Van Gogh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Van Gogh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2026 Çarşamba

VAN GOGH

 


                            BEN, BİR HİÇİM: VİNCENT VAN GOGH

  Bir dahi, bir ressam düşünün; fırçayı eline aldığında yaşı 28’di!Öldüğünde ise 37 yaşında. Sadece sekiz yıllık ressamlık yolculuğunda 800’den fazla yağlı boya çalışması,2000’den fazla da resim ve çizim eserleri yaptı.

  Resim sanatına hiç ilgisi olmayan bile Van Gogh’un isminin geçtiği yerde bulanıklaşan bir anı, korku ve sahiplenme duygusuna sarılır. Bu gezegenin sırlarından birisi de saflığı, sanatı; dâhilikle birleştirenleri, insanlık; vicdanları ve yürekleriyle farklı bir yere taşıyor. Yaşarken görmediği o muhteşem sevgiyi, zenginliği, saygınlığı ölümüyle birlikte başka bir gezegenin alkış tufanına taşıyormuş gibi yeniden yaratılıyor…

   Van Gogh’un tabloları, çoğumuzun aklının almayacağı milyon dolarlara ulaşmış durumda. Kendi sınırlarını zorlayıp duruyor. Onun kısacık yaşamının öyküsü de öyle…

  Dünya, bu ressamı “Hayat kadını sevgilisi için kulağını kesen dahi ressam” belki de bazı yüzeysel bakışlar; “ Deli ressam “ olarak tanıdı. Öyle veya böyle dünyada girmediği ülke, şehir yoktur. Eserleriyle birlikte, öyküsü, çalışmalarından süzülen anlar-anılar veya gündemdeki haberlerden ötürü…

  Dâhilerin işi oldukça zordur. Üretmek, çılgınlar gibi üretmek, bildik insan sınırlarını zorladığı gibi, onların tercihleri, bildik davranış kalıplarının çok üstüne çıkıyor.

  Vincent Van Gogh’un ilk sergisiyle tam olarak nerede tanıştım hatırlamasam da büyük ihtimalle İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde oldu. Etkilendiğimi, özellikle resim sanatından çok, orada satın aldığım bir kitap, Van Gogh’u sanat çevrelerine göre bir dâhiyi, kumsala yazı yazanlara göre bir deliyi ölümünden çok uzun zaman sonra sevmemi sağladı.

  Kitabın konusu, Van Gogh neredeyse her gün, kardeşine yazdığı mektuplardan oluşuyordu. Aynı zamanda kardeşi Theo’nun kendisine cevap verdiği mektuplar…

  Resimle iç içe yaşayan, bütün hücrelerine işleyen resim sanatı için adeta çıldıran, büyük coşku duyan bir insanın zihninden çıkan sözcükler, sanki o kitapta tazeliğini koruyordu. Dün yazılmışlar gibiydiler. Bir taraftan da sanat eserleri, çok büyük salonlarda sergilenip öyküleri anlatılmıştı.

  Oradan ayrıldığımda sarhoş gibiydim dersem yanlış olmaz. Amatörce başlayıp ustalık sanatıyla ölümüne, son ana kadar resim çalışması yapan ve mektup yazan bir dahi sanatçı…

  Onu anlatmak için 100’den fazla ressam bir araya geldiler. Ve şu felsefeyle yola çıktılar; “ Bizler, sadece tablolarımızla konuşabiliriz!” diyerek kendi çizimleriyle, büyük emekler harcayarak Vincent Van Gogh’un yaşamını anlatan filmi yaptılar.

  Van Gogh’a yakışan bir film… Yaşadığı sürece boya, tuval almak için sürekli kardeşine, ürettiği resimleri yollayıp para bekleyen, ruhu hep buz gibi üşüyen, yaşamına sanatın dehasında, çığlıklarından başka hiçbir şey katmayan katıksız ressam…

 Onu anlatan çok daha önemli mektupların ikisini, çalışmamın sonuna sakladım. Van Gogh’un resim sanatına gönül verdiği ilk günlerde kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektup;

 “ Çoğu insanın gözünde kimim? Hiç kimse… Bir hiçlik, sevimsiz bir insan… Kendini, toplumda yer bulamamış, asla da yer bulamayacak da… Kısacası aşağılın da aşağısında… Bunların hepsi tamamen doğruysa bile, o zaman bir gün, bu hiç kimsenin, bu hiçliğin kalbinde ne taşıdığını eserlerimle göstereceğim.”

   İsterseniz insanlıkla bir ödeşme veya dâhinin bir gösterisi olarak görün bu mektubun dahi zihin mutafından çıkmış mektubu. Bu gösteri o ölür ölmez; 135 yıl önce başladı. Sadece eserlerinin birer servet etmesi konuşulmuyor; kendi yaşam felsefesi, biçimi de yolun yolcusu olmak isteyenlerin uğrayacağı edebi, felsefi limanların en başında geliyor…

   “ Bir ressamın hayatındaki en zor şey, belki de ölüm değildir! Bana gelince, bu konuda bir fikrim olmadığını itiraf ediyorum. Ama yıldızlara bakmak, beni hep hayallere daldırıyor. Neden diye soruyorum kendime. Gökteki ışıltılar bizim için ulaşılmaz. Belki, yıldızlara ulaşmak için ölmek gerekiyordur. Yaşlanıp huzur içinde ölmek, yıldızlara yürüyerek gitmek gibi olmalı. Şimdilik yatmaya gideceğim, çünkü geç oldu. Sana iyi geceler ve bol şans diliyorum. Saygılarımla, seni seven Vincent Van Gogh”

   Hoşça kal ve Hoş geldin VİNCENT…

 Güven SERİN 


 

 


15 Ekim 2015 Perşembe

VAN GOGH İLE SONBAHAR


Van Gogh


VAN GOGH İLE SONBAHAR

  İçinde bulunduğum mevsim; kimine göre hüzün, kimine göre yaşamın gizemli yolculuğu. Serini, soğuğu duyumsayan ağaçlar, çiçekler, çalılar önce yapraklarından; o güzel giysilerinden kurtulurlar.

 Ağaç bilimi uzmanlarına göre tam bir hayatta kalma becerisi. Yaşamı bütün büsbütün önemseyen ağaç, çiçek, çalı enerjisini köke toplamak adına yaprağını, meyvesini döker… Aslında uygun mevsimler iç içe yaşansa; yani, ılık ve yağışlı zamanlar dört mevsim devam etse; yaşama adanmış o güzel çocuklar; ağaçlar, çalılar, çiçekler de dört mevsim yeşilin, pembenin, kırmızının, sarının ve yemişin en bereketlisini bir şölen cömertliği, heyecanı içinde sunarlar.

 Bütün mesele, yaşamın kendisine nazikçe uyum sağlamaktan ibaret… Evrim, uyum sağlayanların tanıklığını milyar yıldan bu yana yapar… Tabiatın bütün derdi; yaşamak isteyenlere dönüktür. Ağaç yaprağını kendi asil çıkarı için döker. Yemişlerini, çiçeklerini, kokularını vermek, sunmak; diğer canlılara duyurmak da yaşamın en hakiki heyecanı içindir.

 Çiçek kokusunu yayacak ki, arı, böcek gelip konsun. Polenlerini diğer çiçeklere taşıyıp yaşamın devamını; döllenmeyi sağlasın. Aynı şey ağaç da, çalılar da yapar. Hem de gözlerimizin önünde; usulca ve sürekli…

 Tekirdağ’ın sahilinde de bu dönüşüm yaşanır; her mevsim; usulca… Buradaki ılgın ağaçları ve limanın batı köşesinde bulunan kavak ağacı kendiliğinden çıkmıştır. Ya kuşların taşıdıkları tohumlar, ya da rüzgârın efendi hareketi, evrime yaptığı muazzam katkısı sayesinde.

 Evrimin evrimle sürecini anlamayan ahmaklar, gurur satıcıları, hırsının kurbanları bu dönüşümü fark etmez bile… Çalıyı fazladan, çiçeği sadece koparıp hileli bir kurnazlık içinde sunmaktan ibaret sayar. Hele hele o koca ağaçların bin bir marifetini anlamazlıktan gelir; gölgesinin keyfini argosal şamatasına katkı sağlamasının keyfini çıkartırken. Yemişlerin yenme sürecine akışlarına bir direm saygı göstermeden…

 Van Gogh’un sonbaharı anlatan resmini görünce haylaz bedenimin ortama uymuş akıcılığıyla hızlı hızlı geçerken durdum. Resme bir daha, bir daha ve sonra bir daha baktım. Buna benzer nice resimden birisi sanıp geçebilirdim; nice resmi, sesi, rengi, kokuyu ve hissiyatları geçtiğimiz gibi.

 Tıpkı, kırk elli yıl yaşamış, muhteşem görüntüleriyle vilayet önünü süsleyen, kuşlara konaklama, insanlara gölge, vilayetin ağır kapalar ardında ki amirlerine asil bir görüntü veren çam ağaçlarının vilayet önünü düzenleyeceğiz altında kesilmesi ve bu kesilmeye ses çıkartmayan Tekirdağ halkım gibi; geçip gidebilirdim. Mazeretimiz oldukça mühim; işimiz var…

 Hangi işimiz? Bedenlerimizi yaşlandırıp, zamanları iç içe sıkıştırıp, sonra da “yalan dünya” diyerek kaytardığımız, zamana, feleğe, kardaşa, komşuya, akrabaya bolca isyan, şikâyet savurduğumuz işlerimiz olmalı…

 Hollandalı ressam Van Gogh tam bir doğa hayranı… Aynı zamanda insanların kalıplaşmış kurallarına nazikçe rest çeken bir sanatçı… Sanatçılardır toplumlarının en önünde ilerleyen; onlardır savaş değil barış şarkıları söyleyenler… Onlar ki, toplumlarının en arkasında ve bazen yok sayılsalar da hep vardırlar… Kimisi, heykelin ruhunda, kimisi bir kemsin… Kimisi bir hikayenin, bir masalın içinde; İnce Mehmet olur Anadolu’da. İstanbul’da Bekçi Murtaza, Truva’da Hektor, Paris, Helen… Assos’da Athena…

 Van Gogh’un sonbaharı anlatan resmine işte bu yüzden bir daha baktım. Kahverenginin ölümün, dönüşümün resmine; o güzel esere… Ressam belli ki bir sonbahar günü; belki Ekim, belki Kasım aylarında çıkmış gezintisine. Yanında taşıdığı tuvali, fırçalarını ve boyalarını çıkartıp, kuzeyden güneye pencere açmış.

 Bir orman, belki de bir koruluktur. Yaşlı ağaçların ardında daha genç olanları ve çalılar… Bir tanesi en heybetlisi olan; sanatçıya, onun tuvaline, hatta soluğuna daha yakın. Bir insan gibi on değil yirmi. Yirmi değil yüz parmağı, tırnağı, soluğu ile yaşama tutunmuş bir ağaç. Heybetine bakılırsa bir karaağaç olabilir. Hemen yakınında ise büyükçe bir kaya ve kahve renklerin uçsuz hâkimiyeti…

 Büyük ağacın hemen yakınında bir başka ağaç yerde yatıyor. Yeni kesilmiş. Sanki ağacın yaşam ile ölüm arasında ortaya çıkan talaş kokularını duyuyorum. İyi bakarsanız siz de görür ve duyarsınız. Biraz ileride oduncu; belki de bir başka ağaç kesmek için hazırlık yapıyor. Muhtemelen soğuk geçecek kış zamanına; o sert rüzgârlara, fırtınalara, kar ve buz zamanına hazırlık…

Kayanın yanında duran ulu ağaç ne kadar çok yaşamı haykırıyorsa, yere uzanmış aynı ağacın bir benzeri; boylu boyunca o kadar ölümü anlatıyor… Tabiatın hemen ötede duran çalılıkların, diğer ağaçların birkaç ay sonra ilkbahar ile birlikte hiçbir ölümü hatırlamadan hiçbir küskünlük duymadan daha da çoğalma telaşı eğlencesi yaşanacağını da anlatıyor Van Gogh’un sonbaharı anlatan eseri.

 Belki de insanı anlatıyordur; vazgeçilmez olduğumuzu sandığımız insanı ve onun en küçük bir hastalıkta, küçük bir el kesiğinde, iğne batmasında duyduğu yoksulluğu, muhtaçlığını da anlatmak istiyordur; kim bilir…


 Güven Serin

27 Ağustos 2015 Perşembe

YERYÜZÜ BENİ ANLAYACAK


Kamera; Güven Olimpos-Antalya


YERYÜZÜ BENİ ANLAYACAK

  Anlaşılmayan ne çok şey varken, anlaşılan şeylerin de çokluğu ortada dururken, insanlığın gidişine ve var oluş biçimine, nedenine şaşmamak elde değil… Hangi aşamada incelerseniz inceleyin; insanlık bir mucize; gerçeğe dönüşmüş bir masal; masalın içinde bir gerçek gibi bir şey…

 İnsanın en ilkel döneminden tutun da uygarlıkların geldiği en üst dönemin yani 21. yüzyılın birinci çeyreğine ilerlerken bile vahşetleri, insanlığın bitin tükenmeyen çelişkileri normal yaşamın içinde akıp gidiyor. Büyük çoğunluğun sessizliği, kabul ediş biçimi, bir avuç insanın ise verdiği insanlık savaşı…


 Sanatçı Leman Sam “ En bilge öğretmen doğadır.” Felsefesine inanmış, hayvansal sezgilerine hep güvenmiş bir insan.

  İnsanı var edendir tabiat. Bir başka var ediş biçimi de emektir. Emeğin olmadığı yerde insanın yüceliği, inceliği, zarafeti değişim ve dönüşümü de olmaz. Hannah Arendt emek için şöyle der;

 “ Emek daha yüksek bir amaca varmanın aracıdır. (…) Emek, belli bir yapıyı, bir başka, daha yüksek bir yapıya dönüştürme biçimlendirme eylemidir.

  Bir çalışanlar toplumunda emek safi hazdır veya boş zaman etkinlikleri kadar doyurucu bir duruma getirebilir.

  Çalışmak, insanın, emek yoluyla egemenliği altına aldığı doğaya karşı kendini olumlamasıdır.”

 Van Gogh’un resimlerini veya onun sanatının sanatseverler karşısında ki değeri, ünü bilmeyen yoktur. Pahalıdır resimleri. Her insanın ulaşamayacağı kadar pahalı…

 Niçin?

 Çoğu zaman aç kaldığı halde, kardeşinin yolladığı harçlıklarla dahi boya, fırça aldığı için pahalıdır. İşini çok sevdiği için… Emeğini, zekâsını, sezgisini, sanat sevgisini hiç durmadan; ta ki ölümüne kadar yoğurup pişirdiği için.

  Onun var oluş biçimiydi resim. Resimlerindeki var olan ağaçların orantısız duruşlarına şu cevabı veriyordu;

 “ Evet, çünkü ben ağaçları anlıyorum. Hep ağaçların yeryüzünün yıldızlara duyduğu tutku olduğunu hissettim. Yoksa neden? Yıldızlara değmek, yıldızları hissetmek, yıldızların ilerisine gitmek-bu yeryüzünün tutkusudur. Yeryüzü çok uğraşır ama arzusunu gerçekleştiremez. Ben bunu yapabilirim. Yeryüzü benim tablolarımı anlayacaktır; siz benim umurumda değilsiniz, anlayıp anlamamanız, umurumda değil.”

 İnanmışlığın gücüdür; sanatın gücü… Tuvale dokunan fırça, el, boya ve marifet; sanatın da kendisidir. Dünyayı anlamaya çalışan, toplumsal kalıplarını reddeden; doğadan aldığı özgün ruhun yaşaması için durmadan resim çizen bir sanatçı…

 Resimlerinden birisini neredeyse bakmaya tenezzül bile etmeden almaya çalışan, aceleyle satın olmak isteyen, anlamak için hiçbir çaba göstermeyen bir alacıyı, aç, yoksul bir ressamın kabul etmemesinin de sahibidir Van Gogh…

 Aynı zamanda büyük kargaşa içinde inceliği, zarafeti, engin doğanın ritmini, tınılarını, var oluş ve yok oluş biçimiyle yeni bir döllenme biçimi, yeniden bir dönüşüm yaşamanın ne olduğunu anlamayanları hiçbir şekilde umursamayan; “ siz benim umurumda bile değilsiniz” diyen bir sanatçı…

  Bütün dünyası boyunca güzel yaşadığını söylemiştir. Oysa bugünün albenili, popüler dünyasına, anlayışına göre; hatta tüm zamanların anlayışına göre yoksul bir biçareydi o… Ama Van Gogh; o biçare, o yoksul sayılan kişi; ondan sonra ve onun çağında yaşayan milyonlarca insanın geçip gitmesine rağmen daha gitmemiş, bu dünyayı terk etmemiş; sanatının kalıcılığını; belki de sonsuza bir armağan olarak bırakılan tohumları, yine aynı nezaket, sessizlik, dinginlik içinde bırakıp gitmiştir; kendi isteğiyle hayatına son vermiştir…

 Yaşam, her aşamada, her anıyla güzel ve anlamlı… Öğretmenimiz doğa. Öğreticilerimiz tüm canlılar; hatta cansız saydığımız nesneler bile; öğreticiler içinde, bize sayfa sayfa hikâyeler aktarmaya devam ediyor.

 Tıpkı yakın zaman önce dolaştığım, şu an hortumla beslenen; sadece mama tabir edilen besinleri alan arkadaşım Şaban’ın söylediği gibi; “ lıkır lıkır su içmeyi özledim. İnce ince domates dilimlerini kesip yemeyi” Oysa bizlerin her gün yaptığı şey; bize ne kadar özlem dışı; ne kadar uzak…


 Güven Serin