiz korkuları yaşarlardı. Ele evinize bir icra gelmesin. Mektubu bile korkunun efendisini, utancın kraliçesini davet ederdi size. Siz; siz olmaktan çıkar boynu eğik dolaşırdınız bir ömrün uzantısında. Şimdi öyle mi; satmanın, kaçmanın, yalanın, aldatmanın, atlatmanın da kendi kültürünü oluşturduğunu görüyorum. Artık bu insanlar çoğaldı. Kimselerden utanmalarına, sıkılmalarına gerek bile yok. İnsanların yasaları, tabiatın yasaları ile uyum sağladı.

İnsanlar eğleniyor, insanlar el ele vermenin, el ele aynı işsizliği, parasızlığı, aldanmışlığı, serseriliği yaşamanın keyfini çıkarıyorlar. Eğlenin anasını satayım eğlenin! Hayatı ciddi kabul edip, onun, bunun namusu ile uğraşacağınıza; artık kendi dertlerimiz için eğlenelim. Öyle de yapıyoruz. Artık karşı ki komşunun eşyası, kızlarının giydikleri etek boyları, eve geç gelmeleri ilgilendirmiyor bizleri. Artık kendi şamatamızın, gerçek dışı yaşam tarzımızın eğlencesini yapıyoruz. Hem de cümbür cemaat…

Tanıdığım bir dost, birkaç yıl önce oğlu tarafından ciddi bir sınavdan geçti. Oğlu, çalışmış olduğu kurumda büyük bir hata yaptı. Hatasının karşılığında yüklü bir para ödemeleri gerekiyordu. Baba, bir süre alışılmış gururun etkisi ile başı eğik dolaştı. Boşa koydu olmadı, doluya koydu yine olmadı. Sonunda pis gurura nazikçe “hadi oradan” dediler. Ve oğul, yaptığı hatanın karşılığını para ile ödemek yerine, mahpus yatarak ödedi. Bugün hep birlikte yaşıyorlar. Hayatlarına çeki düzen verdiler. Mutlular. Yeni bir iş, yeni bir evlilik ve de az gururlu, az hatalı yeni bir yaşam; tıpkı doğanın yepyeni oluşumlarının yaşamları gibi.

Tanıdığım bir başka ailenin genç adamı bilinen nedenler ile borç yapmış. Artık borçlu olmak yarı yarıya kahramanlık sayılıyor. Borçlu ve icralı olmak; bence savaşçıların bedenlerindeki yaralar kadar önemli. Yapılan her borç, bedenin yeni oluşturacağı kahramanlık için bir çentik sayılır. Artık korkunun, kaçmanın, saklanmanın modası geçiyor.

Neyse biz yine asıl konumuza gelelim. Bu ailenin genç üyesi yaptığı borcu babasına anlatmış. Baba, eskilerin ar-namus ve ahlakını taşıyor. Hemen telaşa kapılmış. Bulup, buluşturup oğlunun borcunu ödemeye karar vermiş. 5 bin TL için çıkmış olduğu borç ödeme yolculuğu, tam tamına 100 bin TL ile son bulmamış. Ve tam bir kara mizah gösterisi içinde diğer oğluna seslenmiş; “ oğlum biz bu işi daha fazla karıştırmayalım, altından kim bilir daha neler çıkacak!”

100 bin TL ödeyip oğlunu borçtan, utanmazlıktan, rezillikten kurtaracağını sanan baba; geçte olsa hatasını anlamış. Bu babayı tebrik ediyorum. Artık gençlerimize kendi ayakları üzerinde durma şansı vermeliyiz. Kendi hataları, kendi sevinçleri, lüksleri ile yüzleşme şansları olmalı. Yapacakları her işin oluşacağı güzel bedeli kendileri ödemeli. Yoksa babanın dediği gibi; “ karıştırdıkça altından kim bilir daha neler çıkacak.”

Ülkemin güzel, vefalı ve çok bilir insanları eğleniyor. Göstere göstere eğleniyorlar. Aynı zamanda güzelim büyük sermaye sahiplerini de eğlendiriyorlar. Yeni bir ürün mü çıktı, en sevilen sanatçı ile büyük ve hoş reklâmlar yapacaksın. Bu reklâma kanacak, bu reklâmı ayakta alkışlayacak bir sürü mutlu insan var. Daha evlenir evlenmez evlerini eşya depolarına çevirecek, işyerlerini açar açmaz ceylan derisi koltuklara oturan bir sürü mutlu insanımız var. Ve bu insanlar kendi eğlencesini hak ettiler. Hep birlikte cümbür cemaat eğleneceğiz. Araya kimseler, kimsecikler girmesin…

Şimdi eski düğünlerin, sohbetlerin, komşulukların arayışını yapma zamanı değil! Şimdi; korkunun, kaçmanın, saklanmanın, kandırılmışlığın ve saflığın büyük eğlencesini yapma zamanı. Hem de cümbür cemaat…


Güven






























9 Ocak 2010 Cumartesi

BEN GELDİM


Posted by Picasa
Kamera; Güven
GANOS (IŞIKLAR) DAĞLARI
Her insanın bir hikayesi vardır. Her dağın, tepenin ve
yaşlı bir ağacın olduğu gibi... Kimi bilerek yaşar
hikayenin gidişini.Kimi hiçbir şey bilmeden
gidişin yolcusu olur...

BEN GELDİM



Bazen uzun ayların, yılların ardından çıka gelir “ ben geldim” deriz. Bizi bekleyen anneler, babalar, sevgililer ve eşler; bedenin bedene koktuğu yerde bize sarılırlar. İnsan, insana bu kadar mı güzel kokar hissine kapılırsınız. Doğanın bakir tepelerinden dışarıya fışkırmış bin-bir çiçeğin kokusunun çağrısını hisseder; tütsü kokan mağaralarda ayin çıngıraklarını duyar gibi olursunuz…

“Ben Geldim” sözcüğü, gelen ile bekleyen arasındaki en hakiki köprüdür. Gelmişliğin anlamı, gelmenize sebep olanın size gönderdiği tütsü kokularından çok ötedir. Ne matematiksel, ne siyasi, ne felsefe ile anlamlandırabilirsiniz gelmiş olanın haykırışını. Bazen “ Ben Geldim” haykırışını yapmak için bir-kaç ay, bazen bir-kaç yıl, bazen de belki bir ömür beklenir. Gelişin haykırışa giden ayak sesleri Türk Filmlerindeki kavuşamayanların çekim sahneleri gibidir. O kadar yürür, o kadar yol alırsınız da sarılışın son noktasını yapabilme tutkunluğunu bir türlü dindiremezsiniz.

Bazen özlenmiş bir sevgiliye, bazen bir dosta, bazen de bir anaya, bir ömrü senin uğruna harcamış, neredeyse bedensel bir adaklık içinde var olmuş bir eşe seslenirsiniz; “ben geldim” diye!

Nostaljinin mumla arandığı, çan seslerinin, koyun kokularının, çelik-çomak oyunlarının özlendiği zamanda; romantizmin çoktan demir alıp gittiği limanda “ben geldim” diyemezsiniz. Bilirsiniz ki, konuşulan her şey; var oluşun tek sebebi gibi; para-puldur. Zenginlik pırıltılı bir zehir saçar. Ama oldukça çekicidir. Siyaset arenası toz duman içindedir. Kıyısından geçmek isteseniz, şaha kalkmış atlar gibi dövüşen savaşçılar sizi yok eder. Sığınacak bir yeriniz, savunacak bir silahınız yoktur; öğretilerin kitaplara sinmiş kokularından başka. Ve bu iç çekişi bir korkun, bir çekilme olarak kabul etmez, uygarlığın pişman yaşlarını dökmemek adına kendi yerinizi nazikçe belirlersiniz.
Genç erkelerin kıyasıya savaşacakları genç kadınları yoktur artık. Bahçelerin kokan biberleri, karanfilleri, yaseminleri, gülleri de yoktur. Genç kadın ile erkeğin her gün bir başka çiçeğin sevdasına tutulmuş türküsünü dinlersiniz ve anlam veremezsiniz. Ve bunca iletişim, bunca teknoloji içinde “ ben geldim” haykırışını yapamayanların beklenmeyen hüznünü duyarsınız.

“Ben Geldim” sözü, haykırışı her yerde, her canlıya, her nesneye yapılmaz. Bir anlamı, bir iteneği olmalı bedenin çalışan motorları sayesinde. Beden heyecan ile çalıştırdığı motorlarını özlem ile besler ve gelinen yere varıldığında yapar seslenişini.

Türk Ulusu nice dağlardan, tepelerden, yaylalardan geçmiş, her geçişin gelişi için yüzlerce yıl söylemiştir bu türküyü. Sözde yerleşik hayata geçtiğinden bu yana ve öğretilerin öğrenmemelere karıştığı, uygarlığın büyük holdingleri daha bir semirttiği bu zamanda “ ben geldim” seslenişi yapılamaz. İster bir sevgiliye, ister bir anaya, isterse bir tepeye seslenmeyi deneyin! Sizi bekleyen bir ana, bir sevgili, bir tepe yoksa ve siz onlar için ayrıca yanmıyorsanız; “ ben geldim” sözcüğü ağzınızda büyür ve yutulamayan lokma haline dönüşür.

Sevgili Aziz dostum böyle bir seslenişi yapmak için tam tamına bir ömür beklemişti bu türkünün son nakaratı için. Çıkmış olduğu Avrupa yolculuğunda Rodop Dağlarından geçerken seslenmiştir bekleyişin yürek yakan özlemi ile. Rakım 1230 metrelerde. Dağlar daha bakir denecek kadar bozulmamış. Atalarımızın yüzyıllarca vatan bellediği yerler yabancı olmasına yabancıydı bize ama bekleyen ile gelen arasındaki sesleniş oldukça duygulu ve insanıydı.

Rodop Dağlarında yankılanan ses; “Ben Geldim” seslenişiydi. Tepeden tepeye geçen ses dalgaları; ne yapsa da dağların beyazlığı içinde kaybolmuş. Dedeleri Radoplardan gelmiş Aziz dost; bir borç öder gibi Radop Dağlarına, Kara Yusuf’a seslenmiş.

“Ben geldim kardaşım Yusuf; ben geldim.” demiş. Yusuf’un bedeni çoktan toprak oldu. Yusuf’un dağlarda bıraktığı izler kayboluverdi. Tıpkı bizlerin atalarının vatan bellediği topraklardan göç edip birkaç gün içinde başka diyarlarda kaybolduğumuz gibi kaybolup, yerli diyarların mahcup göçebeleri oldular.

Rodop Dağları geçilirken rakım 1230 metre. Aziz dost aracı durdurmuş ve beyaz tepelerin, Yusufçuk kuşlarının ötüştüğü yerlerin hemen kıyısında ses vermiş; “ Ben geldim Yusuf; ben geldim kardaşım” seslenişi yankılanmış, o tepeden diğerine gidip Radop Dağlarında kaybolmuş.

Arif Şentürk’ün Deryalar şarkısındaki Yusuf’un öyküsünü dinlerken müziğin nağmelerinde Yusuf’un öyküsünde duyudan duyguya geçeriz. Radop Dağlarının eteğinde yaşamış bir zamanların bıçkın Kara Yusuf’un da bir hikâyesi olmuş. O da gençliğin taptaze duyguları ile sevmiş. Sevmiş ve sevilmiş Kara Yusuf. Bir pehlivanmış Kara Yusuf. Ama ne hazindir ki sevdiğinin ağabeyleri girmiş araya. Silahlar patlamış ve Yusuf dağa çıkmış.

Kara Yusuf’u özleyen ana sık sık seslenmiş; “ Aman bre kara Yusuf’um dön gel artık eve” Silahlar patlamış Yusuf’un eli kana bulanmış. Radop Dağlarını mesken tutmuş Yusuf; hem yardan, hem anadan olmuş. Ve ananın seslenişine o da dağlardan cevap vermiş; Dönmem anam, babam dönmem artık eve ilamım çıkmış bir kere.”

Radop Dağlarının hikâyesi çoktur. Dadopların türküleri hiç bitmez. Yusufların sevdaları, Yusufların anaları, sevgilileri nesilden nesle aktarmışlardır bitmeyecek serüvenlerini. Şimdi Radop Dağları sessiz ve Kara Yusuf’un ruhuna seslenen Aziz dost; neredeyse bir ömür beklediği seslenişi belki de ilk ve son kez yapıyor;

“ Ben geldim Kara Yusuf, ben geldim kardaşım.” derken geçmiş ile şimdinin kendi hikâyesini gözlerimin önünde var ediyor. Dost Aziz duygulu ve mutlu seslenişi adına! Bizler büyük dedelerimizin geldiği diyarların kokusunu unutmuş ama türkülerini unutmamış, Kara Yusuf’un türküsünü öğrenmekten, hikâyesini dinlemekten dolayı mutluyuz. Kara Yusuf Rodop Dağlarında bir ömür sürerken, ömürden ömre aktarılacak türküsü de çoktan yollara çıkmıştır.

Sandıkta çeyizim basılı kaldı
Duvarda elbisem asılı kaldı
Kara gözlü Yusuf’um kimlere kaldı aman.
Ah be Yusuf Kara Yusuf gel gayri eve aman aman
dön gayri eve…

Güven