Seyehat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyehat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2013 Perşembe

DOĞANIN DİLİ


Kamera; Güven Ganoslar

İnanmışlığın ayaklarıyla yola çıkanlar, doğanın ilaç niyetine
yolladığı, ortaya çıkardığı nesneleri, sesleri, renkleri
duymaya başlarlar; ağır ağır...


Kamera; Güven Mürefte yakınları

Çoban Mehmet Ağa, birkaç koyunu ve keçisiyle,
güne başlayıp geceye süzülüyor; hüzünden çok 
yüzündeki gülümsemeyle. Ne daha çok, ne daha
eksik; bir mucizenin kendisidir tabiat.


Kamera; Güven Şarköy yakınları
Tabiat renklerini doğuruyor; ve her doğum biraz
sancı, biraz acı demek; sonrasının bebek
tazeliğindeki kokuları içe çekmek demek.


Kamera; Güven Hoşköy Hora Feneri

O, 150 yaşında bir delikanlı; hâla dimdik... 


Kamera; Güven Serçeler ; lütfen ama lütfen rahatsız etmeyelim! 


Kamera; Metin Şarköy yolu üzeri

Yaşlı badem ağacı, gençler gibi renkten renge
bürünmemişti. Ama, "benim duruşum yeter be çocuk!" 
diyordu, ağaç diliyle ; diyordu inanın! 


Kamera; Güven Şarköy yamaçları

Tabiat boşluğu sevmez! Kendi dönüşümünü hemen başlatır.
İnsan da öyle, boyluğu sevmez; ya kabul eder değişimin
hüzünlü sancılarını ya da gururlu bir paslanma içinde
kireçlenmelere boyun eğer.


Kamera; Güven Şarköy Zeytinlikleri

Duruşlarındaki asalete bakar mısınız lütfen! 

DOĞANIN DİLİ

Geothe’ye göre, doğa değişik yönleri bulunan, hiçbir zaman ölü ve sağır olmayan kendine özgü dili (doğa dili) olan bir varlıktır.” Nurcan Özyer, böyle tarif ediyor Geothe’nin doğaya bakışını. Çevremde tanıdığım birçok insanın da böyle baktığını biliyorum. Dostum Yunus Usta da, Aziz öğretmen de, ben de, yanık sesli Latife Hanım, eşi Hasan Bey de, dağların kızı Safiye Hanım da böyle bakıp böyle düşünüyorlar. Düşünmekten öte, eyleme, doğanın yanında olma yürekliliğine soyunmuşlar.

  Nurcan Özyer, doğaya inanmışlığını, doğa ile olan büyülü yolculuğunu anlatmaya devam ediyor;

  “ Gözümüzü kapayalım, açalım, kulağımızı hassaslaştıralım, en küçük fısıltılardan en vahşi gürültüye, en basit tanılardan en yüksek ahenge, en güçlü ve tutkulu haykırıştan aklın en yumuşak sözlerine kadar her şeyin varlığını, gücünü, yaşamını ve ilişkilerini açıklayan doğadır. Öyle ki, kendisine görmenin yasak edildiği bir kör bile, hissedebilir bu ortamda sonsuz canlılığı kavrayabilir.”

  Goethe, yazarlığın, şairliğin yanında tam bir doğa hayranıdır. Doğa ile yaptığı büyük dansı, sözcüklere yön veren dilin keşiflerine ve bu keşifler de bu zamana kadar bizlere ulaşır;

 “ Doğa sonsuz yeni biçimler yaratır; şimdi var olan eskiden yoktu, eskiden var olan da bir daha gelmeyecektir. Her şey yeni ve yine her şey eskidir. Bizler onun tam ortasında yaşıyoruz ve ona yine yabancıyız. Bizimle hiç durmadan konuşuyor, ama bize sırrını açmıyor. Sürekli, onu etkileyen, buna karşın ona egemenliğimiz yok.

 Doğa Tanrının el yazısıdır.”

  Doğanın bir parçası olan insan, yani bizler belki de bilmeden kendi kaderimizi yazıyoruz dur  İnsanlık sırrına yakın olmak için doğayı, doğal hayatı ve özü anlamak yerine, hazır sunulanlarla uğraş, kargaşa, yapaylık keyifleri yaratıp, esas ve sonsuz huzura giden tünele bir türlü giremiyoruz…

  Bir mucize olan insanın bu kadar kısır bir yaşam sürmesini inanın dostlarım anlayamadım. Madalya ve övgü, alavere, dalavere ve soylu kurnazlıklar peşinde koşup, büyük soytarılığa soyunmak yerine, mucizenin anahtarlarını bir bir ele geçirip, o kapıları, insan bedeni ile ruhunu iyice perçinleyecek içsel eğlenceye ulaşmaktan yoksun kalmamız pes etmemiş acılarla üzüyor beni.

  Her zamanki gibi doğallığın adamı, hünerli bakışlarındaki insan Yunus Usta tam da yazımın kâğıda akmaya başladığı anda geldi yanıma. Doğadan açılan her sözcük onun erişilmese doğru gidişini nasıl da tetikliyor. Doğa demek Yunus demek… Yunus Usta doğadan, Goethe den söz edişime bir de ilave yaptı;

“madem bu güzellikleri anıyor, onlarla ilgili bir yazı hazırlıyorsun Goethe’den bir de şiir isterim”, dedi.
 
 Elbet, söz doğa ise, doğallığa yönelmiş, içsel huzurumuzu bu dünyaya gülümseyerek yakalamış-sak  bize bindirilen yükleri, giydirilen parlak kumaşları nazikçe bir kenara atmışsak, büyük ustadan bir şiir koymamak olmaz.

  Söz doğa dostu Goethe’de;

SEVGİLİNİN YAKINLIĞI

Seni düşünüyorum, güneşin ışıkları
                              Denizde aksedince.
Seni düşünüyorum, ayın parıltıları
                              Pınarlara vurunca.
Seni görüyorum, uzaklar bir yolda
                              Tozlar kalkınca.
Senin yanındayım, uzaklarda olsan bile
                              Bana yakınsın öylesine.
Güneş batıyor, ışık saçacak yıldızlar birazdan
                              Ah keşke şimdi yanımda olsaydın.

  Söz, doğa olunca, doğallık kaynamaya başlayınca beden de, mitolojinin içine, derinden derine inip, şair Vergilius ve sevgilisine armağan ettiğim bir şiiri de paylaşmanın yüksek erdemine sığınarak, yürek, diyastolun dansını yaparken ben de bu yazıyı bu şiir ile tamamlıyorum;

BİR BAŞKASIN SEN

Dokunuşum ipek tenine.
Seslenişin dost canıma!
Athena;
Başım döndü, soluğum kısıldı sana.
Hakikati aradım, hissettim yanı başında.
Yüzün
Saçların
Gözlerin
Sesin, hümanizmin
Hünerin
Gerçeğin insana dönüşmüş evreniydi.
İki denge arasında yüzdüm durdum;
Dokunmak mı, seyretmek mi seni?
Biliyorum;
Bir başkasın sen 

 Güven Serin













17 Temmuz 2012 Salı

KARŞI KIYI


  Kamera; Güven    Erdek

       Gizemlidir gece gelinen yerler. Sınamak ister sizi,bilinmeyenleriyle.
  Bilmek ve görmeye koşulsuz insan bedeniyle gelmişseniz, tapınağın 
  dehlizlerinden geçer gibi geçersiniz günün içine.




Kamera; Güven     Erdek-Merkez

    Bu diyar Çınar ağaçlarının krallığa kurulduğu yerdir. 
Gölgelerinden yana hiçbir şüpheniz olmasın; varsa bile 
şüphe tohumları, çınarın koyu tohumlarıyla mayalanacak,
şüphe-sizliğin dinginliğine kavuşacaksınız.




  Kamera; Güven   Erdek Cuğra Mevkii.


  Çocuklar severler kumda oyun oynamayı. Oyun oynayan
çocukları da kumun kıyısındaki deniz sever; oyun oynuyorlar diye.



Kamera; Güven Cuğra Erdek-Yücel Otel

Yıldızlı bir yer sevenlere değil, doğa ile iç içe, el ele,
yaşamak ve yaşamdan birkaç günü hatırlanası
bir ömür içinde anmak adına "kalınacak" bir yer.


Kamera; Güven Cuğra Erdek

Narin bedenleri taşıyan ayaklar doğallığın
hatırına yürüyorlardı gün sonu gelecek akşama
doğru. 


Kamera; Güven Cuğra Erdek

Hareket bedenin son nefese kadar en iyi
dostlarından birisidir;tıpkı beynin dostları kitaplar,
sanatlar olduğu gibi.


                            KARŞI KIYI

  Erdek Kasabası Tekirdağ’ın karşı kıyısında, güney ve kuzey rüzgârlarının estiği yerdedir. A bugün, A yarın derken yaş kemale erince uğradım bu diyara.

  Barbaros Kasabası’ndan kalkan gemi güzel deniz Marmara üzerinde suları yara yara ilerledi. Marmara Denizi, her şeyiyle bizim, bize benzettiğimiz denizimiz. Balıklarını tüketip, kıyılarını yağmacı kültürüyle katlettiğimiz efsanelerin uçuştuğu, iç içe geçtiği büyük suyun dalgalandığı büyük çukur… Marmara Denizi, diğer denizler gibi tonlarca ağırlığındaki gemileri, şaşmaz bir mühendislik gereği üzerinde taşırken, elli-yüz kiloluk yüzme bilmeyen, bilip de büyük gösteriye özenenleri ise içe; derinlere çeker.

  Barbaros Erdek arası çalışan gemiler özellikle ağır taşıtları; kamyon ve TIR’ları taşıyorlar. En önemli konukları da şoförler oluyor. Kooperatife bağlı olarak çalışan bu gemiler yılın her mevsimi, her ayı kıyıdan kıyıya, kıyıdan adalara yol alırlar.

  Saat 17.00 da kalkması gereken gemi iki saat gecikmeli olarak 19.00’da kalktı. Rekabetin olmadığı her yerde hizmet aksar, sunulana razı bir kaderin soylu kucağı bizi bekler. Ne hazindir ki bu güzel ülkenin turizm çılgınlığı yaşaması gerekirken, plansızlığın, korkunç gösterişlerin büyük ziyanları-kayıpları yaşanıyor. Sırf bu yüzden, doğalıktan, taştan ve ahşaptan, bizi anlatan ve bize bir lütuf içinde kalmış uygarlıkları sahiplenemeden dolayı, neredeyse bedavaya pazarladığımız güzel ülkemizi; kendi insanımıza ise lüks görmenin gururunu hâla sürdürüyoruz; ne hazin…

  Dört saatlik yolculuk geçmez gibi görünse de denizin bin bir bereketi adına faydaya dönüştü. Çantamda yeterince kitap bulundurmanın huzuru,  kitapseverlerin bildiği, en zor ve sıkkın zamanlarda sarıldığı huzurlardan-dır. Her kitap, kendi dünyasını, kendi uygarlığını sunar bize. Kitaplara düşkünlüğünüz dışsal karmaşalardan arınmaya başladıysa, yazanın yazma amacını, bilgisini-bilgiçliğini, öğretisini, hoyratlığını iyi irdeler; bazı cümlelerin, felsefelerin önünde yerlere kadar eğilirken, bazılarına zımpara atar, yanınızda ruhunuzun deposunda bulunan vernik ve ciladan sürersiniz. Hatta bazı cümlelere biraz patak atmanın keyfini de yaşamınıza katarsınız.

  Gemi yolculuğumun kitaptan başka seçeneği; Tır ve kamyon şoförleri ile sohbet olduğunu anladım. Konuşmaya istekli, anlatacak çok şeyi olan, binlerce öyküye, yaşam karalıklarına-beyazlıklarına tanıklık etmiş şoförler, binlerce ameliyat görmüş doktor kadar soğukkanlı anlatırlar yaşadıkları en sıcak olayları. Mizahın da ustasıdırlar; külhani beyliğin de, masumiyetin de savunucusudurlar.

  Tam bir şoför kılığına bürünmüş insan artık bizden biri değildir. Sesi, seslenişi, büründüğü roller; Hacivat ile Karagöz perdesinde, kim varsa; Tuzsuz Deli Bekir dâhil, hepsinin rolünü en hakiki bıçkın delikanlılar gibi yaparlar. Hayatın tazeliği, güncelliği her an tanıklık yaptıkları günün gösterimi içindedir. Birçok şeyden; hatta her şeydan haberleri vardır aynı zamanda.

  Tekirdağ Erdek arasındaki sularda ilerleyen geminin üst güvertesinde iki bıçkın delikanlı; iki kamyon şoförü ile birlikte koyu ve demli bir muhabbete girdik. Onların anlatacakları çoktu, benim de dinleyecek ve yazacaklarım…

  Şoförlerden İsmail İzmir Selçuk’ta yaşıyor. Lastik tekerlekler üzerinde geçen otuz yıllık ömrün en önemli şikâyeti;
“Biz şoförleri, özelikle kamyon şoförlerini potansiyel suçlu gibi görüyorlar. Bu çok zoruma gidiyor. Hâlbuki olan birçok kazalarda kamyon şoförleri değil, trafiğe yeni çıkan acemi şoförlerin suçu var. Araçlarını hızlı kullanıyorlar. Ve hatalı sollama yüzünden birçok kazaya karışıyorlar.

  Kuş ada’lı şoför İsmail bu büyük şikâyeti, üzerlerine sinen ölüm kokusunu böyle silmek istiyor, tüm samimiyetiyle şoförlüğün inceliklerini, hiçbir şeyi atlamadan anlatmaya çalıştı bana. 

  Kamyon şoförleri bizim halkımızın deli-dolu insanlarıdır. Bizlerin diğer yüzüdür; lafları cilalamadan, yumuşatmadan, doğanın en ciddi hali ve aynı zamanda en saf duruşuyla hemencecik sürerler ortaya.

  Hayat böyledir işte; notalar, sadece müzik aletlerinin tellerinde, tuşlarında değil; yollara çıkmış şoförlerin seslenişlerinde, selamlarında, iyi ile kötü arasında çok hızlı karar verişlerinde; argonun dipsiz kültürüne sığınmaların da da gizlidir.

  Karşı Kıyı, Erdek, trafiğe kapatılmış upuzun kıyısı, saymak ve gezmekle bitmeyecek gibi duran pansiyonları, Motelleri, Otelleriyle deniz ile insanın; kıyı ile mimarinin güzel danslarını yapıyordu. Büyük çınar ağaçları bu bölgenin en gösterişli yeşillikleriydi. Gölgenin demi, sohbetin koyuluğu, aşkların sıcaklığı onlardan soruluyor. Bir kadın süzülüşünde duran palmiyeler, görkemli çınar ağaçlarının gölgesinde kalmış, mimari ve büyük açıklık ile bütünleşemeden, sıradan bir ağaç gibi, kendi mahcup dizilişleriyle renklere apayrı ton katkısını gönüllü bir hışırtı içinde yapıyorlar.

 Göğsümdeki kalp taze kanı, taze bir heyecan içinde devir dâhim yaparken, Erdek, kıyısı kumla, mekânlarla, güzel, heybetli çınar ağaçlarıyla bütünleşmesi de başka atışların varlığını göze, kalbe; kısacası bedenin bütününe gösteriyor; çılgın bir armoni içinde sıcağın yakıcılığına bir adım ötede, serin bir çay-kahve keyfinde düşünce tütsüledim…

 Bir konu anlatımı, kalıcılığı ve inandırıcılığı için ışık, resim, video, tütsü, sesler ne demekse, bir tatil yöresi için, deni, kum, ağaç, güzel yapılar, konukseverlik, nezaket, yeşillik o demek…

  İşte, Erdek; Tekirdağ’ın karşı kıyısı böyle bir yer; bu diyar Artake diyarıdır… Güzel çınar ağaçlarının bölgesi; krallığıdır bu yer…

Güven Serin

  




4 Şubat 2011 Cuma

MODA'DAN KANLICAYA

Kamera; Güven - Moda
Tanrıyı bulmak ve görmek için ne papazları, ne
imamları, nede başka kurtarıcıları beklemek gereklidir.
Biraz emek ve biraz sabırla o istenen her yerden gözlenebilir...



Kamera; Güven    Kanlıca Mezarlığı
Yüreklerin yaşamdan yaşama uzandığı yer...


Kamera; Güven  Kanlıcadan Boğaza Bakış

MODA’DAN KANLICAYA



 Bazen tüm mazeretleri bir kenara itip ”nazikçe” kendi dünyanızda gezinmelisiniz. Size ait, içinde sürekli acıların, kavgaların, gürültülerin olmadığı dinginliğinde olduğu dünyaya yol almalı insan. Nedense yolun yolcusu olmayı, hazır ve bilinen yollardaki alınan bir arpa boyu yollara adamışız. İnsan denen canlının kendi patikasını oluşturması kadar güzel ve değerli bir şey olamaz. Büyük bir haz duyar insan; insanlığın ve diğer canlıların da geçeceği bir yola attığı ilk adımlardan…

 Barış Manço’nun 12. ölüm yılı nedeniyle sevenleri olarak Moda iskelesinde toplandık. Ne soğuğun bıçak gibi keskinliği, ne rüzgârın da soğuğu yanına alarak bizleri sert bir şekilde okşadığın korkuttu gözümüzü. Bir yaşam yılında sağ ve sağlıklı olan bedenlerimizle hiçbir koşulun, siyasetin, namuslu ve namussuz çıkarların albenisine kapılmadan oradaydık.

Moda bir Pazar günün tenhalığını yaşarken gecikmeli de olsa vapurumuz geldi. Düdüğünü uzun uzun öttürdü. Gelen vapur Barış Manço’nun adını taşıyor. İçerisi de Barış’ın posterleriyle süslenmiş.

 Bir vapur insan; yüzlerce bakışın, sesin, nefesin özlemle buluştuğu yerde şarkılarla boğaza doğru aktık. Vapur, martılarla birlikte girdi boğaza. Hemen önümüzde kız kulesi, mitolojinin tüm hikâyelerini anlatmaya hazır; sanki bu döneme aitlik içinde değil de bizi kendi dönemine çekmiş vaziyette selam veriyor.

 Birbirlerine kavuşamamış tüm beden ve ruhları düşünürken kız kulesinin hikâyelerinden bir tanesi Hero ile Leandros’u da düşündüm. Kavuşamadan ölmenin, buz gibi sulara karışan iki gencin nesilden nesle aktarılan hikâyesini…

 Kız kulesi kadar eski olmasa da yaşayan tarih Avrupa yakasından selamlıyordu bizi. Solumuzda bir döneme büyük bir çentik atmış Osmanlı İmparatorluğunun mütevazı saraylar topluluğu bulunuyor, hemen onların yanı başında ise muhteşem Ayasofya, Aya İrini ve Sultanahmet geçmişten geleceğe uzanan insanlık abidelerinin dik duruşunu yapıyorlar. Vapur kız kulesi izahsına gelince solumuza baktığımızda yine başka bir abide; Galata Kulesi ile yüz yüze geldik. Çarpık yapılaşmanın, talan ve yalan felsefesinin buluştuğu ve güzel İstanbul’u yerle bir ettiği yerde; Galata Kulesi tüm talanları affettirir bir şekilde göğe yükseliyor.

 Asya ve Avrupa kıtalarının tam orta yerinde tüm dünyanın imrendiği boğazda ilerledik. Orkestra Barış Manço’nun ruhu, felsefesi, sanatı ve besteleriyle birleşmiş; boğaz sırtlarına bakarken “Dağlar dağlar, ben bilirim, unutamadım.” dedik.

 Vapurda bulunan insanların büyük çoğunluğu birbirini hiç tanımasa da tümü; bir tek insan için bu yerdeydi. Muhtemelen bir yıl da birbirimizle hiç görüşemeyecek ve çoğumuz birbirimizin nereli olduğun, nereden geldiğini bile merak etmeyecektik. Etmedik, sorgulamadık da… Asıl olan, orada bulunma amacımızdı.

 Her yıl yapılan alçakgönüllülükle birleşen kutlamalarda hiçbir zorlama ve lüks yok. Sadece sanat adamı, sevilen uzun saçlı bir insan için toplanıyoruz. Ama aynı zamanda sanatına gizlediği ve tüm insanlığa seslendiği güzel felsefesi için…

 Barış, seslenişini ne sopa ile ne silah zoruyla, ne şantajlarla yaptı. Onun en güzel, en gösterişli silahı; müziği ve şarkılarıydı. O şarkılardaki uzun saçla adam bazen; “bak beş parmağım var benimde, eğer dost yüzünden kalbin kırıksa bir yudum suyu paylaşırım senle” dedi. Bazen; “para pula aldanıp kanma dostum, içi boş insanların bu dünyada yeri yok.” dedi. Bazen de; “ eğri eğri, doğru doğru, benim eğrim bana doğru.” diyerek her insanın kendine ait fikirleri, düşüncesi ve amacı olduğunu anlatmaya çalıştı.

Bazen uyandırmak istedi dünya malına dalıp yaşamın en güzel hediyesi olan beden ve ruhu karartan enayilere ve onlara seslendi; “ gör şeytanın görmediğini yoksa duyarsın bir gün dıral dedenin düdüğünü.”

 Vapur martı çığlıkları ve buz gibi arınma soğuğu ile birlikte ilerliyorken Dolmabahçe Sarayı karşısındaydık. Bir dönemin batışına ve Türkiye Cumhuriyetinin doğuşuna tanıklık etmiş saray; Atatürk’ün var olmuş, o mekânla bütünleşmiş ışıltısı ile parlıyor gibiydi. Boğaza paralel uzanmış sarayın beyaz karyolasında bir deha yatıyordu. İyileşir iyileşmez kırlara kaçmak, tabiata sığınmak isteyen bir deha; bu sefer bir başka düşman, siroz ile savaşıyordu. Hain, sinsi siroz…

 Vapurumuz ilerledikçe sular ve martılar da ilerliyor. Ama bu sefer tarihi geriliyor, Mustafa Kemal’in düşman donanmasını Yıldız Sarayından seyrederken “ geldikleri gibi giderler.” sözüyle bir kez daha hayat buluyordu.

 Büyük bir imparatorluk çökerken tüm zamanlar yaptırmadığı kadar gösterişli yaptırılmış ve çöküntünün saraylarla durdurulacağı sanılmıştı. İşte bu saraylar; Dolmabahçe, Çırağın, Yıldız, Beylerbeyi tüm ihtişamı ile o devri kurtaramayışının hüznü ve aynı zamanda bir başka yeniliğin sevinci içindeydiler. Sanki boğazın olmazsa olmazı olmuşlardı.

 Bol ağaçlı ve çam koruları ile hâla şehirlerin kargaşasına meydan okumaya çalışan Kanlıca son durağımız oldu. Barış Manço’nun sonsuza uzanan yorulmuşluğunu dinlendirdiği yerden baktık boğaza, Avrupa Kıtasına. Avrupa kıtasının satranç oyuncularını; İngiltere’yi, Fransa’yı, Almanya’yı seyrettik doya doya. Ve bir kez daha üzüldüm; hayata sadece tavla oyunu gözü ile bakışımızdan dolayı…

 Güven


21 Ağustos 2010 Cumartesi

KARLI KAYIN ORMANI

Kamera; Güven
İğneada-Kırklareli-Ağustos
Gün,tüm canlılara "merhaba" diyor.Karadeniz,
daha sabahın köründe sımsıcak.Olağanüstü sıcak!
Kamera; Yunus   İğneada-Kırklareli
Günün ışığı her dakika, uslanmış görüken
Karadeniz'e farlı zarafetler yüklüyor. Deniz,
mavi ile yeşilin harika gösterisini her an,
farklı bir şekilde yapıyor.
Kamera; Yunus İğneada
Kamp alanımız oldukça güzel. Üç tarafı böğürtlen
koruluğu ile kaplı.Daha arkalarındaki sazlıklar,
göller orman ile birleşiyor.
Deniz,orman,göl; bitkilere, hayvanlara ve biz
akıllı insanlara nazikçe "gel" diyor, Gel,
yaşamın yüklerini, kirlerini bırak bana!
Kamera; Güven   İğneada
Yakı çiçekleri aynı İda (Kaz) Dağlarında olduğu
gibi; çiçek tarlasına dönüşmüşler. Böğürtlenler,
Dişbudak Ağaçları,Çam Ağaçları içiçe,
koyun koyuna yaşamı paylaşmışlar.
İğneada Beğendik Köyü
İğneada'nın Bulgaristan ile sınır köyünde
Ahmet Bey Amcanın misafir perverliğinde
sohbetin demini, çayın demi ile birleştirdik.
Güzel ülkemin,nazik,bonkör insanları...
Kamera; Güven
Rezova Köyü-Bulgaristan
İğneada'nın Beğendik Köyü ile karşı karşıya; iki
farklı tepeden, iki dinin ayrı seslenişlerinden
uzanıyorlardı yaratıcının sonsuzluğuna...

Kamera; Güven  İğneada Mert Gölü

Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesi
Ürkek, şaşkın kararsız duyuyorum.
Ve sen, bir gökkuşağı kadar güzelsin...
Rengarenk biraz sonra gidecek görüyorum.

diyor sanatçı.Hagi duygu yüklü insan
demez ki,insanı harekete geçiren güzellikler
karşısında...

Kamera; Güven
İğneada Longos Ormanları
Kamera; Yunus  İğneada Longos Ormanları
Her ne kadar ormanlardaki ağaçlar
gençleştirme yapılsa da bazı bölgedeki
ağaçlar koruma altında. Ve o ağaçlar, yılların
türküsünü söylüyorlar bizden öte,bizden
ziyade...

Kamera; Yunus  İğneada Istranca Ormanları
Şair, bir kış günü ve gece yürümüş,efkar duyduğu
kayın ormanlarında. Biz, bir yaz günü yürüdük
güneş ile kaplı kayın ormanlarında...

Kamera; Güven
Istranca (Yıldız) Dağları, Ormanları
Alabildiğince güzel. Hissedebildiğince anlamlı...
Ve ben, bu ormanları kokuları; karafilin,
yaseminin kokularını içime çektiğim gibi çektim;
içe...
Bir çocuğun sarıldığı gibi sarıldım, diyarların
kokularına,göğüslerine...

Kamera; Güven 
Bu küçük haylazı da selamlamadan edemedim.
Olukça özgür, alabildiğince şımarık ama
aynı zamanda alabildiğince nazik bir küçük
haylaz:))

KARLI KAYIN ORMANI



Şair karlı kayın ormanında geceleyin yürümüş. Biz, Yunus ile birlikte gündüz yürüdük. Şair, ıssız bir gecede karlı kayın ormanında yürürken efkâra sarılmış. Hem de sımsıcak özlemlerle birlikte… Biz, güneşli günün ormanına, tümüne sarıldık. Tüm ormanın kokusunu, ciğerlerimize çektik. Hanigi ağaçlar yoktu ki? Kayınlar… Meşeler… Çam Ağaçları… Dişbudak Ağaçları… Daha adını bile öğrenemediğimiz milyonlarca ağaç; Yıldız (Istranca) Dağlarının tepelerinden tutun da, en dip uçurumlara, upuzun vadilere kadar yayılmışlar.

Ormanlar, dağlar, platolar, dereler, göller, kuşlar, böcekler, diğer memeli hayvanları ile birlikte güzel ve anlamlı. Hiçbir orman, bu yaşamlardan yoksun böyle güzel değildir. Yıldız Dağlarını, platolarını, derelerini, göllerini, ormanlarını görmeyişimin hüznünü görme anımın büyük sevinci ile yaşadım.

Karlı Kayın Ormanlarına yapacağımız gezi bir ay önce yapılacaktı ama olmadı. Her işte bir hayır vardır. İnanın vardır. Yeter ki amacınızdan, inancınızdan sapmayın. İnsan, denen üşengeç yaratık, her zaman soylu mazeretler üretir. Her zaman bir nedeni vardır, ülkesini, tarihini, kültürünü, insanını tanımamak adına. Hangi köşede ne vardır, o dünyaların renkleri, kokuları, sesleri nasıldır diye merak etmez, dedikoduların en görkemli olanlarına sığınırız. Doğuya, farklı, güneye farklı, kuzeye farklı bakarız. Sanki bizden çok öteler gibi yüzyıllardır yabancı kalırız… Ne hazin…

Büyük şair, karlı kayın ormanını bir kış günü dolaşmış. Biz, bir yaz günü dolaştık. Nazım, ülkesinden çok uzaklarda, ülke özlemi içinde sığınırken mısralara, bizler ülkemizin kavuşulmamış topraklarına kavuşma anında sığındık makalelere…

Tekirdağ şehrimizden yaklaşık 100 km yol aldıktan sonra ulaştık Karlı Kayın Ormanların diyarına. Yolculuğumuzun 60 km olan kısmı tamamıyla ormanların içinde geçti. Sanki sonsuza, sonsuzun insanlığına, özgürlüğüne doğru yol alıyorduk. Meşe Ağaçların o nazik, o disiplinli bakışlarını, süzüşlerini anlatamam. Kızıl Çamlar, utanmaz kızlar gibi soyunmuşlardı bedenlerindeki giysileri. Dişbudaklar, görkemli bir yükselti içinde göğe uzanıyorlardı. Kayınlar, özlemle, inançla selamlıyorlardı bizleri. Devasa Ormanın belki de en fazla ağacı meşelerdi. Ama hiçbir ağacın fazlalığı toprak savaşına yol açmıyordu. Onların davası, kuzeyli, güneyli, doğulu ve batılı değildi. Bütün ağaçlar kendi marifetlerini, güzelliklerini nazikçe, doğallıkla sergiliyorlardı.

Yıldız Dağları bağrından açılan yol için geçit vermiş. Kimi 400 metrede, kimi 800 metrede ağırladı bizi. Dağların eteklerinde güneş, asfaltı eritir, bedenlerimizi ter içinde bırakırken, dağlara, ormanın koyu gölgelerine ilerledikçe serinliği de hissettik. Kötü olan hiçbir görüntü yoktu. Bizler, iyinin de iyisini aradık. Sıkça durup, ağaçların yaz sessizliğine adadıkları danslarını izledik, fotoğraf çektik. Kayınlar, Nazımın kayınları gibiydi. Ama karlı değillerdi. Kim bilir kışın, bu güzel orman, üzerindeki tüm giysileri atınca, tüm makyajlarını temizleyince nasıl görünüyordur?

Şair, yedi tepeli şehirde bıraktığı gonca gülü karlı kayın ormanları içinde anarken, ölümü de döşünmüş, ölümü de sorgulamış; “ Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü!” Şimdi, bunca kıyametler koparken, her gün gündem, yapay filmlerin etkisi altında kalırken; bizler her gün ölüyoruz… Bir ülke düşünün ki, her bölgesi kendi çapında dünyaya değer güzellikler taşıyor! Tarihi alanları bu kadar zengin kaç ülke vardır?

Ben kendimi bildim bileli bu bölge; Yıldız Dağlarının kayın, meşe ormanları bölgemizin odun ihtiyacını karşılar. Belki de başka bölgelerin de ihtiyaçlarının bir bölümünü karşılıyordur. Yıllardır her odun yakışımda bedenim ısınırken, içim de yanardı biraz! Acaba derdim, bu ağaç, son ağaç mı? Bir ormanı daha mı yakıyor, bitiriyoruz diye kendi saflığımı, kendi vicdanımı sorgulardım. Yıllar geçti bizler kış aylarında karlı kayın ormanlarında geceleri yürümek yerine, kayın odunlarını yaktık ısınmak, biraz daha fazla yaşamak adına.

Kırklareli Bölgesinin ormanlarının neden bitmediğini, bitmeyecek oluşunu Karlı Kayın Orman Gezisinde anladım. Mutlu oldum. Bu ülkede en azından yarım da olsa iyi şeylerin yapılabileceğine inandım. Ormanların büyüyen ağaçları kesilirken, gençleri korunuyor ve sürekli ormanlar var ediliyordu. Bu uygulama böyle olmasaydı, Yağmur Ormanları bile biterken, Kırklareli Ormanları da çoktan biterdi. Ve biz, İğneada’ya giderken, nazik Meşelerin, gururlu Çamların, zarif Kayınların içinden gidemezdik… Gidemezdik…

Karlı Kayın Ormanlarını Trakya’da yaşayan ve bu ülkeye kendini adamış birisi olarak bu kadar geç tanımış olmanın burukluğu hâla sımsıcak içimi yakar! Ve bu bölgenin üç boyutlu görüntüsünü dört iklim gezmek gerektiğini anlatmak isterim. Biraz doğa, ülke sevginiz varsa, üşenmeden çıkın yollara. Düşün, hiçbir beklenti, koşul üretmeden koyuverin kendinizi… Yıldız Dağlarına sabırla tırmanın. Meşe Ağaçlarına, Kayınlara, Çamlara, Dişbudaklara el sallayın. Yüzlerce hayvana yaşam veren göllerini seyreyleyin. Göllerin uçsuz bucaksız sazlıklarının güz rüzgârında türkülerini dinleyin!

İğneada yolculuğumuz doğa açlığı çeken bedenlerimize inanılmaz bir enerji verdi. Ne yoktu ki bu gezide! Ormanlar vardı. Göller, dereler vardı. Yakı çiçeklerinin moru, yaban çiçeklerinin her rengi vardı. Geniş, alabildiğince uzun kumsalıyla birlikte Karadeniz vardı. Longos Ormanları upuzun yükselirlerken göğe doğru, sonsuzun maviliği vardı, dünya gözüyle baktığımız yerde.

Dost Yunus, Gezgin Yunus ile birlikte elimizdeki imkânları olabildiğince değerlendirdik. Yine her zaman olduğu gibi doğanın doğallığına ona hiç zarar vermeden sığındık. Kamp kurduğumuz yere tek bir çöp bırakmadan ayrıldık. Beğendik Köyünü ziyaret edip, oradaki insanlarla sohbetler ettik. Karadeniz’in Türkiye sınırlarının bittiği yerde kurulmuştu Beğendik Köyü. Sıcaktı, misafirperverdi insanları. Beğendik Köyü ile karşı tepedeki Bulgar Köyü birbirlerine deyecek yakınlıkta, tepelerin rüzgârı, serinliği ile birlikte bakıyorlardı yıllardır.

Biz de Karadeniz’in Meşe Ağaçları içine gizlenmiş Beğendik Köyünün tepesinden, kumsalından el salladık Bulgaristan’ın bakımlı Rezova Köyüne. El salladık, insanlığa, insanlarımıza…

Dönüşümüz bedenlerimizin taşımakta zorluk çektiği ağırlıklarla yüklüydü. Karlı Kayın Ormanlarının kokuları, sesleri, hikâyeleri yüklenmişti bedenlerimize. Ve ben, Yunus ile birlikte bir türkü tutturmuştum;

“ Ben oradan geçerken biri ‘amca’ dese gir içeri. Girip yerden selamlasam hane içindekileri!”

Bu ülke, binlerce güzelliği barındırdığı gibi, yüzlerce korkulu gizemi de barındırıyor. Bu güzel diyarlar; Karlı Kayın Ağaçlarının, Meşelerinin, Çamlarının olduğu diyarlar; Sabahattin Ali gibi aydınımızın da katledildiği ve derin iş olduğu için bir türlü açığa çıkarılamadığı yerlerden bir yerdir… Hani, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” diyen şair, yazar, aydın Sabahattin Ali.
Güven