ŞERİF BİLİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞERİF BİLİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2025 Perşembe

KAŞIKÇILI TERZİ ÖMER BEY

 

Kamera; Şerif Bilir

Kamera; Nesip Bey 

                                       KAŞIKÇILI TERZİ ÖMER BEY

    Ömer Bey için; “ Şehrin kumaşını dokuyan zanaatkâr” dersek, çok iyi demiş oluruz…

   Her şehrin bir ruhu, bir hafızası vardır. Bu ruhu binalar, caddeler değil, o şehirde nefes alan, onunla yaşayan, onun derdiyle dertlenen insanlar oluşturur. Tekirdağ Sülemanpaşa’nın yalı bölgesinde, telaşlı adımlarını sanki bir ritüel gibi sahile bırakan, yüzündeki gün görmüş tebessümle selam veren Ömer Bey, işte bu şehrin ruhunu ayakta tutan o sessiz kahramanlardan biridir.

  Ömer Bey, kendini “ Kaşıkçı’nın evladı” olarak tanıtırken, sesinde gurur, köklerine ve zanaata duyduğu derin saygının bir yansımasıdır. Yıllarını küçük esnaf olarak, bir terzi dükkânının o kendine has kumaş ve tebeşir kokusu içinde geçirmiş. Makasının kumaşta bıraktığı o net iz,iğnesinin attığı her sağlam dikiş,onun hayat felsefesinin de bir özeti aslında.Emekli olmuş olabilir ama zanaatkâr ruhu asla emekli olmaz.O ruh,şimdi dükkânının duvarlarını aşıp Süleymanpaşa’nın sokaklarına,mahallelerine taşımış durumda.

   Onun için yaşadığı yer, üzerine titizlikle çalıştığı bir kıyafet gibidir. Nasıl ki usta bir terzi, kumaştaki en ufak bir söküğü, potluğu anında fark ederse, Ömer Bey de şehir dokusundaki aksaklıkları o zanaatkâr gözüyle hemen görür. Patlamış bir su borusu, kazılıp üstü kapatılmamış bir çukur, yanmayan bir sokak lambası… Bunlar onun için şehrin kumaşındaki söküklerdir. Ve o,bir an bile tereddüt etmeden eline telefonu alır, o söküğü dikmek için gerekli yerleri arar. Şikâyet etmek için değil, çözümün bir parçası olmak için. Çünkü zanaatkâr, sadece sorunu görmez, sorunu gidermenin de sorumluluğunu da ruhunda taşır.

   Yürüyüşleri, sadece bir spor aktivitesi değildir Ömer Bey için. Adeta bir “şehir devriyesidir.” Bu yürüyüşler sırasında hem bedeni hem de zihni çalışır. Çevresini dikkatle süzerken, bir yandan da zihin sporunu ihmal etmez. Okur, merak eder, sorar ve sorduğu soruların peşine düşer. Onunla yolda karşılaşıp başladığınız kısacak bir selamlaşma, bir anda memleket meselelerinden tarihe, sağlıktan felsefeye uzanan derin bir sohbete dönüşebilir. Bu sohbetler, onun basit ama etkili kültürünün, sıradanlığın içindeki bilgeliğin en güzel kanıtıdır.

   Ancak Ömer Bey’in o gülen yüzünün, yardımsever ve çözüm odaklı tavrının ardında, yıllardır içinde taşıdığı derin bir acı yatar. Bunu da yine o sahil kenarı sohbetlerinden birinde, en doğal haliyle öğrenirsiniz: İki evladından birini yıllar önce toprağa verdiğini… İşte o an anlarsınız ki, onun bu yorulmak bilmez çabası, başkalarının derdine dermen olma isteği, belki de kendi yanan yüreğini bir nebze olsun ferahlatma arzusudur. Acısını, topluma faydalı olarak, yaşadığı yeri güzelleştirerek sağlamaya çalışan bir babanın sessiz ve soylu çabasıdır bu.

   Ömer Bey; doğduğu köye olan sadakati, zanaatına olan aşkı ve yaşadığı şehre olan gönül bağıyla, modern zamanların kaybolmaya yüz tutmuş değerlerinin yaşayan bir anıtı gibidir. O,bize bir şehri sevmenin, sadece manzarasını izlemek değil, onun her bir sokağına, her bir insanına karşı sorumlu hissetmek olduğunu hatırlatır.

  Süleymanpaşa’nın sokaklarında yürürken, eğer yüzünde nazik bir tebessümle etrafı süzen, adımlarını sağlam basan o değerli insanla karşılaşırsanız, bilin ki şehrin görünmez bir koruyucusu, kumaşını ilmik ilmik dokuyan bir zanaatkâr ruhuyla tanışmışsınız demektir.

Güven SERİN 




28 Haziran 2025 Cumartesi

PAŞAKÖY

 

İNTERNET

                  BİR YUDUM SOHBET, BİR ÖMÜR HATIRA: PAŞAKÖY

   Bir akşamüstü doğduğum topraklarda, İpsala Paşaköy’deyim. Yanımda kıymetli dostum Rahmi Bey ile köy sınırlarında ilerlerken, sağ tarafımızda uzanan yemyeşil çeltik tarlaları adeta bir umut denizi gibi dalgalanıyordu. Bu yeşillik, çiftçilerimizin aylardır döktüğü alın terinin ve emeğin en canlı şahidi. Daha nice meşakkatli günün ardından soframıza pirinç olarak gelecek o kutsal emeği selamlıyorum içimden.

   Köyüm, Paşaköy, kendi tenhalığına çekilmiş, sakin bir gün sonu yaşıyordu. İşi olanlar tarlaların yolunu tutmuş, köyün gençleri ise birçoğumuz gibi nasiplerini, geleceklerini başka diyarlarda aramaya gitmişlerdi. Bu gidişlerin geride bıraktığı boşluk, en çok annemin bahçesindeki kayası ağacında hissediliyordu. Belki mevsimin en bereketli zamanlarını yaşayan ağacın dalları “ gelin de yiyin” derecesine meyvelerle doluydu. Olgunlaşan, ballanan kayasılar sahiplerini bulamayınca toprağa düşün çürümeye yüz tutmuştu. Tıpkı Ali amcamların o muazzam bereket gibi, bu ağaçlar da onları çocukken afiyetle yiyecek evlatlarını, torunlarını büyük bir hasretle bekler gibiydi.

   Bu duyguyla on dakikalığına da olsa Ali amcamlara ( Ali SERİN ) sütanneme ( Melahat SERİN ) uğradım. Ağacın altında, belki güne, belki de upuzun bir geçmişe dalıp gitmiş bir halde huzur içinde dinleniyorlardı. O sarılmamızda hangi zamanların, hangi anıların biriktiğini kim bilebilir? İşte, o anda, çocukluk arkadaşım, dostluğun ve vefanın nişanesi Şerif BİLİR çıkageldi.

   Şerif, Rahmi Bey ve ben; üçümüz birlikte köy yollarını vurduk kendimizi. Ara yollar, koca yol derken, bir zamanlar her sokağın insanla, çocuk kahkahasıyla taşan Paşaköy’ün şimdi sessizleşmiş sokaklarından süzülerek köy meydanına ulaştık. İsmail Selvi’nin işlettiği kahvehanenin önüne geldiğimizde, günün yorgunluğunu atmak ve birkaç yudum sohbetle hayata can katmak isteyen tanıdık yüzlerle karşılaştık.

   Masamızda kimler yoktu ki? Amcam Ahmet SERİN, amcaoğlu Yılmaz SERİN, can dostum Şerif   BİLİR, Mehmet AVCI, Rahmi Bey ve ben. Masamıza bir bir uğrayan “Hoş geldiniz” diyen Paşaköy’ün güler yüzlü insanları, yaşanan bu anı törene dönüştürdüler. Osman GÜLAY, Hüseyin ERGİN, Şecattin CAN, Hasan KAYA, İsmail BİLİR, Ali Osman KALKAN, Mehmet BAYTAK, Çağlar DURAN… Doğduğum toprakların bana her daim en büyük armağanı olan bu marifetli, sıcakkanlı insanların o kısacak hal-hatır sormaları, bir “cansuyu” gibiydi.

    Paşaköy’ün boşalan sokaklarına inat, insanların yüreğinde biriktirdiği o bitmeyen sevgi ve hoşgörü, bu toprakların en büyük zenginliği olmaya devam ediyor. Tıpkı dallarında evlatlarını bekleyen kayası ağaçları gibi, Paşaköy’de vefalı insanlarıyla her zaman bir misafirini, bir “Bizden olanı” kucaklamaya hazır bekliyor…

    Bu diyar, sıradan bir yer değil; Balkanların gölgesinde, Meriç nehrinin Yunanistan sınırını çizdiği, tarihin ve coğrafyanın kucaklaştığı topraklardadır. Buradaki insanlar, Balkanlardan esen rüzgârların fısıltılarını duyarlar.

   Eğer bir gün yolunuz düşer de Balkanlar’dan esen rüzgârın, Meriç’in ve bu kadim toprakların fısıltılarını duymak isterseniz… Yunanistan’a, Ege’nin serin sularına, Enez’e veya Gala Gölü Milli Parkı’na doğru yol alırken, rotanızı bir anlığına Paşaköy meydanına çevirin.

   Hayatın o bildik koşturmacısını, zamanla yarışı ve tüm endişelerinizi nazikçe bir kenara bırakın. Köy kahvesinde demli bir çay için ve en önemlisi, o masalarda oturan güler yüzlü insanların sohbetine kulak verin. O sohbetin her yudumu, size bu toprakların neden hala bu kadar bereketli ve bu insanların neden bu kadar vefalı olduğunu anlatacaktır.

   İşte o zaman, Paşaköy’ün asıl “ cansuyu” nun ne olduğunu bizzat hissedeceksiniz.

 Güven SERİN





3 Nisan 2025 Perşembe

PAŞAKÖY İPSALA'NIN İZ BIRAKAN MEKANLARI

 


Kamera; Onur


Kamera , Şerif

                                   PAŞAKÖY’ÜN İZ BIRAKMIŞ MEKÂNLARI

          ( Fırın 81 )

  Neredeyse ülkemizin en batı ucunda bulunan Paşaköy İpsala diyarlarının iz bırakan mekânları ve isimleri anmak ve o hatıraların ölmediği, tam aksine insan denen canlının sevgiyle, disiplinle, istikrarla neler yapacağının da yaşama sızan, hatta süzülen en güzel gıdalarını bilmek gerektiğine inanırım.

 İpsala Paşaköy’de 1981 yılında kurulan fırını, yani o dönemin, yörenin destansı mekânından söz edeceksek; iki ismi de anmamız, hatta önlerinde SAYGIYLA eğilmemiz gerekir…

  Ahmet SERİN ve Muhiddin EĞERCİOĞLU… Hani şairin, Yahya Kemal Beyatlı’nın “ Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diyerek başladığı şiirin ruha duygulara yansıyan, en azından bende sakladığım FIRIN–81 mekânı ve isimlerinin hatıralarını anacaksam, duyuracaksam ancak böyle haykırmam gerekir…

  Muhiddin Eğercioğlu ekmeğin dilinden çok iyi anlardı. Çıraklığı, kalfalığı yaşadıktan sonra her usta olan insanların yeteneği-hüneri vardı kendisinde. Kolay kızmayan, süslü söz ve şık giyinmeden çok öte olduğu gibi ve göründüğü gibi yaşayan bir PAŞAKÖY insanı ve değeridir… Rahmet ile anıyor, hatırlıyor ve paylaşıyorum…

   Ahmet Serin’i yani Fırın-81’in iki ortağından birisi olan ismi soracak olursanız; ilkokulu bitirmiş ama birçok üniversite mezununa matematik dersi verecek bir dehaya sahip, farklı imkânlarda, zamanlarda yaşamış olsaydı, ülkenin istihdamına, üretime çok önemli katkılar verecek bir irade, zihin yapısıdır…

   Fırın–81 kurulmuş olduğu zamanlarda köylerin köy, kasabaların kasaba olduğu en güzel şenliklerin olduğu, bayramların çocuk neşesi olarak bilinip kutlandığı tohumları halen bizlerin bedenlerinde yaşayan Paşaköy anılarıdır…

   Fırın-81’in yazısını Paşaköy insanı olmayan ama Paşaköy insanlarının çoktan gönlünü kazanmış İlkokul ve Ortaokul öğrencilerinin de çok sevdiği okul hizmetlisi Ahmet ZEHİR’DİR. Aynı zamanda Erkin Koray sevdalısı, zehir gibi neşeli, zeki ve yetenekli bir insan…

   FIRIN–81 öyle bir isim yaptı ve öyle bir koşuya çıktı ki, kendi çapında köyde kurulmuş diğer örnek yapılarla yarışır hale geldi. Fırın–81 den birkaç yıl önce yola koyulmuş bir başka başarılı kurum ise Paşaköy Kalkınma Kooperatifi idi. O’nun da tabela yazısını Ahmet Zehir yazdı. Öyle büyük ve uzun ki Köy-Koop. Binasının duvarına yazılması günlerce sürdü.

   Fırın–81 bugünün şehir fırınlarıyla yarışacak, hatta birçok fırından daha öne çıkmış bir mekândı. Kürekte Muhiddin EĞERCİOĞLU ve beyin-yönetim takımında Ahmet SERİN, çok kısa zamanda bir fırının-işletmenin çıkabileceği en yüksek noktaya çıkmışlardı. Üç vardiya çalışılıyor, on beş kişiye yakın insan istihdam ediliyordu.

  İpsala’ya, Keşan’a, Karpuzlu’ya birçok yere ekmek yetiştirilemez hale gelinmiş, köyden geçen yabancılar Fırın-81’in yanında durup ekmek almadan geçmez olmuşlardı…

  Üretime katkı yapan çok değerli isimler vardı. Çiçek lakabı olan bir başka usta; Nurettin ÇİÇEK, bir insanın yakalayabileceği en güzel tavazzuh sahibi, çalışkan, disiplinli bir ustaydı… 

   Bir başka usta her gün İpsala’dan gelirdi. Erdoğan Usta, üzerinde kullanmış olduğu yalnız onun geldiğini parfümünden anlar, kokulara verdiği önem kadar ustalığı, şık giyinişiyle de öne çıkan bir hünerli kişiydi…

   Boşnak Hikmet, gülüşü ve isyanlarıyla ünlü olduğu kadar, şakalarıyla, çocuk sevgisiyle de öne çıkan, Fırın-81’in isminin dönüşümüne Keşan’dan gelip katkı veren bir başka değerimizdi…

  Fırın-81’in öncüsü olan iki değeri; Muhiddin EĞERCİOĞLU ve Ahmet SERİN’İ bir değil onlarca yazıda ansam, kendi adıma; “Yetmez” derim… Bu markaya, Paşaköy’ün iz bırakmış mekânına onlarca insanımızın hakkı, faydası geçmiştir. Recep Özdemir’den, Şerif Bilir’den, Metin Çakmak’tan, Ali Osman Bey’den, Hatice Eğercioğlu’ndan söz etmeden geçemem…

  Muhiddin Eğercioğlu’nin annesi olan Hatice abla, bir yerde o mekânda çalışan herkesin annesi, ablası gibiydi. Bir Hızır gibi her kişinin sorununa dokunur, yetişir ve çözüm arardı…

  Bir çocuk vardı fırının kasasında çalışan. Sıcak ekmekler çıkınca onları dolaplara dize dize, elleri çizik, kesik ve pişik içinde bir haylaz çocuk… Bir gün çok sevdiği ustalardan Çiçek Nurettin ustaya; “ Usta, son attığın ekmeklerin üzerine harfler yazar mısın?” Usta gülümsedi ve harflerin bir çocuk için önemini kavradı ve fırına pişmeye atmadan önce son ekmeklerin üzerlerine harfler yazdı…

   Bu mekânda neler yazılmadı ki? Mektuplar, harflerin söze, sözlerin destansı sevince dönüştüğü zamanların saf halleriydi…

   Bayram ziyareti, dost ve akraba ziyareti olarak gitmiş olduğum Paşaköy’de, Fırın -81 in beyni olan Ahmet Serin’i, sevgili yengemiz Sevdiye Serin’i ziyaret ettim. Aynı hüner, bütün hüzünlerin yaşandığı zamanlarda bile bahçelerine, ektiklerine, ürettiklerine yansımıştı.

   Sütannemi, Ali amcamı ziyaret ettim. Artık iki tane kalan kıraathanelerden birine gidip büyük diyarın geçmişiyle geleceğine köprü olan insanlarıyla selamlaşıp bayramlaştık…

  Arkadaşım Şerif Bilir, amcaoğlu Yılmaz Serin, yıllardır görmediğim Alâeddin Bilir, Paşaköy Muhtarı Şaban Bilir, Zekeriya Yaşa, Şecaattin Can,İbrahim Enişte, Mehmet Ağabey, Rıza Duran, Çağlar Duran, Hüseyin Ergin, Hasan Kaya ve daha birçok Paşaköy insanıyla selamlaşma onurunu, hasta bir insanın ilaca kavuşması gibi kavuşarak yaşadım…

 Güven SERİN