FELSEFE-OVIDIUS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE-OVIDIUS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2018 Perşembe

BENİ KAYBEDİN ve KENDİNİZİ BULUN





                                        BENİ KAYBEDİN ve KENDİNİZİ BULUN



2000 yıl öncesinin ardına gizlenmeden seslenir Ovidius; yasaklanmış olanın peşinden koşan, çabalayan insanın çırpınışlarını anlatır.

  İdealleri reddetmeyen ve onlarla rekabet halinde olan Nıetzsche, yükseklerde ki havanın soğuk olduğunu bilmesi ve insanı zinde tutacağını haykırması gibidir; insanın birbirine olan haykırışları…

  Bu yüzden adeta yalvarır Alman filozof; “ Kendinizi bulmadan beni buldunuz; tün inananlar gibi. Demek ki inanç çok az şey ifade ediyor. Size yalvarırım beni kaybedin ve kendinizi bulun; ancak siz hepiniz beni inkâr ettiğinizde size geri döneceğim…”

 Kendimizi bulmak? O kadar kolay mı? Yükseklerde, oksijenin az olduğu yerlerde, kıymetli olan soluğu yerinde kullanmak ve peşine takıldığımız şeylerin büyük girdaplarından kendimizi kurtarmak; hiç de kolay bir şey değil…

  Yazar Mehmet Y. Yılmaz da buna dikkat çekiyor. Dermansız bir hastalığa yakalanmış Japon iş adamı Satoru Anzaki’nin 1000 kişilik davetinin; dostlarıyla vedalaşma törenine dönüşmesini; yıllar önce izlediği ‘All That Jazz’ filmiyle buluşturuyor.

  Bu yolu siz de takip edebilir, söylenenin birbirine uyuşmasını, yaşamın hep tekrarlandığı gibi bircik oluşunu ve eninde sonunda elimizden kayıp gideceğinin eğlencesine veya derin iç çekişlerine tutunmanız; o anki ruh halinize göre değişecektir.

  Hoşça kal hayat! Seslenişi, filmin, sahnenin veya yaşamın içerisinden sesleniyor oluşu; hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her akşam, uykuya yatarken de hayatın, evrenin engin sırlarına olan o büyük boşluğun yolculuğuna çıkıyoruz.

 Her yolculuk büyük kazançlarla buluşur mu buluşmaz mı, bu insanın dört gözle baktığı gibi, her sese kulak kesilmesi ve dinleyici olmanın o muazzam erdemine tutunmasıyla orantılı bir denge; ısrarlı bir sarılma ister.

  Yalnızlığa merhaba diyecek kadar şen olan ve sahne hayatının hiçbir şeye benzemeyeceğini tekrarlayan film müzikali; hiç durmadan şu sözcükleri tekrarlar; “ Gösteri dünyası hiçbir şeye benzemez!” Makyajın, ışıkların, rollerin; her an gülümsemeye yazgılı sanatçıların dünyası…

 Burada ki ince çizgiye dikkat çekmek isterim! Hiçbir şeye benzemeyen bu dünyanın insanları; her daim bir kâin gibi uzağı göstermekten öte; yakını, yaşadığımız anın kıymetini anlatır. Yani, bizim de içinde olduğumuz sahnenin ta kendisini…

 Bazen güldürerek, bazen ağlatarak ve bazen de düşündürerek… Koltuklardan kalkarken sindirdiğimiz hücrelerimize kattığımız bütün kırıntılar önemli olduğu; bizim yaşamı yorumlarken aynı zamanda yaşam kaynaklarından en azami yararlanıp, onun tutku ve arızalarından dengeli etkilenişler geçireceğimizin de kanıtıdır.

  Filozof da yaşamı sorgulayıp çözdüğü bilmecenin küçük parçalarını bir servet değerinde olan tespitlerini bırakmıştır geriye. İnsanın kader sevgisi üzerine odaklanır. Zorunlu olana bir parça katlanmanın ve biraz da gizlemek olmadığını; “ Zorunluluklar nezdinde idealizmin bir aldatmaca dır-onu sevmektir”

  Yedinci Mühür filminde ölümü durdurmaya çalışan karakterin ölümden çaldığı zaman, insan alegorisini tüm çıplaklığıyla ortaya dökmesi gibi…

  “Ve kuzu yedinci mührü açınca, göğü bir sessizlik bürüdü ve bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerinde ki yedi borazanı çalmaya başladılar.”

  Japon işadamı da,’Alla That Jazz ‘ filminin desteğini almış mıdır bilinmez; filmin bitişinin vedası gibi; “ Elveda Mutluluk, merhaba yalnızlık” diyerek vedalaşır dostlarıyla…

  Yaşamın en tatlı, en dayanılmaz ve en ağır bölümlerinden birisidir; zaman hükmünü bırakmıştır artık. Şartların, edebi, felsefi, geleneksel bütün katkı ve baskıların da sonuna gelinmiştir.
Duyulan tek şey kalp atışlarıyla perçinlenmiş, kavgaları terk etmiş bir insan ve onun sevgisi; korkudan bile arınmış halde…

Güven Serin 

10 Aralık 2010 Cuma

EDEP ve AHLAK ÜZERİNE

Kamera; Güven    Pamukkale
Bu insanlar bu diyara öğrenmeye ve eğlenmeye
gelmişler. Şimdi sadece eğlence zamanı.Ruhlarının
huzuru bedenlerinde,bedenlerinin çıplaklığı,
ruhlarını anlatıyordu.
Kıstırılmış ruhun neden üretemediğini anlamak
ve anlamlandırmak adına düşündüm...

Pamukkale. Hıerapolis Tiyatrosu
Dünya Kültür Mirası
Nasıl mutlu olmam ki arkama aldığım binlerce
sanatsever; alkışlıyor şimdi.
Dünyanın nasıl barış içinde yaşadığını, satranç
oyununun sadece beyin sporo olarak değrlendirdiğini
alkışlıyor.
Bir başbakanın yıllar sonraya gidip, ezanın bir
ceza gibi nasıl Türçe okutulmuş olduğununun
öfkeli sesini alkışlıyor...
Bir ulusun ulus olmak adına dilinin ne kadar önemli
olduğunun nasıl önemsizliştirildiğini alkışloyorlar...

EDEP ve AHLAK ÜZERİNE



 “Her ikisi de haklıydı, çünkü daha adil bir yasa yok ölüm tertipçilerini kendi tertipleriyle öldürten. Yalancıları yalancıların aldatması haktır mademki, bırak kadın da kendi açtığı yaranın sızısını hissetsin. Gözyaşları da işe yarar; demiri bile eritirsin gözyaşlarıyla; becerebilirsen, göster kıza ağlamaktan sırılsıklam olan yanaklarını.

 Ama gözyaşı olmazsa o sıra, o zaman ellerin ile gözlerini nemlendir. Aşığın akıllısı katmaz olur mu hiç tatlı sözlerine öpücüklerine? Karşılık vermese bile sen vermiş gibi al, çekinme. Belki başta direnecek, “seni edepsiz” diyecek; ama direnerek yenilmek isteyecek. Sadece narin dudaklarını incitme, zorla öpücük koparacağım diye, kaba birisi olduğunu söylemesine fırsat verme, dikkat et.”

 İki bin yıl öteden Ovıdıus böyle sesleniyor. Kelimelerin, narin, nazik ve akıl doluluğuna dikkat çekmek isterim. Aşkın, romantizmin, trajedilerin en görkemli yaşandığı zamanlarda da böyle aşkların, felsefelerin, seslenişlerin olacağını anlatıyor; geçmişten, bugüne; bugünden, geleceğe…

 Nasihatin iyisi, iyiliğe, güzelliğe, sevgiye, huzura getirir insanı. Nasihatin kötüsü, kötülüğe, körlüğe, kedere getirir; saygıdeğer edepsiz insanı…

 Liman çay bahçesinde oturuyorum. Sağ tarafımda oturan ve neredeyse hiç durmadan sigara içen genç adam; “içim yanıyor ağabey içim!” diyor. Neden, diyorum; bir sevgili, bir kadın aşkının karşılıksız sevmişliğini anlatıyor bana. Erkek, karşılıksız sevmiş ince ruhlu kadını. Kadın zarif ve alımlı ama sevmişliğe kibar değil. Sevmişliğe küçük basamaklar hazırlamak yerine kaleden duvarlar örmüş. Karşılığı olmayan sevginin aşığı olmuş genç adam. Ve o gün, bugün; hep yanıyor…

 Genç adam; “ondan ret cevabı alınca her şey bitti benim için. Yıllar geçti ama hâla içim yanıyor. Karşılığı olmayan bir sevgiydi benimkisi. Ben onu sevdim, o beni bilmeden. Bir gün ona sevgimi söylediğimde ret cevabı aldım. Ve o gün bugündür; yıllar oldu tepetaklak yaşıyorum ağabey”

 Genç adamın karşılığı olmadan akan temiz, berrak deresine bir bakar mısınız? Bu sevginin saflığı, bu sevginin karşılıksızlığı eleştirilir mi hiç? Bu sevgi, karşılıksızlığın, sevgisizliğin üzerine kurulmuş bir sevgi kulübesi değil midir? Bu sevgiye ahlak dersi verilip, bu sevgiye bilgiçlik yapılabilinir mi?

 Temiz ve berrak bir dereyi şırıltılar içinde akarken kim mutlu olmaz? Kim, o derinin gittiği, geçtiği yerleri merak edip, kendi düşlerini canlandırmaz? Bir dere değil midir ırmağı büyüten? Bir dere değil midir, kendi kendini kuraksızlığa rağmen var eden?

 Genç adam; “ sevdim, içim yanarak sevdim” diyor. İçi yanan, karın hücreleri ağrıyan temiz kalpli, bir çocuk saflığındaki yüzü olan bu adam; belli ki sevmiş. İnanarak, isteyerek, özümseyerek sevmiş; bellidir. Ama belli olan bir şey daha var ki bu genç adamın Ovıdıus’un genç adamlara, genç kadınlara armağanı olan yazılarından haberi yok. Shekesperare’den de, Nietzsche’den de, Fakir Baykurt’tan, Orhan Kemal’den de haberi yok; belli…

 Bir kızı sevmiş hiç haberi olmadan kızın! Kıza en hakikisinden sevgi beslemiş ve bir kıza adanmışlığın en hakiki reddedilişi karşısında tüm kızlara kapamış temiz kalbinin duyacağı heyecanları… Bu içi kapanmışlığı, bu karşılığı olmayan sevgiyi belki de tabiatın en temiz duygusu adına, saf ve berrak bir derenin temiz suları adına yapıyordur; kim bilir? Belki de iyi ahlak ile edepsizliğe, kaybedenin tarafında olsan bile soylu acıların da olabileceğini anlatıyordur…

 Sol tarafında oturan adam, güngörmüş, başından çok şey geçirmiş. Neşeyi de biliyor, hüznü de. Realizmi de tanımış, romantizmi de. Ama o da kadınlar adına dertli. O da kadın ve erkeğe seslenen iki bin yıl öncesinin kıymetli bilgilerine, bilginlerine, şairlerine yabancı. O da Ovıdıus gibi bir öğreticiyi tanımadan, kızgınlık üzerine, küskünlük üzerine, ders verme üzerine kendi yasalarını oluşturuyor. Denenmiş, geçmişten bugüne milyonlarca kadın ve erkeğin kısır bir düzlem içinde sahip çıktığı yasalar; yine bu yasalar üstü düşünmüş, düş kurmuş ve bunları yaşamış şairler, filozoflar yardımı ile aşılır… Kendi yasanı, öğretilerin beslenmesi ile geçmişten, bugüne, bugünden geleceğe armağan edersen; o sevginin ne kaybeden, ne kazanan tarafında olursun…

 Erdemlerini çoğaltmış, sürekli taze kalmasını sağlamış bir insanın kazanma ve kaybetme derdi yoktur. Yaşamını ahlaksalların yapay erdemleri, korkutucu günahları üzerine kurmaz; tam tersi, ahlak ve edep üzerine geçmiş ile bugünün çelişkilerini değil, ortaklığını yüceltir.

 Sol tarafımda oturan erkek; kadınlar adına “ihaneti” sorguluyor. Neden, bir kadın erkeğine neden ihanet eder, diyor? Ve “ihanet” anlayışı sadece erkek ile kadın arasında sıkışıp kalıyor? Özgürlüğün tadını binlerce yıldır çıkaran erkek, korkuttuğu, bir köşeye sıkıştırdığı kadının ihanetini, kasıklarında sanıyor…

 Kütüphaneler bilgi hazineleri ile dolu. Geçmişin yağmalarına, talanlarına, kütüphane yakmalarından kalanlara bile ayıracağımız küçük zamanlar, ihanetimize de, kadınlarımızı da, sevgilerimizi, aşklarımızı da yeniden kazandıracaktır bizlere. Ve bu değerli insan, ihanet diye, öfke-kin, nefret diye takılıp kalmayacaktır insana sunulan bu güzel ömrün bedeli diye…

Güven