Ganoslar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ganoslar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2024 Çarşamba

BUGÜN "MAYIS1"!

 

Kamera,Güven

BUGÜN "MAYIS1"!
Kuzey Ganoslar kampı 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramından birkaç gün önce oldu.Kamp ateşinin yaklaşık on metre ötesinde taptaze bir fidan; olmasa da çınar,o bir meşe fidanı.Trakya'nın bölgemizin öz evladı olan meşelerden birisi...
Yunus Usta'ya,bu taze fidanın ismi Nazım olsun önerisi kabul gördü.Edebi dünyaya ait olanların ölümsüzlüğünü belki de her fidan,her düşünce,inanç ve omuz omuza veren adalet hissiyatı yaşatmaya devam edecek; belli...
Nazım'ın belki de tüm zamanlara,emek ve işçilere adanmış düşünce sanatlarından birisi daha;
"Sarı kursak bir balon gibi soldu güneş
Ciğerlerimizde şişen türküler ateş
Kol kola
Düştük yola
Geçtik köprüden
Geliyoruz..."
Güven Serin



24 Kasım 2023 Cuma

DÜNYA GENİŞ,ODAM DAR


Kamera; Güven

                                                  DÜNYA GENİŞ ODAM DAR

          ( Kepirtepeli Aziz Ateş )

      1 Ekim 2010 günü telefonum çaldı. Arayan Aziz öğretmendi. Kötü haber tez duyulur sözüne uygun bir haber verdi; “ Hastanedeyim. Şu teşhis konuldu. Birkaç gün içinde ameliyat olacağım. Yanında kâğıt kalem vardır. Bir şiir yazdım hastane odasından.” Dedikten sonra dört mısralık ve belki de hastaneden sonra geriye kalan 8 yıl 4 ay ve 17 günlük yaşamını anlattığı şiirini okudu;

 “Dünya geniş

 Odam dar

 Selimiye minarelerinde

 Kuşlarla randevum var.”

     Ekim 2010 tarihinden olduğu ameliyattan sonra neredeyse 2018 yılının Ocak ayına kadar hastanelere gidip gelmenin ve Kepirtepeli Aziz Ateş’in 25 yıllık dostluğa bıraktığı izlerin anılarını tekrar ve tekrar anma, hatırlatma enerjisine çevirip yine yazıyorum…

   Hastalıklar, kazalar, deneyimler, edinilen tecrübeler en sonunda kıymetli bir hazineye dönüşüyorlar. Tat almanın başka çaresi yok gibi! Binlerce sorun, Albert Camus’un kahraman olarak gördüğü mitolojik karakter Sisifos’un taşıdığı o büyük yük-kaya gibi hepimizin kayaları, yükleri olduğu, bu yüklerle baş etme biçiminin bizi yaşama bağladığını anlatması, ayrı bir insan gerçeği ve yolculuğudur. İnsanın dönüşüm, evrim yolculuğu böyle bir gizem taşıdığı bellidir.

  Büyük uygarlıklara bakarsak, onların yok oluşları ve bitip tükenmeyen savaş çığlıkları, kralların dopdolu hazineleri; hepsi, dönüşümün kurbanı ve boşluğa bırakılan bir zerre toz parçacığının karşılığı bile olmayacakları kadar küçük şeyler: -Sonsuz evrenin 4,5 Milyar yaşındaki gezegeni dünyamız için…

   Kepirtepeli Aziz Ateş ile yapmış olduğum dostluğun karşılığı, fikir ve yazı insanı için ayrı değer, insaniyet ve sosyallik adına apayrı değerler, zenginlikler taşıyor.

  Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi olan Fikret Otyam’a “Hoca nasıl biriydi?” Sorusuna öyle içten ve öyle sevgi dolu cevap verir ki; “ Hocanın hangi iyi yönünü anlatayım? Bizim için çok değerliydi.” Sözlerinden esin kaynağı yapmak ve Aziz Ateş’in bilinmeyen yönlerini yazı yaşamım devam ettiği sürece aktaracağım, anlatacağımı vurgulamak isterim.

  İyi, güçlü bir belleğe sahipti. Ezberinden yüzlerce fıkra, mani ve türkü sözünün yanında türkülerin hikâyelerini de bilirdi. Şiire tutunmuş olsaydı, tıpkı yukarıda, hastane odasından yazdığı dört dize gibi çok önemli ve şiire aç insanlara besin sağlayacak, ilham verecek şiirler yazabilirdi. Ama yazmadı, yazmak istemedi…

   Ancak, ayda yılda bir tane olan ve ölmeden 8 yıl önce yazdığı şiiri son günlerde aklımdan çıkmaz oldu. Sanki o küçük, dar odada sıkışıp kalmış ve dünyanın uçsuz bucaksız genişliğini, evrenin sonsuzluğu ile birleştirmiş bir halde dokunuyordu ruhuyla birlikte şiirin tellerine.

   Ölüme 8 yıl 4 ay 17 gün kala yazılan bir şiir. Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği Selimiye’nin minarelerine gelen kuşlarla buluşma vakti,17 Şubat 2018 sona erdi ve:

—Uçtu kuşlar kim bilir hangi göklerin derinliklerine doğru…

  Yaşamış ve yaşayan tüm öğretmenlerimizin zamana yayılan bütün günlerini kutluyorum; KUTLU OLSUN…

 Güven SERİN 

 


 

 

 

 

  





 

4 Mayıs 2023 Perşembe

EMİN YILDIRIM: ÇELEBİ KİŞİ

 


                                   EMİN YILDIRIM: ÇELEBİ KİŞİ

   Emin Ağabey ile aramızda kurulan bağ tam olarak 1980’li yılların ikinci yarısı başladı. Aynı zamanda Paşaköy İpsala ve Tekirdağ arasındaki anıları, kendisinin avcılık merakı sayesinde doğup büyüdüğüm yerlerdeki anlatımlarıyla tanışıp bolca dinledim.

   Dilinden düşürmediği Yakup Dayım-Yakup Gülay da bu arkadaşlığa dâhil oldu. Nasıl mı? Zaten, Emin Ağabey İpsala Paşaköy diyarına gittiğinde kendisiyle çoktan tanışmış. Birlikte çıkmışlar av sahalarına. Kuzey Yıldızı altında, kim bilir kaç kış ayazında ördek ve kazların seslerini dinlediler… Bir yerde Yakup Dayı ile Emin Ağabey arasında selam alıp getiren aracı; aynı zamanda bu arkadaşlığa eklenen yeni bir insan oldum…

  Yıllar önce nasıl Tekirdağ’ın rakısı sembolse, bilenler bilir; İpsala Paşaköy diyarının da kış zamanı avcılığı meşhur, oraların sembolüydü. Yaz zamanını merak ederseniz; sivrisinekleri, zaten gidenlere iyi ve meşhur hatıralar bırakırlar…

  Emin Yıldırım ile ilk tanıştığımızda bende uyandırdığı duygu; başından sona kadar;  “ Çelebi Kişi” duruşu oldu. Yani, görgülü, olgun ve bilgili kişi duruşu içinde 1 Mayıs 2023 gününe kadar uzanan bir yolculuk, arkadaşlık, ağabey kardeşlik ilişkimiz her daim devam etti.

  Bir başka Yıldırım; oğlu Gürkan Yıldırım’ı da Emin Ağabey sayesinde tanıdım. Gördüm ki her mahalleye lazım olan kişilerden… Baba ve oğlun en öne çıkan tarafı nedir? Derseniz:

—Yaptıkları işi en iyi-doğru ve en saygın bir şekilde yapma sevdası, inancı, sosyalliği içinde olduklarıdır…

  Babadan oğla geçen mesleğin ikinci kuşak tarafında olan Gürkan Yıldırım, sıradan baba oğul örneklerinden değil, aynı zamanda baba ile oğul arkadaşlığı, meslektaşlığı ve öğretmen öğrenci ilişkisine de çok iyi örnek olmayı başarmış az sayıda Tekirdağ insanlarındandır.

   Yavuz Mahallesi Tintinpınar Caddesi Emin Yıldırım ile ilk tanıştığımız, arkadaşlık, ağabey-kardeş insaniyeti geliştirdiğimiz ve en değerli, yüklü anılarımın olduğu yerdir. Burada tanıdım Recep Övardar’ı, Ahmet, Mehmet Karagözdere’yi.Karadayı’yı,Saadettin Ağabey’i,Süvari Ahmet’i,Ethem,Yüksel,Yakup ağabeyleri…Hacer,Saadet,Asiye,Yüksel,Hurisel,Sebahat ablaları…

   1 Mayıs 2023 gecesinin ilk saatleri Emin Yıldırım; layıkıyla ve dopdolu bir yaşam sürdüğü dünyadan ayrıldı. Bu ayrılığın en değerli hatırası, ölümünden bir hafta önce kendi ayakları, iradesiyle geldiği pasajda, bizlerle; adı veda olmayan çelebi kişiliğine yaraşır bir veda, ayrılış öyküsünü de geride bıraktı…

   Dedik ya çelebi kişiydi Emin Yıldırım. Değer verirdi değerli olma yolunda yolcu olan herkese. Yaptığı işe, hatta en sevdiği kırların, kırsal dünyanın içinde yaşayan insanlara ismiyle hitap etmenin yanında her daim beslediği saygıyı hep yanında taşırdı…

  Tekirdağ Eski Şehir Mezarlığı Emin ve Gürkan Yıldırım’ın seven dostları, arkadaşları, akrabalarıyla dopdoluydu. Güneş,150 milyon km öteden ısıtıyordu yaşam üreten gezegenimizi. Hiç bıkmadan, evrimin kendi öyküsü yazılıp duruyor. Servi ağaçları, Yıldırım Ailesi mezarlığına eşlik ediyordu. Emin Ağabey’in annesi, babası, ağabeyleri, yengesi, yeğeni toprakla bir olmuş bedenlerin antik dünyadan bugüne süzülen hatıraları içinde gelen insanlara;

 “ Yaşam her yerde var. Yaşam çok değerli! Yaşama katkı sağlamak, anlam yüklemek da sadece insana özgü. Çelebi kişiliğiniz daim olsun, eksik olmasın!” der gibiydi, kökleri ölüler dünyasına-yeraltına süzülen, yaprakları, dalları, bedeni ise yeryüzünde ruhumuzu besleyen servi ağaçları…

  Ganoslar-Işıklar Dağları’na, Çanakçı’ya, Kaşıkçı’ya, İpsala, Paşaköy Ovası, Gala Milli Parkı bölgesine yolunuz düşerse, iyi bakarsanız oradaki ayak izlerine, bilin ki Emin Yıldırım’ın da izleri oradadır.

   Çelebi gülüşüyle selamlayacak, yeni tanışsanız bile kırk yıllık ahbap gibi sohbetin demi içinde, belki de ovaya, dağlara tüten bir çoban ateşi, köy kahvesinde şafak vakti demlenmiş çayın kokusu gibi yayılıp, ağırlıksız bir halde dolaşacak, huzurlu bir hal içinde gülümseyeceksiniz…

 Güven SERİN 

  


27 Şubat 2023 Pazartesi

ÇAKAL ULUMALARI GANOSLARA GERİ DÖNDÜ

 

Kamera; Güven-Ganoslar Diyarı


Ganoslar Diyarı


Kamera; Güven Yunus Usta

             ÇAKAL ULUMALARI, GANOSLARA GERİ DÖNDÜ

     2005 yılında Ganoslar diyarına ilk adımımızı attığımızda ne bir çadır, ne bir uyku tulumu vardı. Samanyolu’muzun milyarlarca yıldızları, galaksileri altında toplanan kuru odunları kamp ateşine taşıyıp gecenin seslerine karışan seslerimizle, özgün sohbetlere, samimiyetlere aç-hasret insanlığın doyma hali gibi sohbete sohbetler ekleyerek Yeniköy ile Uçmakdare arasında Postacılar Mevki denen yerde; fiilen yürüyüş grubumuzu kurduk.

  O gün bugün Yunus Çakır-Yunus Usta ile onlarca gece kampı, şafak yürüyüşleri, gündüz kapları yaptık. Kimi kırk kişi, kimi zaman 8–10 kişilik gruplara ev sahipliği yaptık…

  25 Şubat Cumartesi günü, günler öncesinden karar alıp uygulamaya konulan yolun yolcusu olduk.24 saatlik bir kamp için gerekli yiyecek içecekler alındıktan sonra Yeniköy’ün güneydoğusu yönünde çok verimli(Manzara, kuru odun) bir yere geldik. Önceliğimiz, çadırların kurulması ve kamp ateşinin ormandan uzak, çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyecek, kuru odunların yakın olduğu bir yer.

  Deniz, Ganoslardan başlayarak karşı adalara, kıyıya ışığın yüce emriyle uzanıyor. İçinde, kıyılarında bin bir türlü öyküler, türküler, gizemler olan deniz ve dağlar; güneşin içindeki enerji santrali gibi insanın özüne el verip güç, enerji aşılıyor.

  Ganoslar Diyarı, buruk öykülerle dolu. Hatta dopdolu… Bazen düşünmüyor değilim, buralara sımsıkı sarılmış eski milletlerin gözü yaşlı göçleri, geride lanetli bir tılsım mı bıraktı? Onların yaşlı ağaçları, ahşap ve taş binaları bir bir döküldü. Kıymet bilmemek, nasıl bir şey derseniz? Ganoslardaki eski Rum köylerinin bomboş, viran hali, halleri derim…

  Acının da rengi ve şiddeti olur mu derseniz? Olur derim… Ganoslar bölgesine gelip, Yeniköy’ü, Uçmakdere’yi, Gaziköy’ü, Güzelköy’ü, Tepeköy’ü, Işıklar’ı görmenizi isterim...

  Yunus Usta da Yeniköy’ün ÖZ evladıdır. Tıpkı bu diyarların ÖZ evladı olan Meşe, Ardıç, Katırtırnağı, Ihlamur ve Adaçayları gibi…

   Gecenin kamp ateşi, çürümüş bağ, kiraz ve badem ağaçları kütükleriyle birlikte; tütüyor dumanları, yayılıyorken, aynı zamanda tepelerden bakarken Yeniköy’ün gecenin içine düşen yalnız haline; “Bir ah çekesi” kâinata değil de insanın insanlık yolculuğu içindeki özgün haline seslenişi, bağırası, uluması geliyor insanın…

 

  Her şeyi; bütün bu viran ve terk edilmiş halleri: Şehirlere çok hızlı yapılan göçlere bağlamak mümkün mü? Siyasetçilerin zavallı, buruk, eksik, önünü ve uzağı görmeyen kararları ne çabuk da, köylülükten kurtulup şehirli yığınlarının daha iyi olacağına inandılar?

  Kamp alanının batı yönüne yaptığımız yürüyüş, insansız Yeniköy’ün pırıltı saçan elektrik direklerini izlerken, sanki onlarca hane yaşıyormuş gibi geceyi kandıran haline baktık durduk... Hayvanın inine sığınıp acılar içinde inlemesi, soluması gibi bir soluk, bir acı içinde batı yönünden kuzeye ve daha sonra kamp alanı olan güney yönüne ulaştık.

  Bıraktığımız çürük badem ağacı kütüğü çoktan yanmış, kızıl korları sönmeye başlamıştı. Yine besledik ateşi civarda bol bulunan terk edilmiş bağların çoktan ölmüş kütükleriyle…

  Yunus Usta’ya en çok zor gelen şey gece ile yüzleşmek değil! Buradaki anılarla da yüzleşmekti… Şu bağ, filanca teyzelerin, ilerideki Ahmet amcaların, diğeri bilmem ne ninenin, derken bağların kimlere ait olduğunu, hanelerdeki insanların isimlerini saydı…

  Geçmişi öldüren toplumların iki yarası hiçbir zaman kapanmayacaktır dersem inanır mısınız? Tüm zamanlara dokunmak, ancak bilime, Cumhuriyet’in Köy Enstitü felsefesine inanmakla olacağını söylersem; inanır mısınız?

  Bağlar çoktan ölmüş… İpek böcekçiliği de öyle… Ya tütüncülük? Buralardaki hanelerle birlikte ilkokullar, sağlık ocakları da kapanmış. Hepsi, bağ kütükleri gibi terk edildikten sonra çürüyüp yok olmuşlar…

   Gecenin ilerleyen saatlerinde derin vadinin yukarı sırtlarında bir çakal uludu. Sonra vadinin aşağılarında bir başka çakal derken diğerleri da katıldılar; kâinatın seslerine… Yunus Usta; “ Bunlar, nesli tükenmiş çakallardan sonra buraya getirilen çakallar” dedi. “ Buralar uyum sağladılar mı?” dediğimde:

—Buranın tütün tarlaları, bağ bahçeleri ve insanları yok oldu. Acaba, çakalları geri getirdikleri gibi kaybolan kültürleri, insanları, insanlığı tekrar geri getirebilecek irade, güç-kuvvet var mı? Deyince, soluksuz kalmanın keskin yutkunması çok ağır geldi…

Güven SERİN 







20 Mayıs 2022 Cuma

SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM İÇİN AĞLIYOR

 

Kamera; Güven
Semetlili Rıfat Usta ve Yunus Usta
Kamera; Güven
Semetli Diyarı
Özkan Hoca,Yunus Usta,Lokman Bey
Kamera,Güven

Kamera,Güven

Kamera, Güven
Ardıçlar Diyarı Semetli Tekirdağ

                     SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM İÇİN AĞLIYORLAR

                ( Semetli Bülbülleri Türküler Söylüyor)

 

  Neredeyse birkaç adım ötemizde bulunan eski köylerimiz, yeninin mahalleleri turizm için ağlıyorlar. Turizm deyince akla gelen yabancı turizmden söz etmiyorum henüz! Kendi insanımızı, bölgemizin insanlarını bu cennetimsi yerlere çekmekten, tanıtmaktan ve boşalan köy ve mahallelerimizi canlandırmaktan, yaşatmaktan, huzur, neşe duymaktan söz ediyorum…

  Birçok insan ölmeden önce yapılacak bilmek kaç yapılacak gezinin, gösterinin, tat ve tuzun peşinde koşmayı hayal eder. Veya gerçekleştirmek için ardına dahi bakmadan, kendi izlerini, sesini ve soluğunu bile duyamadan koşup durur…

  Bazen çok uzaklarda değil yakında aramak gerekir bulunacak olan düşlerin mutluluklarını, huzurlarını. Semetli ve Işıklar öyle yerlerimizin en başında gelen Ganoslar-Işıklar Dağlarının kadim kültürlerine yaslanmış, kendi rüzgârı, güneşi, bereketi ve öyküleriyle kavrulan eşsiz yerlerimizdendir.

  Yunus ÇAKIR (Usta), Lokman TURAN, Özkan PAPATYA ve ben; yeni, yepyeni sloganımızın şafak tazeliği içinde “ Yöremizi Tanımalı, Tanıtmalı” düşünceleri içinde çıktık yollara. Gideceğimiz yer, SEMETLİ, birkaç hafta önceden kararlaştırdığımız yer. İki amaç taşıyor, gitme eylemi içinde olmamızın sebebi. Ganoslar Dağlarının kuzeyini görüp, şafakla birlikte bülbülleri dinlemekle birlikte çoban sürülerinin patikalarından yürüyüş yapmak. İkincisi de 82 yaşına ulaşmış, şimdilerde can sıkıcı hastalığıyla boğuşan Rıfat ustayı ziyaret etmek…

  Son nefese kadar yazacağım, haykıracağım bir şey; “ Doğaya, insana koşulsuz gitmek: Kendi bereketli sürprizlerini sunuyor insan danan canlıya.”

  Sabahın erken saati 05 zamanları koyulmuş olduğumuz yolun ilk yoldaşı koca kanatlarıyla yolda avını bekleyen yöremize tekrar dönmüş olan yırtıcı kuşlardan olan Şahin oldu. Günün nafakası için yere konmuş, belki avını kaçırmıştı. Usulca ve telaşsız havalandı Semetli’nin tarlalarının, derelerinin, koruluklarının üzerine. Sonra, bir ormandan çıkıp diğerine geçmek üzere bir büyük tavşan yolun yarısından geri döndü. Aracın doğaya yakışmayan sesi ürkütmüştü onu. Oldukça sağlıklıydı. Derken yaşlı bir tilkiyi Semetli’nin yakınlarında, kolay av sandığı kümeslere yaklaşırken izledik. Aç ve bakımsızdı. Her canlının son haliyle karşı karşıya; oldukça ihtiyar görünüyordu…

  Semetli köyü-mahallesi de diğerleri gibiydi. Sessizliğe, viranlığa baş kaldıramıyordu. Her köydeki manzaranın acıklı hali okuldu. Çatısı çökmüştü. Öğrencileri çoktan gitmiş. Öğretmenleri derse hiçbir zaman başlamayacak olan viran okulun zili de çalmıyordu artık…

  Köyün Ganoslar istikameti tarla yollarına girdik. Bir süre sonra uygun bir yerde bıraktık, bizi taşıyan vefalı beyaz aracı. İlk dere geçme sınavımız öyle başladı. Yörenin vadileri, çatakları derelerle; dupduru sularla doluydu. Yeşilin her tonu bulunuyordu ağaçların birbirine yaslanıp, upuzun koridorlarla sarmaş dolaş olup doğaya renk kattıkları yerde.

  Semetli’nin bülbülleri coşmuştu. Suların şafak akışı içerisinde, kurbağalar da ses verse de, bülbüller yankılanıyordu Açıkhava tiyatrosu şenliği içerisinde. Yaşamı, yaşamın devamı olan çoğalmayı, coşkuyla anlatıyordu Semetli bülbülleri…

  Dereler geçtik, kaygan kayalara basarak. Çobanların sürüleri, koyun ve keçilerle, yabanıl hayvanların milyonlarca yıl içerisinde oluşturdukları patikaların, yer yarıkları, yağmur sularının, doğayı anlamayıp, korumayanlara yapmış oldukları erozyon gösterileri içinde ilerledik yukarılara doğru.

  Dağların yukarısında bulunan meşeler, ıhlamurlar, ardıç ağaçları, güneşin ışıklarıyla şölenlerin yeşil olanlarını haykırıyorlardı… Başka illerimizde, kasabalarımızda, Ganoslar ve Istrancalar yörelerimizde, kamplar, yürüyüşler yapmıştık bolca. Semetlinin dağlarında yürümek ayrıcalığı, şaşkınlılığı ve çok boyutlu görüntüleriyle imrenmenin bilmem kaç halini yaşıyorduk…

  Duyarlı insanlarımızın; belediyelerimizin, Turizm ve Kültür Müdürlüğü ve turizm dernek ve şirketleri tarafından iyi anlaşılıp, tanıtılsa belki de en önemli yürüyüş, tırmanış, seyir yeri olacak cennetimsi dünyadaydık…

  Dönüşte Semetlili Rıfat Ustayı ziyaret ettik. Yaşının, bacak, bel ağrılarının ötesinde usta moraliyle kucakladı bizi. İki dostun-ustanın; buluşması pek insancaydı. Yaşları birikmiş gözlerin, ruhsal dumanları tütüyordu, bahçesi, ellerinde marifeti olan evin kıyıcığında…

   Dönüşte uğradık Işıklar köyü ve mahallesine. Bir başka değer, bir başka yerimiz! Birkaç adım uzaklıkta uygar dünyaya ve rüzgârın hünerleri, doğanın büyücülüğüyle TEKİRDAĞ TURİZMİ için ağlıyorlardı.

—Niçin ağlıyorsunuz, Semetli, Işıklar Köyleri?

—Görmeyen, bakmayan gözlere, duymayan kulaklara, bir cenneti bırakıp gidenlere ağlıyoruz, ey yolcular!

Güven SERİN 

 

 













15 Haziran 2021 Salı

GANOS-IŞIKLAR DAĞLARINA YAZ GELMİŞ

 


Kamera; Güven Ganoslar...


                              GANOS-IŞIKLAR DAĞLARINA YAZ GELMİŞ

 

   Şehrimizin denize paralel uzanan Ganoslar diyarı her mevsim ayrı gösteri içindedir. İnsanla oyun oynar görünür; vaktini yakaladığınızda, uzaktan bakıp, gölgeler, bulutlar ve güneş, el ele tutuştuğunda Kaf Daları masalları gelir aklınıza…

   Derin siluetleri-karaltıları gizemlidir. Hele bir de şafak vakti bakıyorsanız, daha gizemli bir hal içindedir. Tıpkı, gün batımında, gecenin saf ve koyu karanlığına karışıyorken görünen manzaraları gibi…

   Ganos Dağları’nın henüz kıymeti anlaşılmamış, eşsiz güzelliğini turizmle buluşturamamışız… Aklı başında yöneticilere burasının Nevşehir ile yarışacağını söylediğimde, gözlerindeki uzaklık, Ağrı Dağı efsanesinin uzaklığından bile öte gidiyor.

   Tekirdağ Kumbağ’dan Ganoslar üzerinden Gelibolu’na kadar akıp giden coğrafya, tam manasıyla balon turizmine, at, yürüyüş, gemi turizmine çok uygunken, bunu halen anlayamayanlar, buranın turizmini;  “Gözleme satışı!” sananlar, baştan beri aldanışın en soylu hallerini yaşamaktadırlar…

   Ganos-Işıklar Dağları ile neredeyse 16 yıl önce tanıştım. Yunus Usta sayesinde başlayan bu yolculuk, hiç ara vermeden devam etti. Fikir sanatı ve yazı dünyasının bileşenleriyle gittiğim, gördüğüm yerlere dikkat çekmeyi, en değerli bir anlatı, duyuru olarak kabul ettim…

   Haziran’ın ikinci haftası aradığım arkadaşlarım; Yunus Usta, Lokman Bey ve Bülent Yorulmaz, üç bölüme ayırdığımız Ganoslar yolculuğunu ( Şafak Yürüyüş, Gece Kampı, Gündüz Kampı) gündüz kampı fikrini kabul ettiler.

   Köylerimizi, kasabalarımızı ve şehirlerimizi, bu yerleşim alanlarının yakınında bulunan dağları, ormanları, vadileri ve tarihi alanları görme bilincim şu sözcük ile her daim kesişmiş vaziyettedir; “ Kültür”

   Kültür denen şey sadece geçmişe ait bir oluşum-varlık değil; tüm zamanlara ait, canlıyı özel kılan, onun özgün yapısına ait çok değerli bir enerji, yaşama ve yaşatma biçimidir… Hal böyle olunca, yalnız yaptığım geziler, yürüyüşler hariç, arkadaşlarımla çıkacağım her türlü kamp, yürüyüş, yolculuk, daima “Gönüllülük” esasları içinde başlar ve biter…

   Neden gönüllük? Derseniz söyleyeyim atalarımızın söylediği bir sözü; “ Zorla koyunlara giden köpek, kurt getirir.” Böyledir, gönülsüz olan yolculuğa çıkarılması. Gereksiz, tehlikeli ve yok edicidir…

  Sırf bu yüzden, Dağlara olan yolculuğumuz 16 yıl önce başladığı vakit Yunus Usta ile şu sözlü kararı aldık; “ Çekirdek kadromuzu her daim küçük tutup koruyalım.” Kısacası, hiç kimse bile gelmediği vakitler, Yunus Usta ve ben, Şafak yürüyüşlerinden tutun da gece kamplarına kadar bir sürü yolculuk yaptık…

  Yolculuklar değerlidir. Buda, yolculuğa çıkmadan önce neleri feda ettiğini bir bilsek, bazılarımız ona öfke duyacaktır. Buda, kendi aydınlanmasının, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi kavrama iradesinin yolculuklardan geçeceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, dünyevi olanın ötesine, bugün 500 milyon insanın inandığı Budizm yolculuğuna yürüdü…

  Sokrates’in yolculuğu başkadır; söz sanatına, gençlere bağımlı ve iç içe geçmiş eşsiz bir felsefedir. O’nun felsefesini bugüne taşıyan, öğrencisi olan Platon tutunduğu şey ise yine yazı sanatından başka bir şey değildir…

   Ganos-Işıklar Dağlarına yaz gelmiş. Genelde yaz kamplarını tercih etmesek de, covid–19 yüzünden aksayan gece kapları, şafak yürüyüşleri nedeniyle beş-altı saati geçmeyen gündüz kampına razı olduk; gönüllü bir şekilde…

   Kumbağ ili Yeniköy arası, beş-altı yıl önce gece kampı yaptığımız yere geldikten sonra, yolun sağ tarafında bulunan orman-tarla yoluna saptık. Sadece manzara izleme, küçük yürüyüş ve yemek üzerine kurulacak kamp ateşi ve meşe ağacı gölgesi; denize, adalara ve Şarköy açıklarına uzanan derin bir manzara ile çevrelenmiş yerdeydik…

   Çiçekler, bitkiler yakın zamanda düşen yağmurların ve güneşin yardımıyla, yaşama renk, kokuların şöleni sunmaktaydılar. Katırtırnakları, ardıçlar, kantaronlar, kekikler ve karşı dağlarda kendi yeşilliği, topluluğu içinde çok özel görünen ıhlamur ağaçları…

   Ganoslar-Işıklar Dağlarına veya Istranca-Yıldız Dağları olsun; ateşin, sofranın, sohbetin veya yürüyüşlerdeki manzaranın karşısında hissettiklerim şunlardır;

   “ Yaşam denen kutsiyet, sadece bir yudum kadar zaman dilimi içinde geçen bir ömür, bizden öncekilerin yaptığı gibi, var ile yok arasında gidip gelmelerden başka bir şey değil… Bilincimiz, irademiz, içgüdülerin baskısı altında çırpınırken, durdurulamayan zamanın en büyük eksiği; yepyeni anılar yapamamak…

    En basit hareket ve gezi; yeni doğacak bir anı, akış, değişim, dönüşümdür… Hele bir de yakınınızda arkadaşlarınız, yaşadıklarınızı anlatacağınız bir gazeteniz, gazete köşeniz varsa; değmen benim gamlı keyfime…”

  Laf aramızda dostlarım; Ganos Dağları’na yaz gelmiş… Ardıçların, meşelerin, ıhlamurların, fıstık çamlarının, göknarların kekiklerin, adaçaylarının, her saat farklı görünen dağ tepelerin, vadilerin olduğu diyara yaz, yeniden gelmiş…

Güven SERİN  

 



24 Aralık 2019 Salı

GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARINDA OLMANIN AYRICALIĞI


Kamera  ; Güven  Ganoslar-Işıklar Dağları



Kamera; Güven   Ganoslar



Kamera; Bülent Özkan Öğretmen ile
lodosun türküsünü dinlerken..



Kamera; Güven Yunus Usta
Manca hazırlığında


Kamera; Güven

Yunus Usta'nın kendi elleriyle yaptığı kırevi,
Lokman Bey ile birlikte...



Kamera; Güven   

Gezi grubumuzun hüzünlü şövalyesi;Bülent
                   
GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARINDA OLMANIN AYRICALIĞI


   Coğrafi üstünlüğü bu kadar üst seviyelerde olup da TURİZM fakiri olmanın tarafında olmanın derin hüznüyle başlıyorum yazıma.

   Ege iklim özelliklerinden Karadeniz kıyısına; Istranca-Yıldız Dağları, İğneada Longoz ormanlarına kadar uzanan şehrin insanı olarak; doğamızın, kültürümüzün, coğrafi üstünlüğümüzün farkına varamadan evlerimize, işyerlerimize hapsolmuş hayatların tarafında ömrün sonunu bekleyip duruyoruz…

   Şairin seslenişinde ki gibi nasıl “Her şey yapılabilir bir beyaz kâğıda/Uçak örneğin, uçurtma mesela…” Diye devam eden uçsuz bucaksız düşlerin yaşama verdiği enerji; bizim doğamızda; Tekirdağ’ın ormanlarında, dağlarında; kırlarında ve insanında fazlasıyla vardı… Vardı diyorum; boşaltılan köylerimiz artık insana hasret… Artık marifete hasret…

   15 yıl önce başlayan Ganoslar-Işıklar Dağlarının sınanması ve kabul töreninin yapılmasıyla başlayan yolculuğumuz; Yunus Usta’nın büyük ve fedakâr katkılarıyla devam ediyor. Birçok gezi grubuna katıldım. İzmir dağları ve vadilerinde yürüdüm. Antalya’nın kanyonlarında, yüksek dağlarında onlarca kişiyle yürüdüğüm gibi, bir başıma yürüyüşler de yaptım. Ortaya çıkan sonuç; doğanın beslenmesine, doğal olana her daim muhtaç olduğumuzu görüp anlamak oldu…

   Ganoslar-Işıklar bölgesi; Kumbağ’dan başlayıp Gelibolu Bölgesine kadar inanılmaz manzaralara sahip, sıra dışı düşlerin ve dokunuşlarını hissedeceğiniz peri kızlarının, tanrı ve tanrıçaların da yaşadığı bölgedir. Güneşi, denizin üzerinden dağlara vuran ışıklarını, vadiler ve tepelerle oynadığı oyunları seyrederken, başka bir gezegende olduğunuzu hissetmeniz çok doğal…

   Kumbağ’dan tırmanmaya başladığınız an, çam, toprak, baharat kokularıyla soluklandık. Eğer, koşullu değil de sevgiyle çıkılan bir yolculuk hikâyesiyse sizinkisin; iyi bir doktorun, doğru tespitiyle bulanacağınız bir şifanın da sahibi olursunuz.

   Rahmet ile andığım Aziz Öğretmen’de yaşadığım, mutlu olup sağlıklı zamanlarında bizlerle Ganoslar-Işıklar bölgesinin güzelliklerini paylaştı. Kim bilir kaç kez kollarını açarak; minnet duygularını rüzgâr ile birlikte almış olduğu doğaya savurdu. Tamer Kaptan’da bizlerle bu dağların tepelerinde, eteklerinde yürüyüp, düşler ormanlarından geçti.

   Sadece mağaralarıyla milyonlarca turist çeken ülkeler var. Müzeye dönüştürülmüş hapishaneleri, tarihi fenerleriyle de turizmi canlandıran şehirlerimiz, ülkeler var. Sıra Tekirdağ'a gelince; bir sessizlik yaşanıyor. Sanki buranın İl Kültür Turizm Müdürlüğünün ellerini kollarını bağlamışlar! Sanki buranın aydınlarını karanlık hapishanelere tıkmışlar da öncü olarak kimsenin sesi duyulmuyor…

  Yamaç paraşütüyle canlanan Yeniköy-Uçmakdere bölgesi yöneticilerimizin, yatırımcılarımızın gerçek anlayışı, istikrarı ile bir türlü buluşmadı; buluşamadı. Oraya gelen insanlar, bu eşsiz doğaya çöplerini bırakıp, anıları, manzaraları, düşleri çalıp gitmelerinden başka bir şey yaşanmıyor…

   Gezi grubumuzun gönüllüleri; Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz’ın fikrini aldıktan sonra gündüz kamp yolculuğumuz başladı. Lokman Bey ve Özkan Öğretmen’e yapmış olduğumuz “Katılma” teklifini olumlu karşılamaları sayesinde gezimiz beş kişiyle başladı.

  Gezi fikri, yaşadığımız yerde her zaman zahmetli bir duyurudur. Hazırlık yapmak, erken kalkmak ve bir fikri onaylayıp yolculuğa çıkma kararı başlı başına insanın zaferidir. Her gezi, kendi koşulsuz sevgisiyle başladığı vakit, maceradan öte bir okula, yaşam ile ölüm arasında ki o değerli zarif çizgiye; heyecanlı, eğlenceli zamanlara dönüşür.

  Yeniköy-Uçmakdere arası, bir yarımada gibi kıvrılarak içerilerden denize doğru sokulan yerlerde, çok az insanın bilip geçtiği yere pek zorlanmadan, ama çok dikkatli bir şekilde geçtik. Genelde yöre çobanlarının ve ekstrem yürüyüşçülerin geçeceği yerde; gündüz kampı için her şey var… Burada kendinizi doğanın kalbinde hissedersiniz…

  Gözünüz doymak biliyorsa, yaşamın sınırlarını, düşlerin sınırsızlığını bir parça anlıyorsanız; Ganoslar-Işıklar tam sizin için bir yer. Kamp ateşi için kuru odunlar toplandı. Kumbağ’da yapmış olduğumuz sabah kahvaltısı, öğlen için hazırlanacak kamp ateşi ve manzara sofrası için daha zaman vardı. Kuytu köşeleri, pırnalları ve meşeleri olan yer; insanın kendisiyle baş başa kalması için yeterli bir şifahane gibiydi…

  Bir süreliğine, herkesin kendisiyle baş başa kalıp, bir yerde kendisini doğa ile daha içten ve samimi olmak adına hepimiz ayrı yönlere dağıldık. Bülent, manzaranın fotoğrafını çekerken aynı zamanda lodos’un uğultusunu da filme almış. Özkan Öğretmen, yine yöremizin insanlarının emeğiyle yapılmış şarabından ilk yudumlarını almış, bulunduğu yerin güneş, rüzgâr ve insanla buluşmasının şiirini yazıyordu. Lokman Bey, kendi köşesinde, üç yüz metre aşağıda olan denize, karşıdaki Marmara Adası’na, kargaşadan uzaklığın getirdiği içsel onarıma sığınmıştı. Yunus Usta, her zaman olduğu gibi; marifetlerini çok yönlü bir şekilde ortaya koymakla meşgul; eski çoban kulübesinden kalan tahtalar ile yapmış olduğu ahşap masa; manzara yemeği için; hemen kamp ateşinin yanı başında inşa edilmişti bile.

  Yunus Usta’nın senaryosuyla Bülent Yorulmaz Papaz Andre rolünde küçük bir görüntüleme çekimi, daha sonra rap müziği eşliğinde küçük bir dans gösterisinin video çekimi, Yunus Ustanın köz üzerinde pişirdiği; patlıcan, biberlerle, sarımsak, yağ, sirkenin de eklenmesiyle ortaya çıkan yemeğin tadını ve oluşumu anlatan video çekimi gerçekleştirildi.

  Kendimize ayırdığımız altı saat, Ganoslar-Işıklar Dağlarının sofrasıyla bir arada olmanın şenliği her yolculuğun hasret içinde geri dönüşünde, her hastanın iyileştikten sonra sağlığa koşusunun müjdesini veriyordu ruhlarımızdan bedenlere geçen daha bir insan hallerimiz.

  Gelirken sabah kahvaltısı Kumbağ, dönerken ise dönüş kahvelerimiz Naip’de tanıdıklara ve tanımadıklarımıza selamla birleşip bir yaşayan hatıranın daha resmini yapmış olmanın sanatçı hisleriyle şehrimize geri döndük…

  
 Güven Serin 
 



 















22 Nisan 2019 Pazartesi

NİŞANTEPE ÇOBAN SELAMİ ANITI


  
NİŞANTEPE ÇOBAN SELAMİ ANITI


     Dünya üzerinde destansı büyüklüğe, güzelliğe, gizeme sahip birçok anıt sayabiliriz. Çoban Selami Anıtı, böyle büyük emeklerle, amaçlarla yaratılmamıştır. Çobanlığın doğal vakitlerinde, doğal bir anlayışın, insanın kalıcılığa, işarete ve hatırlanmaya duyulan hissiyatın bireysel karşılığıdır. Kendine özgü, sıradan ama çekici, taşın, ahşabın insana olan yakınlığının saygın sevecenliği içinde... Üç çobana duyduğum saygı gereği, üçünün de ismini burada anacağım; Birincisi binlerce yıl önce yaşamış Truvalı Çoban; Sezar’a karşı duran çoban. İkincisi geçtiğimiz yıl tanıma fırsatını bulduğum Assoslu Çoban ve bizim diyarın insanı; Tekirdağ Yeniköy'lü Çoban Selami... İşte bu anıt; Nişantepe Çoban Selami Anıtı, şimdi gezginlerin uğrak, dinlenme ve fotoğraf çektiği yer haline geldi. Korkum; bir gün birisi çaput bağlarsa, Çoban Selami'nin anıtı, Kaz Dağları Sarıkız Tepesine dönüşür...

Güven Serin 




Kamera; Güven Ganoslar


Şafak sökerken,sallanıyordu kuzeyden 
gelen esintiyle birlikte. Işık henüz
hükmetmiyordu her tarafa;karanlığın
doyurucu ürperten çekiciliği
haber veriyordu birazdan doğacak
güneşi.



Kamera; Erdem




Ganoslar





Ganoslar  Tekirdağ



Kamera; Erdem



Kamera; Erdem

NİŞANTEPE ÇOBAN SELAMİ ANITI

Yunus Usta da ,birkaç taş ilave etti,kendi
ustalık anlayışı içinde...


Kamera; Güven Ganoslar

Öncü çiçekler,çılgınlar gibi eğleniyorlar













27 Kasım 2018 Salı

BEZDEN ÇADIRLARIMIZLA GANOS DAĞLARINDA


               BEZDEN ÇADIRLARIMIZLA GANOSLAR DAĞLARINDA


  Bizim dağlarımız; Ganoslar-Işıklar; bir uçtan bir uca; mitoloji kadar doğanın, doğası kadar imbikten süzülmüş insanların yaşadığı IŞIK ÜLKESİ olan bölge…

 Birkaç yüz yıl ömrü olması lazım insanın; burasını tam olarak anlayıp, değerlendirip; bitki gibi güneşi, çiğ taneciklerini süzme zamanı olsun…

  Kadir Albayrak Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde; “ Bu bölge gözbebeğimiz olacak!” diye şanlı görevine başladı. Bir sürü girişim, emek de harcandı; her yola çıkan kervanın harcayacağı güzel uğraşlar…

 İstenilen noktaya gelinmedi; gelinemedi… Bir dokunsak, bin ah işiteceğimiz meseleler de var; Kadir Albayrağın ekibinin bu işi tam olarak anlamadığı, bu davaya inanmadığı da sayacağımız gerçekler arasında ve bürokrasi…

  Biz yine Ganoslara; ışığın, şiirin, yaban otlarının ülkesine dönelim. Adaçayının, ıhlamurun, zeytinin, katırtırnaklarının, ardıçların, meşelerin, çınarların olduğu o büyülü dünyaya…

  Öteden beri ülkemizin birçok yerinde faaliyetlerini sürdüren Orman İşletme Müdürlükleri, Tekirdağ Ganoslar-Işıklar Bölgesinde de çok ciddi çalışmaların içine girdi. Çıplak dağların neredeyse büyük bölümü; teraslama çalışmalarıyla yeni bitki ve ağaçlarına kavuşuyor.

 Türkiye’de Bal Gibi Ormanlar, felsefesiyle yola çıkan Orman Genel Müdürlüğünün bu çalışmaları doğaya ve bölge insanına gecikmiş bir fayda gibi görünse de; iyi, güzel, faydaya dönük her işin eninde sonunda yayacağı üretkenlik her türlü canlı hayatına katkı verecektir.

  Burada ki bağ, bahçelerin, tütün ve ipek böceğinin ardında yeller esiyor. Hiç kimse de bu işin asıl sebebi tam nedir; niçin bu bölgeye kıyıldı? Sorusuna cevap aramadan; usul usul göç etti; bölgenin eli öpülesi insanları.

  Direnen çok az insan; Gaziköy, Güzel köy, Uçmakdere, Naip ve her köyde;20–30 genç insan… Mermer, Yeniköy için bunları bile söyleyemeyiz…

 Bezden çadırlarımızla, içgüdüsel, sezgi ve aklın özlemleri içinde, güne süzüldüğümüz gibi geceye de tanıklık ettik; ay şavkının deniz ile kara arasında uzun bir ışık yolunu izleyen yamaçta.

  Elli metre ötemizde; denize inen yamaçta genç bir zeytinlik; belki de göç etmiş bir neslin genç çocukları; atalarının mirasına bir kez daha dönme çabaları içinde ekim, dikim mücadelesi veriyor.

  Karatavuklar ve ürkek küçük çalı kuşları; Ganosların her dakika değişen ışık oyunları içinde; oradan oraya yer değiştiriyorlar. Bir ara bülbülleri kıskandıracak sesler de duyulmadı değil…

 Katırtırnakları, ardıçlar, karaçalılar, meşeler; her daim buranın öz evlatları; kendi çocuklarını çoğaltıp, doğaya katkı veriyorlar. Erozyonu engelledikleri gibi, bölge ekolojisine canlı bir katkı sunmak için yeşilden kızıla, meyveden tohuma her daim bir gelişim, hareket içindeler.

  Gün, Öğretmenlere adanmış bir gün; herkes onların gününü kutluyor. Aziz öğretmeni uğurlayalı neredeyse 10 ay oldu. Bir kış günü ve kışa yaklaşan bir günde; yaşamın içinde kalsaydı, muhtemelen onun da bezden çadırı, bizim çadırların hemen kıyısında olacaktı.

  Günün, güneşe, güneşin denize olan yansımalarını kayda çekerken onu da andım; diğer öğretmenler, öğreticiler ile birlikte… Yaşamın her karesine inandığım kadar, onun, onların da bizimle bir başka yaşam sahnesi içinde birlikte gülümse diklerini bilerek; hissederek…

 Küçük kamp grubumuz neredeyse 14 yıldan bu yana; Ganosların birçok yerinde; Istranca-Yıldız Dağlarının da bir kesiminde kamp ateşi, bezden çadırlarıyla doğada olmanın, doğanın bizi onurlandırmanın şahitliği içinde koyun koyuna olduk.

 Kampımızın yöneticisi konumunda Yunus Usta; marifetlerini çok saydık. Ateş de ondan sorulur, yemek işi de… Diyelim ki; çatalı, bıçağı, kaşığı, tası, tabağı unuttunuz! Telaş yok! Yunus Ustanın yaratıcılığına bırakın kendinizi; yapraktan tabak, daldan kaşık, çatal ve masa; insanın topraktan yoğrulması, suyla birleşip ruha bürünmesi gibi bir şey…

  Bülent, kamp kültürüne son birkaç yıldır katılıyor olsa bile bu işin derinliğinin, sıradanlıktan öte sıra dışılığının oldukça farkında; teknoloji merakı, doğanın asi, hırçın, hüzünlü, duru bütün özelliklerine sahip ve kendi vazgeçilmezliğini ispatlamış birisi olarak, değişmez yerini aldı.

 Doğaya her çıkışımda; senfoni orkestrasının o büyük şölenine gidiyor hissine kapılıyorum. Büyük yaratıcının korkunç güzel sahnesi içinde; bir parça duygu, görme ve detaylara tutunma halinde; çello, piyona, sazlar, obua, kemanlar, davullar, trampetler, trombonlar; hepsi kendi sahne ve zamanını bekler, sonra kendisini büyüleyicilikleri insana; insanlara teslim ederler…

  Bezden çadırlarımızla; yine Ganoslar-Işıklar Diyarında; eşsiz değişimin, ışık, gölge oyunlarını seyreden; milyonlarca, milyarlarca yabanıl bitkinin, ağacın, böceğin huzurlarında; bitmeyen, dinmeyen, sakinlik ile çılgınlık arası bir aşkla…

Güven Serin 


Kamera; Güven Ganoslar Diyarı-Tekirdağ



Kamera; Bülent;Ganoslar Kamp Yeri


Kamera; Bülent


Kamera; Bülent Ganoslar


Kamera;Yunus Ganoslar















21 Kasım 2017 Salı

ANLATAMADIKLARIMIZ


Kamera; Güven  Ganoslar-Işıklar-TEKİRDAĞ

Anlam yükleme yapamadıklarımız;ismini bilmediğimiz
nice ot,çalı,ağaç,böcek,kuş;ne çok şeyler;yaşamın
var oluşu adına,ne büyük suskunluk içerisinde
var ediyorlar,bizim keyif çattığımız gezegenin
ikame hakkını...


Kamera; Güven   Ganoslar-Tekirdağ

Suskunluk;sadeliğin,ışığın izdüşümleri;
ne büyük çeşitleme;galaksiler kadar uzak bizlere;
oysa ne çok yakınlar...


Kamera; Güven  Ganoslar

Bir zanaatkar; Yunus Usta..Aynen,
yaban otları,çalıları ve toprağı kadar
sade ve yaşama hizmet etme aşkıyla
dopdolu..





9 Ağustos 2017 Çarşamba

ŞAFAK VAKTİ RÜZGARI YAKALAMAK


Kamera; Güven-Ganoslar Diyarı 


Kamera; Güven 
Fotoğraf çekmek kolay değil; Yunus Usta
iyi iş çıkartmak için her yolu deniyor.


Kamera, Güven
Yeşilin her katmanı,değerlidir,hoştur..


Kamera; Güven
Bülent Yorulmaz,gördüğü tepeler,vadiler karşısında
içselleştirme yapıyor.


Kamera; Güven
Uçmakdere Güney Tepeleri
Anıt Ağaç,zamansızlığı ve zamanı anlatıyor...

Kamera; Bülent

Sabah Kahvaltısı;doğaya teşekkür töreni..

Şarabı unutmuş olmamız,çay ile minnet
duymayacağımız anlamına gelmez elbet..


Kamera; Güven 
Ganoslar İçiçe Geçmiş Tepeler


                                           ŞAFAK VAKTİ RÜZGÂRI YAKALAMAK



  Böyle bir algı, düşünce, hayal olmaktan çok gerçeğin ta kendisidir. Eğer, çevrenizde Ganoslar (Işıklar) Dağları gibi dağlar, içtenliğin, iç içe geçmişliği diyarları varsa, o sabah tembellik etmeyip, gecenin 04.00 zamanı uyanıyorsanız; bu mümkündür.

  Vakit, şafağa uzanan vakitse; gün tazelik kokuyor demektir. Algınızın genişliği, duyarlılığı, şaşkınlığı karşısında minnetten öte bir sarılış destanı yaratmanız da mümkün…

  Dağlara, ormanlara, tepelere ve oraya ait; insandan çok önce gelmiş; bütün hayvanlara; karatavuklara, kekliklere, bülbüllere, çobanaldatan kuşundan kartala, domuza, çakala, tilkiye, farelere kadar tümüne insafın derinlerine bakan ilmi ve vicdani bir sarılış gerçekleştirmek, oldukça insan işi…

  Vakit, gitme vakti; aynı zamanda Ganoslarla özlem giderme anı demek olduğunu; ben kadar yürüyüşe katılan; Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz da biliyor. Bu bilgi, bu heyecan Bülent için daha çok yeni olsa da; Yunus Usta ile başlattığımız bu Ganos, şafak yolculuğu yılları birbirine bağladı.

 Bu yüzden, Bülent,şafağa doğru ilerlerken sordu; “ Güven ağabey,bu yol nereye gider?” Bu soru, bilinen bir yolun tarifi, harita bilgisi olmaktan öte geçti; Theo Agelopoulos’un bir filmi içinde ki sahne sorusu gibi; yaşamın, uygarlıkların derinliklerine dikkat çeken bir algı yarattı.

 Gerçekten de bu yol nereye gider? İnsanlığın, uygarlıkların, henüz ortaya çıkmış kıymıklar bile tam anlaşımazken, bunca çabanın, savaşın, barışın bir türlü uzlaşılmayan cennetsel düşlerin, cehnnemi fikir ve yalnızlıkların; kısır döngülerin yolu; nereye gider?

 Cevap vermedim. Bilerek… Bülent de bilerek, cevabı istemedi… Biliyordu ki, doğaya, ilime, felsefeye, edebiyata doğru yürüyüş başladı mı; sonu yok! Bilinenlerden çok daha fazla; bilinmeyen…

  İran’ın çok önemli kadın şairi Furuğ Ferruhzad 32 yıllık ömre, halen yanına yaklaşılmayan özgünlük, öncülük sığdırmıştır. Şiir yazmanın yanında, yaptığı belgesel, çok önemli bir insanlık gerçeğine IŞIK tutuyor;

  Cehalete… Yoksulluğa… Kadının günahlarına dikkat çeken erkeğin hokkabazlığına da… Furuğ’un çektiği belgeselin ismi, Eve Karadır!

  Bu karalığın bulaşıcılığını, hastalığın ilacının yine insan olduğunu bir kez daha hatırlama heyecanı ile Ganoslara her çıkışımda, kavuşum anında; Ganoslar Işıktır! Diyeceğim… Denizdir… Ihlamurdur… Kekiktir… Kekliktir… Çam ağacıdır… Çobanaldatan, Karatavuk, bülbüldür… Adaçayıdır, üzümdür, bağdır; kayıp medeniyetlerin diyarıdır…

  Hafta sonu bu bölgeye hakkını veren bir gözlem içinde giderseniz, bölgenin tarihsel, mitolojik, doğal ve sosyolojik güzelliklerinin yanında, yalnızlığa terk edilmiş köylerinin, doğasının nasıl da büyük bir işgal veya huzur arayıcıları tarafından görülmeye değer olduğunu; akan araç trafiğinden anlarsınız.

 Tam da her şey doğallığını korur, henüz bozulmamışken; her şeyin ticaret olmadığını tüm kurullar ve bu konuda önce şehirler, ülkeler incelenerek, bu yörenin, vahşi bir ticari anlayış içinde yok edilmesini önlemek de elimizde.

  Gözlemecilere verilen görgü, ticari uyarılar, destekler işe yaramış. Uçmakdere, sancılar içinde doğum yapan annenin, doğmuş bebeği gibi; artık, gülümsüyor; bu işin öncüsü olabilir; ben de Ganoslaran evladı, kendisiyim, diye; gün ışıktır, çoğalma, yaşam çığlığıdır, diyor.

  Bölgenin anıt ağaçları da oldukça çok ve bakıma muhtaç… Hiçbir şey, bunca yıla boşu boşuna dayanmaz. Bir anlamı, açıklaması ve saygınlığı hak eder… Uçmakdere’nin girişinde ki anıtsal çınar ağacı gibi, Uçmakdere’in güney tepelerinde, eski manastır bölgesinde ki anıtsal ağaç; acilen, bakıma, korunmaya ihtiyaç duyduğunu; koşulsuz bir doğal güzellikle anlatıyor.

 Sabah kahvaltısını işte bu anıt ağacın hemen yakınında ki çeşmenin yanında yaptık. Manzaranın ucu bucağı yok… Tarifsiz katmanlar… Yakınımızda ki incir ağacının hoş kokulu, yaprağında ki davetkârlık, yaseminleri, karanfilleri, gülleri, ıhlamurları, iğde ağaçlarını imrendirecek kadar yoğun…

  Kahvaltı, dürbün ile doğanın manzaralarına bakışla devam etti. Elbette Leonard Chen’in Waiting For The Miracle şarkısı da manzara izlerine tanıklık etti. Furuğ’un Yeryüzü Ayetleri kitabından üç şiir okudu. Birini Yunus Usta, birini Bülent ve diğeri benim tarafımdan…

 Bunca güzellik; doğanın milyonlarca yıl çalışmasının ürünü. Ancak, edebi, felsefi, tarihsel, sosyolojik, insana dair doğaya doğal bir sokulmayla anlamlandırılıp değerli bir ana dönüşebilir. Yıkmadan, yok etmeden, batırmadan… Herkese; bütün canlılara, insanlara ait bu değerlerin misafiri olduğumuzu bilerek; evimize girerken ayakkabılarımızı bile çıkarmayı önemli gördüğümüz gibi; titiz, nazik, şefkatli ve görgü içinde dokunarak…

 Yunus Usta İranlı şair Furuğ’un kitabını eline aldı ve bir sayfa seçip okudu;

Güneş soğuğunda
Bereket yeryüzünden uçup gitti

Ve çayırlar kurudu ovalarda
Ve balıklar kurudu denizlerde
Ve toprak ölülerini,
Kabul etmez oldu…


 Güven Serin