KEMER ÇIRALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KEMER ÇIRALI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2025 Çarşamba

TEL ÖRGÜLER İÇİNDEKİ ADAM

 

İNTERNET

Yazıma konu olan beyefendi fotoğraf çektirmek veya

çekilenleri paylaşılmasını istemediği için saygı gereği
fotoğraf adına en ufak bir paylaşım olmadı...

                            TEL ÖRGÜLER İÇİNDE BİR ADAM

  Günün sona erip, güneşin diğer yarım küreye iyice süzülüp gitmesine en fazla 1 saat var. Kemer Çıralı Yanartaş bölgesine olan yolculuğum bitmiş geri dönüyordum. Sırtımdaki çanta yorulan gün gibi tatlı bir yorgunlukla omuzlarıma dağıtıyordu hissedilen bütün yükleri…

   Dönüş yolunu aynı yerden değil de Çıralı’nın arka sokaklarından yapmak istedim. Birbirinden güzel bahçeleri daha yakından izlemek ve o bahçelerin dar yollarında belki de kaybolmak için…

  Yanartaş yolundan Çıralı yoluna saptığımda çok geniş bir arazi üzerine kurulu tek katlı evin bahçesinde gördüm; sandalyesine kurulup, yakındaki ağaca asmış olduğu radyoyu dinleyen yaşlı adamı. Canının sıkıntısı bahçenin, hatta Çıralı’nın, Antalya Bey Dağları’nın her tarafına yayılmış gibiydi.

   Ekonomik durumu çok iyi olup da Antalya bölgesine, herhangi turistlik doğa harikası olan bir yere gelen, yerleşen çok kişi var. Özellikle İstanbul gibi devasa şehrin gürültüsünden, şamatasından bıkmış olan varlıklı insanlar Çıralı gibi yerleri tercih ediyorlar. Bir yazlık veya otel, pansiyon veya sürekli yaşacakları bir yer satın alarak doğanın, doğallığın içine sokulmak, soluk alıp vermek istiyorlar.

   Bilinen ve tecrübe ettiğim bir gerçek; yaşanan yer cennet bile olsa, aynı eylemler içinde kalınıyorsa, o meşhur CAN SIKISI başlar. Kim bilir kaç milyonluk arsası ve evinin yakınında günü geceye bağlamaya çalışan yaşlı adamın düştüğü durum da buydu…

   Sesimi duyurmak için birkaç kez seslendim yaşlı adama. Heyecan içinde ayağa kalkıp bulunduğu yerden 15–20 yürüyerek yanıma geldi.

—Yanartaş civarından mı geliyorsun, deyince;

—Evet, şimdi de otele dönüyorum. Sizin bahçede kendinizden geçmiş bir halde müzik dinlediğinizi ve yalnız olduğunuzu görünce tanışmak istedim.

—Hoş geldin. İyi etmişsin. Gerçekten de hep yalnızım… Buraları yaz olunca kalabalıktan geçilmediği vakitler de hep yalnızım ben.

   Babadan ve anneden kalan büyük miras ve İstanbul yıllarından sonra bir yerde buraya “ Son durak” diyor. Gelinen son durak… Neler yapıyorsun, doğru dürüst bahçen de bakımlı değil, sözlerim karşısında;

—Her şeye bıktım sanki… Buradaki güneş, dağlar, biraz ötemdeki Akdeniz bile beni heyecanlandırmaya yetmiyor artık…

   Misafire belki de laflayarak biraz da olsa can sıkıntısından uzak kalacak bir yoldaşa verdiği değerden ötürü, konuşurken bile bir yandan az ötede yanan otun ateşinin kenarına çaydanlığı sürdü. Ondan önce de birer kahve içeriz, diyerek kahve hazırlarken diğer ikramlarını çıkarmaya başladı.

  Radyodan yayılan türküler, ağır ağır çöken geceye yakışır halde, insan denen canlının kendini yarı gurbette hissettiği bir zamanda daha çok tesir ediyor. Ruh âlim, yalnızlıkla iyice örtülü, bir yerde yaşamın içindeki insanlara yarı küsmüş adamın tesiri altına girer gibi oldu. Eninde sonunda herkesin sokulacağı o büyük evrensel yalnızlık…

  Her taraf yemişle, yeşillikle kaplıydı. Kış ayları başlamış olsa bile buradaki yaşam; portakal, mandalina, limon bahçeleri; kendi dinginliğini ve ılıman görüntüsünü yaratmıştı. Hiçbir görüntü adama tesir etmiyordu. Onun ifadelerindeki gibi; zaman çarkı bir türlü geçmiyordu. Çünkü onu sadece zihni ile çevirmeye çalışıyordu.

   Bilenler bilir; zaman çarkını; düşünce, zihin gücüyle çevirmeye kalktığınız vakit, Tolstoy’ın anlattığı zamansızlığa yaklaşabilir ve o zamansızlığın içinde kaybolabilirsiniz…

   Tel örgüler içinde bir yerde kendini hapsetmiş, neredeyse bütün canlılardan uzak kalmayı terci eden, zorunlu olmadıkça hiçbir yere gitmeyen adam; yıllar önce okuduğum efsanedeki gibi, ölümsüzlük ile cezalandırılmış bir kralın durumuna düşmüş gibiydi. En sonunda kral, ölmek için yalvarıyordu; inandığı yaratıcı güçlere…

Güven SERİN 


5 Aralık 2024 Perşembe

BİZ TRAKYALILAR

 

KEMER ÇIRALI
Orhan ile yol tarifi üzerine ...

Antalya Finike
Pideci Bayram 

İzmir Selçuk
Ali Dayı ile Cumhuriyet Meydanı Roma Su kemerleri




İzmir Selçuk
Hatice Abla ile...

             BİZ TRAKYALILAR, DIŞARIDA, NE ÇOK SEVİLİYORUZ

     Hareketin ayak sesleriyle birlikte ruhun kıpırtıları da başlar. Bakmanın, görme ve irdeleme duygularıyla evliliği, çok sağlıklı çocuklar dünyaya getirir. Dönüşümün, bir yerde evrenin temel gücü, o sonsuzluk içindeki hareket enerjilerinden gelir. Dönmüyorsa bir gezegen, bir yıldız, hareketin o şanlı bayrağını taşımıyorsa; daha doğumuyla birlikte sürüklenip diğer yıldızlar tarafından yok edilmeye yazgılıdır.

   İnsan da öyle; zihinsel hareket ile bedensel hareket tam manasıyla uyum içinde sağlamaya başladığı an, huzur denen o bulunmaz şeyin saflığı, çağrıları duyulmaya ve bize ezberletilen şartlarından kurtulmaya başlar. Bir kez zihnin ve bedenin prangaları kırılmaya görsün, yaşamın içindeki çöplükler de bile çok nadir eserler bulma şansınız var demektir…

   Yazımızın başlığı; Biz Trakyalılar olmasının çok önemli sebepleri var. Gezerseniz, görür ve başka bölgelerin insanlarıyla karşılaşıp vakit geçirirseniz bunu daha iyi görmeye, anlamaya başlıyorsunuz.

    Ege ve Akdeniz bölgelerindeki gezide, daha önceki gezilerimde gördüğüm, edindiğim ve yaşadığım tecrübelere, anılara benzerlerini bu kez daha zengin bir şekilde yaşadım.

   Onları sizle paylaşma heyecanını duyuyorum. Antalya Finike ilçesinde yaşayan ve Pideci dükkânına sahip Pideci Bayram Usta ile dükkânında tanıştık. Masadaki bir müşteri gibi oturuşunda ve yan tarafında bizi bir misafir saygınlığı içinde karşılayıp, seslenişinde bir şeyler vardı.

   Finike’de yıllar önce esnaflık yaparken halk dilinde batmış; iflas etmiş. Utancından kasabasını terk etmiş. Sonra, insan denen canlının duygu ve zihin ile yapacağı en güzel şeyi yapmış; sakin olup; dertleri, acıları ve yanlışlarıyla yüzleşmiş. Ve yaratıcıya seslenerek pideci işine girmiş. Epey yol almış. Kaybetmenin onurlu bir canlıya neler yaptığını iyi öğrenmiş ki, sanırsınız bütün dünyalığı tas tamam… Yunus gibi kırk yıl çilehane yaşamı da sona ermiş bir insanın sükûneti içinde Trakyalı insanlara duymuş olduğu büyük saygı gereği sürekli bir şeyler ısmarlamak, sanki gelen yabancı değilmiş de misafiri gibi hürmet denen şeyi, layıkıyla yaptı.

  Aynı gün aynı ilçede tanışmış olduğumuz Şevket gibi; bir yabancıyla değil, bir arkadaşla olur gibi, insan denen canlıya, gurbette olduğunu hissettirmek yerine kendi evindeymiş hissini verdiler.

  Her ikisi de farklı zaman dilimlerinde ayrılırken aynı şeyi, birbirinden habersiz söylediler; “ Trakya’ya ÇOK selam… Biz Trakyalıları seviyoruz…”

   Antalya merkez ilçe Muratpaşa Karaalioğlu Parkı içinde çok özel, değişik ve ses ve yorumuyla hem çalıp hem söyleyen Muhammed de aynı şeyleri söyleyince; “ Ben dünyalıyım” felsefeme “ Ben Trakyalıyım” neşesini de ekledim…

   Anlatacaklarım daha bitmedi. Denizli ilçelerinden Acıpayam esnaf kadını da arkamızdan “ Trakya’ya çok selam; Trakyalıları seviyoruz.” Seslenişini gülümseyerek yaptı.

   Ya Buldan’lı esnaf Şakir? Dükkânına girip 1 litre su aldım. Yol üzerinde bulunan dükkânların fiyat politikasını bildiğim için ücretini sordum. Büyük marketlerdeki aynı fiyatı duyunca şaşırdım. Gülümseyen aydınlık bir yüzdü esnaf Şakir’in yüzü.

—Dükkân önündeki fasulye torbaları size mi ait?

—Evet, deyince; - Nasıl iyi pişiyor mu? Sözüme karşılık, yine aydınlık ve yine riyadan eser olmayan bir yüz içinde;

—Kendi ürünlerimiz. Burasının meşhur fasulyesi! Al pişman olmazsın.

—Peki, o zaman, Tekirdağ’a getireceğim, diyerek iki torba fasulye isteyince;

—TEKİRDAĞ MI? TRAKYA MI? YAŞASIN CUMHURİYET, ATATÜRK, TRAKYA, sözleriyle karşılaştım.

   Böyle şiirsel, milli, ulvi bir yaklaşımın üst derecesiyle ilk kez karşılaştım. Ben de aynı seslenişi yaptım. Ve az önce tanışmış iki yabancı gibi değil; iki arkadaş, sırdaş gibi vedalaştık…

   İşte öyle dostlar; BİZ TRAKYALILAR, kendine yabancı, dışarıya karşı çok iyi bir haldeyiz; dönüşüm ve evrim böyle bir şey olmalı…

Güven SERİN