Kuşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2020 Pazartesi

SERÇELER GERİ DÖNDÜ




SERÇELER GERİ DÖNDÜ

  Sabahın en taze saatleri; şafak gecenin içerisinden soyunup güne gelme vakti serçeler, geri dönmüş olmalarının çığlık şenlikleri içerisinde; inanılmaz şamata yapıyorlar. Bu, şakıma sesleri, kuş bilimcileri açısından üreme-buluşma heyecanı anlamına geliyor. Benim için ise öteden beri alışık olduğum sesleri, geçmişten gelen değerli anıların, güne süzülmesi anlamı taşıyor.
   Arka bahçenin kuytuluğu, alçak gül fidanlarının ağaca benzer halleri, serçeler için bulunmaz bir buluşma yeridir. Üst çatıları çoktan kapmış olan kargalar, martılar, saksağanlar ve güvercinler; serçelere ancak sığınacakları küçük bir yer bırakmışlar. Serçe nüfusunun fazlalığı çiftçiler için ayrı bir dert-tasa anlamı taşıyorken, doğanın doğal dengesi, her daim çoğalanı, kendi içerisinde zamanı geldiğinde azaltır veya yok eder. Asıl sebep, insan olunca, insani acılarımız, sancılarımız da her daim fazla olacaktır.

  Serçelerin şafak ayini kim bilir kaç yüz bin yıldan bu yana aynı tekrarı; şenliği-şöleni sergiliyor; yaradılışa olan büyük saygının içgüdüsel gösterisi; tıpkı, Sümer medeniyetinin binlerce yıl önce yazdığı aşk şiirleri gibi geri dönmüş serçeler buluşma ve birleşme anının tadını çıkartıp, kendilerince dualarını yapıyorlar;

“ Güvey, canımın için
Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı,
Aslan, canımın içi,
Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Güvey, yatak odasına götür beni,
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Aslan, yatak odasına götür beni.”

Güven SERİN 


24 Kasım 2017 Cuma

SABAH KUŞLARI


Karatavuk Kuşu


SABAH KUŞLARI
---------------------------

  Bilir misiniz; kuşların sabaha olan düşkünlüğünü? Alacakaranlıktan önce ki karanlıkta başlar. Bilir misiniz; yuva kurmanın o büyük telaşı; onlara baskı yapan sanatsal içgüdü…

  Oysa bilmem ben! Hangi kuşun hangi sesi; ayırt ederim ancak; İsak kuşunun gece ötüşünü. Serçelerin şımarıklığını bilirim; kumrunun, duyuldu duyulacak olan ince, zarif kanatlarının sessiz sesini.

  Oysa bilmem ben; çobanın bildiği gibi çoban aldatan kuşunun ötüşünü. Karatavuğun; bülbülü ile sakanın ötüşünü ayrıt etmekte zorlanırım.

  Sabah kuşları; ninemin sabahın alacakaranlığında kalktığı gibi; çılgın bir ses dansına, renk açılımına başlarlar. Soyludur kanatları. Gökyüzünün rüzgârlarını iyi tanırlar. Oysa sabah kuşları; çalıları, gür ormanı, sakin vadileri severler…

  İsak kuşu ise; geceyi… Gözlerinin keskinliğidir onu geceye bağlayan, Gündüzün şamatasına katlanamayacak kadar da duygulu, görgülü, öteden beri taşıdığı hikâyeleri vardır.

  Ya sabah kuşları? Bir parça şımarık, hiç büyümek gibi dertleri olmayan çocuklardır onlar. Kederli bir kuş var mıdır? Kederi kendine iş sanan bir tek canlı; insan olmalı…

  Yüce yaşamın içinden didikler; ruhunu ve bedenini kefil sunduğu, ödeyemediğini-ödeyemeyeceğini sandığı borçlar için…

  Oysa her borç kapanır bir gün. Telaşı yoktur zamanın! Sabah kuşları gibi beslenme saatine, yuva kurma romantizmine yazgılı değildir zaman. Akışı bile yoktur. Varlıkların evrimleri, yaşam süreçlerini daha iyi kavramak adına serilir önümüze.

 Sabah kuşları; neşeden haber verirler. Şımarmanın, yaramazlık yapmanın, çalılıklar arasında sevişmenin hiçbir zararı olmadığını; üremek ve neslini devam ettirmekten başka…

  Ötüşüdür bülbülün, sabaha olan borcunu ödemesidir… Bir de Gelibolu bülbüllerini denleseniz; sessiz savaş meydanlarında, bütün bülbüller gibi ötseler de; siz, ısrarla, bu bülbüller başka türlü ötüyor diye iddiaya bile girersiniz; sabahın şafağında; bir başka şafak hainini izlerken…

  Duyuyor musunuz sabah kuşlarının ötüşünü? Oysa bu sabah da duymadık; duyamadık sabaha kavuşmalarını. Neleri duymuş olabiliriz? Öfkeleri, kinleri, alacakverecek hesaplarını… Ne çok şey duyuyoruz da, sabah kuşlarını…

 Bu yüzden yüzyılların, yani zaman dediğimiz kâfirin eskitemediği mağaranın içinden seslenir Shakespare; “ Kulağını ver çevreye, sesini değil!”

 Güven Serin 


27 Ağustos 2013 Salı

YAVRU BAYKUŞLAR BEBEK GİBİ UYUYORLAR


Tüm çocuklar önce bebektir. Bebek olarak alırlar 
sevgiyi de sevgisizliği de. Belki de kaderin belirlendiği
seçeneklerin netleştiği zamanlar o zamanlardır;
merhamet,görgü,iletişim,anlayış,hoşgörü ve büyük
yaratıcının eklediği SEZGİ. 

YAVRU BAYKUŞ BEBEK GİBİ UYUYOR

  Bilim Teknoloji Kitabındaki haberin başlığı tam olarak bu şekildeydi; “ Yavru baykuş bebek gibi uyuyor” Bir de şirin mi şirin iki fotoğraf.

  Oysa bizler baykuşu pustalık çökmüş viran yerlere, lanetlenmiş ötüşürler; kısacası uğursuz bir hayvan olarak tanıdık. Yılanı, baykuşu, çakalı, eşeği hep insanların kendi uydurdukları yorumlara göre niteledik.

 Biraz kurnaz görünen insanları “tilki” ile evimizde yüzyıllardır beslediğimiz kediyi bile “nankörlük” ile suçlamanın asil seslenişlerini yaptık. En güvenilir dost köpeği sayarız değil mi? Çok hazin; o, güvenilir dostların sokaklarda nasıl can çekiştikleri, yaşam mücadeleleri verdikleri büyük çoğunluğun umurunda bile değil.

 Ya at, avrat ve silah üçlemesi için ne diyeceksiniz? Gururla söylediğimiz, bizi geçmişten bugüne bağlayan bir sesleniş değil mi? Peki ne oldu bu üçlü? Avrat’ın ne olduğu veya olmadığı bellidir. Meclisteki kadın sayısından tutun da, küçük yaşta evlendirme kutsallığı ile süslenen çocuk gelinlere, her gün öldürülenlere kadar; can çekişiyorlar.

 At ne oldu acaba? Yarış sahalarında, hipodromlarda iyi kazanç getirdiği için insandan bile daha değerli kılındı. Fakat geri kalanı neredeyse gözlerimizin önünde eziyetlerden en güzel eziyetleri beğeniyorlar. Roman vatandaşlarımızın elindeki atları ancak ölüm kurtarır. Büyük çoğunluğu eziyet çekiyor. Zavallı güzel, zarif hayvanlar…

 Küçük bebekler; yani yavru baykuşlar ne kadar da çok derdin haykırışım olduğunu anlatıyor. Sadece anlatıyor. Çevre duyarlılığı çok eksik ilerliyor. Çünkü daha bebek çağlarımızda bilinçaltına ekilecek büyük sevgi ve öğretiler ile güçlenirse olgunluk yaşlarında inanılmaz güzel görüntüler ve davranışlar çıkıyor ortaya.

 Yavru baykuşların uyurken bebeğe benzemesi, çocukluğumuzda uğursuz baykuş olarak söylenen seslenişlere inanmasam da inanır gibi yanmışlığımızın özrü adına beni daha da duyarlı bir iç çekiş yapmama neden oldu.

 Uyuyan yavru baykuşların bebeğe benzeme haberi şu şekilde devam ediyor;

“ Yumurtadan çıkan baykuş yavruları insan bebekleri gibi aynı motife göre uyuyorlar. Uyuyanların rüya gördükleri ve beyin etkinliğinin uyanıklık halindekine benzediği REM evresi yavru baykuşlarda da tıpkı yeni doğan bebeklerde olduğu gibi ağır basıyor. “

 Yavru baykuşların uyku düzeni bebeklere benzesin veya benzemesin, çok dikkatle baktığınız zaman yavru olarak doğan bütün canlılar, canımız ve cananımız kadar güzeldir. İçimizdeki merhametin, zarafetin, görgünün ve bilimin kırıntıları filiz, ağaç olmuşsa; doğa ve canlılar adına çok şey değişmeye başlıyor demektir.

 Değerli insanlar ve insancıklar; doğa ve diğer canlılar bizlerden çok önce buradaydılar. Asıl ev sahibi onlardır. Büyük apartmanlarla, yepyeni araçlarla övünme hakkınızı alkışlıyorum. Ama insanı insan yapan duyarlılığı da, merhameti de, ilimi de destekleyin; yoksa hiçliğin içinde hiç olurken kimse olmayacaktır yanımızda.

 Hep kurtarıcı bekleriz; yüksek kubbenin yükseklerinden. Bertolt Brecht ne güzel demiş;

 “ Yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere!”

Güven Serin




  

20 Eylül 2010 Pazartesi

SESLER

Kamera; Güven  - Tekirdağ
İnsanın dostlarından birisi de küçük
bir çocuğun olması ne büyük bir
ayrıcalık! Küçük bir çocuk, tabiatın kokusu
ve heyecanı ile eşlik eder size.


Kamera; Güven  Tekirdağ
Tekirdağ Şehitler Abidesi ağaç topluluğu
belki bir koru bile değil ama, bize bir orman
çokluğunda, orman kadar güzel kokular,
görsellikler veriyor.


Kamera; Güven   Doğa Irmak e Abide
Ben şımarık kuşların sesini ve bedenlerini
ararken Doğa'da kendi oyunları içinde
yarının zorlu dünyasına hazırlanıyor...
SESLER



Gün yaşlanma derdi olmadan geceye yaklaşıyordu. Doğa Irmak ile akşamüstü gezintisine çıkmıştık. Bize en yakın ve sık gittiğimiz yere gitmeye karar verdik. Tekirdağ Şehitler Abidesi bizim için önemli bir dinlince mekânıydı.

Şehitler Abidesinin bulunduğu yerde bir dinginlik bulurduk her zaman. Yüzün üzerindeki çam ağacı, diğer seferlerden daha yoğun orman kokusu taşıyordu. Bu akşam hazan mevsiminin en yoğun kokularını duyuyorduk. Toprak, ağaç, yaprak ve orman kokusu…

Bu yüzdendin hazan mevsiminin çok özel oluşu. Döngünün yer değiştirdiği ölüm ile yaşamın birbirini eşitlediği güzel bir mevsimdir hazan mevsimi. Yeşil, kızıla, sarıya, yaşama dönüşecek, ölüme; yolculuğa çıkar. Kuşlar göçün son dalgalarını bu mevsimde tamamlar. İnsanlar bu mevsimde kış hazırlıklarını yaparlar.

Salçalar, turşular, pekmezler, tarhanalar, kuskuslar, makarnalar bu mevsimde beden türküleriyle birlikte üretilir. Doğa Irmak ile biz de bu mevsimde gittik Abidenin bulunduğu orman kokulu yere. Toprak, dal, yaprak ve orman kokusu; büyülü bir davetiyeydi sanki bizi oraya çeken.

Abidenin bulunduğu bu dingin yerde, 1915’li yıllarda gömülmüş genç askerler koyun koyuna yatıyordu. Çam ağaçlarının kökleri onların bedenlerine kadar uzanıyor, belki de onların ruhlarını çamların göğe açılan tepelerine taşıyordu. Abidenin manevi huzuru, bu sefer farklı bir coşkunun kuş seslerinin amansız buluşmasını yapıyordu.

Bu sessiz yere o kadar gelmiş ama bu coşkuyu, bu kuş çığlıklarını hiç duymamıştık. Abidenin yerli konukları kumrulardır. Burada yaşarlar, burada sevişirler, burada yavru büyütürler. Kumruların birbiriyle olan flörtleri, birbirlerine seslenişleri ve dansları, bu dingin yerin alışıldık gösterileriydi. Ama şimdi; şimdi başka bir coşku, başka sesler vardı dinginliğin bol olduğu, orman kokulu bu yerde.

Sesler, o kadar güçlü bir sevincin şımarıklığını yaşıyordu ki, bunu ancak mutluluğu toplu olarak yaşayan, çocukluğunu bu seslerle bütünleştiren birisi anlar. Tıpkı yabancı bir müziğin melodilerini dinleyerek anlattığı duygusal öyküyü anlamak gibi!

Daha günün ışıkları gecenin koynuna girmemişti. Ve biz Abidenin bulunduğu yerde harika bir şölenin içindeydik. Bende seslerin bu şımarık coşkusu içinde ayağa kalkmış, seslerin bedenlerini görmeye çalışıyordum. Yüksek çam ağaçları ve yoğun yaprakları kuşları görmemi engelliyordu. Ama bu sesler, beni çılgına çevirmeye yetmiş, çocukluğumun en haylaz zamanlarına gitmiştim.

Yaşlı dut ağacının altında, sürüler halinde dut yemeye gelen sığırcık kuşlarını bekleyen haylaz bir çocuktum. Dut ağacı benimdi. Elimde bir sapan ve avcı ruhuna bürünmüş küçük bir çocuk…

Abidenin coşkusunu veren sesler de sığırcık kuşlarının sesleri gibiydi. Yukarılara, seslerin geldiği yerlere bakmaktan başım dönüyor ama gönlüm yere bakmayı istemiyordu. Görmeliydim o şımarık kuşları. Görmeli bu sefer elimde bir sapan olmadığını göstermeliydim. El sallamalı, onların haylaz oyunlarına katılma isteğimi bildirmeliydim…

Benim şaşkın halim ilkönce Doğa Irmağı şaşırttı. Sürekli yukarılara bakmam, sürekli yer değiştirip o ağaçtan bu ağaç altına gitmem; Doğa Irmağın alıştığı bir durum değildi. O kendine has çocuk gürültülerini yaptıkça sadece sus işareti yapıyordum. Biliyordum ki bu şımarık kuşlar buranın misafirleriydiler. Muhtemelen göç yolunda küçük bir mola halindeydiler.

Bu kuşlar kuzeyden gelip güneyin yolcularıydılar. Kim bilir kaç bin kilo metre uçacak her molada böyle şımarıkça, neşe içinde eğleneceklerdi.

Sesler, o kadar güzel, o kadar neşe doluydu ki, bir saniye bile kaçırmak istemedim. En sonunda seslerin sahibi olan kuşlardan birkaç tanesini gördüm. Bu kuşlar, buranın bildik kuşları değildi. Serçeden büyük, kumrudan küçük uzun kuyruklu göçmen kır kuşlarıydılar.

Tahmin ettiğim gibi neşe içindeki şımarmaları kısa sürdü. Gelmiş oldukları gibi birkaç saniye içinde havalanıp güneyin uzun yolculuğuna çıktılar. Onca kuşun havalanmasından geriye kalan; havada uçuşan iki tüy oldu. Biri gri, diğeri beyaz küçük birer tüy… Tüylerden birisi güney yönüne ağır ağır inerken, diğeri kuzey yönüne, bana doğru harika bir süzülüşle yöneldi.

Şairinin dediği gibi; “ağırlığı yoktu diyemem, tüyün de ağırlığı vardır.” Tüy de, yerçekimine başkaldıramayarak yere iner. Ağırlıksızlığın olduğu yer uzaydır. Sonsuzun olduğu yer, hemen üstümde, Abidenin yan yatmış çamlarının üstünde uzanıyordu. Bu uzanışın ne ağırlığı, ne de yönü hesaplana bilinirdi. Birbiri içine geçmiş galaksiler aklın sınırlarını zorlayan hızda dönüyor ve döngünün içinde bir başka galaksinin yanı başında büyülü bir erişilmezlik içinde yol alıyor…

Atalarımız; “gezen kurt aç kalmaz.” derler. Bir akşam gezintisi küçük bir hareket; coşkuyu, haylazlığı, sonsuzun sonlu bedeninde bir başka yaşamları çıkardı ortaya. Yaşamak, fark etmek ve bu farklılığın içinde kendine ait bedenin beden ile ruhunun onurlu saygınlığını kazanmak da ayrı bir güzellik, yaşamın coşku dolu haylaz sesleri arasında…

Güven