12 Eylül 2026 Cumartesi

SERHAT KILIÇ'I GEÇ TANIDIK

 

İNTERNET


                                  SERHAT KILIÇ’I GEÇ TANIDIK

   “Önce insan olmak gerek.”

  Serhat Kılıç’ı yıllar önce Seksenler dizisinde tanıdım. Ergun Plak’tı. Öyle sevmiştim ki…

  Diziden ayrıldığında, Seksenler’e bir daha eskisi gibi bakamadım. Oysa yardımcı oyuncuydu. Bir diziye bir oyuncunun gelmesiyle olduğu gibi, gitmesiyle de dizinin hayatı devam etmesi gerekirdi. Yeni biri gelir, o boşlu kapanır zannedersiniz!

  Olmadı; benim için o boşluk hiçbir zaman kapanmadı. Görünen o ki bazı insanlar-SANATÇILAR; Serhat Kılıç gibi kendilerine verilen küçük bir rolü kendi yetenekleriyle büyütürler. Hem de ne büyüme; destansı…

  Serhat Kılıç da öyle yaptı…

 Sonra ne yaptığını, nerelerde olduğunu, hangi filmlerde, hangi dizilerde pek merak etmedim doğrusu. Hepimizin yaptığı gibi kendi hayatımıza döndük veya gömüldük… Ergun Plak’ı bir yerde belleğimizin eski raflarından birine kaldırdım.

  Ta ki ölüm haberini duyana kadar…

  Şimdi bakıyorum da her yerde Serhat Kılıç’ın fotoğrafları, videoları, konuşmaları ve arkadaşlarının anlattıkları; ne çok şey…

  Sıradan sohbetleri bile tekrar tekrar dinlenecek bir felsefe, sanatçı duyarlılığı, birikimi taşıyor. Birçok insanın belki sorduğu veya sormayı düşündüğü o soruyu dillendirmek istiyorum:

  Biz bu adamı, bu sanatçıyı neden daha önce böyle görmedik?

  Belki de sanatçıların gizemli veya garip yazgısıdır bu! Bazı insanlar yaşarken seyredilir ve öldükten sonra da anlaşılır.

  Serhat Kılıç’ın Seksenler setinden ayrılırken arkadaşlarına yaptığı konuşmayı dinledim.”Veda etmiyorum” diyor.

  Ne kadar sade… Ne kadar zengin ve büyük bir cümle… Kırgın değilim, diyor sanki. Kapıyı kapatmıyor. İnsanları hayatından çıkarmıyor. Görüşmek isteyen, görüşür diyor.

  Sonra, karşımıza bir başka Serhat Kılıç çıkıyor. Oyuncudan önce insan… Zaten kendi sözleriyle de söylüyor:

“Önce insan olmak gerek.”

  Bu yazının özü, hissiyatı da burada! Sanatçıyı büyük yapan sadece oynadığı karakter değildir. Sahneye çıktığında, kamera karşısına geçtiğinde, arkadaşlarınla konuştuğunda taşıdığı felsefe de sanatının bir parçası; hatta özüdür.

  Serhat Kılıç’ın ardından anlatılanlara bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Onu tanıyanlar sadece “iyi oyuncuydu” demiyor. İnsanlığından söz ediyorlar.

  Çalışkanlığından, mesleğe bağlılığından, müziğinden, arkadaşlığından, gülüşünden…

  Geride bir oyuncudan çok daha fazla şey bırakmış. İşte bu yüzden ölümünden sonra bu kadar çok konuşuluyor. Birçok insanın kendinde görmek istediği kabiliyeti, üstün insanı onda gördüğü için; bu kadar büyük hüzün ve kayıp ağıtı…

  Kendi hayatımızdan bir parçayı da uğurladık. Bir şarkı, bir hoşça kal sözü gibi. Ama tuhaf olan şey:

Bazı insanlar ölümle gitmiyor; yok olmuyor.

  Tam tersine Serhat Kılıç gibi insanlar, ölümle yeniden görünür oluyor.

Fotoğraflarda, filmlerde, bir arkadaşın anlattığı küçük bir hatırada, bir karakterin yüzünde, bir kahkahada; beden yeniden yolculuğa çıkıyor sanki…

  Serhat Kılıç’tan geriye çok şey kaldı:

Eser, ses, duruş ve insan…

 Serhat Kılıç çok daha büyük rollerle karşılaşsaydı belki Türk sinemasında, insanların hafızasında onlarca unutulmaz karakter bırakacaktı. Bunu artık bilip öğrenemeyeceğiz. Ama bildiğim bir şey var.

  Ergun Plak’ı oynayan adam, o karakterden çok daha büyük bir hayat taşımış. Ben ise onu çok geç tanıdım. Belki de şimdi; en zor zamanda tanıyorum. Ölümünden sonra…

  Sanatçıların garip ve belki de gizemli yazgısı; kıymetleri yaşarken değil öldükten sonra anlaşılıyor.

Ne kadar acı…

Ne kadar insanca…

  Serhat Kılıç’ın bize bıraktığı o büyük unutulmaz cümle de bunu anlatıyor:

 Önce insan olmak gerek.

   Gerisi; rol, perde, ışık ve zaman… Zaman ise iyi sanatçılara kıyamaz. İşte böyle; bazı insanlar ölümüyle yaşamaya başlıyor…

Güven SERİN 

 

 




2 Eylül 2026 Çarşamba

AĞAÇLAR GİDER BİZ BAKAR KALIRIZ

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                           AĞAÇLAR DA GİDER, BİZ BAKAR KALIRIZ

  Ne zaman bu tarafa doğru (Atatürk Bulvarı ) yürüyüşe çıksam, ona bakmadan geçemiyorum. Yürüyüş yolunun kenarında öylesine duruyor. Birkaç yıl önce herkesin gözleri önünde kurudu.

  Bir zamanlar koskocaman ve güçlü bir ağaçtı. Gölgesi, yeşilliği, kuşları, böcekleri vardı… Sıklıkla altında bulunan bankta dinlenen insanlar da vardı. O insanlardan birisi de bendim…

  Şimdi üst dalları kesilmiş ve geriye sadece kuru bir gövde kalmış. Ama öyle sıradan bir gövde değil geriye kalan! Yakından bakınca yılların izi üzerinde duruyor. Çatlak kabuklar, yaralar, budaklar; zaman ne bırakmışsa hepsi üzerinde…

  İşte ben, ne zaman onun yanından geçsem, bir an duruyorum. Onun gölgesinde çok oturdum. Bazen hiçbir şey düşünmeden; sadece yoldan gelip geçen araçların akışını, boşluğa bakar gibi bakıp izledim.

  Şimdi ne gölgesi, ne de yeşili var! Her ikisi de çokta terk etmiş cennetini. Ama gövde halen orada; dimdik… Sanki bir şey anlatacak da, biz dinlemiyoruz. Ağaçlar da insanlar gibi yaşlanır. Doğar, büyür, güçlenir ve yaşlanır. Sonra da günü gelince gider; yaşamın değişmez kuralıdır bu.

 Burada aklımdan hiç çıkmayan düşünceleri de sormak zorundayım.

Bu ağaç gerçekten zamanı geldiği için mi gitti? Yoksa birçok Tekirdağ ağacı gibi hastalandı da kimsenin haberi mi olmadı? Susuz mu kaldı? Köklerinde bir sorun mu vardı? Bir hastalığa yakalandı da geç mi kalındı? Benim zihnimde kopan fırtınanın sualleri bunlar.

  Ağacın bin bir türlü yararını, faydasını bilmeyen de yok, duymayan da hepsini yazacak, tekrar tekrar pişirecek değilim. Ama bilinen bir gerçek var; ülkesini, şehrini seven herkes; ağacın toprağın dostu ve bir nefes olduğunu bilir…

  Ne hazindir ki bu zenginlikleri çoğu kaybettikten sonra anlıyoruz. Her yer asfalt yapan yöneticiler asfalt ve betonla övünüyorlar ama her yeri yeşille, ağaçla; toprağın ve insanın dostlarıyla donattık diye övünen yöneticiler görmekte zorlanıyoruz…

  Kuru ve gölgesiz, artık kuşları olmayan ağacın yanından geçip gittim. Biraz ileride ise bambaşka bir manzara var. Şaraphane duvarına asılmış sarmaşıklar ve yeşillikleri duvarın üzerinden taşıyor…

  Hayat denen o muhteşem iksir, her yerde kendine bir yol buluyor. Duvarların üzerinden taşıyor ve taşa tutunuyor. Bir tarafta kurumuş bir ağaç ve diğer tarafından duvarın üzerinden taşan yeşillikler…

  Sadece bu manzara bile doğanın cömertliğini, yaşama sunduğu o büyük katkıyı anlatmaya yetiyor. Biraz ötede geri çekilen bir yaşam, diğer tarafta taşıyor adeta…

  Ne kadarını fark ediyoruz? Doğa kapımıza dayanıp hesap sormuyor. Sadece yavaşça geri çekiliyor.

  Efendim; bu şehirde üniversitemiz var. Belediyelerimiz var. Okullar var. Çevreyle ilgili kurum ve kuruluşlar var. Bilim insanlarımız var. Çok fazla da iyi niyetli insanlarımız var.

   Ama neden yaşlı ağaçlarımız için daha büyük, daha sürekli, istikrarlı bir çalışma yapmıyoruz? Hangilerinin ömrü doldu, hangileri hasta; niçin onları tek tek tanımıyor, tanıtmıyoruz?

  Bütün bunları bilmek, bugünün teknolojisinde çok zor olmamalı! Üniversitemizin bilgisi ve belediyelerimizin imkânı, halkın ilgisiyle buluşur, işin içine çocuklarımızı da katmalıyız.

  Bütün bunları bir araya getirmek ne müthiş bir şey olurdu. Her okul birkaç yaşlı ağacı sahiplense, çocuklar o ağaçları tanısa, hangi tür olduğunu öğrense, yaşını merak edip hangi mevsimde nasıl değiştiklerini görüp anlamaya çalışsa ne büyük mucize olur. Çünkü o zaman tanıdığı ağacın hastalandığını uzmanlarından dinleyerek; sahip çıkacak gölgesine, kuşuna, böceğine ve nefesine; çocuk…

   Bilinen en hakiki bir gerçektir; insan sevdiği şeyi gözden, kolay kolay çıkarmıyor. Hele söz konusu bu sevginin arkasında çocuklarımız varsa; zamansız yaşlı ağaç ölümlerimiz de çok az olacaktır.

   Yaşlı ağaçlar biraz da yaşlı insanlar gibidirler. Çok şey görüp geçirmişlerdir. Kara kışlar, tuhaf mevsimler atlatmışlardır. Onlar konuşmazlar ama hikâyeleri vardır.

   O yaşlı ve kuru gövdesi olan yaşlı ağacın yanından her geçişimde bakıyorum ona. Benim için hâla orada ve bir şeyler söylüyor. Bir bilge gibi, sessiz ve biraz kırgın…

   Çoğu zaman bizi biz yapan hazinelerimize bakıp kalıyoruz. Çoğu zaman anladığımızda; çok geç oluyor; çok geç…

 Güven SERİN