Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2017 Perşembe

KİTAP DELİSİ(BİBLİOMAN)




KİTAP DELİSİ (BİBLİOMAN)
----------------------

  Doğan Hızlan’ın kitap dünyasına, okuma kültürüne hediye ettiği çalışmalarından sadece birisi… Bir kitap delisinden söz eder çalışmasında. Okuyunca sizin de şaşıracağınız, hatta vay be! Diyeceğiniz bir haber aktarımı…

  Kitap deyince akla gelir o meşhur söz; “ Sakın kimseye kitap vermeyin, ben kütüphanemi dostlarımdan aldığım kitaplarla kurdum.”

  Kitap aşkını görüyor musunuz? Siz asıl, şimdi yazacaklarımı bir anlayın! Staven Blumberg isminde bir kitap delisi. 1991 yılında yakayı ele vermiş. Yirmi yıla yakın kaçış; yani kanunları alt etmiş.

  Bugüne kadar 23 Bin 600 kitap çalmış. Değeri, 10 milyon dolar… Amerika’da 45 eyaletin hırsızlık dosyaları onun ismiyle anılıyor.

  Gerçek bir kitap delisi; sanırım kırılmayacak bir rekora imza atarken, bu delilik ona pahalıya patlıyor. Kitap deyince; kitap seçme geliyor aklıma. İnsanı azmedeceği, özümseyeceği, güne, yaşamın içine olumlu, üretken eyleme dönüştüreceği bilgilerin kitaplarını seçmek de ayrı bir kitap kültürü…

Güven Serin

10 Nisan 2017 Pazartesi

KİTAP ÜZERİNE BİR DENEY...





                                         KİTAP ÜZERİNE BİR DENEY


  Kitapların konusu; dünyamızı anlatan öykülerden çok öte evrene uzanmıştır. Kitaplar insanı anlatırken; insanın kavramlaştırdığı, ortaya çıkartıp kanıtladığı; ilim, sanat, felsefe dallarını; en ince ayrıntısına kadar anlatır.

  Kitabın yaratıcısı insandır. İnsana dair her türlü kabiliyeti, cehaleti, adalet ve adaletsizliği de kitaplarda görmek mümkündür. Kitap için ölenler, öldükten sonra kitaba dökülen sözcüklerin dâhisi olduğu bilinen nice filozof, şair, hikâyeci vardır.

  Vergilius da büyük eserini ölmeden önce yakmak istemiş; nice yazar şairlerin yapmak istediği şeye öncülük edeceğini bilemeden…

  Şairin, yazarın kendi kitabını; eserini yakma hadisesini bir parça anlamaya çalışıyorum. Büyük yorgunluğun, bitkinliğin, karşılık bulmayışın ödeşmesini; bu insanlığa böyle bir eser bırakmanın değmeyeceği üzerinedir o an ki anlayışları…

  Kitap; kitaplar, her zaman korkulan nesneler olarak görüldü. Şeytanın işi olduklarını iddia etti; nice imparator, sultan; halkını aldatmayı borç bilen zalim hükümdar…

 1930’ların Avrupası, Hitlerin zulmünü uğrayan on binlerce kitabın yangını daha tazeyken; İskenderiye Kitaplığının yakılışı hiç unutulmamıştır. Efes Kitaplığı da öyle; tuhaf ve acayip bulunduğu için yakıldı…

  Ece Temelkuran kitap üzerine bir deneyin öyküsünü anlatıyor Kafka Okur Dergisinde. Cebimizde bir kitap; kitapçık taşımayı öneriyor. Haydi; cebimize, çantamıza veya koltuk altımıza bir kitap aldığımızı düşleyelim…

  Çağımızın en büyük sorunu olan bol gürültülü bir ortama, yanımızda ki kitapla birlikte girelim. Yazarın önerisini dinleyip; gürültüye bakarken birkaç sayfa okuyalım;

“ Kitaptan başınızı kaldırdığınızda gürültüde daha önce duymadığınız sesler duyacaksınız. Gürültünün içindeki sesleri ayrıt etmemize yarayacak okumak. Böylece gürültü, kaçmak istediğiniz bir kakofoni değil, içinde anlamlı seslerin, hatta güzel seslerin de olduğu dev bir senfoniye dönüşecek.”

 “ Sesleri ancak okuyarak duyabilirsiniz. Çünkü kitapsız baktığınız sokakta bir sokak görürsünüz. Kitapla baktığınız sokakta, o sokaktan başka bir insan olarak geçme imkânı seyredersiniz.”

  Bir şehrin insanlarını şehir kütüphanelerinden de anlamak mümkündür. Kütüphanenin insan doluluğu, deryaya olan açlığın, evreni anlamaya çalışırken, kendi sokağını tanıyan, sokağında ki sesleri kulak veren insanların ışıklı gülümsemelerini heyecanla görür, sizde gülümsemek için sessiz sağılıma, aktarıma geçer; zamanlar arası yolculuğun, zamana aktarılacak kavuşumuna tanıklık edersiniz…

  Cumhuriyet Gazetesinin Cumhuriyet ekinde, FEKLAVYE köşesinde ki karikatür, bugüne kadar bu köşede gördüğüm en güzel karikatürlerden birisidir. Konusu, kitapdır… Her zamanki gibi bir kütüphanede, meraklı, görgülü bir okurun kütüphanedeki raflardan bir kitabı almasıyla; öykü başlar. Kitabı yeri boş kalır. Etrafı kitap doludur. Ama alınan veya yok edilen kitabın yerini siyah bir boşlukla anlatır Semih Poray. Elindeki kitapla, siyah olan boşluğa merakla yaklaşır okur. Siyah boşluğun gerisine; ötelerine bakar. Büyük boşluğun, büyük korkusu, şaşkınlığı yansır kütüphaneye.

  Kitabın yokluğunu, bilginin yokluğu, görgünün, düşüncenin yokluğu olarak görür sanatçı. İşte bu yüzdendir yakılan, yok edilen bilginin, birikimlerin, formüllerin dünyası olan kitaplar.


 Kara boşluk; kitabın olmadığı o derinsel, uçsuz bucaksız, insan yaşamını içine almayan büyük karanlık; yine kitabın okunması, okuyucunun bilgiye, erdeme, adalete; dünyaya, evrene akıl gücüyle yaklaşmasıyla aydınlanacaktır, yorumunu yapmak oldukça anlamlı…

Güven Serin 

24 Haziran 2014 Salı

İMZA BEN


Kamera; Güven   
Bu kitabın geliri Görme Özürlüler Kitaplığına katkı sağlamak
amaçlıdır.

Yaşama dair her şeyi bulacaksınız; kadına,insana dair...

İMZA BEN

Daha güzel bir dünyaya ümitleriyle bir araya gelmişler. Bir değil, beş değil onlarca kadın; edebiyatın yazım diliyle seslenmişler. Büyük bir orman, ormanın içinde vadiler, uçurumlar, oldukça dik zirveler yükselmiş…

 İlk kitapları; İmza; Kızım olmuş. İkinci kitapları, imza; Karın ve son çalışmaları ise; imza; Ben… Bu kadar emeği, hüzünlü coşkuları bir araya getiren yine iki kadın; Banu Özkan Tozluyurt ve Esra Aylin Akalın.

 Bu güzel kitapta ne bulacaksınız? Kadın kokularını, hislerini, zafiyetlerini, sezgilerini, zarafetlerini; her şeyden önce yaşama muhteşem güzellik ve duyarlılık katan insanların ormanını bulacaksınız.

  Kitapta çok güzel ve içten çalışmalar var. Duyguların ahengi zirveye de çıkıyor, dibe, en derine de iniyor. Kısacası yaşamın kendisi var bu eserde. Öne çıkanlar, notlarım arasına aldığım bazı çalışmaları paylaşmak istiyorum.

  Kitabın 33. Sayfasında benim de yakından tanıdığım bir öğretmen, öğretici, adanmışlık içinde dimdik duran bir Ege insanı var; Arzu Baydur Sarıyer. En yakın dostu Aynur’a seslenmiş. On yıl önce yaşamın bir başka boyutuna göç eden sevgi dolu insana. Datça’nın rüzgarlı topraklarında, servilerin esintileri altında, dünyevi bedenini toprağa emanet etmiş Aynur’a…

  Arzu öğretmen şöyle diyor;

 “ Hani sevdiğimiz bir şarkı vardı; Mevsimler yas tutsun, güller ağlasın. Mevsimler yas tutuyor canım kardeşim; sonbaharın turuncusunda, kara kışın karasında, ilkbahar çiçek beyazında, yazın sarı sıcağında…”

  Kitabın 48. Sayfasında Aydan Ermiş, kendisine seslenmiş;

  “ Göz alabildiğine parlak ve beyaz bir ışığın içinde ilerliyorlardı. Bu ışık sonsuzluk hissi uyandırıyor, etraftaki sessizlik ise huzur ve dinginlik yayıyordu. Bir süre sonra durdular ve aynı anda da karşılarına bir kapı belirdi. Daha yaşlı ve bilge olan sordu; hazır mısın?”

59. Sayfada ise Ayşe Erbulak dokunmuş yazının diline. O da kendisine seslenmiş;

  “ Seni seviyorum…
    Neden mi?
    Her zaman ayakta kaldığın,
    Her yıkıldığında küllerinden yeniden doğduğun,
    Parayla satın alınmadığın için…”

  Kitabın 69. Sayfasında Ayşen Peren annesi Dürdane Ermiş için damıtmış duygularını;

 “ Biliyor musun gittikçe sana benziyorum. Ablam da benimle aynı fikirde! Tip olarak babama benziyorum ama ruh olarak sana benziyorum anne. Sende sevdiğim ve bazen kızdığım ne varsa bil ki bende. Belki yıllar sonra ben de bir emanet gibi kızlarıma devredeceğim bu ruhu kim bilir…”

   89. Sayfada ise kitaba can veren yazarlardan Banu Özkan Tozluyurt var. Selime Özkan’a, babaannesine el uzatmış;

  “ Burnunun direği sızlamak diye bir şey varmış, bu sabah anladım. Hayatımda artık bir kişi eksik, üstelik her gün uğramaya çalıştığım babaanne artık yok! Öldüğünde 90 yaşındaydın; ama biliyor musun babaanne; her ölüm erken ölümdür.”

161. Sayfada ise Elgiz Henden dokunmuş kendi ruhunun tellerine;

  “ Aklımdan ben geçiyor. Hatırlar mısın, bir arkadaşın şöyle demişti sana; sen sormadan yazamıyorsun. Yazmak, sormak, anlamak çabası… Sana bu yaşımda bir nasihat; korksan da vazgeçme yürü. Antonio Machado benden iyi söylemişti: Ey yolcu, yol yoktur, yürüdükçe çizilir.”

  180. Sayfada Emine Gönel, Öylesine Bir Hikaye anlatmış;

“ Kadın, Kabataş’tan ada vapuruna tahta iskelenin ara çıtaları na basmadan ve düşünmeden bindi. Kenara oturdu, elindeki haşlanmış mısır tanelerini iskeleye pike yapan martılara serpmeye başladı. Gözlerini kapadı; vapur sesi, biraz motor gürültüsü, martı çığlıkları, deniz kokusu…

 195. Sayfada Esra Aylin Akalın, Hıyarın birine tükürmüş. O güzel tükürüğü, o muhteşem kamçıyı şöyle izah ediyor;

“ Sevgili Hıyar, aslında sen ve senin gibiler ne sevgili siniz, ne de hıyar! İnsan olduğunuz bile tartışılır. Küçük vücutları, ne olup bittiğinin farkında olmayan yavruları istismar etmek insanlık olamaz çünkü.

  Hadi insafın yoktu zerre kadarcık/ Bu ne uçkur sevdası, bu mu insanlık?/ Son nefesinde eğer istersen helallik/Hakkım helal değil, var git yoluna/Dilerim huzur bulma, ne bu hayatta, ne öte yanda!”

487 sayfalık yolculuk, onlarca, yüzlerce yaşam kokusu; kimi imbikten ağır ağır geçmiş; kimi nazlı nazlı süzülmüş; bazıları ise evrenin mucizevî hızıyla sapan etkisi gibi çok ileri hız almış. Hepsi burada; yaşamdan yaşama akan nehirler…


 NOT: Bu kitaptan elde edilecek gelirler Görme Özürlüler Kitaplığına destek amaçlıdır.

  Güven Serin 



21 Kasım 2013 Perşembe

OKUMA ve HAKİKAT


Kamera; Güven Ali Paşa Han-Dostlar Tiyatrosu


OKUMA ve HAKİKAT

  Okumalar arttıkça, öğretilerin düşünceleri, irdelemeleri ve fark edişleri de artar. Okumanın tek taraflısı olmadığı gibi, dinlemenin de, görmenin de olmaz. Fark ediş zanlarının ara zamanları vardır; en güzel, en görkemli, en makyajlı olmayan zamanlarda da okumak, görmek ve dinlemek esas olan hakikate bir adım daha yaklaşmamıza yardımcı olur.

  Alberto Manguel şöyle seslenir;

“ Edebiyat ideal okurlara değil, sadece yeterince iyi okurlara bağlıdır.” , “ Coğrafyamın haritası okumalarımdır. Tecrübe, hafıza, arzu, onu renklendirir ve biçimlendirir ama kitaplarım onu tanımlar.”

 Ali bulunmaz Alberto Manguel için köşesinde şu tanıtımı yapıyor;

“ Alberto Manguel, kurmaca yaratmaktan çok okumanın kendisiyle ilgilenen bir yazar. Bir yazar olmaktansa iyi bir okur olmayı tercih ettiğini, ‘yazmadan yaşayabileceğini, ama okumadan duramayacağını’ söyleyen Manguel, büyük değil, yalın ama anlamlı sözlerin peşinden gidiyor. Sevin Okyay’ın dilimize kazandırdığı ‘ Okumalar Okuması’ kitaplar ve okumanın Manguel deneyimini nasıl dönüştürdüğünü gösteren bir gezginin güncesi.

  Okumayı bilmek, saygı ve sorumluluğu da omuzlara yüklüyor. Manguel de bunun farkında. Bu yüzden filmi geriye sarıp atladığı bir şey var mı diye bakıyor. Hem kitaplarını okuduğu Borges, Manguel için önünde her dem saygıyla eğilmesi gereken bir isim. Manguel’e göre yazdıkları kadar aşklarıyla da değerli biri Borges. Bu yüzden onu bir de bu gözle okuyor kitapta. “

 Her öğreti bir sorumluluktur. Sorumluluk duygusu insan için bir yüktür. Bu yükü denkleme, yeterince anlayıp taşıma da ayrı bir dengeler bütünlüğüdür. Her canlının taşıya bileceği anlamlar, olaylar ve öğretiler sınırlıdır. Evren sınırsız görünse de, kendi içinde her galaksinin, yıldızın, gezegenin sınırları mevcuttur. İnsan da bu galaksinin sonsuz içindeki sonlu sınırlamalarıyla donatılmıştır. Eğer çıldırma aşamasına, büyük isyanın korkunç girdabına kapılmak gibi niyetiniz yoksa; damlalara, süzülmeleri ve algılayıp taşıya bileceğiniz kadar olana saygı duymayı da öğrenmeniz gerekir.

  Ali Bulunmaz’ın köşesinde Manguel’in kitabından s.299’dan bir alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

 “ İster sıçanlara, ister diktatörlere karşı olsun, yazarlar Tanrı’nın casusu rollerinde çılgın bir adalet biçimi getirebilirler. Horatius İÖ birinci yüzyılda ‘ Agamemnon’un döneminden önce pek çok cesur adam yaşadı’ diye yazacaktı, ‘ ama hiçbirinin yası tutulmadı, hiçbiri tanınmaz, uzun geceyle örtülüler, çünkü şairleri yoktur.’ Horatius’un ima ettiği gibi biz daha talihliyiz. Bizi kurtaracak olan şiirler ve hikayeler var.

 Okumanın, öğrenmenin sınırı olmadığını aydınlığa ve bilgeliğe gelmiş her insanın tekrarladığı gibi insanın sonlu bir dünyada tam olarak ne yaptığını, niçin geldiğini de kimse anlatamaz. Bütün bilgi, düşünce ve algılarımızla düşündüğümüz zaman bu oyunu, oyunculuğumuzu büyük bir anlamsızlık üzerine oturturken, bize verilen hiçbir ödülün, zenginliğin anlamı; bizi tam olarak kurtarıp sonsuzun berrak ve kalıcı huzuruna kavuşturamaz.

 Okuma ve hakikate bir adım daha yaklaşmak için varlığınızın tam olarak ne istediğini bilmeniz gerekir. Kısa vadeli mutluluğun ve mutsuzlukların, kar ve zararların, karanlık ve aydınlığın, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin arasındaki muntazam dengeyi, yokluk ile varlığın sonsuza uzanan insan heyecanını ancak koşulsuzluk üzerine kabul edilen yaşam hakkı ile anlamlandıra biliriz.

 Okumanın hakikatle birleşen yolculuğunda çevreden başka kendi vicdanınız ile de başa çıkma yeteneklerini geliştirmek ayrı bir zanaat sahibi olmanızı sağlayacaktır. Gizli iç dünyanız sınırsız tünellerle, dağlar ve vadilerle doludur. Bu tünellerin anahtarı, onlar içinde alacağınız yolun aydınlığı, enerjisi okumanın, öğrenmenin sezgiler ile hakikate dönüşen kısmında saklıdır…

  Güven Serin 


3 Eylül 2011 Cumartesi

SERENAD

Kamera; Güven Anadolu Kavağı-İstanbul
Asya Kıtası Avrupa Kıtasının  en mutlu olduğu
yerdeyim. Milyar yaşında gezegenin, milyon yaşındaki
güzel kıtaları. Hiç betmeyecek hikayeleri ve
efsaneleri bizi bekliyor.

Kamera; Güven  Anadolu Kavağı
Bazen geçmiş size gelir; bazen siz
geçmişe gidersiniz. Eğlencelidir zamansızlığın
zamanları arasında gezinmek; eğlencelidir
size dayatılmış korkunç dünya yüklerini
denize dökmek. :))


Kamera; Metin  Anadolu Kavağı-İstanbul
Asya kıtası ve yüksekliğin serinliği tarihin taşı, toprağı
ile yan yanayım. Karşımda Avrupa Kıtası. Sağ tarafım
Karadeniz ve hemen önüm; Boğaz...
Akan bir şeyler var; boğazın serin suları ile.
Hem üstten, hem alttan; akan sular; tarihi de,
insanlığın erdemini de, minnet duygularını da ve
aynı zamanda korkunç çığlıklarını da akıtıyor.


Kamera; Güven Boğaziçi Yalıları
Viran bir yapı. Buradaki mutlu gülüşleri, övünmeleri,
övgüleri, aşka uzanan bedenleri düşünüyorum.
Hepsi düş olan yaşanmışlıkları. Bu yapının özel
bir yer olmasını sağlayan insanların, insan eli ile
nesnelere verdiği ruhu anlayıp; insansız, sevgisiz
kalmanın hazin gösterisini izliyorum; devinim
yapa yapa...


Kamera; Güven  Eminönü-İstanbul
Ve bir gün daha geceye dönüşüyor. Bir insanlık
günü daha kendi çığlığını susturmak için
hazırlık yapıyor. Söylenmiş milyarlarca
kelimenin, cümlenin hiç söylenmedikleri,
yaşanmadıkları da gün ile yaşanmış ve
söylenmişlik defterine yazılıyor.


                                          SERENAD



 Bir kitabın bir esere dönüşmesi için tam olarak hangi yolculuğu yapması gerekir? İçinde neleri; hangi gerçekleri, duyguları, düşünceleri, yöntemleri barındırması gerekir?

 Türk Dil Kurumu eser sözcüğünü şöyle anlamlandırır; Emek sonucu ortaya çıkan yapıt. Zülfü Livaneli’nin son yazdığı ve yayınlanan Serenat kitabı; bu tarife göre bir eserdir. Edebi Sanatların roman yolu ile anlatılan bir sanat eseri. Tarihin görkemli geçmişine saklanan, Karadeniz’in bulanık ve soğuk sularında dibe gömülen yüzlerce insanın bedenleri ve ruhları bu eserde dokunulacak kadar yakınlaşıyor bize. Ve biz; insanın politika ve acizlik içinde nasıl bir duruma düştüğümüzün korkunç tespitleri de bu eserde hayat buluyor.

Politika denen mutluluk sanatının nasıl bir seçeneklerden ibaret olup, tarihin bahçelerini gülle, karanfille donatırken; aynı zamanda zehir otlarının da sulanarak beslendiğinin görkemli tablosu çıkıyor ortaya.

 Şimdi; bu zamanda bilgi, esere dönüşmek isteyen milyarlarca bilgi dolaşıyor gökyüzünün altındaki yaşam olan bu gezegende. Piyasaya yeni çıkan kitapların sayısını takip etmek bile mümkün değil. Ele internette yayınlanan ve paylaşılan bilgilerin sonsuza doğru yeni yollar oluşturduğu da bir gerçek. İşte, milyarlarca bilgi bombardımanında kendi yaşamını ve seçeneklerini aynı zamanda en değerli zamanımızı esere dönüşmüş bilgilere ayırmak; kendimiz ve çevremiz için en güzel bir tercih olacaktır.

 Serenat da böyle bir eser. Zülfü Livaneli’nin ve ona yardımcı olan bir sürü insanın emek köprüsü ile oluşturulmuş edebi bir eser. Bu eserin köprüsü; 1938’li yıllara kadar uzanıyor. Hitlerin insanüstü zulümleri, vahşetleri; kanımızı donduruyorken bile ayın ülkede; Naziler korkunç bir insanlık sucunu tarihe kazırken, ülkenin hümanizma ve bilim aşığı bazı profesörleri ise ülkeyi terk ediyorlardı. Bu vahşet ve kokuların diyarı onların ülkesi olamazdı. İşte, o günlerde ülkemize de çok değerli profesörler geldi. Alman ve Yahudi kökenli bilim insanları…

 Elimdeki kitap, 2011 Mayıs ayı 50. baskıyı yapmış. Ben bu esere dokunduğum zaman; yani kütüphaneme aldığım zaman; 100 bin adet basılmıştı. Nedense, çok satan ve özellikle en öne konan kitaplardan hep kaçan bir okuyucuyum. Bilginin, öğrenmenin, edebiyatın zorla ve en çok satan, en güzel kitap fotoğrafı ve kabı ile olmayacağının ısrarını hep yaptım. Ama Serenat ve Zülfü Livaneli için bu geleneğimi bir kenara ittim. Tam aksine, bu eserin 100 bin okuyucu ile buluşması çok güzel. Ama ben, 100 milyon okuyucu ile buluşmasını arzu ettim.

 Bu kitabı elinize aldığınız an, bir şeylerin değişeceğini, tarihin köprüsüne binip de gözyaşı döken ruhların bedenlerini göreceğimi daha başından anladım. Bir eserin amacı da bu olmalı. Trajedileri ve vahşetleri bile siyaset bulaşmış kirlilikten arındırıp, ona uzanan bedeni nezaket ve aydınlatıcı felsefesi ile kucaklaması gerekir.

 Serenat’ın içinde geçen günümüzün kahramanını temsil eden Maya; benim için çok büyük bir anlam taşıyor. Böyle karakterlerin, bu ülkede, bu diyarda; sayılamayacak kadar çok olduğuna inanıyorum. Maya, bizden, bizim kültürümüzden bir kadın. Bu kadın, bir süre sonra, ne erkek, ne kadın özelliği ile öne çıkacak. Tüm maskesini, doğanın ve toplumun kostümlerini çıkarıp; çırılçıplak bir insana dönüşecek. Bedeni de, ruhu da…

 Eserin diğer erkek karakteri Alman Profesör Max’ın bir ülke insanı sıfatı ile değil, dünya insanı; evrensel bir sahiplenme ile aramızda olmasını; ülkemize gelip birkaç yıl kalan diğer bilim insanlarının da böyle hikâyelerinin olacağının hatırlatmasını yaptı. Nadia, Almanya’dan kaçan; Nazi zulmümü görmüş Yahudi kökenli bir kadın. Onun bakışlarında, yeşil gözlerinde; tüm dünya kadınlarını görüp; tüm dünya kadınlarının nasıl bir aşk içinde olabileceğinin de sahiplenişini yaptım. Sevgi üretmek, aşk var etmek için; Yahudi, Rum, Ermeni, Türk, Kürt, Alman, İngiliz, Hırvat olmanız gerekmiyor…

 Daha başında tarihin davetkâr köprüsü ışık ve öğreti içinde sizi buyur edecek. Sizin hayal gücünüz, tarihin sayfalarının gerçek hikâyeleri ile efsanelerin gerçek üstü hikâyeleri ile birleşip; size insanlık seçenekleri sunacak. Hayal gücünüzü, sevgiye, aşka yönlendirirken; derinlerde; Karadeniz’in dibinde yatan Sutruma’yı ve o dönemin hükümetini; politikacılarını hangi insanlığın insan vicdanı içinde olduklarını anlamaya çalışırken; midenize, böbreklerinize, karnınıza krampların girdiğine tanık olacaksınız.

 Şimdi o gemide; Karadeniz’in Şile açıklarında yatan 769 ruhu ve bedeni için; Max’ın kemanı ile çaldığı serenat’ı hayal ediyorum. Sevdiği kadının, kurtarılmayı bekleyen motorları çalışmayan bir gemide insanlık savaşını, diğer insanlığa bir kişi hariç tamamının boğularak ölmesi ile bıraktığı hikâyeyi bir daha sorgulayalım. Kabuk bağlamış, bataklık çamuru ile örtülü vicdanlarımızı, heykeltıraşların keskileri ile kazıyalım. Ellerimiz ve vicdanımızdan temiz bir kanın sımsıcak akışı ortaya çıkana kadar.

 Tarihin köprüsünde, bugünün rüzgârı bedeninizi yalarken; 24 Şubatın soğuk bir kış gününde Nadia’nın sevdiği adama; gemiden yolladığı mektubu paylaşıyorum;

Sevgilim,

 İnan ki iyiyim. Buradan kurtulacağımı ümit ediyorum. Çünkü iki gün önce başımı gökyüzüne kaldırıp, gözlerimi kapattım. Tanrı’ya, bana bir işaret göndermesi için yalvardım. Gözlerimi açtığım zaman bomboş bir gökyüzü göreceğimden korkuyordum ama öyle olmadı. Tanrı beni duydu. Tam başımın üstünde V şeklinde uçan bir kuş sürüsü gördüm. Öyle uyumlu uçuyorlardı ki, bir tanesi bile sırayı bozmuyor, önündekine yaklaşmıyor, mesafeyi koruyarak keskin bir V oluşturarak uçuyorlardı. Evet, tam başımın üstün delerdi. İşte mucize bu diye düşündüm. İnsanın efendisi Tanrı, bana gökyüzünden zafer işareti yolladı. İçim minnet ile sevinç ile doldu.

 Eseri oluşturan kalem; araştırmaların ve tarihin aynasında gördükleri ile kendi hayal gücünün; bu topraklardan beslenen canlı bedeninin bize sunduğu öğretiler bu kitapta, tüm çıplaklığı ile bize de çıplak olmaya; tini, insanı korurken, insanlığı kaybetmemeye davet ediyor.

Güven Serin






9 Haziran 2011 Perşembe

EN GÜZEL DOSTLARMIZ KİTAPLAR

Kamera; Güven   İstanbul
Selçuk Bey'in dostları;kitaplar ve resimler ve
küçük oyma biblolar

EN GÜZEL DOSTLARIMIZ; KİTAPLAR



 Kitaplarla ilgili yazı, kitabın doğuşu ile başlamış ve sanırım insanoğlunun yaşadığı sürece de devam edecektir. Kitap, insanla birlikte doğmamıştır ama insanlaşma ile birlikte doğmuştur. İnsanlaşma dedim ya; zor sanattır, insan bedeni ile birlikte ruhunu törpülemeye başlar. Soylu egolarına el atıp, onlar ile şakalaşıp, vahşi bir atı eğitir gibi eğitmeye başlar onları. Sizin anlayacağınız iyi bir kitapsever aynı zamanda iyi bir öğretici haline gelir. Hem öğrenir, hem de öğretir… Hem öğrenci, hem öğretmen; birbirini tamamlayan mükemmel canlılar haline dönüşürüz…

 Kitap dostları internet ile birlikte belli bir hüzün-korku yaşamışlardır. Acaba, uygarlaşırken, birçok şeyi rafa kaldırıp, unutulmuşlar mezarlığına gömer gibi kitabı da gömecek miydik? Bu düşünce kitabı nazik elle tutup, beyni bilgi ile besleyen her insanda doğmuş ve zamanla kitabın muhteşem direnişi ile daha rahat nefes alır duruma geldik. Şimdi, ülkemizde de, dünyada da kitap çağının en hızlı koşusunu yapıyor. Her gün, yüzlerce kitap katılıyor arımıza…

 İnsan eli ile yapılan tüm nesneler eskir ve yorgun düşüp viran bir bekleyişe girer. Kitap, içinde taşıdığı bilginin çeşidine göre, kabı eskir, kâğıdı sararır ama bilgi ve öğretiler ilk günkü gibi taptazedir. Bazen, eski bir kitap, genç bir okuyucunun kaderini bile etkileye bilir. Yaşam, okuyucu tarafından yaşama hakkına dönüşüverir…

 Yaşama hakkını hisseden, elinde tutan ve bu hakkın mücadelesini veren her insanın başı ucunda; masasında, yatak odasında, salonunda, birkaç kitap vardır. En vefalı dostlar gibi otururlar yanı başımızda. İşin ilginç tarafı, her canlı uykuya yatar; ama canı yok gibi görünen ve her an insan tarafından can verilen kitap uyumaz… Gecenin hangi saati uyanırsanız uyanın, yapacağınız tek bir eylem; kitabın sayfalarını çevirir çevirmez; kitap “merhaba” der size. Gözleri ve gönlü buğulu değildir. Kırgınlığı, küskünlüğü ve kini; hafızasına kayıt etmez…

Her şeyden önce kitabı da insanlar canlandırır. İnsanın ruhu, bedenindeki izler iyi bir kitaba geçer. O kitap, bir ömrün, bir dönemin yaşayan bedeni gibi kalbi varmışçasına atar ve kan pompalar; durmadan…

 Yıllar önce tanıdığım ve şimdi emekliliğin sefasını süren bir dostuma kitapların en bol olduğu yerde çalışırken imrenir ve onu kıskanırdım. Kendi kendime; “ kim bilir; ne öğretiler içinde hayatını renklendirip, ulaşılmaz gibi görünen yerlere ulaşıyordur binlerce kitabın içinde.” Zaman ilerledikçe kitapların içinde günde sekiz saat geçiren dostumun bir tek kitap bile okumadığını; kendince, okuyamadığını öğrendim. İlk önce şaştım bu işe… Şaşmakla kalmayıp, onunla her karşılaştığımda da onu teşvik edici kelimelerle çok yakınında bulunduğu kitapların koynuna itmeye çalıştım…

 Neredeyse yarı ömrünü kitaplar içinde geçiren dostumun bir tek kitap bile okumayışı şaşkınlığı içinde onunla iddiaya bile girmemize neden oldu. Ben seni kitap okumaya alıştıracağım, inatlaşması ile öne çıktım güya! Ben onu kitaplara ittikçe, o kitaplardan öte kaçtı durdu… Bizim diyarlarda söylenen bir söz vardır; “zorla koyunlara giden köpek kurt getirir” diye… Sanırım zorla, zorlama ile hiçbir insani faaliyet kalıcı bir kültüre dönüşmüyor; dönüşemiyor…

 Sonra, dostumla kitap üzerine şakalaşmalar üzerine onun bana verdiği bir söz oldu; “emekli olunca okumayı düşünüyorum” diye, beni bir güzel oyaladı. Gün geldi emekli oldu, yılları yıllar ile çoğalttı. Sabahın ilerleyen saatlerinde işyerinin yakınında geçerken bana uğradı. Hoş-beş ettikten sonra yine döndük, dolaştık kitaba geldik. Artık okumaya başlamışsındır, dedim.

 Ne gezer! Ama bol vaktin var artık, dediysem de sorunun vakit sorunu olmadığını anladım. Sabah dedim, akşam vakti dedim, öyle-böyle dedim; en sonunda; “istek yok arkadaş” diyerek, son kelimeyi bir güzel sonladı.

 Dostlar, sizi vakitsiz ilaçlara boğulmaktan, hastanelere düşürmekten kurtaracak en önemli dostlardan birisi kitaptır. Binlercesi var. Küçük, büyük, orta… Renkli, renksiz kapakları ile binlerce kitap; her bütçeye sahip insan tarafından en az ayda bir tane alınsa yılda on iki kitabımız; on iki dostumuz; on iki dünyamız olabilir…

 Kitap deyince, en çok satan kitaplar, en çok moda olan kitaplar en iyi dost olacak diye de sanmayın sakın. Nasıl, açlığınızın damak tadını; tuzlu, tatlı, ekşi, acı, baharatlı, baharatsız, diye ayırt ediyorsanız, kitap içinde beyninizin açlığını iyi tahlil ediniz. En çok vakit harcadığınız yerler; kitap mağazaları, kütüphaneler haline gelmeye başladıysa; harcanan vakitlere asla acımayın! Çünkü sizi siz yapacak DEVİNİM başlamıştır artık. Ne göklerden, ne tütsülerden, ne falcı ve büyücülerden medet umarsınız artık; sizin beklentileriniz doğa kadar saf ve çare üreten hale gelmeye başlar…

Güven Serin

22 Eylül 2010 Çarşamba

ETKİLENME

Kamera; Güven   Alaçatı
Küçük Taş bir mekan. Çiçekler ve ağaçlar
ile süslenmiş bahçesi, güleryüzlü karşılayanı
var.
Yaşadığı yerlere önem verip önemseyenler
her zaman etkiler beni...
içsel ırmaklarımı kurumuş da olsa
akmaya zorlar benim...


ETKİLENME



İnsan olup da bir şeylerden etkilenmeyen var mıdır acaba? Ağaçtan veya ormandan… Tepe veya dağlardan… Kadın veya kadınlardan… Hayat akışımızı değiştiren belki de yavaşlatan veya hızlandıran etkileyici olayların etki alanında yaşarız. Ne kadar kültür yüklü, ne kadar kurnazlık içinde olursak olalım, etkilenmelerimiz, bizim etki altında kalan canlılar olduğumuzun kanıtıdır.

Olağan bir günün yoğun gecesi içindeydim. İlkönce yaşlı atamın hastalandığını öğrendim. Koca çınar, anneannem hastaymış. Annem, ana gibi yâr olmaz deyip hemen yanına koşmuş. Annemi aradığımda telefonun ucundaki sesin normal bir ses olduğunu duyunca biraz rahatladım. Doksan yaşı bulmuş anasının yanındaydı. Bizim anamızın anası, neredeyse bir yüzyıllık yaşama adım atmak üzere!

Annem ile telefonda hal-hatır sorduktan sonra, Ayşe anneanneyi ver de onla da konuşayım, dedim. Telefondaki Ayşe anneannenin sesi, yine aynı dinç, kararlı, aydınlık ve mizah dolu sesti… Anneanne: “iyiyim, yine beni almadılar” dedi. Kim almadı seni, deyince; “Allah Dede” dedi. Yaşamının en ileri, yaşam ile ölümün her an kapısını çalacağı zamanda bile vicdani temizliğin rahatlığı ile mizah yapıyordu. Gitmek ile kalma arasındaki son anlarda, yorgun bedeninin artık gitmeye daha yakın olduğunun kara mizahını yapıyordu.

Benim haylaz yaşamımda kimlerin hakkı yoktur ki? Yaşlı atalarımın, bu dünyayı göç eylemiş onurlu güzel insanların tamamının hakları vardır üzerimde. Bu hak, sonsuza açılan köleliğin hakkı değildir elbet. Hayata olan inancımı, coşkumu, adımlarımı atmakta yardımcı olmalarının minnet dolu duygular içinde onlara olan bağlılığımın gösterisinin armağanıdır…

Yaşlı atam ve annem ile biten telefon konuşmasından sonraki rahatlamış olmamın getirisi bir başka telefonun çalması ile bütünleşti. Arayan uzak diyarların dostu Ercan Bey’di. Diyar, uzak olmasına uzaktı ama teknolojinin beyin dalgaları ile birleşmesi, bilginin felsefe ile kavuşması, zaman zaman taşmışlığın bereketini sunmayı gerektiriyordu. Ercan Bey’de öyle yaptı. Kitaptan, şiirden, felsefeden ve daha kim bilir nelerden konuştuk, bize yetmeyen yarım saat içinde…

Dostlukların ideolojik yanı olmayınca, kendiliğinden küçük bir dere gibi öylesine akıyor kavuşacağı büyük ırmaklara doğru. Ercan Bey’le bir yıllık geçmişe bakarsan, geçmişin tazeliği, geleceğin önünde bir engel olmayacağının sevincini de yaşatıyor bana. Bu dost adam, insanı, sanatı, doğayı seviyor. Öyleyse, sevinci de, hüznü de, felsefeyi de, ulusal kaygıları da paylaşa bilirsiniz böylesine kıt bulunan insanlarla.

Ercan Bey ile ortak yanlarımızdan birisi de kitaplar. Kitapların etki alanında, onların dönencesinde dönüyoruz biz de, dünyamızın evren içindeki sonsuza açılan döngüsü gibi. Demek ki Ercan Bey ile aynı şeyleri aynı zamanlarda düşünmüşüz. O da, hayatında şiirin olması gerektiğini söyledi. O anda masamda bulunan kitaplara baktım. Ve gülümsedim. Aynı şeyi yaş 44’e geldiğinde ben de anlamış, şu an hayatıma üç şiir kitabı girmişti. Cemal Süreyya’nın Üstü Kalsın, Halil Cibran’ın Ermiş ve Can Yücel’den bir şiir kitabı.

Ercan Bey ile kitaplar arasındaki geçişe devam ediyoruz. Soruyor bana; “ o malum kitabı okudun mu hocam?” telefonun ucunda gülümsüyorum. Okumadım, diyorum. Çünkü bendeki bu beden, herkes bir yerlere koşarken, benim beklememi söylüyor. Nasıl olsa, okuyanların anlatıları kaplıyor tüm medyayı. Ve bu ülkede, adalet varsa, kitabın söyledikleri de, gerçeğin ta kedisiyse, bir şeyler yapar, iyilerin, adaletin dengesi adına… Bu sefer Ercan Bey gülümsüyor… Durmayan ve bize göre hızla akan zamanda bir başka konuya geçiyoruz. Masamda duran diğer kitap, Alev Alatlı’dan söz ediyorum. Hangi kitap, deye soran Ercan Bey’e “Aydınlanma Değil, Merhamet” kitabı olduğunu söylüyorum. Yine gülümsüyor Ercan Bey. Kısa bir zaman önce okudum, çok etkilendiğim bir kitap, diyor.

Ercan Bey ile vedalaştıktan sonra, masamdaki kitaplara bakıyorum. Üşenmeden sayıyorum. Tam tamına sekiz adet kitap. Muhtemelen üç-dört tanesi ile daha yakın olacağım akşamda, daha günlük gazetenin bitmemiş yaprakları da öylesine açılmış, beni bekliyor. Bu akşam, televizyona da zaman ayıracağım. Geç vakitte, Peter Chelsomlum’un romantik komedisi Aşka Davet filmini izleyeceğimi bilmek de ayrı bir beklenti keyfi oldu benim için.

Kütüphaneden yeni aldığım dört kitaba bakıyorum. Dördü de Oktay Akbal’ın kitapları. Belki de ustaya bir özrün kitaplarıdır bu kitaplar. Kütüphaneye gidince çılgınlar gibi Oktay Akbal’ı aradım bugün! Belki de bu arayış, Türk Edebiyatını yaşarken ihmal edişimizin bir vicdan ödeşmesidir diye düşündüm. Kütüphane müdürü Cafer Bey’den yardım istedim. Ve Cafer Bey’in yardımı ile Oktay Akbal’ın kitaplarını görünce birbirini hiç tanımamış ama daha tanır tanımaz birbirine ısınmış iki dost gibi etkilendim. Ne olursa olsun, bedenim yorgun düşse de, okumaktan gözlerim kanlanıp bana acı da verse, bu kitaplar okunacak. O zaman, bu ustanın kalemi için, felsefesi için daha anlamlı teşekkürler yapılacak…

Masamın üzerinde duran diğer kitaplara baktım. Çok ilginç bir sıra dizilimi içinde birbiri üstüne yaslanmış üç kitap sol yanımda duruyordu. Sırasıyla, en altta bulunan Sohopenhauer’in onun üstünde Nıetzche’nin kitabı ve onların üstünde de Halil Cibran’ın kitabı duruyordu. Beyin hücrelerim tam da etkileşim ve etkilenme düşüncesi içinde düş kurarken, bu üç değerli insanın da birbirinden etkilendiğini hatırlattı bana. Ve bu etkileşim, kronolojik sırayı da doğru bir şekilde masamda adaletli bir diziliş içinde yapmışlardı…

Sonuçta zekânın sahibi insan, doğuştan bazı beceriler içinde olsa da, hayatını etkilenmeler üzerine inşa ediyor. Bu insan, ne kadar usta mimar, mühendis, yazar, dahi olursa olsun, etrafında bulunan etkileyicilere muhtaçtır…

Yalnız ben ve benim öğretilerim, zekâm, kurnazlığım, malım-mülküm yeterli diyenlerin dünyası, sürekli ikilemler içinde boğuşurken, aynı zamanda zaman içinde vicdani boğuşmayı da ödenmemiş borçlar arasında bırakacaktır…

Etkilenme ve etkileme, doğal bir şekilde, zorlamadan uzak ve insanın tabiatını hasarlı bir değişime yöneltmiyor; insanı, bilime, sanata, müziğe, felsefeye, tarihe yönlendiriyorsa; o zaman eğri-büğrü evler, apartmanlar, siteler yerine bakımlı bahçelerin ve bol bulunan yaşlı ağaçların modern dünyasında da yalnızlığı bir kâbus gibi kabul etmemişliğin etkilenmişliğini yaşarız diye düşünüyorum.
Güven