SEYAHAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SEYAHAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2013 Perşembe

GÜNEYE YOLCULUK


Kamera; Güven Kaleiçi Antalya

Yine ve yeniden kayboldum sokaklarında;adres,sorduğum her kişi,
bir başka yere yönlendirdi beni. Döndüm durdum taşın
ahşabın,çiçeğin birbirine sarıldığı dinginliğin baharla
bir olduğu diyarda.


Kamera; Güven Kaleiçi Antalya


Kamera; Güven Kaleiçi Antalya

Bayılmak mı, yoksa ayılmak mı denir buna;
bilemedim...


Kamera; Güven  Kaleiçi Antalya

Buranın vazgeçilmezi Yaseminler; o baştan çıkartıcı şeyler;
gece çökünce mimarinin,mekanların, ruhların üzerine;
onlar salını veriyor tüm cesaretleriyle.


Kamera; Güven   Antalya
Göçleri sevdim ben; baharda yapılan, insanın insanı,
canlının canlıyı kaybedip bulduğu zamanlar.


Kamera, Güven   Antalya


Perge  Antalya

Muhteşem... Bir de fark edilip bir an önce tümüyle insanlığa
sunulsa...


Kamera; Güven   Perge Antalya


Kamera, Güven Antalya

Hem asiler, hem yabanlar, hem doğa aşığı bunlar...


Akdeniz-Antalya

Gök kubbe altında insana armağan edilen bir cennete
gelmişliğin,seçilmişliğin, biraz olsun fark etmişliğin 
selamıyla...



GÜNEYE YOLCULUK

  İlkbaharda Afrika’dan göç eden kuşlar sonbaharda tekrar göç törenleriyle geldikleri yerlere döndüler. Sırasıyla; Leylekler, Kırlangıçlar, Pelikanlar, Sığırcıklar ve diğerleri… Yaşam ile ölümün arasındaki ince çizginin, büyük hatırına, yüz binlerce yıldan bu yana tekrarlanan uçuşların, yürüyüşlerin hikâyeleri gizlidir göçlerde.

 Kendi ruhumda da, ruhumun bedenime yaptığı tesirde de göçün ve döngünün izlerini görüyorum. Her yolculuk, koşulsuzluğun, merakın ve öğretilerin büyüsü ile kendi çağırısını yapar bana.

  Antalya yolculuğum da bu çağrıların yüksek seslerine inanmışlıkla başladı. Aynı anda dört mevsimin yaşandığı ülkemiz, onlarca uygarlığın izleriyle, onlardan geriye kalan muhteşem nesnelerle, dağlarında, vadilerinde, tepelerinde, ormanlarında yeşerttiği renklerle, bin bir çeşit baharatlarıyla bekler bizi.

 Güneye yaptığım yolculuğun koşulsuzluğu, doğallığın, insan eliyle oluşmuş mimarinin birleştiriciliğiyle başladı. Kokuların iç içe karıştığı; yasemin ve hanımeli çiçeklerinin kekik ile çam kokularının tek vücut olduğu yerlerde dolandım.

 Kaleiçi, her zaman kaybolmaktan büyük keyif aldığım, taşın bitmeyen senfonisini söylemeye devam ediyor. Taşların, düzenin ve ahengin Antalya ve ülke turizmine hizmet ettiği yerlere bir kez daha gitmenin, o tanıdık yerlere “merhaba” demenin büyük heyecanını yaşadım.

 Akdeniz, yine o bildik renkleriyle; mavi ve yeşil ile selamlıyor insanı. Kavuşuyor bedenin yavrusuyla kavuşan ananın bedeni gibi; sarmalıyor sizi; tuzun, yosunun buğulu kokularıyla.

 Kaleiçi’nin taş evlerinin zarif bahçeleri nar ağaçlarıyla, çamlarla süslenmiş. Hanımeller, yaseminlerle gizemden gizeme akıp duruyor. En heyecanlı yaşananlardan birisi de, tabiat aşığı olan Asi Yaban Keçileri gurubuyla yapmış olduğum gezinin doyumsuz tatları oldu.

 Asi Yaban Keçileri topluluğu tabiata gönül vermiş, insan denen canlının huzurunu tabiat ile mayalamış canlılardan oluşuyor. Yürümekten, düşünmekten, konuşmaktan, gülmekten korkmayan insanlarla birlikte yol aldım; patikalardan, yollardan, tepelerden… Onların gözüyle, yaban keçilerinin asi, faydaya, sevgiye yönelmiş bakışlarıyla izledim, kokladım ve dokundum; güneyin güneşiyle kutsanmış her yerine.

  Orhan Beyi, Turhan Beyi, Ali Beyi, Gülsen Hanımı, Asude Hanımı ve sarmasından yediğim, sularından içtiğim, sohbetlerinden faydalandığım güzel insanları,  kros yapan bıyıklı arkadaşı, Bekçi Murtaza disipliniyle araç kullanan şoför Ramazanı; beni içlerine kabul eden Asi Yaban Keçilerini minnet ile selamlamanın coşkusunu yaşadım.

 Güneye yapmış olduğum yolculuk, yaratıcının yaratılmışlığa armağan ettiği en güzel eylem ile hareketin özüyle gerçekleşti. Durağanlığı yıkan, bataklığı kurutan, cehaleti öldüren en güzel şey; öğrenimlerin öğretilerine koşmaktır. Göç, görmenin ve bakmanın, hareket edip ulaşmanın çağrısıyla yapıldığında içinizdeki ölümlü bedenin, ölümsüz aşkı ve o ebedi sevda başlar

 Güneyin güzel şehri Antalya; tarih ve doğanın en bonkör sunumlarıyla insanlığa armağan edilmiş nadide yerlerimizden sadece birisi. Şehir, parkların krallığına dönüşmüş. Ala bildiğince park; çamların, zakkumların, ılgın ağaçlarının, palmiyelerin orman kokularıyla Akdeniz’in hemen kıyısında uzanıyor. Deniz ve denizin bittiği yerdeki kayalar, milyonluk kavuşumlarla adeta rahatlama yataklarına, dinlence kaplıcalarına dönüşmüş.

  Yürüyüş sporuna, bisiklet sürmeye, yüzmeye, kuşa, böceğe sevgiye, sevgiliye kucak açmış bu şehrin bağrına, parklarına, ormanlarına, dağlarına, denizine, tarihine biraz daha yakın olmak, insanlığa biraz daha yakın olmamı sağlarken; İnsanlığın doğal salınışlarını yaşarken, yaşamın doğal ama üzücü ölümlerini duydum. Tuncel Kurtiz ve Turgut Özakman, sonbahar da; bir göç mevsiminde göç etmişler…

  Ne derdi Tuncel Usta;

 “Sömürü, işgal varsa; YA İSTİKLAL, ya ÖLÜM diyen de vardır.”

 Güven Serin

 










17 Ekim 2012 Çarşamba

PERA


Kamera; Güven   Pera Müzesi


Kamera; Güven Pera-
Güllü bir kızın portresi


Kamera; Güven Pera Müzesi
Kırmızı etekli bir kız


Kamera; Güven  Pera Müzesi

İki oğlu, bir kızı ile bir kadın portresi

PERA

  Pera deyince akla Beyoğlu, İstiklal Caddesi gelir. Yemek mekanları  müzikli eğlence yerleri, oteller, müzeler, camiler, kiliseler gelir. Pera deyince akla bir başka şey daha gelir; Suna İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi gelir.

  Pera Müzesi özel müzeciliğin öncülerindendir. İstanbul müzeciliğinin öncüleri oldukları gibi Türkiye müzeciliğin lokomotifi konumundadırlar. Pera Müzesi işlev yönünden klasik müze ile modern müze anlayışı içindedir. Burada aradığınız tarihi, sanatı, sinemayı, müziği, dinlenceyi bulacağınız gibi içinizdeki güzelliği, iyiliği de büyütme ve ortaya çıkarma şansına erişe bilirsiniz.

  İstanbul Tekirdağ’a iki saat uzakta olduğu halde Tekirdağ halkımın büyük çoğunluğu için İstanbul; hastaneler, hastalık demektir. Bir kısmı için alış-veriş etme yeri, bir kısmı içinde “yaşamak” anlamına gelen kendi özgürlüklerinin başladığı yerdir de aynı zamanda. Aslında İstanbul her şeydir; bu şehirde şifada bulabilir, aradığınız kendinizi de yakalaya bilirsiniz. Suların kıtalar arası akışını, kuşların muhteşem göçlerini de bu şehrin Karadeniz yakın kesimlerinde izleye bilirsiniz.

  Bu şehri kadına benzetip muhteşem bir sevdayı da büyütüp kocaman bir aşk hikâyesinin yazarı da olabilme ihtimali vardır. Siz, hayallerinize güvenin yeter ki. Hayallerinizi, düşlerinizi gerçeğe dönüştürecek şehir İstanbul şehridir. Sarayburnu’ndan farklı bir düşü gerçeğe davet edersiniz. Kızkulesi’nden Leonardo’ya bir kurtuluş ümidi de olmanız mümkündür. Adalar çam kokularından çok öte yalıların, köşklerin gösteri yaptığı, hiç bitmeyecek fayton seslerinin bilge kılıklı karga sesleriyle buluştuğu yerlerdir.

  İstanbul tercihinizi sağ-salimken yapmanız en iyisi olacaktır. Ne hastalığın şifasını, ne de alış verişin bitmez tutkusunu gerçekleştirmek için; bu şehre kendi hiç huzurunuzu, belki de hiç doymayacak ruhumuzun açlığını bir parça gidermek için gelin. Eminönü balıkçılarının ekmek arası balığını yerken boğaza açılan vapurların seyir seferlerini izleyin. Bir abide olan Galata Kulesi ve taş sokaklarına tanıklık yapan taş binaları seyrederek yokuş yukarı tırmanmanın zevkini yaşayın.

  Cihangir’e uğrayıp büyük usta Orhan Kemal Müzesine soluklanma, bilgilenme ve anma içtenliğinin büyük hatırı adına yapın. Hemen yakınındaki Özkonak Lokantasının altmış yıllık serüvenine, insanları besleyen damak tadı içtenliğine dilinizi değdirin. Yetmişlik delikanlı ile tanışın. Manda yoğurdundan, kazandibi tatlısından yiyerek üzerinize vazifeymiş gibi yemek ve tatlı konularında bilgi sahibi olun.

  İtalyan Hastanesi, Alman Hastanesi ve keskiler,  çekiçlerin usta elleriyle yapılmış taş binaları gölgesinden ilerleyerek İstiklal Caddesine gelin. Her metrede değişen dünyalara bir kez ve ağır ağır tanıklık etmeye çalışın. Akan sele karşı durmanız zor olsa da direnin. Her metreye sıkışmış dünyaları, renkleri, modelleri ve sesleri zamanın ötesinden seyredin.

  Artık başka bir mekan ve biraz dinlenmek derseniz Suna İnan Kıraç Vakfı Müzesine Pera’ya doğru ilerleyin. Galatasaray Lisesini geçip Odakule yanından Pera’ya, taş ile mimarinin sanata dönüşmüş binasına girecek bedeninizi damlayarak, süzülerek sokun içeriye.

 Baştan da söylediğim gibi Pera Müzesi hem klasik anlamda hem de modern müzecilik anlamında kucaklayacaktır sizi. Birkaç ayda bir yenilenen sergilerinin yanında kendi eserlerini sürekli görmeniz mümkündür.

  Sinema salonu, sohbet olanakları, panel günlerinin yanında dünya çapında eserleri de burada bulabilirsiniz. Tam da bu zamanda 13 Ekim tarihi itibariyle yenilenen eserleri resmin, sanatın, düş gücünün, emeğin anlatımını yapıyor.

  Altın Çocuklar Sergisi 16 ve 19. yüzyıldan portrelerle o dönemleri anlatıyor bize. O dönemler hakkındaki inancı, renk anlayışını, giyimi, gelenekleri aktarıyor. Dönemin altın çocuklarını, ileride tarihin önemli birer parçası olacak çocukların en masum halini gördüm. Resimlerin büyük çoğunluğunda ise şaşkınlığımı gizleyemedim.

  Şaşkınlığımın nedeni erkek çocuk portrelerinde erkek çocukların birer kız gibi giyinmiş olmasıydı. Sonradan öğrendim ki bu iş ayrı bir geleneğin parçasıymış. O zaman çocuklar yedi yaşına kadar giyim yönünden kızlardan pek ayrılmazmış. Bu da ayrı bir yaşam anlatımı…

  İkinci sergi ise Yannick Vu ile Ben Jakober’in çalışmalarını yani Flash Back (Geri Dön) isimli sergilerini gezdim. Klasik müziğin yankılandığı temizliğin, dinginliğin ve öğrenimin mutluluk şarkıları çağırdığı Pera Müzesi insan içinin yeşil kalması, pembeyi öldürmemesi için, karaya, sarıya, maviye de evrensel anlamlar yüklemek adına gezilmeli.

  Pera Müzesi eserleriyle, sohbetleriyle, sineması, müziği ile insanın yanında olduğu kadar çay salonuyla da yanınızda. Çayın, kahvenin, pastanın lezzetini denemeyi düşünüyorsanız iki saatlik mesafede olan Pera’ya; klasik ve modern anlayışın doğduğu ve yeşerdiği yere; düşlerin gerçeğe, gerçeğin düşlere aktığı yerlere doğru ilerleyin…

Güven Serin
 

  





9 Ekim 2012 Salı

FETHİYE AKŞAMI


Kamera; Güven  Akdeniz Akşamı

Gün mü geceye, gece mi güne ilerliyor; hiçbir
önemi yok, eğer yaşama saygı duyan
ve yaşamaktan huzur bulan bir kalbiniz varsa.
İğne yapraklı çam ile geniş yapraklı palmiye
dostluğun hatırına değil, yaşamın hatırına
yan yana ve görkemli bir saygınlık içinde
yaşıyorlar.


Kamera; Güven  Akdeniz Akşamı
Evren içinde muhteşem bir zerre olan dünyamız
zerreyi keşfetmemiş canlılar için iyi bir keşif
yeridir.


Kamera; Güven  Myra-Demre Kaya Mezarları

Likya uygarlığı kayalara, toprağa öyle bir imza atmış ki
usta işi...


Kamera; Güven    Myra-Demre



Kamera; Güven  Anıt Mezar-Fethiye

199 basamakla çıkılıyor. Büyüleyici,
korkunç bir güzellik içinde, büyük 
ihmalkarlığa rağmen, büyük bir gösteri
yapıyor.


Fethiye

Kamera; Güven Arkeoloji Müzesi-Fethiye



            FETHİYE AKŞAMI

  Hayat ve onun içindeki insan kendi laboratuvarında hiç durmadan çalışır. Kimi fark eder yapacağı yeni buluşları, kimi buluşların farkına varmadan, bilinen icatların gölgesinde keyif çatar.

  Dinledim ki çok okuyandan ötedir çok gezenin gördükleri ve dinledikleri. Okumanın önünde eğilmemek en büyük safdilliktir ama gezmenin, görmenin ve icatlar için dokunmanın da önemine el vermeyenin can sıkıcılığı, insanlık kokuları zamanla eskir ve kötü kokmaya başlar.

  O yüzdendir ki sadece zekaya  nasihate adanmışlığın önemi zevkli değil, el üstünde de tutulmaz. Öğütler, yaşanmışlık sunmazsa, hikayelerin kokularını getirmemişse, mizahtan haberdar değilse, mitolojiye kulak kabartmıyor-sa  bütün faydasını can sıkıcılığa ve kabul görmemeye bırakır.

  Yazı yazmaya başlamadan önceleri de gezgin olma yolunda dolanıyordum Gesi bağlarını. Yazı sanatına, gazete ile okuyucu arasındaki evrensel inanca tabi olduktan sonra daha da gezmenin, görmenin ve dokunmanın sevdalısı oldum.

  Anadolu, Akdeniz, uygarlıkların cirit attığı yerlerin en önemlilerindendir. Kendi ülkesini, bu büyük uygarlık beşiğini gezmeden başka memleketlere hayranlık duymak, sadece ünlü diye Eyfel Kulesi, Pizza Kulesi demirleriyle taşları önünde poz vermenin içsel inandırıcılığı yok gibidir.

  Fethiye Likya Uygarlığının başladığı yerdir aynı zamanda. Kaya mezarlarının dağlara kazıldığı, yüzyıllar ötesinden bugüne bir şeyler anlattığı keski seslerinin, yontucuların  zanaatkarlarının sesleri hâla yankılanıyor dağların çam ve baharat kokulu yeşilliklerinde.

  Tüm geziyi Kaş ve civarına adamışken gezi doğallığı içinde bir aksama oldu. Dönüş için aldığım biletin saati 10,55’i gösteriyor. Ve bu saatte Dalaman hava alanında olmam mümkün olmayacağı anlaşıldı. Bu yüzden aksaklığı hüzne değil faydaya çevirmek için aklın hoşgörülü çözüm arayışına bıraktım. Ortaya çıkan sonuç Fethiye’ye yol göründüğü üzerine oldu. Kaş’ın ılık akşamlarına, palmiye ağaçları altındaki çay bahçelerine, her gün Akdeniz’i dolaşan yelkenlilerine ve el ele tutuşmuş sevdalılarına nazikçe hoşça kal, dedim.

  Kaş Fethiye arası iki saat minibüs yolculuğu yaptım. Dalaman hava imanına en yakın yerleşim yeri Fethiye. Yarım gün ve bir gece konaklayacağım yere geldim. Yabancıların büyük keyifle gezdiği, neredeyse sokak sokak bildiği ülkemin Fethiye’sine ilk kez geldim. Gelmiş olmanın sevdalı bedeniyle çok acele kalacak yer bulduktan sonra, gün ile günün devam eden ışıklarıyla birlikte Fethiye'nin içine süzüldüm.

  Gün Fethiye akşamına ilerlerken kasabanın arkeoloji müzesini ziyaret ettim. Arkeoloji için çok bereketli olan bölgenin müzesi beni şaşırtsa da müzeyi ağır adımlarla gezdim. Müze umduğum kadar zengin değildi. Yakında bulunan doğu yönüne, Likya Kralı Amintas olarak bilinen Anıt mezarın olduğu yere geldim. 199 basamaklı merdivenle çıkılan yere vuran gün batıdan aydınlanıyordu. Ben yeniyi, kralın anıt mezarı eskiyi anlatıyordu. Yeni ile eskinin buluşması büyük bir sarhoşluk, şaşkınlık ve imrenme içinde gerçekleşti. Bu kadar hor görülen tarih, her türlü işkencelere ve doğal zulümlere rağmen 2500 yıl öteden bir ses; büyük bir esere davet etti beni.

  İki sütundan ve dağın içine kazılmış kralın anıt mezarı yakında dinlenme molası aynı zamanda kendimi dinleme anına dönüştü. Neredeyse bütün tarihi eserler yağmalanmış, kırılmış, dökülmüş durumda. Bu ülkenin; benim ülkemin kaderini değiştirecek oluşumlardan birisi de turizm hareketidir. Bizim taş dediğimiz yerlerin büyük hikâyeleri büyük insanlık uygarlıklarını oluk oluk çekiyor.

  Elimizdeki eserlerin bugünkü viran halleriyle bile muhteşem bir atılım yapsak, gelecek turistleri koyacak yer bulamayız. Bütün bu düşüncelerin idealizm ile romantizmin el ele verdiği yerde kordon boyunda gezindim. Buzlu şerbetinden içtim.

  Fethiye limanı onlarca yat, yelkenli ve tekneye ev sahipliği yapıyordu. Gün ile akşamın ışık huzmeleri suya dalgalar ile bir şeyler çizerken, Karetta Karetta kaplumbağa da akşam yemeği peşindeydi.

  Fethiye akşamında kordon boyunda adına zaman dediğimiz günün akşam vaktinde teknelere bakarken birinin yeni yanaştığını gördüm. Seferden yeni dönüyordu. Bir haftalık Rodos adası seferi konuklarıyla, kaptanı, miçosu ile birlikte sonlanmış ve bu sonun zaferi kutlanıyordu. Teknede bulunanların tamamının gözlerinin içi gülüyordu. Konuklar Alman, tekne sahibi ve çalışanları Türk'tü.

  Teknenin kaptanı ile Fethiye akşamında tanıştık. İsmi Erhan. Ona Erhan kaptan diyorlar. Hayatının en önemli yıllarını Fethiye limanına demir atarak geçirmiş. Çalışmış, çabalamış ve sonunda bir teknesi olmuş. 17 yıldır aynı işi yapıyor. Bir gün dinlenmeden sonra neredeyse sekiz ay yedi günlük yolculuğa çıkıyor. Ege, Akdeniz adaları hikayeler içinde hikayelere tanıklık ediyor.

  Erhan kaptanın alçak gönüllü, insan sevgisi taşan yüreği ev sahipliği cömertliğine dönüştü. Teknesinin hemen yanındaki lokantanın masasına davet edildim. Kaptanın birçok akrabası ve tanıdığı oradaydı. Oraya neşe veren Ünal kaptan 75. yılını geçiriyordu. Kaptanın kız kardeşi, ağabeyi, yeğeni, yengesi de oradaydı. Evlatlığım dediği ilginç adam da gecenin ayrı bir rengi, sesiydi. Kaptanın okul arkadaşı da siyah gözlerinde, kumral saçlarında felsefeyi, sanatı ve eski hatıraları yeniye taşıyordu.

  Fethiye akşamında Erhan kaptanın ve dostlarının sohbet sesleri dünya zamanıyla iki saatlik bir dilime yayıldı. Doyum olmayan yeni tanışmış lığın öğrenime aç bedenine anlatılan hikayeleri bedenimin beyaz sayfalarına itina ile yazıldı. Kaptanın cömert ikramı biraları içtikten sonra yine kaptanın tavsiyesi ile hal içinde bulunan Kum kapıyı andıran yere gittim. Kaptanın selamı vardı burada bulunan Erhan ustaya.

 Lokantanın sahibi Erhan usta kaptanın selamını alır almaz baş konuk ağırlaması ile ağırladı beni. Taze kalamarı ve karidesi tere-yağında hazırladı. Görkemli bir salata buz gibi bira ile Fethiye akşamında çok gezen mi, çok okuyan mı, çok çalan mı, çok yaşayan mı daha çok görür ve iç defterine huzurun kalemiyle yazı yazar bunları düşündüm; insanın insana hediye ettiği kötülüklerinden arınmış, iyinin tatlarını yudumlarken…

Güven Serin 
 

  









5 Ekim 2012 Cuma

GÜNEŞ ÜLKESİ


Kamera; Güven   Kaş

Temiz,dingin bir ruha benziyordu su. İnsanla sarmaş dolaş
oluyor ve her oluşunda insana dinginliğin huzurunu
sunuyordu.


Kamera; Güven- Kaş-Anıt Mezar

Çağlar öncesinden kalma Kral Mezarı.
Likya uygarlığının el işçiliği. İki ahbap
yan yana; çınar ağacı ve anıt mezar. 
Bakmak yalnız bakmak lazım onlara...


Kamera; Güven - Kaş

Taş sokakta, mermer çeşmede ve insan eliyle
dokunmuş ipek bezlerde, insanı çeken bir şey
var; evrenin çok uzak serüvenindeki yakın
heyecanı gibi.


Likya Yolu; Kaş ile Liman Ağzı

Medeniyetler yürüyerek aktılar  diğer
medeniyetlere doğru.  


Likya yolu-Likya Taş Mezarları

Dokunduğum taşlarda eski ile yeni arasında bir şey var;
insani bir şey; bir taşın bir insan kalbi gibi kalp atışları
var.


Kamera; Güven  Likya Yolculuğu 
Akdeniz ve koylar; renklerin, duruluğun güzel
görüntüleri. 


Akdeniz ve Kaş

Milyar yaşındaki gezegenimizin bir günü daha geceye
geçiyor. 
Antik tiyatro şehre tepeden bakıyor.


Kamera; Güven Kaş Antik Tiyatrosu


Kamera; Güven   Simena-Kaleköy

Bir rüyanın içinde gibi, zamanın akışı durmuş,
zamansızlık başlamış burada.


Kamera; Güven  Semena- Kaleköy

Burada düş kurma ve düşlere elle dokunma serbest:))





GÜNEŞ ÜLKESİ

  Hiçbir güzellik gidip görmeden tam anlamıyla anlatılamaz. Beynimiz üretim yapacaksa, görünenleri izlemek, çok boyutlu kayıt etme ihtiyacını duyuyor. Sesleri, kokuları, mimariyi, tarihi, rüzgârı, denizi; kısacası renkleri, tonları ve diğer ayrıntıları gördükçe derinliğin keyfine varıyor insan.

  Batı Akdeniz Likya diyarı olarak bilinir. Yani güneşin ülkesi… Likyalılar güneşi sevdikleri gibi özgürlüklerini de sevmişler. Onun için dağların en güzel tepelerini, en güzel vadilerini seçmişler. Denizlerin de en masalımsı ve güvenli koylarını yurt edinmişler. Bu ülke böyle bir ülke işte; gidip görünce gerçek içindeki masalı, masalın içindeki gerçeği gözlüyor, ona dokunma fırsatı yakalıyorsunuz.

  Bu ülkeden hâla yerüstünden çok yeraltı zenginliği var. Kazılmayı, ilgilenilmeyi bekliyor. İyi ki de yerin altında saklanıyorlar diye teselli de buluyorum. Çünkü yerin üstünde kalan hazinelerin, tarihi eserlerin canını okumuşuz. Likya diyarı insan icadı uçak ile birkaç saat mesafede. İstanbul’dan Dalamana bir saatte uçtum. Oradan da Kaş’a iki saat minibüs yolculuğu yaptım.

  Bizi bizden daha iyi bilen ve o bilgiler ile bildiklerine yenilerini koyan turistler güney illerimizi, kasabalarımızı mesken edinmişler. Hepsinin elinde bir kitap, bir harita ve sırlarında hiçbir zaman yük saymadıkları eşyalarıyla, gülüşleriyle, öğrenimleriyle dopdolu hayatın yolcularıyla yan yana yürüdük.

  Tarihi Likya yolu Fethiye’den Antalya’ya kadar uzanıyor. Toplam uzunluğu 507 km. Tam anlamıyla yürüyerek yolculuk yapmak isteyen yaklaşık 27 günlük yolculuğu göze almalı. Güneşin ülkesindeki ilk günümü Küçük Çakıl plajında serinleyerek geçirdim. Buz gibi kaynak suyu ve kaynak suya katkı yapan Akdeniz’in sıcak sularında yüzüp serinledim. Küçük Çakıl plajı dağ eteğinde olduğu için daha suya girer girmez serinliğin ve derinliğin ürpertici güzelliği ile karşılaştım.

  Güneş ülkesine, özgürlükler diyarına gidip de Likya Yoluna girmemek olmaz. Bende ikinci günü Likya yolculuğuna; antik Likya yolunda yürümeye ayırdım. Makilerin büyük orman olma sevdası ile ağaca dönüştüğü taşlık tepelerden, vadilerden ilerledim. Zorlu bir yolculuktan sonra Liman ağzına geldim. 5-6 km’lik Likya yolunda önceden bırakılan işaretler sayesinde yolumdan çıkmadım. Kırmızı, beyaz boya ile işaretlenen Likya yolunda yürümek, yeşilin, manzaranın, yüksekliğin ve tarihin sesini, nefesini hissetmek, sağırlaşmış kulaklarımızı açmak insan denen canlıya iyi geliyor.

  Güneşin diyarında büyük bir uygarlık kurmuş ve sonra her büyük uygarlık gibi diğer uygarlıkların içine karışıp erimiş başka uygarlıkları beslemiş Likyalıların en belirgin diğer özelliği de mezarlarına gösterdikleri itina! Dağlara, tepelere oydukları taş mezarlar tam bir mühendislik gösterisi yapıyor.

 Kaş’ı merkez yapıp kendi imkânlarınızla çevrede ki tarihi, kültürel yerleri görebilir, aynı zamanda temiz plajlara yürüyerek gidip, güneşin, denizin doyumsuz tadından bir tat alıp insan olmanın erdemi ile bir “oh be!” çekebiliriz…

  Likya diyarında önemli bir merkez olan Kaş, plajları, koyları ve limanları takdir edilecek seviyede korunmuş. Yüzeceğiniz yerlerin seçenekleri sizi şaşırtacak kadar çok. Yat limanı muhteşem genişlikte bir doğallık gösterisi yapıyor.

  Tekne turlarıyla Likya diyarının en güzel ve en yaşayan kalıntılarının olduğu yere; Kekova’ya gitmeniz Likya yolunda yürümeniz kadar birinci vazifeniz olmalı. Kekova’yı görmemiş olmak, birçok şeyi de bilmemiş ve anlamamış olmak demektir. Sadece Likya kalıntılarını, eserlerini değil, muhteşem doğa güzelliklerini de gören gözler ile görme fırsatını muhakkak yakalamalı… Bu düşüncenin pratiğe geçmesini sağladım. Akdeniz’in ışık ile dansını, mavi ile yeşil, yeşil ile lacivert arasındaki geçiş törenlerini izledim. Terkedilmiş şehirlere, yaşamın olmadığı yerdeki yaşamlara el salladım.

  Kekova’ya deniz yoluyla, güzel bir tatil günü rüyasını; tekneler ile gerçeğe çevirebilir veya kara yoluyla gitme tercihine sarıla bilirsiniz. Mümkünse orada bir gün ve bir gece geçirip, güneşin diyarında, suyun o renkten renge geçişinde değişen hislerimizle atacağımız çentiklere şans vermek büyük bir kazanç olacaktır.

  Macera severler için Jeep ile yapılan yolculuklar, kültür, bisiklet turları da ayrı bir seçenek… Saklı Kente, Patara’ya, Demre’ye turlar ile veya minibüsler ile de gidebilirsiniz. Demre, Noel Baba’nın kutsal diyarı turizme büyük katkı veren yerlerden birisi! Ortodoksların haç yeri olarak kabul ettikleri Noel Baba olarak bilinen yer ile Myra antik kendi Demre kasabasının ekonomik, sosyal ve kültürel kaderini etkilenmiş durumda.

  Tarihe, turizme önem vermenin önemini Demre’de görmeniz mümkündür. Taş işçiliğinin, taşa insan aklı ile bırakılan izlerin ve insanlaşma yolunda her zaman iyiyi, güzeli, merhameti kovalayan Noel Baba’nın nasıl bir inanca, sevgiye dönüştüğünün de muhteşem gösterisini izleye bilirsiniz.

 Bu ülke, güneşiyle, rüzgârıyla, yağmuru ve karıyla da güzel… Sırasıyla yaşadığımız ülkemizin yörelerini bilmek, anlamak ve bu anlamlı ülkede bizim de yapacağımız katkıları kültürleştirmek oldukça insanca bir şey… İnsanlık ülküsü ile yola çıkan canlı, zengin bir insan huzuruyla davam eder. Sanatların en büyüğüne yaşam sanatına katkı yapan her canlı aynı zamanda kendisine vereceği en büyük ödülü de vermiş olur.

Güven Serin




 

  










3 Temmuz 2012 Salı

İNSAN DEDİĞİN

Kamera; Güven -İstanbul

İnsan denen canlı; ince çizgileri, hassas dengeleri,
özden gelen bakışları yakalamalı. Yakalamalı ki,
varlığı ağır ve gereksiz gelmesin...


Kamera; Güven Anadolu Kavağı

Meşguliyetin hatırına güleçtir
insanların asık yüzü.


Kamera; Güven   Yaros Kalesi -İstanbul

Serinliğin kuzey hatırına bir çocuk uyuyor.
Hiçbir kötülük sarmamış bedenini henüz.
Canlı bilinen insan, kimi açlıktan, kimi keyfiyetten;
yoktan vareden, varları da yok eden...


Kamera; Güven  Yaros Kalesi

Mimari, mühendislik ve geçmişin güzel
hatırı; hiçbiri bir şey ifade etmez;
at ve avrat ve silah düşkünlüğümüzden
başka... Bu diyarın uygarlıkları
dünya kültürüne hediye edeceğimiz
muhteşem eserlerdir. Bu eserlere
duyacağımız her minnet, gösterilen
her saygı ve bakım; fazlası ile geri
dönecektir; tarihe tanıklık eden
güzel ve zarif ruhların hatırına...


Kamera; ...  Miribat Korusu-Kanlıca

Bir uyum söz konusu; insan ile tabiatın uzlaşısının
güzeh ahengi...


Kamera; Güven Haydarpaşa Garı

Bir gün, milyonluk sesleri duyup da sessizliğe
arınmaya doğru ilerleyen bir gün; insan denen
doymaz canlının dingin bedeni ile seyreyledim.


İNSAN DEDİĞİN




 İnsan dediğin bir nefeslik canlıdır; bir ömrün nasıl geçtiğine inanamadan, bir demlik çay zamanı kadar yaşam hakkını elinde tutar. Yaşam, özgürlüğe aç, doğallığın uçuşlarına muhtaç bir kuş gibi uçar gider elimizden…

İyisi mi zamanla yarışan ama zamanın içinde yok olmaya muhtaç insan ömrü, hazır bizim elimizde ve biz bir şeyleri fark edecek hislerimizi yitirmemişken yaşamın içinde başka yaşamların seyrinde bir şeyler yapalım. Tabiatı yeniden keşfedelim. Tabiatın kendi kavgasının ne büyük sessizlik içinde yapıldığını, bütün savaşlarında kendi zarafetini, nezaketini koruduğunu görüp kendi büyük kargaşalarımızı anlamaya ve irdelemeye kafa yoralım.

Sizleri duyar gibi oluyorum; “ değerli kafalarımızı ve fikirlerimizi niçin yoralım, zaten yeterince yoruluyoruz!” Biliyorum, yeterince yorulan, yeterince bıkkınlığa erişen bir toplumuz. Teknoloji denen nimetleri at yarıştırır gibi yarıştıran, azgın kurt sürüleri gibi doymak bilmez eşyalara sahip olup hayatlarımızı huzura kavuşturmak yerine büyük araç gürültüleri ve ağzına kadar eşya dolu evlerimizle bir türlü aranan huzura kavuşmamış soylu bir halkın değerli insanlarıyız…

 Tekirdağ şehri ve Tekirdağ’ın nazik insanları, hemen yanı başımızda duran büyük gürültülü, büyük sanatların ve yaşanmışlıkların şehri İstanbul’u yeterince tanımadığını görüyorum. İstisnaları saymazsak… Bu şehir büyük gürültüleri, büyük olayları içinde taşıdığı gibi, büyük umutları da içinde tutar. Ölümlerden çok yaşamlara tanıklık eder.

Marmara’yı Karadeniz’e, Karadeniz’i Marmara’ya taşıyan boğaz, bu şehrin iki katası arasından geçer. Yüksekçe bir tepeye çıkma gayreti ve emeği harcarsanız, masalımsı güzelliklere şahitlik yapma hakkını kendinizde bulabilirsiniz.

Hazır ayaklarınız yere basıyor, gözleriniz yeşil ile pembeyi, sarı ile kırmızıyı, siyah ile beyazı ayırırken, kalbiniz temiz kan pompalarken canınızın sıkkın, bezginliğinizin zirve yaptığı bir anda İstanbul’a bir otobüs bileti alın. Esenler Otogarına oradan da tramvayla Aksaray’a, Çemberli taş’a, Sultanahmet’e gitmeniz birkaç saatinizi alacaktır.

 Sultanahmet Meydanı her zamanki hoşluğu, her milletten insanları ağırlama bonkörlüğüyle sizleri de ağırlayacaktır. Sultanahmet Cami, Ayasofya kadar yakışmıştır oraya. Dikilitaşlar At Meydanın en eskileri ve en yüksel olanlarıdır. Yerebatan, Binbirdirek Sarnıçları ıslaklık ile kuruluğun ışık ile buluşmanın dansını yapıyorlar. Taş ve mermer sütunlar insanlık ormanı gibi hâla insanların insana anlattığı öyküleri hatırlatıyorlar. Sütunlardaki çentikler, harfler ve oymalar; büyük sessizliğin büyük haykırışını yapar gibi…

 Yaşlı Çınar ağacının yanından aşağıya; Sirkeci’ye Gülhane’nin taş ve büyük kapısının yanından geçerken yokuş aşağıya inmenin renkli ve sesli gülüşlerini de duyacak, yeni yepyeni bir günün nefes alanı olup, kendi nefesinizin nasıl güzel koktuğunu fark edeceksiniz.

 Canınız kapalı mekânları gezmek istemiyorsa, günün sıcaklığı, sıcağın serin bereketine kapılmak istiyorsanız, uğrayacağınız en iyi yer Eminönü İskelesidir. Şehir Hatları Vapurları günün belirli saatleri büyük boğaz turuna çıkıyorlar. Son durak Anadolu Kavağı; büyük çınar ağaçlarının doğduğu, yaşadığı ve balığın en çok olduğu, lokantacılarının hâla esnaflık sanatının büyük çığırtkanlık olmadığını öğrenemediği ama balıklarının taze ve ucuz olduğu bu yer; tam da sıkkınlığın, bezginliğin son bulduğu yerin adresidir.

 Bence Anadolu Kavağının büyük çınar ağaçlarının yaşadığı küçük iskeleye iner inmez etrafı biraz gezdikten sonra, yanınıza yeterince içecek alıp, bir an önce büyük tepeye, büyük yokuşa tırmanın. Güneş gözlüğünüz, şapkanız ve soğuk içeceğiniz en önemli dostunuzdur.

 Yukarıya, bir zamanlar Cenevizlerin yaşadığı Yoros Kalesinin olduğu ihtişamın doğduğu yere yürümek, küçük su satıcılarını ve onların esnaf olmamış acemi bakışlarını, seslerini de duymanız, görmeniz demektir. Bereketli erik ağaçları, karşıki tepelerdeki çam ağaçları yeşilin, toprağa sımsıkı tutunmasını anlatır size. Büyük orkestranın, ne büyük marifetleri olduğunun müziği yankılanır, değişime aç olan ruhunuzun konser salonunda.

İyi bir ter attıktan sonra soluk soluğa geldiğiniz tepenin kuzey rüzgârı üşütecek kadar sarmalar sizi. Kendinizi duyumsar, nefeslerinizin sayısızlığı ile övünmenin erdemini fark edersiniz. Yaşıyorsunuzdur; yaşam denen masalın içinde ve bu yaşamı taçlandırmak için çok az bir harcama, güzel bir hareketle uzaya çıkmışçasına, uzayın güzel gösterisini izleme olanağı bulacaksınız.

 Kalenin viran taş duvarlarının yanından boğaza bakan bahçe kısmına geçtiğinizde, yaşamlar içinde gizlenmiş yaşamları göreceksiniz. Bulunduğunuz yerden Asya Kıtasının uzantısını; şefkatli büyük bedenin bir koluna dokunacaksınız. Bedenin diğer kolu da, karşıda Avrupa Kıtasında Karadeniz’e sarılmış; büyük suyu teskin etmeye çalışan bir anne gibi milyonlarca yılın türküsünü söylüyorlar.

Boğaz öteden beriye, beriden öteye soğuk ve berrak akıyor. Denizler sularını taşıyor birbirine; evren içindeki dünya ve içindekilerin büyük kargaşaları ile birlikte.

 Gördüğünüz büyük resim; muhteşem bir güzelliğin, tabiat eliyle insana bir armağanıdır. Hediye paketleri dokunacağınız kadar yakın, göreceğiniz kadar güzel ve anlamlı. Sonra, terlemenin, görsel şölenin, milyonluk türkülerin sonunda; bedenin ruh ile ortaklaşa keyif alacakları aşağılara süzülün. Yokuşu tırmanmanın zahmetini inişin çocuksu keyfiyeti içinde onlarca lokantanın onlarca çeşidine, taze balığına, soğuk birasına, şarabına, rakısına; bir of çekip; bir oh, deme rahatlığı içinde size ait çok ucuz ama çok değerli güne sarılıp; sarmaş dolaş olun…

  Güven Serin








23 Nisan 2012 Pazartesi

BU YOL ENEZ'E (AİNOS)'A GİDER

Kamera; Güven   Enez -Ainos

Çiçekte tomurcuk tarlada başak
hepemizden daha yakın yaşamaya.
Çocuklar, düşe-kalka bir gün gelip
büyüyecekler, der yanık sesli güzel
sanatçı.

Kamera; Güven Tekirdağ Rakoczi Müzesi

Doğa Irmak ve Zeynep
Köylerin yollarında, kentlerin yollarında
bir gün gelip büyüyecekler...
Onlarda on bin; yüz bin yıllık türküyü
söyleyecekler, ağıt yakanların bol
olduğu bu diyarda.


Kamera; Güven Tekirdağ Arkeoloji Müzesi

Tıpkı 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk
Bayramı gibi Arkeoloji müzeleri Mustafa Kemal'in
kalp ve iradesi ile kurulmuştur.


Kamera; Güven   Enez Kalesi

Tepeden seyreder Ege'yi, Meriç'i; ucu-bucağı
görünmeyen ovaları, döngüye ayak uydurmuş
kuşları; her zaman gizemini koruyan
Balkanları.


Kamera; Güven     Enez -Edirne

Taş taş üsütne koymak marifettir; taş taş üstünde
bırakmamak değil...


Kamera; Güven   Enez Diyarı

Gezi ekibimiz iş başında. Gezilere adım
atmak güçtür,adımlardan sonra süzülen
öğretileri taşımak daha güç...


Kamera; Güven   Enez

Burası suların krallığını kanıtladığı yer.
Sular burada birleşip buradan akarlar hayat
veren kanallara.
Su çiçekleri, sazlar, kamışlar, papatyalar derde
derman olacak tepeler, dağlar hepsi
buradadır.
Güzel yerler vardır; güzlliği ile mutlu olursunuz.
Bir de güzelden korkacak kadar duyumsadığınız
güzellikler vardır; boyutlar ötesi geçişlerin
rüzgarlarını hissettiğiniz yerler...


Kamera; Güven Enez

Kuğuların Beslenme Saati
Kuğular, Serçeler, Kara Bataklar, Ördekler,
Suçullukları, Martılar;
söylenecek tek şey sesler muhteşem
bir  armoniye dönüşmüş.


Kamera; Cem   Dayım Şerif Murat

Yılanbalıkları ondan sorulur. Yanık sesli
kavalda; ağların yapılması,onarılması da.
Bazı canlılar vardır; baştan sevilir. Ne
akraba, ne kandaş olmalarıdır asıl
olan sevginin adı.
Çocukken önemsemişlerdir sizi. Kusur
aramak yerine sevgi dağıtmışlardır
rütbelerden, gösterişlerden uzak.
Yanlış sevgi, gösterişli bir köşkün çürük
temellere oturması gibidir; en ufak
sallandılarda toz-duman olur...


Kamera; Güven   Enez

Meriç Nehri süzüle süzüle akıyor Ege Denizine.
Biraz ötede birleşiyorlar; BİR OLUYORLAR...
Meriç Nehrini sınır bellemişler; insanlık tarihinde
kim bilir kaç kez değişen sınırlardan...
biraz ötesi Yunan toprakları; kuşların hiç
kimseye aldırış bile etmeden sınırları yok
saydığı diyarlar; bu diyardır.


BU YOL ENEZ’E (AİNOS)A GİDER



 Çıkacağım gezi ister uzun, ister kısa mesafeler içinde olsun tarif edilemez bir heyecan içinde hissediyorum bedenimi. Biliyorum ki tabiatın saf hali, kendi sihirli dönüşümüyle meydana gelir. İnsan da en azından tüm yaşamına yayamasa da geziler hatırına saf hale tutunarak çıkmalı gezinin yoluna.

 Edirne’nin Enez ilçesi Türkiye’nin en batı ucu; yani son noktasıdır. Burası suların krallığının olduğu özel, masalımsı bir diyardır. Hâla keşfedilmeyi, dünyalar içindeki dünyaları bulacak kâşifleri bekliyor.

 Dağlardan doğan, bağrında tonlarca bereketli mili taşıyan Meriç Nehri burada kavuşur büyük aşk yaşadığı Ege Denizi ile. Tam kavuştukları yere gözcülük yapan tepeye kurulmuş kale, bütün viranlığıyla kendi ihtişamını hissettirir. Sular kuşları, kuşlar sesleri; müziği, notaları davet eder Enez’e.

 Bu geziye çıkarken içimdeki nehir neleri taşımadı ki hatıra diye. Mesela Bremen Mızıkacıları geldi aklıma; Eşek, köpek, kedi ve horoz… Kul-köle olmayı reddeden kötülüğe savaş açan bu dört kafadarın bir araya gelip yaşadıkları maceraları her gezinin kendi macerası ile birleştirdim.

 Tabiat evrene fışkıracakmış gibi yeşildi. Buğdaylar yeşil, ağaçlar yeşil ile beyaz, mor, pembe, eflatun… Enez’in suları meşhurdur meşhur olmasına ama balığı; balıkları da; balıkçısı Şerif Murat’ı da meşhurdur. Hele bir de kaval çalsın size; balıklarla birlikte sizde oynarsınız sarhoş bir canlı niyetine.

 Şerif Murat dayım olur. Dayıların vazgeçilmezi; her daim beyefendiliği, dünya malının muhteşem ezikliği içine düşmemiş çalışmayı en büyük ibadet edinmiş saygın insan… Çevresi ne kadar sayar, ne kadar sever; hiçbir zaman derecelendirmedim; ben onu baştan beri sevdim; sevmenin en doğal güzel hatırına.

 Keşan’dan Enez’e (Ainos)a yol almak aynı zamanda güzel köylerin bol ağaçlık tarlaların, tepelerin yanından da geçmeyi ödül olarak sunar insana. Ödüllerin en güzelleri Bremen Mızıkacıları gibi dizilmiştir sırasıyla. Neredeyse nesli kaybolmuş eşekleri, köpekleri, horozları hatta en güzel bahçeleri, seslerin evrensel bir koroya dönüştüğü kuşları burada görebilirsiniz. Dünyanın en gizemli balıklarından birisi olan yılan balığının serüveninin mola verdiği diyardır Ainos diyarı.

 Arkadaşlarım eşek, kedi, köpek ve horoz değildi; rica üzerine yarı istekli, yarı isteksiz gezi ekibinin güzel insanlarıydılar. Doğa Irmak, Cem, Ata ve Halil; günün güneşine, yolun yolculuğuna, yeşilin bin bir yeşermişliğine; kuşların kolonileriyle büyük koro oluşturdukları bu yere benle birlikte geldiler.

 Balkanların alçaldığı, aynı zamanda yükseldiği; Meriç Nehri’nin daraldığı neredeyse Yunanistan ile Türkiye’nin bir olduğu sınır çizgilerinin yok olup kendi evrensel birleşiminin uçsuz bucaksızlığı içinde seyrettim panoramaya dâhil olan suları, tepeleri, dağları ve ovaları.

 Gezi arkadaşım Ata gezinin ilk saatlerinde yüzü gülmez bürokrat bakışlarındaydı. Cem uykusunu alamamış amca hatırına yollara düşmüşlüğün bakışlarında her fırsatı uykuya çevirme derdindeydi. Şoför Halil karışık olan kafasını dağıtacak bir mucize bekliyordu bu geziden. Doğa Irmak ben gibi, ne çıkarsa karşıma; “kabulüm” der gibi heyecanını gözlerine, gözler de diğer yüzlere yansıtıyordu.

 İnsan, tabiatın içine büyük bir aşkla akmaya görsün; baktığı her şey delicesine başkalaşım geçirir ve seslenir o bakışların sahibine. Yol bile mırıldanır türküsünü şiir niyetine;

“ Ben hiç böylesini görmemiştim vurdun… Kanıma girdin… Kabulümsün” böyle sesleniyordu şair Atilla İlhan iç çekerek; büyük şeyleri yaşamış, gözlerden öte yüreği yaşlanmış biri; dönüşüme yaklaşmış biri olarak…

 Ainos’a 32 yıl öncesi gibi geldim. Saf halde… İlk çadır kuruşumuz olacaktı o günün yaz akşamı. Beş kişiydik büyük çadırı kurmaya çalışan beş erkek. Çadır kare olacaktı olmasına ama çokgen oldu sabaha uyandığımızda. Herkes bizim çadıra, kare olarak kurulan çokgen çadıra bakıyordu. Dedik ya ilk adımlardı güneşin Ege’yi ısıttığı, ay’ın sallayarak incecik kumlar elediği bu yere.

 Ainos’un sıcak akşamında şarap kokusu vardı. Şarap içmeyi bilmiyorduk oysa daha. Henüz delicesine, delirmişçesine, göbeğini titretecek aşka vakit vardı daha. Her şey varlığın erkek duyguları hatırınaydı; sevgili, sevme içgüdüsü, egonun soylu güzel hatırları…

 Meriç ağzına kadar dolu Rumeli Balkanlarının damlaya dönüşmüş suları aşkına. Yılan balıkları yine gelmişlerdi yüzlerce kilo metre ötelerden doğdukları bu yere. Şerif Murat yine ağların onarma inceliği hünerli içinde yaşı yaşın üstüne koyup yaşlanmaya meydan okuyordu; tek tutunduğu çalışmanın sevdasına…

 El sallıyorum size antik diyarın, Homeros’un tanıdık yerleri. Nice kralları ağırladınız, avuttunuz; tepeleriniz, sularınız, gizemli yeraltı geçitleriniz hatırına; selam veriyorum size, zamansızlığın selamı; sonsuzluğun selamını; hiçbir inanca, ülkeye, ırka ezici bir aitlik sarılışı yapmadan selam veriyorum…

 Güven Serin