İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
1 Mayıs 2024 Çarşamba
BUGÜN "MAYIS1"!
24 Kasım 2023 Cuma
DÜNYA GENİŞ,ODAM DAR
DÜNYA GENİŞ
ODAM DAR
(
Kepirtepeli Aziz Ateş )
1 Ekim 2010 günü telefonum çaldı. Arayan Aziz öğretmendi. Kötü haber tez duyulur sözüne uygun bir haber verdi; “ Hastanedeyim. Şu teşhis konuldu. Birkaç gün içinde ameliyat olacağım. Yanında kâğıt kalem vardır. Bir şiir yazdım hastane odasından.” Dedikten sonra dört mısralık ve belki de hastaneden sonra geriye kalan 8 yıl 4 ay ve 17 günlük yaşamını anlattığı şiirini okudu;
“Dünya geniş
Odam dar
Selimiye
minarelerinde
Kuşlarla
randevum var.”
Ekim 2010 tarihinden olduğu ameliyattan sonra neredeyse 2018 yılının Ocak ayına kadar hastanelere gidip gelmenin ve Kepirtepeli Aziz Ateş’in 25 yıllık dostluğa bıraktığı izlerin anılarını tekrar ve tekrar anma, hatırlatma enerjisine çevirip yine yazıyorum…
Hastalıklar, kazalar, deneyimler, edinilen tecrübeler en sonunda kıymetli bir hazineye dönüşüyorlar. Tat almanın başka çaresi yok gibi! Binlerce sorun, Albert Camus’un kahraman olarak gördüğü mitolojik karakter Sisifos’un taşıdığı o büyük yük-kaya gibi hepimizin kayaları, yükleri olduğu, bu yüklerle baş etme biçiminin bizi yaşama bağladığını anlatması, ayrı bir insan gerçeği ve yolculuğudur. İnsanın dönüşüm, evrim yolculuğu böyle bir gizem taşıdığı bellidir.
Büyük uygarlıklara bakarsak, onların yok oluşları ve bitip tükenmeyen savaş çığlıkları, kralların dopdolu hazineleri; hepsi, dönüşümün kurbanı ve boşluğa bırakılan bir zerre toz parçacığının karşılığı bile olmayacakları kadar küçük şeyler: -Sonsuz evrenin 4,5 Milyar yaşındaki gezegeni dünyamız için…
Kepirtepeli Aziz Ateş ile yapmış olduğum dostluğun karşılığı, fikir ve yazı insanı için ayrı değer, insaniyet ve sosyallik adına apayrı değerler, zenginlikler taşıyor.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi olan Fikret Otyam’a “Hoca nasıl biriydi?” Sorusuna öyle içten ve öyle sevgi dolu cevap verir ki; “ Hocanın hangi iyi yönünü anlatayım? Bizim için çok değerliydi.” Sözlerinden esin kaynağı yapmak ve Aziz Ateş’in bilinmeyen yönlerini yazı yaşamım devam ettiği sürece aktaracağım, anlatacağımı vurgulamak isterim.
İyi, güçlü bir belleğe sahipti. Ezberinden yüzlerce fıkra, mani ve türkü sözünün yanında türkülerin hikâyelerini de bilirdi. Şiire tutunmuş olsaydı, tıpkı yukarıda, hastane odasından yazdığı dört dize gibi çok önemli ve şiire aç insanlara besin sağlayacak, ilham verecek şiirler yazabilirdi. Ama yazmadı, yazmak istemedi…
Ancak, ayda yılda bir tane olan ve ölmeden 8 yıl önce yazdığı şiiri son günlerde aklımdan çıkmaz oldu. Sanki o küçük, dar odada sıkışıp kalmış ve dünyanın uçsuz bucaksız genişliğini, evrenin sonsuzluğu ile birleştirmiş bir halde dokunuyordu ruhuyla birlikte şiirin tellerine.
Ölüme 8 yıl 4 ay 17 gün kala yazılan bir şiir. Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği Selimiye’nin minarelerine gelen kuşlarla buluşma vakti,17 Şubat 2018 sona erdi ve:
—Uçtu kuşlar kim bilir hangi
göklerin derinliklerine doğru…
Yaşamış ve yaşayan tüm öğretmenlerimizin zamana yayılan bütün günlerini kutluyorum; KUTLU OLSUN…
Güven SERİN
4 Mayıs 2023 Perşembe
EMİN YILDIRIM: ÇELEBİ KİŞİ
EMİN YILDIRIM:
ÇELEBİ KİŞİ
Emin Ağabey ile aramızda kurulan bağ tam olarak 1980’li yılların ikinci yarısı başladı. Aynı zamanda Paşaköy İpsala ve Tekirdağ arasındaki anıları, kendisinin avcılık merakı sayesinde doğup büyüdüğüm yerlerdeki anlatımlarıyla tanışıp bolca dinledim.
Dilinden düşürmediği Yakup Dayım-Yakup Gülay da bu arkadaşlığa dâhil oldu. Nasıl mı? Zaten, Emin Ağabey İpsala Paşaköy diyarına gittiğinde kendisiyle çoktan tanışmış. Birlikte çıkmışlar av sahalarına. Kuzey Yıldızı altında, kim bilir kaç kış ayazında ördek ve kazların seslerini dinlediler… Bir yerde Yakup Dayı ile Emin Ağabey arasında selam alıp getiren aracı; aynı zamanda bu arkadaşlığa eklenen yeni bir insan oldum…
Yıllar önce nasıl Tekirdağ’ın rakısı sembolse, bilenler bilir; İpsala Paşaköy diyarının da kış zamanı avcılığı meşhur, oraların sembolüydü. Yaz zamanını merak ederseniz; sivrisinekleri, zaten gidenlere iyi ve meşhur hatıralar bırakırlar…
Emin Yıldırım ile ilk tanıştığımızda bende uyandırdığı duygu; başından sona kadar; “ Çelebi Kişi” duruşu oldu. Yani, görgülü, olgun ve bilgili kişi duruşu içinde 1 Mayıs 2023 gününe kadar uzanan bir yolculuk, arkadaşlık, ağabey kardeşlik ilişkimiz her daim devam etti.
Bir başka Yıldırım; oğlu Gürkan Yıldırım’ı da Emin Ağabey sayesinde tanıdım. Gördüm ki her mahalleye lazım olan kişilerden… Baba ve oğlun en öne çıkan tarafı nedir? Derseniz:
—Yaptıkları işi en iyi-doğru
ve en saygın bir şekilde yapma sevdası, inancı, sosyalliği içinde olduklarıdır…
Babadan oğla geçen mesleğin ikinci kuşak tarafında olan Gürkan Yıldırım, sıradan baba oğul örneklerinden değil, aynı zamanda baba ile oğul arkadaşlığı, meslektaşlığı ve öğretmen öğrenci ilişkisine de çok iyi örnek olmayı başarmış az sayıda Tekirdağ insanlarındandır.
Yavuz Mahallesi Tintinpınar Caddesi Emin Yıldırım ile ilk tanıştığımız, arkadaşlık, ağabey-kardeş insaniyeti geliştirdiğimiz ve en değerli, yüklü anılarımın olduğu yerdir. Burada tanıdım Recep Övardar’ı, Ahmet, Mehmet Karagözdere’yi.Karadayı’yı,Saadettin Ağabey’i,Süvari Ahmet’i,Ethem,Yüksel,Yakup ağabeyleri…Hacer,Saadet,Asiye,Yüksel,Hurisel,Sebahat ablaları…
1 Mayıs 2023 gecesinin ilk saatleri Emin Yıldırım; layıkıyla ve dopdolu bir yaşam sürdüğü dünyadan ayrıldı. Bu ayrılığın en değerli hatırası, ölümünden bir hafta önce kendi ayakları, iradesiyle geldiği pasajda, bizlerle; adı veda olmayan çelebi kişiliğine yaraşır bir veda, ayrılış öyküsünü de geride bıraktı…
Dedik ya çelebi kişiydi Emin Yıldırım. Değer verirdi değerli olma yolunda yolcu olan herkese. Yaptığı işe, hatta en sevdiği kırların, kırsal dünyanın içinde yaşayan insanlara ismiyle hitap etmenin yanında her daim beslediği saygıyı hep yanında taşırdı…
Tekirdağ Eski Şehir Mezarlığı Emin ve Gürkan Yıldırım’ın seven dostları, arkadaşları, akrabalarıyla dopdoluydu. Güneş,150 milyon km öteden ısıtıyordu yaşam üreten gezegenimizi. Hiç bıkmadan, evrimin kendi öyküsü yazılıp duruyor. Servi ağaçları, Yıldırım Ailesi mezarlığına eşlik ediyordu. Emin Ağabey’in annesi, babası, ağabeyleri, yengesi, yeğeni toprakla bir olmuş bedenlerin antik dünyadan bugüne süzülen hatıraları içinde gelen insanlara;
“ Yaşam her yerde var. Yaşam çok değerli! Yaşama katkı sağlamak, anlam yüklemek da sadece insana özgü. Çelebi kişiliğiniz daim olsun, eksik olmasın!” der gibiydi, kökleri ölüler dünyasına-yeraltına süzülen, yaprakları, dalları, bedeni ise yeryüzünde ruhumuzu besleyen servi ağaçları…
Ganoslar-Işıklar Dağları’na, Çanakçı’ya, Kaşıkçı’ya, İpsala, Paşaköy Ovası, Gala Milli Parkı bölgesine yolunuz düşerse, iyi bakarsanız oradaki ayak izlerine, bilin ki Emin Yıldırım’ın da izleri oradadır.
Çelebi gülüşüyle selamlayacak, yeni tanışsanız bile kırk yıllık ahbap gibi sohbetin demi içinde, belki de ovaya, dağlara tüten bir çoban ateşi, köy kahvesinde şafak vakti demlenmiş çayın kokusu gibi yayılıp, ağırlıksız bir halde dolaşacak, huzurlu bir hal içinde gülümseyeceksiniz…
Güven SERİN
27 Şubat 2023 Pazartesi
ÇAKAL ULUMALARI GANOSLARA GERİ DÖNDÜ
ÇAKAL ULUMALARI, GANOSLARA GERİ DÖNDÜ
2005 yılında Ganoslar diyarına ilk adımımızı attığımızda ne bir çadır, ne bir uyku tulumu vardı. Samanyolu’muzun milyarlarca yıldızları, galaksileri altında toplanan kuru odunları kamp ateşine taşıyıp gecenin seslerine karışan seslerimizle, özgün sohbetlere, samimiyetlere aç-hasret insanlığın doyma hali gibi sohbete sohbetler ekleyerek Yeniköy ile Uçmakdare arasında Postacılar Mevki denen yerde; fiilen yürüyüş grubumuzu kurduk.
O gün bugün Yunus Çakır-Yunus Usta ile onlarca gece kampı, şafak yürüyüşleri, gündüz kapları yaptık. Kimi kırk kişi, kimi zaman 8–10 kişilik gruplara ev sahipliği yaptık…
25 Şubat Cumartesi günü, günler öncesinden karar alıp uygulamaya konulan yolun yolcusu olduk.24 saatlik bir kamp için gerekli yiyecek içecekler alındıktan sonra Yeniköy’ün güneydoğusu yönünde çok verimli(Manzara, kuru odun) bir yere geldik. Önceliğimiz, çadırların kurulması ve kamp ateşinin ormandan uzak, çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyecek, kuru odunların yakın olduğu bir yer.
Deniz, Ganoslardan başlayarak karşı adalara, kıyıya ışığın yüce emriyle uzanıyor. İçinde, kıyılarında bin bir türlü öyküler, türküler, gizemler olan deniz ve dağlar; güneşin içindeki enerji santrali gibi insanın özüne el verip güç, enerji aşılıyor.
Ganoslar Diyarı, buruk öykülerle dolu. Hatta dopdolu… Bazen düşünmüyor değilim, buralara sımsıkı sarılmış eski milletlerin gözü yaşlı göçleri, geride lanetli bir tılsım mı bıraktı? Onların yaşlı ağaçları, ahşap ve taş binaları bir bir döküldü. Kıymet bilmemek, nasıl bir şey derseniz? Ganoslardaki eski Rum köylerinin bomboş, viran hali, halleri derim…
Acının da rengi ve şiddeti olur mu derseniz? Olur derim… Ganoslar bölgesine gelip, Yeniköy’ü, Uçmakdere’yi, Gaziköy’ü, Güzelköy’ü, Tepeköy’ü, Işıklar’ı görmenizi isterim...
Yunus Usta da Yeniköy’ün ÖZ evladıdır. Tıpkı bu diyarların ÖZ evladı olan Meşe, Ardıç, Katırtırnağı, Ihlamur ve Adaçayları gibi…
Gecenin kamp ateşi, çürümüş bağ, kiraz ve badem ağaçları kütükleriyle birlikte; tütüyor dumanları, yayılıyorken, aynı zamanda tepelerden bakarken Yeniköy’ün gecenin içine düşen yalnız haline; “Bir ah çekesi” kâinata değil de insanın insanlık yolculuğu içindeki özgün haline seslenişi, bağırası, uluması geliyor insanın…
Her şeyi; bütün bu viran ve terk edilmiş
halleri: Şehirlere çok hızlı yapılan göçlere bağlamak mümkün mü? Siyasetçilerin
zavallı, buruk, eksik, önünü ve uzağı görmeyen kararları ne çabuk da, köylülükten kurtulup şehirli yığınlarının daha iyi olacağına inandılar?
Kamp alanının batı yönüne yaptığımız yürüyüş, insansız Yeniköy’ün pırıltı saçan elektrik direklerini izlerken, sanki onlarca hane yaşıyormuş gibi geceyi kandıran haline baktık durduk... Hayvanın inine sığınıp acılar içinde inlemesi, soluması gibi bir soluk, bir acı içinde batı yönünden kuzeye ve daha sonra kamp alanı olan güney yönüne ulaştık.
Bıraktığımız çürük badem ağacı kütüğü çoktan yanmış, kızıl korları sönmeye başlamıştı. Yine besledik ateşi civarda bol bulunan terk edilmiş bağların çoktan ölmüş kütükleriyle…
Yunus Usta’ya en çok zor gelen şey gece ile yüzleşmek değil! Buradaki anılarla da yüzleşmekti… Şu bağ, filanca teyzelerin, ilerideki Ahmet amcaların, diğeri bilmem ne ninenin, derken bağların kimlere ait olduğunu, hanelerdeki insanların isimlerini saydı…
Geçmişi öldüren toplumların iki yarası hiçbir zaman kapanmayacaktır dersem inanır mısınız? Tüm zamanlara dokunmak, ancak bilime, Cumhuriyet’in Köy Enstitü felsefesine inanmakla olacağını söylersem; inanır mısınız?
Bağlar çoktan ölmüş… İpek böcekçiliği de öyle… Ya tütüncülük? Buralardaki hanelerle birlikte ilkokullar, sağlık ocakları da kapanmış. Hepsi, bağ kütükleri gibi terk edildikten sonra çürüyüp yok olmuşlar…
Gecenin ilerleyen saatlerinde derin vadinin yukarı sırtlarında bir çakal uludu. Sonra vadinin aşağılarında bir başka çakal derken diğerleri da katıldılar; kâinatın seslerine… Yunus Usta; “ Bunlar, nesli tükenmiş çakallardan sonra buraya getirilen çakallar” dedi. “ Buralar uyum sağladılar mı?” dediğimde:
—Buranın tütün tarlaları, bağ
bahçeleri ve insanları yok oldu. Acaba, çakalları geri getirdikleri gibi
kaybolan kültürleri, insanları, insanlığı tekrar geri getirebilecek irade, güç-kuvvet
var mı? Deyince, soluksuz kalmanın keskin yutkunması çok ağır geldi…
Güven SERİN
20 Mayıs 2022 Cuma
SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM İÇİN AĞLIYOR
SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM
İÇİN AĞLIYORLAR
( Semetli
Bülbülleri Türküler Söylüyor)
Neredeyse birkaç adım ötemizde bulunan eski köylerimiz, yeninin mahalleleri turizm için ağlıyorlar. Turizm deyince akla gelen yabancı turizmden söz etmiyorum henüz! Kendi insanımızı, bölgemizin insanlarını bu cennetimsi yerlere çekmekten, tanıtmaktan ve boşalan köy ve mahallelerimizi canlandırmaktan, yaşatmaktan, huzur, neşe duymaktan söz ediyorum…
Birçok insan ölmeden önce yapılacak bilmek kaç yapılacak gezinin, gösterinin, tat ve tuzun peşinde koşmayı hayal eder. Veya gerçekleştirmek için ardına dahi bakmadan, kendi izlerini, sesini ve soluğunu bile duyamadan koşup durur…
Bazen çok uzaklarda değil yakında aramak gerekir bulunacak olan düşlerin mutluluklarını, huzurlarını. Semetli ve Işıklar öyle yerlerimizin en başında gelen Ganoslar-Işıklar Dağlarının kadim kültürlerine yaslanmış, kendi rüzgârı, güneşi, bereketi ve öyküleriyle kavrulan eşsiz yerlerimizdendir.
Yunus ÇAKIR (Usta), Lokman TURAN, Özkan PAPATYA ve ben; yeni, yepyeni sloganımızın şafak tazeliği içinde “ Yöremizi Tanımalı, Tanıtmalı” düşünceleri içinde çıktık yollara. Gideceğimiz yer, SEMETLİ, birkaç hafta önceden kararlaştırdığımız yer. İki amaç taşıyor, gitme eylemi içinde olmamızın sebebi. Ganoslar Dağlarının kuzeyini görüp, şafakla birlikte bülbülleri dinlemekle birlikte çoban sürülerinin patikalarından yürüyüş yapmak. İkincisi de 82 yaşına ulaşmış, şimdilerde can sıkıcı hastalığıyla boğuşan Rıfat ustayı ziyaret etmek…
Son nefese kadar yazacağım, haykıracağım bir şey; “ Doğaya, insana koşulsuz gitmek: Kendi bereketli sürprizlerini sunuyor insan danan canlıya.”
Sabahın erken saati 05 zamanları koyulmuş olduğumuz yolun ilk yoldaşı koca kanatlarıyla yolda avını bekleyen yöremize tekrar dönmüş olan yırtıcı kuşlardan olan Şahin oldu. Günün nafakası için yere konmuş, belki avını kaçırmıştı. Usulca ve telaşsız havalandı Semetli’nin tarlalarının, derelerinin, koruluklarının üzerine. Sonra, bir ormandan çıkıp diğerine geçmek üzere bir büyük tavşan yolun yarısından geri döndü. Aracın doğaya yakışmayan sesi ürkütmüştü onu. Oldukça sağlıklıydı. Derken yaşlı bir tilkiyi Semetli’nin yakınlarında, kolay av sandığı kümeslere yaklaşırken izledik. Aç ve bakımsızdı. Her canlının son haliyle karşı karşıya; oldukça ihtiyar görünüyordu…
Semetli köyü-mahallesi de diğerleri gibiydi. Sessizliğe, viranlığa baş kaldıramıyordu. Her köydeki manzaranın acıklı hali okuldu. Çatısı çökmüştü. Öğrencileri çoktan gitmiş. Öğretmenleri derse hiçbir zaman başlamayacak olan viran okulun zili de çalmıyordu artık…
Köyün Ganoslar istikameti tarla yollarına girdik. Bir süre sonra uygun bir yerde bıraktık, bizi taşıyan vefalı beyaz aracı. İlk dere geçme sınavımız öyle başladı. Yörenin vadileri, çatakları derelerle; dupduru sularla doluydu. Yeşilin her tonu bulunuyordu ağaçların birbirine yaslanıp, upuzun koridorlarla sarmaş dolaş olup doğaya renk kattıkları yerde.
Semetli’nin bülbülleri coşmuştu. Suların şafak akışı içerisinde, kurbağalar da ses verse de, bülbüller yankılanıyordu Açıkhava tiyatrosu şenliği içerisinde. Yaşamı, yaşamın devamı olan çoğalmayı, coşkuyla anlatıyordu Semetli bülbülleri…
Dereler geçtik, kaygan kayalara basarak. Çobanların sürüleri, koyun ve keçilerle, yabanıl hayvanların milyonlarca yıl içerisinde oluşturdukları patikaların, yer yarıkları, yağmur sularının, doğayı anlamayıp, korumayanlara yapmış oldukları erozyon gösterileri içinde ilerledik yukarılara doğru.
Dağların yukarısında bulunan meşeler, ıhlamurlar, ardıç ağaçları, güneşin ışıklarıyla şölenlerin yeşil olanlarını haykırıyorlardı… Başka illerimizde, kasabalarımızda, Ganoslar ve Istrancalar yörelerimizde, kamplar, yürüyüşler yapmıştık bolca. Semetlinin dağlarında yürümek ayrıcalığı, şaşkınlılığı ve çok boyutlu görüntüleriyle imrenmenin bilmem kaç halini yaşıyorduk…
Duyarlı insanlarımızın; belediyelerimizin, Turizm ve Kültür Müdürlüğü ve turizm dernek ve şirketleri tarafından iyi anlaşılıp, tanıtılsa belki de en önemli yürüyüş, tırmanış, seyir yeri olacak cennetimsi dünyadaydık…
Dönüşte Semetlili Rıfat Ustayı ziyaret ettik. Yaşının, bacak, bel ağrılarının ötesinde usta moraliyle kucakladı bizi. İki dostun-ustanın; buluşması pek insancaydı. Yaşları birikmiş gözlerin, ruhsal dumanları tütüyordu, bahçesi, ellerinde marifeti olan evin kıyıcığında…
—Niçin ağlıyorsunuz, Semetli, Işıklar Köyleri?
—Görmeyen, bakmayan gözlere, duymayan kulaklara, bir cenneti bırakıp gidenlere ağlıyoruz, ey yolcular!
Güven SERİN
15 Haziran 2021 Salı
GANOS-IŞIKLAR DAĞLARINA YAZ GELMİŞ
GANOS-IŞIKLAR
DAĞLARINA YAZ GELMİŞ
































