TEKİRDAĞ SÜLEYMANPAŞA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEKİRDAĞ SÜLEYMANPAŞA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2026 Çarşamba

İĞDE KOKUSU

 



Kamera; Güven

                   İĞDE KOKUSU ve HAFIZANIN İNCE YOLLARI

  Sahilde hızlı hızlı yürüyordum. Zihnim başka düşüncelerle meşguldü. Derken o tanıdık koku burnuma, oradan da zihnime kadar ulaştı. Bir anlığına durdum. Bazı kokular insanı sadece durdurmaz; yılların içinden geçirip başka zamanlara götürür…

  Kokuların geldiği yöne bakınca iğde ağaçlarını gördüm. Tam da şimdi çiçek açıp kendilerine özgü kokularını etrafa yaydıkları zamanlardayız. Geçtiğimiz aybaşlarında erguvanlar aynı dönüşümü gerçekleştirmişti. Şimdi sıra iğdelerde… Kim bilir kaç yıldır aynı gösteriyi, aynı zarafeti ve aynı sunumu sessizce tekrarlıyorlar…

  Doğanın en büyük özelliklerinden biri, hiçbir alkış beklemeden görevini sürdürmesidir. İğde ağacı da böyledir. Gösterişli değildir. Çiçekleri uzaktan bakıldığında dikkat çekmez. Bir gül kadar iddialı, bir lale kadar göz alıcı değildir. Fakat yanına yaklaştığınızda başka bir ağacın yapamayacağı bir şekilde karşılar sizi. Önce kokusuyla, sonra yapraklarının gümüşe çalan yeşiliyle…

  İğde ağacının yapraklarını özellikle gün doğarken veya gün batarken izlemek gerekir. O saatlerde ışık yaprakların üzerinde dolaşırken insan, yeşilin kaç tonu olduğunu yeniden keşfediyor. Kimi zaman gümüşü andıran bir parlaklık, kimi zaman soluk bir zeytin yeşili, kimi zaman ise neredeyse mavimsi bir renk belirir. Sanki doğa, aynı yaprağın içine birkaç mevsim birden sığdırmıştır.

   Bugünlerde şehir hayatının en büyük sorunlarından biri, çevremizde olup bitenleri az fark ediyor oluşumuzdur… Hızlı yürüyor, hızlı koşuyor, hızlı düşünüyor ve hızlı yıpranıyoruz. Fakat hayatın en değerli ayrıntıları çoğu zaman yavaşladığımız, hatta durakladığımız zaman görünür oluyor. Hatta duyulur, hissedilir oluyor. Bir ağacın kokusu, bir kuşun sesi, bir gölgenin serinliği ya da rüzgârın taşıdığı bir hatıra…

  Bilim insanları kokunun hafıza üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğunu söylüyorlar. Belki de bu yüzden iğde kokusu birçok insanı çocukluğuna götürür. Eski mahallelere, yaz akşamlarına, dedelerin bahçelerine, kapı önlerinde geçirilen uzun sohbetlere… Bir anda unuttuğumuzu sandığımız anılar yeniden capcanlı hale geliyor. Biliyoruz ki hafıza, sadece düşüncelerle değil, kokularla da yaşıyor.

  Toplum olarak belki de biraz daha fazla böyle duraklama anlarına ihtiyacımız var. İnsanların birbirini anlamaya çalıştığı, hatıralarını koruduğu, doğayla bağını kaybetmediği duraklara… Artık biliyoruz ki doğayla bağını koruyan insanlar, çoğu zaman çevresine daha duyarlı bir canlıya dönüşüyor. Ayrıca yaralarını daha çabuk sardığı gibi, başkalarının da yaralarını daha çabuk fark ediyorlar…

   Bu yüzden iğde ağaçlarını ağaç almaları yanında bir öğretmen olarak görmeyi tercih ediyorum. Her yıl aynı zamanda çiçek açma sabırlarını, sürekliliği ve sadeliği en iyi anlattıkları için onlara minnet borçlu olduğumu biliyorum. Kimse onları alkışlamaz, gazetelere çıkmazlar ve ödül almazlar. Ama yine de eksiksiz bir şekilde görevlerini yaparlar; gölge verirler, koku verirler ve hatıra sunarlar…

   O gün sahilde yürürken birkaç dakika durup onları izledim. Kokladım ve sonra yoluma devam ettim. Yine fark ettim ki bazen bir yürüyüşün en değerli kısmı, yürümeye ara verdiğimiz o kısa anlar; hatta kavuşmalar…

   Ve belki de hayat, tam o anlarda bize bir şeyler fısıldamak, aktarmaktır; iğde kokuları eşliğinde…

   Biliyoruz ki bazı ağaçlar meyveleriyle değil; hatıralarıyla yaşarlar…

Güven SERİN 

 

  




23 Eylül 2025 Salı

BENİ ESKİ KIYILARA BAĞLAYAN: O SES

 


Kamera; Güven



             BENİ ESKİ KIYILARA BAĞLAYAN SES: DOĞA ve BİZ

 Çınarların altındaki bankta otururken bir yudum sade kahveyle güne başladım. Fedakâr Nesip Bey’im “Hemen getiriyorum” seslenişi, günün ilk sıcak notasıydı. Yanımda Hölderlın’in Seçme Şiirler kitabı vardı. Sayfalarını rasgele açtım ve karşıma “Anayurda Dönüş” şiirinden dizeler çıktı:

 “Ey sessiz yer! Ey tatlı meltemler…”

 Hölderlın… Onun dizeleri yalnızca kelimeler değil, ruhun derinliklerine dokunan bir çağrı gibiydi. Doğayı yüceltirken insanı da unutmayan, yalnızlığı ve özlemiyle hayatın her anını içselleştiren bir şair… Kıyılara ve sessiz yerlere duyduğu bağlılık, bugün sahilde hissettiğim huzurla birleşiyordu.

 Tam o anda sahilde, denizin ve rüzgârın sesiyle karışan başka bir ses yükseldi: Yelken Kulübü tarafından gelen şehir bandosu, ardında ellerinde pankartlarla yürüyen gönüllü insanlar… Dünya Temizlik Günü kapsamında düzenlenen Yeşil Miras Yürüyüşü’ndeydiler. “Çevre sevgisi vatan sevgisidir”,”Temiz çevre sağlıklı gelecek”,”Çöpsüz dünya mümkündür” pankartlarıyla, şehirlerinin güzelliklerine sahip çıkan insanları görmek içimi umutla doldurdu.

 Dün gezdiğim Alkaya sahilinin temiz olması gereken köşeleri ise ne yazık ki çöp poşetleri, boş su şişeleriyle doluydu. Erozyona karşı direnen bitkiler, çalılıklar, incir ağaçlarına sarılmış plastikler… Doğanın sessiz direnişi, insanların dikkatsizliğiyle gölgeleniyordu.

 O sırada oturduğum banka uğrayan Ekrem Bey ve Ömer Bey ile tanıdık bir sohbetin keyfini çıkardım. Hölderlın kitabını bir kenara bırakıp, dost sohbetinin koyu yudumlarına daldık. Doğa ile insanın, geçmiş ile bugünün iç içe geçtiği bu anlarda anlaşılan o ki; temiz bir çevre, sadece bir görev değil, aynı zamanda ruhun ve toplumun bir direncidir.

 Hölderlın hayatı boyunca savunduğu şey, doğanın ve insanın birlikte var olabileceği bir dengeydi. O,yalnızca kıyıları değil, insanın kalbini de gözlemleyen bir şairdi; her dizesinde hem bir özlem hem de bir uyanış vardı. Bu yüzden sahildeyken, onun dizelerini okurken, doğayı korumanın aslında insanlığı korumakla eş anlamlı olduğunu bir kez daha hissettim.

 Gözlerimi kapatıp dalga seslerini dinledim; hafif esinti yüzüme vururken, Hölderlın dizeleri zihnimde yankılandı:

 “Beni eski/ Mutlu kıyılara bağlayan/ Nedir ki, yurdumdan/ Daha çok seviyorum onları”

 Eski kıyılarımızı, temiz denizlerimizi ve parklarımızı korumak, yalnızca nostalji –hasret değil; gelecek nesiller için bir sorumluluk ve yaşam sevgisidir. Doğa bize sesleniyor; sessiz değiliz, birlikte cevap verebiliriz.

 Ve belki de en önemlisi: Her birimiz küçük bir adım atarak hem kendi ruhumuzu hem şehrimizin geleceğini koruyabiliriz. Bugün attığımız her adım, yarınların temiz sahilleri, tertemiz gökyüzü ve huzurlu parkları demektir. Çevreyi korumak, sadece doğayı değil, insanlığı da besler; çünkü doğa bizden bir şey ister, biz de ondan… Birbirimizi anlamayı.

 Bugün bir sahil temizliği, bir yudum kahve ve bir dize ile başlıyor olabilir. Ama her küçük eylem, doğaya ve insanlığa olan borcumuzu hatırlatır. Eski kıyılarımızı, sessiz rüzgârları, Öksel Demir’in şiirinde geçen buraya ait (Heybemde ince bir firişka rüzgârı) firişka esintisini, temiz denizleri birlikte koruyalım. Onları kaybetmek, sadece doğayı değil, kendimizi de kaybetmek olur.

Güven SERİN 







7 Ocak 2025 Salı

ARZUHALCİ HASAN DAYI

 


                       ARZUHALCİ HASAN DAYI’NIN KÖŞESİ HEP BOŞ

   Arzuhalci Hasan Dayı bu dünyadan ayrılalı neredeyse otuz yıl olmuş. Kamudan (ADLİYE) emekli olunca, dilekçe yazmaya başlamıştı. Orta Cami’nin Mimar Sinan Caddesi köşeciğinde, büyük bir disiplin içinde kendince görev bellediği dilekçe yazma işini en iyi şekilde yapardı. Eski bir daktilosu, ahşap bir masa ve sandalyesi, taş cami köşesi, onun her yanı açık ve bilinen mekânıydı.

   O’na gidenlerin çoğu onu tanıyan insanlardı. Dilekçeye ihtiyacı olanların ister parası olsun, ister olmasın; Hasan Dayı seferberlik emri almış bir asker gibi, bildiği, inandığı davanın şaşmaz neferi gibiydi.

   Tekirdağ günü, geceye doğru ilerlemeye başladığı akşamüstü işini bitirir, Hükümet Caddesi, Peştemalcı Caddeleri esnaflarıyla selamlaşarak evinin olduğu yere dönerdi. Evi, Tintinpınar Caddesi kuzey yönü Çeşme Sokak üzerindeydi. Yanılmıyorsam 2–3 katlı bir ahşap ev. Karısına sormadan köşede bulunan markete uğramazdı.

  Yorgun ama bir o kadar zafer kazanmış bir kumandan gibi girerdi marketten içeriye. Selamı o daha içeriye girmeden alınır, alacağı bir ekmek ve küçük bir yoğur siparişi vermeden önce, tarihin, milli şuurun içine girer; Mustafa Kemal ATATÜRK ve Cumhuriyet sevdası tüten ruhundan dökülen sözcükler neredeyse 15–20 dakika sürerdi.

   Bu konuşmalarda, bir yerde söylevlerde neler yoktu ki; Plevne Savunması, Büyük kahraman Gazi Osman Paşa, Namık Kemal, Selanik, Sofya, Gelibolu Anafartalar, Arıburnu’dan Kurtuluş Savaşı ve hiçbir zaman eksik olmayan o dâhinin ismi ve anıları Mustafa Kemal Atatürk, zamanları sanki daha yeni yaşanmış gibi taze ve duygulu anlatırdı.

    Ses tonu anlattığı olayın önemine göre kimi sıradan ve nazik, kimi de tam da savaş alanında askerlerine “İleri: -Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” felsefesine uygun bir halde kendinden geçerdi.

    Yakın tarihimizi, bir milletin kaderini anlatan öykülerin tam manasıyla, bütün ruhuyla içinde ve yaşıyordu. Bütün tarihi iyice belleğine kazımış, kendini Türk hisseden herkesin sahipleneceği, duygulanacağı biçimde, şiirsel, anıtsal ve destansı bir dille, iyi anlaştığı market sahibiyle paylaşırdı. Akşamüstü telaşı içinde markete gelenler de tiyatro izleyicisi ciddiyeti içinde neredeyse her akşam bu söylevlere şahitlik ederler, tebessüm ve saygıyla Hasan Dayı’ya selam verirlerdi.

   Bazı akşamlar Hasan Dayı sıklıkla dile getirdiği tarihin içinde, sözlerini sonlandırmadan önce Plevne Marşı’nı söyleyerek ayrılırdı. Sanırsınız o orada ve onurlu bir başın, yenilmiş tarafında da olsa, galip bir ruhu ve bedeni taşıyan asil bir milletin evladı, komutanı, ebediyete kadar anılacak bir inanç içinde başlardı söylemeye;

 “ Tuna nehri akmam diyor

  Etrafımı yıkmam diyor

  Tuna nehri akmam diyor

  Etrafımı yıkmam diyor

   Şanı büyük Osman Paşa

  Plevne’den çıkmam diyor

  Düşman Tuna’yı atladı

  Karakolları yokladı

   Osman Paşa’nın kolunda

  Beş bin top birden patladı “

   Mimar Sinan Caddesi üzerinden, Orta Cami’nin köşesinin yakınından ne zaman geçsem; oradaydı Hasan Dayı.

   Gazi Osman Paşa’nın yüce ruhuyla, Mustafa kemal Atatürk sevdasını iyice yoğurmuş Hasan Dayı’nın dimdik duruşu; aba pantolon ve uzun eski pardösü üstünde. Gülümsüyor; başında kasketi, büyük acılar çekmiş bir milletin yürekli evladı olarak…

 Güven SERİN