FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2024 Pazartesi

İNCİ TANELERİ SADECE BİR DİZİ Mİ?

 

İNTERNET


                                 İNCİ TANELERİ, SADECE BİR DİZİ Mİ?

   ( Türküler Tadında ve Tuzunda…)

 

  Dizilere, sürekli kendini tekrar eden tartışma ve haber programlarına bir yerde sınırlama getirmiş birisi olarak, kalbimi ve zihnimi İnci Taneleri dizisine sonuna kadar açtım.

   Bu açışı, sarılışı, muhtaçlığı ben de merak ettiğim için tüm bölümlerini izlediğim İnci Taneleri dizisini irdelemeye devam ediyorum. Peki, ama 17 bölümlük bu diziye neler sığdı? İzleyenlere ne vermiş olabilir? Niçin bu dizinin çekim kuvvetine kapıldım?

   İçinde edebiyat, tarih, şiir, türkü ve felsefe tadında yaşamların analizi olduğundan dolayı olabilir mi?

   İnci Taneleri dizisinin ilk bölümü başlarken; “ Gerçek hayat hikâyelerinden esinlenir” yazısı ve onun ardından senaryosu yazarı Yılmaz Erdoğan ismi aynı zamanda dizinin gideceği yönü, çok sesliliği, zenginliği de anlatmaya yetiyor.

  Gerçek şairler, yazarlar konaklardan, yalılardan, son derece rahat ve huzurlu yaşamlardan doğmazlar. Doğsalar bile o yaşamlarla sürekli ters köşeye düşerler. Yaşamın bütün renkleriyle ıslanmadıkça, boyanmadıkça ne gerçek şair, ne yazar, ne de ressam kendini diğer zamanlara taşıyabilir…

  İnci Taneleri dizisi ve bölümleri içinde yaşama dair birçok şey; kıpırtı, hırıltı, sancı, çığlık, sevinç, coşku, esinti, romantizm, felsefe, tarih, arkeoloji, eğitim; okul bahçesindeki çocuklar gibi hepsi, bir yerde televizyon sanatının yapmak istediğini yapıyorlar…

Para kazanıyorlar bol reklâmlarıyla, iyi analiz edenlere, yaşamın içinde kaldıkları sürelerin anlamını, anlamsızlıktan kurtarıp can taşıyan halinize bir daha can katıyorlar…

   Dizinin başkarakteri bir öğretmen! Suçlanan, mahkûm edilmiş bir öğretmen. Sıklıkla dizinin içine serpiştirdiği, türküleri, filozof bakışını, şair, eğitici sözleri kâğıda değil zihne not alınıp derhal uygulamaya konulacak türlerden;

 “Güldürmediğimiz bir insana bir şey öğretemezsiniz! Her kızgınlığımız da ne kadar da haklıyız değil mi?” Bu sözcükler, genç bir öğrenciyi, annesiyle babası ayrılmış genç kızın ruh âlemini savunurken, kızına parasal yönden sonsuz kredi açmış anneye söyleniyor.

   Dizinin bir yerinde bir başka büyük şair, Didem Madak anılıyor ve hatırlatılıyor. Aynı zamanda yakın zaman edebi tarihimizin çılgın zenginliklerin, yapay dünyalara adanmış insanların soluklanacak sözcüklerinin bile olmadığını da gösteriyor, anlatıyor. Bir kış günü yüzümüze çarpan, soluğumuzu kesen soğuk ve rüzgârın etkisiyle;

“ Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca/Balkona yorgun çamaşırlar asmayı/Ki uçlarından çile damlardı.”

  Annesiyle sıklıkla tartışan, okula gitmek istemeyen genç kız sakinleşince, değişim ve dönüşüme başlayınca, özel ders veren edebiyat öğretmenine annesi sorar:

-        Sakinleştirici filan vermediniz değil mi?

-        Yok! Biraz şiir verdim o kadar!

   Acaba, yaşadığımız bu dünyada her gün deli divaneler gibi çırpınışlarımıza biraz şiir aktarabilsek, birkaç resim yorumlasak, sevdiğimiz bir iki antik kente uğrayıp insan öyküleri öğrenip yorulmasak, nasıl bir ruh dinginliğine sahip oluruz?

  Her şey var dedik ya bu dizide. Çok parası olup da alkole sığınan, tek çareyi orada gören bir başka gence, bu sefer Pers kökenli şair, İsfhani’ye ait, yüzyıllar önce yazdığı-yaktığı dizeleriyle seslenir kendi çağının şairi;

 “ Acının katılaşmasıdır efkâr/Sanırsın çaredir, içince geçer/Budur zannedersin merhemi, içince geçmez hâlbuki içindeki”

   Ve 17.bölümün sonuna, sezon kapanış bölümüne gelinir. Senfoni orkestrası insan ruhunu kılıktan kılığa geçirecek büyük eserini; davullar, nefesli çalgılarla daha da acıklı hale getirirken konuşur suçlu sanılan, bilinen ve suçlanan kişi;

 “ Eğer bir insan, hayatta herkesten, her şeyden daha fazla sevdiği bir insanı, gerçekten öldürmüşse, bunu hiçbir yumuşak bakış saklayamaz!”

  Dopdolu bir dizi; gece yaşamından mafya sahnelerine, en masum olana kadar… Bir film, tiyatro, özgün bir klasik eser tadında izlemek adına; sakin, dingin bir ruh bütünlüğü içindeyseniz, iki saatlik bölüme gizlenmiş bir başka dize, söylem belki de kendi kilitli, çakılı yaşamınızda bir şeylerin oynamasına, yer değiştirmesine yardımcı olur…

   Mağaranın karanlık tarafına mecbur bırakılan zincirlere bağlı yaşamın, zincirleri kırıp aydınlığa çıkıp, Zerdüşt’ün aradığı şeyi aramaya bile çıkma şansı sunabilir, merak içinde kendini arayan seyircisine…

Güven SERİN 

 

 

  

 

 

 




17 Temmuz 2024 Çarşamba

SCHOPENAUHUR'UN ELLERİ

 

İNTERNET

                                              SCHOPENHAUR’UN ELLERİ

( Çapkınların Sınırsız Düşleri )

  Goethe’nin de etkilendiği filozofların başında Schopenhaur gelir. Karamsar filozof olarak bilinir. İlerleyen yaşamında kadınlara ciddi mesafeler koyan bir yerde onlara karşı cephe açan bir filozof…

  Davul bile dengi dengine çalar, atasözünden yola çıkarsak, denk olmayan ilişkilere, bu ilişkilere ömrünü adamış düşleri hiçbir zaman sona ermeyen beyefendilere kadar uzanabiliriz.

   Yelken Kulüp’te karşılaşıp aynı masayı paylaştığımız tanıdıkların içinde sınırsız düşleri olanlar da vardı. Sınırsız düşlere sahip bu tanıdık, yaş-baş hesabı yapmadan yaşamı, moda deyimle pozitif bir şekilde devam ettiriyor. Kendi kendine yeten, birçok yeteneği, uğraşı hüneri olsa da can sıkıları, bazen gölgelerle kavgası bitmeyen insanların öncüsü olabilecek kadar da belirgin bir karaktere sahip.

  Özellikle dikkat ediyorum, üzüm üzüme baka baka kararıyor muyuz diye düşünmeden edemiyorum. Sürekli aynı gruplar, aynı insanlar, aynı arkadaşlarla zaman geçiren insanların sohbetlerinde de aynılık, bayatlık ve can sıkkınlığı göze çarpıyor.

  Yelken Kulüp masasında başrol konumundaki tanıdık lafı döndürüp dolaştırıp genç evliliklere, genç sevgililere getiriyor. Gençliğe duyduğu merakı anlıyor, çoğu zaman tebessüm ederek geçiştiriyoruz. Dedik ya davul bile dengi dengine çalmak ister, öyle yakışır diye. Öyleyse bu felsefemizi biraz daha açalım ve örneklerle destekleyelim.

   Bir dahi olan Arthur Schopenhaur da genç kadınlara merak sarmış, böyle genç bir sevgiliyle Venedik kanallarında gondolla gezerken, sevgilisine yanlarındaki meyve sepetinden bir salkım üzüm vermiş. Genç kadın üzümü almış fakat yememiş. Gizlice suya bırakmış. Bunu gören Schopenhaur genç kadının yaşlı ellerinde tiksindiğini düşünmesine neden olmuş. Acaba bu tür başarısız ilişkiler sonucu mu kadınları hor görmeye, onları küçümsemeye başladı? Düşünmeden edemiyorum.

   Bu dahi filozofu başka nedenlerden terk eden annesi yazar Johanna da oğlunu terk etmiş, terk ederken tarihsel seslenişini yapmıştır:

“Çekilmez ve kasvetli bir insansın. Kendini beğenmişliğin bütün iyi niteliklerini gölgeliyor. Başka insanlarda kusur bulma eğilimini önleyememe de bu nitelikleri işi yaramaz hale getiriyor.”

   Ne kadar çok hünerleriniz, zenginliğiniz, rütbeleriniz, ün ve şanınız olursa olsun, kültürel, sosyal, vicdani, tarihsel dengeleri önemsemeyen bir yapımız varsa, tıpkı filozofun insanlığa seslenişinde, belki de kendi kusurlarını, yaşam deneyimini de eleyerek ortaya çıkarttığı felsefesinde gizlidir:

—İnsan, istemenin kuyusuna düşer. Ve o kuyu her zaman acıları da beraberinde getirir.

   Schopenhaur insanın acılarından, dertlerinden, sıkıntılarından kurtulmak için tek çözüm olarak ; “İstemeyi susturmak! Yani istenci bastırmak” felsefesini öne sürer.

   Yelken Kulüp içerisinde suya yakın masanın akşam serinliğinde istemesini susturmamış gruba Çorlu’dan katılan tanıdıkların tek derdi; “Genç bir sevgili, ilişki” olurken, filozofun ellerinden iğrenip de verdiği üzümü bile yemeyen genç kadını anlatmayı çok isterdim. Ama anlatamam…

   Belli yaşa gelmiş ve yetmiş yıllık zamanın oluşturduğu karakteri üzerine sımsıkı örtmüş bir insana kimse yardım edemez; kendinden başka…

   Her şey bir yana, arkadaşlarımızla, dostlarımızla yeni şeyler, yapaylıktan, ezberden uzak konulardan konuşamıyorsak; sadece, vay canına: Sıkıntılı hallerimize, demeyi borç biliyorum…

 Güven SERİN 

  


8 Şubat 2023 Çarşamba

SÖYLEYECEKSEN LAFIN DİŞİSİNİ SÖYLE

 

       KONUŞACAKSAN-SÖYLEYECEKSEN LAFIN DİŞİSİNİ SÖYLE!

    Neredeyse yaşamının tamamını çalışmakla geçirmiş, kırlara, zarafete, üretmeye, iyiliğe düşkün birisini tanıdım. Yaşı bir yüzyıla yaklaşsa bile, yaşamı rakamlara bağlamadan geçen günlerin sonunda yorgunluğuna bile minnet duyan, yorulmak sözcüğüne ayağı takılmayan bir adam…

   Az konuşur, az gezer, az okumuştur ama özlü konuşur, özlü düşünür ve yaptığı işi sağlam yapan bir insan…

   Kaba düşüncenin, hatta kabalığın kol gezdiği, özellikle kadınlarımıza, kızlarımıza karşı korkunç cinayetlerin çığlıkları unutulmamış, onların kanları kurumamışken “Dişi” olana böyle yaklaşmak ülke insanımızın kuytu ve üretken alanlarda kalmış gizli cevherleri olmasa, bu tür sözleri duymasak, daha duyarsız, umutsuz oluruz…

  Genelde kır yaşamına düşkün bu adam, gevezelere, lafını düşünmeden söyleyenlere, argo meraklılarına çok kızan bir insan. Yakınında olan gençlere, sevdiği insanlara az da olsa yaptığı en önemli nasihatlerden, önerilerden birisidir;

“ Konuşacaksan, söyleyeceksen lafın dişisini söyle!”

   Şanslı bir günümde rastladım ona. Hal hatır sordum her zamanki tebessümü özümsemiş haline. Kötülükten, kabalıktan en yakın yıldızımız kadar uzak bir ışık içinde, usulca kendi hal hatırını sordu.

   Meşhur lafını sordum ona:

—Lafın dişisi ne demek? Sorusu karşısında:

—Bak oğul, benim gözümde dişi, yani insan; üreten, toparlayan, çoğaltan çiçek kokulu, tatlı dilli insan demek! O yüzden, bir konuşma yapacaksanız, lafın dişisini; toparlayıcı, faydalı, doğru tarafını konuşun. Barbar, kaba, yalan yanlış, tutarsız, argo sözcüklerden yola çıkan hiç kimse huzur bulamaz, huzur sunamaz oğul…

   İnanılacak gibi değil! Neredeyse bir ömrü kırlarda, tarlalarda geçiren, çok az gezip, çok az okuyan ama bir filozof gibi yaşayıp yaşatan gizli kalmış, çöldeki vahalardan farksız insanlarla tanışmış olmak, onların yaşadığı bölgede, şehirde, ülkede yaşamak; ayrı bir tat, dişi düş ve düşünce değil de nedir?

   İster istemez, şarkılarda, öykülerde duyduğum sözü tekrarladım beş on kez;

 “ Söz gümüşse, sükût altındır…” Her yanımızı saran ses kirliliği, şehirlerimizi neredeyse istila etmiş araçların gürültüsü, karbondioksit salınımları, insanların birbirine tahammülsüzlüğü her yanı sarmışken, böyle zarif düşünceler, kadına, kadınlarımıza gönülden değer verip, onu yaşam biçimine, öncü bir felsefeye dönüştüren insanlara ne çok şey borçluyuz…

   Başın sağ olsun ülkem, milletim… Bir daha olmaması, canların ölmemesi için reform zamanı değil midir?

Güven SERİN  

 

 

 

 

  



22 Eylül 2021 Çarşamba

BU DÜNYAYA KAZIK ÇAKMAK İSTİYORUM

 


İnternet


                          BU DÜNYAYA KAZIK KAKMAK İSTİYORUM!

 

  Ne kadar iddialı bir söz! Sonlu olmanın türküsünü söylemek yerine; “ Belki aradan sıyrılırım!” umudu her insanın içgüdülerinde varmış…

   İnsanlar hasta olmayıp, büyük kayıplar yaşamasa kimse ölümü ağzına bile almaz. Sizin anlayacağınız, bir yerde “Dünyaya kazık kakmak” için kalmak, yüzyıllarca yaşamak ister…

  Bilimsel araştırmalar da bunu gösteriyor: Herkes ölüme inanırmış, ama kendi öleceğine inanmazmış… Sıklıkla ölümden söz edenlere inanmayın siz. Ölümü aşağılamak, karşısındaki insanı ölümle korkutmaktan başka bir meseleleri yoktur. Zaman kaybıdır, onların söz ettiği ölümün sizden çalacağı o değerli vakitler…

  Öykülerde, destan ve masallarda saklıdır ölümün sırları. Bulabilene, bu muazzam şifreyi anlayabilene aşk olsun! Antik zamanlardaki Tanrılar, Tanrıçalar, ölümsüzlüğün kendisiydi. Ve bu yüzden o ölümsüzlerden korkulduğu gibi aynı zamanda insanlara yardımcı olmaları istenirdi. Yapılan tapınaklar, şuurlu ve şuursuzca sunulan kurbanlar; hep o ölümsüzlerin hışmından kaçmak, korunmaktan başka bir şey değildir…

  Homeros’un destanlarına da girseniz, Sümer Medeniyeti’nin bıraktığı, yazı diliyle bugüne ulaştırdığı Gılgamış Destanı veya Antik Mısır Dönemleri, İnka, Aztek, Likya, Bizans, Roma uygarlıklarında da öyledir…

   Gılgamış’ın peşinden koştuğu ölümsüzlük otu, bu dünyaya kazık çakma isteğinden başka bir şey değildir… İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki karakteri Orta Çağ şövalyesinin ölümü yenmek isteği, ölümle satranç oynayıp zaman kazanması da dünyanın-YAŞAMIN eşsiz oluşundandır…

  Özellikle öteki dünyayı işleyen insanları nazikçe ve koşul koymadan dinleyin! Her saat, her gün öteki dünyadan, cennet ve cehennemden söz ederlerken dahi “ölümsüzlük hapı” bulundu diye söylense, ilk önce koşa koşa, ömrün bu dünyada devam etmesi adına bir güzel tercihlerde bulunurlar…

   Yanlış bir tercih de değildir, eşsiz bir gezegen olan, evrenin uzak köşesinde, kendi saman yolumuz denen yerde sıkışmış, uzay boşluğu ile hapsedilmiş olan bu dünyanın bütün nimetleri; havası, suyu, güneşi bile diğer dünyaları tanıdıkça ne kadar mucizevî bir anlam taşıdığını öğreniyoruz…

  Bu arada yakın arkadaşım Özkan Öğretmen; Özkan Papatya’dan da söz etmek isterim. Dünyaya kazık çakmak istemesinden değil, dünyadaki normal yaşam süresini uzatma oyunu, tıpkı Bergman’ın filmindeki ölüm meleği ile satranç oynayan Orta Çağ şövalyesinin kazanma isteğidir onun dileği. Fazla bir şey de değildir; 176+10 yaş gibi… Yani, iki yüzyılcık gibi bir süre…

  Dünyaya kazık çakmak, deyimi özellikle mala, mülke, güce, gurura düşkün olanlar için söylenir. Onları bu ıslah olmaz çalımı-güç zehirlenmesi, bir yerde kırılmak istenir… Bu başlığı atarken çalışmama, kendimin de kazık çakmak niyetini açığa vurdum…

  Böyle bir şeyi nasıl yapacağım peki? Hasan dedem: 61 yaşında, babam Yusuf: 58 yaşında, Şerif dedem ise onlardan daha genç yaşta ölmüş ve onların ölümlerini biliyorken, böyle bir isteğim; bir parça fantezi sayılmaz mı?

  Açıklayayım dostlarım! Bu şehirde; yani yaşadığım kentte geçirdiğim kırk yıllık ömrün bir yerde borç ödemesi, ayrıca beden ve ruh sağlığımın zengin ve sıhhatli olması adına yazıyorum. Neredeyse hiç durmadan…

  Nicelik ile nitelik arasındaki farkı okuyucu; yani sizler belirlersiniz. Bir de gelecek kuşaklar… Yazı sanatın şöyle bir ödülü var; sanata yaklaşmışsa kendi ölümsüzlüğünü de yakalar. Yani yazı sahibi öleli bilmem kaç bin yıl olsa bile, bir şekilde onun ruhunu besleyecek, devamlı güncel kalacak bir serüven başlar: Dünyaya kazık çakmak gibi bir şey…

  Bugün Sokrates’i hiç durmadan anıyorsak; 2400 yıl denen zamanı önemsemeden onun felsefesinden besleniyorsak; söz ile yazı sanatının kendi ödülünü, kazığını bu dünyaya çaktığını da iddia edebiliriz…

  Aynı şeyleri; Yunus, Mevlana, Neyzen, Nasreddin Hoca, Dante, Virgil; Cervantes, Balzac için de pekâlâ söyleyebiliriz. Hepsi, sanatın, kültürün kazığını çakıp da gitmişlerdir; gidebildikleri yer neresi olursa olsun, evrenin ve evrensel olanın, insan eli ve ruhuyla yarattığı en büyük ölümsüzlük ödülünü de alarak…

Güven SERİN 

20 Nisan 2018 Cuma

NASILSIN?





NASILSIN?
-------------------------

  Adettendir, meraktan ve alışkanlıktır; Nasılsın diye sormak. Kuru, buz gibi bir “iyiyim” cevabı verilse de hafif deşeriz. Deştiğimiz le kalır her şey… Kanattığımızla, yorup, üzdüğümüz le…

  Oysa nasılsın-dan önce ne çok şey vardır; insanı tahlil etmek için. Ne çok şey; arkadaşımızı, dostumuzu bilmek adına…

  Erkin Koray böyle bir anı irdeler şarkısında. Nasılsın Hemşehrim? Sorusuna; “şöyle böyle” der; geçiştirir, kendince. Barış Manço ise kendi felsefesiyle ikide birde sorulan; “ hemşehrim memleket neresi?” sözcüklerine okkalı bir cevap misali; “ Bu dünya benim!” diyerek geçişini yapar…

  Yine öyle bir zaman dilimi içinde bir nasılsın;kuruluğuna yazarlığın ve felsefemin diliyle cevap vermek istedim.

  Nasılsın? İçimde ki faylar kırıldıkça tohum ekmekle meşgulüm… Nasıl yani? Öyle! (…) Yaşam, kuru sıkı atmaya benzemez. Sade ve her daim yaşatmaya dayalı oksijen sunar gökyüzü ve ormanlar…

  Sebep çoktur yaşamın ilerleyişine doğru yürümeye. Oysa yaratılan milyonlarca sorun, acı; korkunç bir yük oluşturur insancıkların medeniyetine…

  Sordukları sorunun cevabını almaya üşenen, duyduklarının altından kalkamayacağı için kaçış palanlarını; “dert etme kendine” kuru moral ile geçiştiren yürüyen yığınlar…

  İlim dünyası haykırmaya, cevap sunmaya devam ediyor; kırılan faylar öldürmez! Cehalet öldürür… Kırılan fayların geçtiği yerlere bir bakın; milyonlarca geriye. Vadiler, bereket fışkırır. Niçin? Doğa da, sanatçılar gibi faylar kırılırken tohumlar eker…

Güven Serin 

10 Nisan 2018 Salı

DİXİ ET ANİMAM LEVAVİ


Kamera; Güven Mürefte-Şarköy



 DİXİ ET ANİMAM LEVAVİ 
------------------------------

  Dünya insanı hayvan isimleriyle insana seslenmeyi seviyor. Trakya insanı ise daha da seviyor. Neşeden, şamatadan kırılıp geçen grup; yan masada bulunan 5–6 kişi; yanlarından az önce ayrılan genç adam için “Engerek Yılanı”yakıştırmasını yaptılar.

 Bu söze, benzetmeye o kadar çok güldüler ki gülüşlerinde ki eziyeti, alçaltıcı imhayı anlamamak mümkün değil…

  Oysa az önce genç adam yanlarında, şimdi onlardan yüz metre ötede bir başka işle meşgul oluyor, duruşunda artistik bir görüntü ve diğerlerine göre daha genç oluşu; benzetmeleri engerek yılanına kadar uzandı.

  Popüler arkadaşlıkların zoraki birliktelikleri, altyapı, görgü, sağlamlıkla beslenmediği sürece, bu serüven her daim aynı şamatalı gülüşlerle, halk değimi; dalgalarla geçmeye mahkûm…

  Ciddi görünüşlü, temiz-pak üstlerimizle, hiçbir şekilde ciddi olmayan tutarsızlıklara yelken açarken, hızla yalnızlaştığımız, fakirleştiğimiz de ortada. Toplumsal faaliyetler, insani tutarlılıklar yok olmaya, kemirilmeye başladı mı, ona dur diyecek yeterli faaliyetleri, duyarlılığı da çağırmıyor, ona emek harcamıyorsak; kendi cezamızı kendimiz kesiyoruz da haberimiz bile yoktur…

  Engerek yılanına benzetilen genç; yılanın soğukluğu, zehirliliği, kıvraklığı ile cezalandırılır, üstüne üstelik harika bir cümbüş konusu oluyorken, grubun üyeleri çok iyi biliyor ki; içlerinden birisi uzaklaştığı an; bir başka benzetme de kendisi için yapılacak…

 Son sözümü Latinlerin bize bıraktığı mirastan yapacağım; “ Dixiet animam levavi”, “ Söyledim ve ruhumu rahatlattım.”

 Güven Serin 






28 Haziran 2017 Çarşamba

KEYD GÜCÜ



KEYD GÜCÜ
----------------

  Modern Sanat Müzesi Sergisinde, Taner Ceylan’ın bir çalışmasından etkilenen Nur Kıpçak, Kafkaokur Dergisinde, İnceleme Köşesinde çok önemli bir konuya;1553 ve Kan Arasında Harem’e dikkat çekiyor.

  Ressamın; Taner Ceylan’ın, Sanatçı ve Zaman Sergisinde sergilenen bir çalışması; tül örtülü bir kadın ve onun başının üzerinde tuvale yansıyan kanı sembolize eden kırmızılıklar…

  Buradaki anlatım; Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan ve onun “Keyd Gücü”nü kullanarak Şehzade Mustafa’nın babası Kanuni tarafından öldürülme emrinin verilmesi… Kısacası; 464 yıllık “keyd gücü” sorgulaması…

  Burada anlatılmak istenen “keyt gücü” kadının kurnazlığı, erkekleri kandırma gücü ve entrikalarıdır. Nihai bir güç müdür? Sadece kadın tarafına ait olması adil midir? Hiç sanmam…

  Keyd Gücünün, altında yatan nedenerin, tarihsel, psikolojik ve sosyolojik sebeplerinin, insan doğasının öç alma veya baskı, esaret altında geliştirdiği bir savunma biçimi midir?
 
  Hürrem Sultan’ın II. Selime seslenişi doğruysa; “ Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” Toplumsal algının, alışkanlıkların, geleneklerin, göreneklerin yüce baskısının var oluş hakkı; en vahşi cinayetleri bile hak görmesi kaçınılmazdır.

  Güzel ve değerli olan şudur ki; sanat ve sanatçı, bir tarihçe kadar hünerlidir geçmişin sokaklarına girip, ölmemiş yaşamları tuvale, dizelere, hikâyeye taşımakta…

  Şair Novalis 27 yaşında ölüme yenik düşmeden önce ölümü anlama gücü mü göstermiştir; kadının “keyd gücü” gibi, şairlerin öncülüğünü; ölümden önce, ölümü duyurmak için borazan ve çanları mı çılmıştır; bilinmez;

Hissediyorum ölümü
Gençleştirici akışını
Ve direniyorum fırtınalarının
Ortasında yaşama cesaretle.

 Bir film sahnesi; belki hiç çekilmeyecek bir filmin yaşlı yönetmeni; ölüm döşeğinde adamın ne söyleyeceğini günlerce düşünür; bulamaz. En sonunda, ölüm döşeğinde ki adam değil, ona eşlik eden kadını söyler;

“ Senin yüzünden çok zaman kaybettim Michael”


Güven Serin 


12 Haziran 2017 Pazartesi

NE GÜLÜYORSUN?




NE GÜLÜYORSUN?
-------------------


  Kim bilir kaç zaman oldu Horatıus’un bu seslenişi yaptığı andan beri! Nasıl da içlenmiş, büyük evrimsel zahmet içinde düşüncenin dehlizlerinde dolaşırken, en yorgun, belki de bir parça kırgın bir halde seslenmiştir zamanlara;

 “ Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen.”

Kaç yazar, kaç şair anlatıp durdu; insanın olduğu her yerde; nice hikâyeyi; insana dair… Peki, ama hikâyecinin, hikâyeye kurban olan insana çıkışma hakkı nereden geliyor? İnsan olduğundan; tahammül sınırlarının koptuğu anda; sözcüklerin sanatına sığındığından…

  Hikâye anlatıcısı mıyım ben? Sanmam… Denediğim, bu işe hazırlandığım yalan mı? Değil… Bunca sesin arasında, büyük evrilme yaşanırken; her şey kıyamet gibi çokken; hikâye anlatıcı gibi, kırılmam, içe kapanmam doğru mu? Kat'iyen, değil…

  O zaman; yazgının bize hazırladığı yola dürüstçe koyulmalı; insan dürüstlüğü nasıl oluyorsa; hem kurban; hem de anlatıcı olarak… Montaigne benzeri veya Nietzsche uykusuzluğu hissedercesine; Belki Yunus Emre kabullenişi…

  Hiç kuşkusuz, yeni bir yol yaratıyoruz 21.yüzyılın kâbusları arasından, o büyük karmaşanın içinden sıyrılacağız;100. Maymun teorisini, gerçekmiş diyerek şarkılar söyleyeceğiz; biz de Horatıus gibi seslenirken zaman, boyut aralıklarına; hikâyesini yazdığımız, anlattığımız insanları gizlice dürteceğiz; hadi diyeceğiz; bu sefer olacak…

İçki bardağının da gamlı olabileceğinin edebi, felsefi düşüncesine varan insanın gamı; ne değerlidir; bilir misiniz? Artık, zaanatsal bir sanat yolculuğu başlar; katiyen, diğer insanlardan daha önemli değildir…

Güven Serin 

9 Mayıs 2017 Salı

KIŞKIRTMA




KIŞKIRTMA…
--------------
  
Bu sözcüğün temize çıkması, kendini savunması çok zor gibi görünüyor. Her daim, kötülüğe yazgılı gibi…

  Sözcüğe can ve akıl verilse, kendini “hadi savun” denilse; kimleri seçerdi? Elbette, yazarları, şairleri, filozofları seçerdi. Ancak, onlar kurtarırdı onu düştüğü bu büyük kâbustan…

 Oysa edebiyatın kadim elleri dokunmaya görsün; nasıl da sımsıcak sarar insanı; kışkırtmanın dişil çağrısı. Yine eyleme dönüktür; kötücül olmayana… Tuzak kurmayana… Ahenk, tonlama bütünlüğü içinde, şiire, anlatıma; köyden kente, kentten ovalara, dağlara, bayırlara heveslendirmeye yöneliktir.

  Edebi dünyanın iz bırakanları düşündüğünüzde, en kötücül sahneleri yaşayan Veysel’i düşünün! Onun kışkırtılması, terk edilmişliğe duyulan öfke değil; bilakis; Uzun İnce Bir Yolun sonsuza açılan kapılarına dönüktür. Kör oluşu, kara bir baht değil; Kara Toprağın hayat sunuşuna, büyük bir anlayış gösteriştir.

 Ya Borges? Körlüğü kalkan olarak kullanmış, kışkırtmanın içe dönük hastalığı değil, ailesinden-genlerinin ona taşıdığı bu geçişi, kaderin kaçınılmazlığı, yazgının bir lütufu gibi kabul etmiş…

  Okuyamamanın, görememenin belli bir yararı olduğunu, okumayınca zamanın başka biçimde akışına tanıklık ettiğini anlatmaya çalışmıştır

 Onu anlatanlar; körlüğün onu, bitişe, sona hazırlayan bir kışkırtma değil, tam aksine koruyucu bir kalkan, şaşırtıcı belleğinin daha bir ortaya çıkışı olduğunu izah ederler.

  Cemil Meriç’in körlüğü de böyledir; körlük, pes etmeye yazgılı bir kışkırtma değil, dinlemeye, anlatmaya ve dersler vermeye geçiş; yaşamın ikinci bölümü veya yepyeni bir anlamı gibi, edebi dünyamızın içinde yer almasına hak kazanmıştır.  

 Güven Serin 




5 Mayıs 2017 Cuma

PANDORA'NIN KUTUSU




PANDORA'NIN KUTUSU
---------------------------

  Efsanelere göre çoktan açıldı Pandoranın Kutusu. Kötülük o zaman saçıldı yeryüzüne. İnsanoğlunun destanlar, şiirler, hikâyeler yardımıyla ne büyük geçişler, kurban ayinlerine tanıklık yaptığı, tarihin kan donduran erdemle sayfalarında gizli.

 Bana sorarsanız, Pandoranın Kutusu her daim açılmaya-saçılmaya devam edecek. Sıkça başvurulan, bugünün siyaset dili; “misli misli” Açılıp, saçılacak; hesap soracak Zeus gibi pandora kutusunu elinde tutan güç-otorite.

  Kendi tarihini gizleyen hayranlığını, bağımlılığını sorgulamak yerine, kendi öfkesini yüceltmek hatta yeşertmek adına çocukların, çocukluk zamanların tehditleri, saldırıları yapılacak; savaşmanın yarattığı muhteşem yer çekimi; soylu seçmeni dünya yüzünde tutuyor. Uzaya veya özgür olana, ilime, sanata dokunamıyor; çünkü öfke ve pandora kutusundan saçılan kötülükle korkutuluyor;

Hatta oyalanıyor; öteden beri, beriden öteye; yazgı mı? Evrimin soylu oyunu; belki, biz insanların sıkça kullandığı şey; intikamı mı?


  Siyaset, ne zaman ilimden faydalanmaya başlayacak; o zaman Pandora Kutusundan saçılanlar, birer birer yuvasına dönecek; insanın imkânsızsı yakalama, ölümlü olmanın ölümsüzlüğü arama sevdası; tam da burada gizli; Kapanacak kutuya, hapsolunacak kötülüklerin destansı varlığında değil; kendi iradesiyle, ortaya çıkarttığı zengin düşünce biçimlerinden…

Güven Serin 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

BİR DECCAL'I M BEN





                                       

BİR DECCAL’İM BEN!
-------------------

  Filozof, kendi zamanından konuşurken yüksek sesle; belki bazen çok alçaktan; ancak hayvanların duyabileceği frekanstan; bozguncu, canavar, hırsız olduğunu duyuracaktır dış dünyaya.

 Bütün, kötülükleri kendi üzerine almaya üşenmediği gibi; insanların aldanış çabalarını; Akif’in anlatmak istediği gibi; “ İnsan, zor mahlûktur.” Ve bir o kadar da “Eşrefi mahlûkat” olduğunu düşünebiliriz…

 Her gün bir kutlama; insan törenleri; geçmişin kurban törenlerine büyük kınamalar, saldırılar, acınası bakışlar atarken; kendi bitmeyen yapay, ticari ve sevgiden uzak kutlamaların ardı arkası kesilmezken; Ben Deccal’ım diyen filozof, bütün insan zaaflarını, kurnazlıklarını, kısa ve uzun koşularda; Anneler, Babalar, Sevgililer, İşçiler başramları, günleri; bitmek bilmeyen kutlama, tebrik mesajlarıyla şekillenir, dağlanır, dalgalanırken; hemen geçtiğimiz diğer günde, bir önceki günün eseri bile yoktur üzerimizde…

 Bir hayvanın yavrusu ölünce bile dört beş gün yas tuttuğu, büyük bir hissiyat içinde içgüdüsel veya başka bir üst kavramın seçeneğine yapışım, bakışlarında insanı delip geçen, evrenin sonsuzuna uzanan samimiyet, duygu yükü görünüyorken, insanın bayramları, günleri, her geçen gün fakirleşiyor; yozlaşıyor.

 Tıpkı, düğün törenleri, ölüm yolculukları gibi; bir saman alevi gibi; ne fotoğraflar, ne de videolar yetiyor, büyük şölenin kalıcılığının büyük heyecanını birkaç gün öteye taşımaya. Özümseme, algılara süzülen yüce coşku ve erdem eksikse; bir sel gibi, kendi tufanını oluşturuyor oluşturmasına ama destanını yazan yok…

  Ben Deccal’ım diye söylenen, kendi uçuşunu; hiçbir kuşun uçamayacağı yükseklik, hiçbir ayağın sürçüp yolunu şaşırıp gitmediği uçurumları anlatan, canavarın, büyük karıştırıcının hikâyesini dinlemek çok daha iyi. Her şeyden önce; insanın bütün evreleri var içinde…

  Deccal’ın anlattığı gibi; onun bir sürü deneye hayvanı var tanıdıkları arasında. Onun yazılarına karşı gösterilen, öğretici tepkileri, ölçüyü vurup; bizim zamanımıza ısmarlama bir şekilde iletiyor; belki de felsefenin, edebiyatın sonsuza endeksli; kötülüğün, iyiliğe olan büyük borcu; doğurganlığı gibi, aşamadan aşamaya, süreçten sürece; uygarlıklardan uyarlıklara aktarılıp gidiyor.

  Kutlu Olsun; bayramımız-bayramlarımız. Günlerimiz, gösterişlerimiz, üretken fakirliğimiz, düşünsel kısırlığımız ve muazzam korkularımız; KUTLU olsun…

 Güven Serin 




13 Ekim 2016 Perşembe

SON SÖZ




                                                            SON SÖZ




Dünya yaşamının kıyısına gelen insan; insanlar son aşamaya son sözleriyle damga vururlar. Bir aydının kaleme aldığı gibi;

 “ Son sözün etkisi büyüktür. Varlığın yokluğun birleştiği anda, sözcüklerin kazandığı etki hiçbir açıklamayla kıyaslanamaz. Son sözünü söyleyen adam kendini en büyük hatiplerden daha iyi dinletir.”

  Hepimizin yakınları bu yaşamdan ayrılırken son sözlerini söylemişlerdir. Belki de son sözleri son bir bakış olmuştur. Bir itiraf, bir iltifat, bir acı, bir tebessüm…


  Mustafa Kemal’in; Türkiye Cumhuriyetini Kuran insanın son sözü; “ Aleykümselâm” yani Esenlik, selamet sizin de üzerinizde olsun!

  Babam Yusuf Serin ile ölümünden bir hafta önce çalışma yerimde görüştük. Birlikte Aydın Beyin soğuk limonatasını yudumladık. Sıcağın Ağustos zamanı ter içinde sıkkın bedenlerimizin sıkkınlığının ter ve sıcak olmadığını konuşarak, uzlaşarak son sözler olarak hafızalarımıza kayıt ettik.

  Babamın son sözleri zarif bir itirafa dönüştü. Baştan beri siyasetin soylu teslimiyetini yapan bu insan, kendi ekonomisini yakından takip edememiş, ekonominin iplerinin elinden kaçışını yine siyasi, insani tecrübesiyle dile getirip bir af, bir ışık, bir yol gibi bana aktardı.

  Ya İsa’nın son sözü? Çarmıha gerilmiş İsa son sözü ; “ Yarabbi! Beni böyle terk edecek miydin?”

 Peygamberlik sıfatını kazanmış birisinin insan korkusunu ayrı bir trajedi olarak tartışıp, insan halimizi, bize öncülük etmiş peygamberlerin şartlar değişince imanları da tartışılacakken, İsa’nın bu son sözü Hıristiyanların inancını sarsmak yerine coşturuyor.

 Muhammed’in son sözleri Ömer’in emriyle kimselere duyurulmuyor. Gizemini koruyor…

  Alman şair, yazar Goethe ise kendi felsefesini zirveye taşıyan sözünü son söz olarak edebi, felsefi tarihe kazıyor;

  “ Daha fazla ışık!” Yaşamı baştan beri seven, coşkusu hiç eksik olmayan Goethe’nin üreteceği bir iksirdir pencerenin perdelerinin açılması ve ölüm anına vuracak ışığın daha da fazlalaşma arzusu…

  Rousseau’nun son sözü de buna benzer şeyler;

   “ Pencereleri açın, yeşilliği göreyim.”

  Yaşama dört elle sarılan, bedenini oldukça fazla seven Tolstoy’un son sözlerini merak ediyorsanız;

  “ Eğer akıbet bu ise hiçbir şey değil!” 

  İnsanın içi ürperiyor; yerküreden göklere uzanıyor birden… Son anın insana yansıyan ve o insanın edebi, felsefi, sosyolojik aynı zamanda yüksek iradesinin algıladığı şeyler; bize bir şeyler anlatıyor.

  Tesadüfü bir şey mi? Yoksa insanın aradığı ebediyetin eksik olan parçaları veya dünyevi yaşamın son saniyelerinin bile kıymetli oluşunu anlatmak mı?

  Moliere’nin son sözü da ünlüdür; Doktorlar kendisini görmek ister. Hizmetçi ölümünden önce yatağına uzanan Moliere doktorların geldiğini söyleyince;

  “ Şimdi hastayım kabul edemem.” Diyerek ziyareti istemez. Ölüm kapıya dayanmış, belki de hiçbir çarenin fayda etmediğini sezgisel ve fiziksel olarak anlayıp, ölüm trajedisine güldürü eklemek istemişti.

  Koca Sokrates ölüm kokan zehir dolu tası içmeden önce çocuklarının kulağına eğilerek şu son sözleri fısıldadığı bilinir;

  “ Asklepios’a bir horoz borçluyum.”

  Andre Chinier ölümle yargılanıp idamı açıklanıp giyotine giderken elini başına götürerek;

“ Ne de olsa bunun içinde bir şeyler vardı.” Sözcüklerini son söz olarak giyotinin altına bırakı vermiştir.

 
 Güven Serin 
 


 






11 Ekim 2016 Salı

SEVGİ DENEN ŞEY





SEVGİ DENEN ŞEY
-----------------------------


  Atinalı Solon; Antik Yunanistan’ın yedi bilgesi kabul edilen Solon, sanki dün seslenmiş gibi 2600 yıl öteye getirir bizi;

 “ Ne mutlu insanlar ki, çocuklar, tek tırnaklı atlar, av köpekleri ve yabancı misafir dosttur onlara.”

 Sevgi denen büyük, aynı zamanda büyülü gücün perdelerinden, duvarlarından arınma düşüncesini da anlamak mümkündür bu zamanlar ötesi haykırışta.

  Sevginin saflığı, karşılıksız oluşu ne kadar önemliyse, sevgiye giden saygısal yolun törensel geçişi; diğer canlıları önemseyişimiz, onların beden ve ruhsal bütünlüklerini korumamız; bu yolların, patikaların en önemlisidir.

 Antik Yunanistan’ın yedi bilgesi Salon, aynı zamanda 2600 yıl önceki adalet anlayışı ve devlet adamı olarak uygulamalarını da göstermek, hatırlatmak isterim;

“ Kanunlar örümcek ağlarına benzer. Güçsüz ve hafif şey ona yakalanır; ağır olan ise onu parçalayıp geçer.”

 Bugünün insanına, adalet anlayışına, adaleti parçalayan etmenlere yüce bir hatırlatış…

  Salon’un çok değerli bir başka sözüyle şenlendirmek isterim; ey okuyucu seni;

“ Güçlü ve genç kalmanın tek sırrı var, her gün yeni bir şey öğrenmek.”

 Güven Serin

8 Haziran 2016 Çarşamba

BENİ KİMSE ANLAMIYOR


Anlaşılmayı istemek; anlamayı öğrenmekten geçiyor;
ne büyük yol ve yolculuk..


ANLAŞILAMIYORUM

 Akşam saati yaklaşırken işyerine arkadaşım geldi. Hani nasıl derler; suratından düşen bin parça…

  Ardı ardına bir hafta istikrar içinde yaşayamadığımız hayatlarımız; belki de böyle sallana sallana, sarsılar sarsıla en iyiye yol açacağız…

  Arkadaşım, dokunsan ağlayacak durumdaydı. Fincanda çay söyleyerek başladım işe. Kurtarıcı olmaktan öte sohbet etmek; güzel şey kırılma anlarında. Belki de insanın en bezgin anlarında esas sağım işi yapılır; ürün verir; yaşamın kendisine dokunur; bütün hissiyatıyla.

 Arkadaşıma ne oldu; deyince, şehsi bir olaydan çok genel bir sıkkınlığı anlatmaya çalıştı. Bütün konuşmalarının merkezinde “ Beni Anlamıyorlar” , “ Hiç Kimse Beni Anlamıyor” şikâyetini adeta perçinleyerek tekrarladı.

 Hep peşinde koştuğumuz şey anlaşılmaktır. Bunun yanında kabul görmek… El üstünde tutulmak… Yani, önemsenmek; tam olarak anlaşılmasak da, insan önemsendiği zaman; yani yeterince “haklısın” diyen varsa; aslında esas ANLAŞILMAMAK o zaman başlıyor.

 Yanılgılar, saplantılar ve ileride büyük bir hayal kırıklığı yaşatacak övgüler, alkışlar insanı en güzel zamanlarında; yaşın kemale erdiği, onurlu, erdemli bir yaşam keyfi süreceği zaman yalnız bırakmaz.

 Örnek vermek gerekirse; yaşamını sert karakterli, bol apoletli, kariyerli geçiren insanların hazin sonu böyledir. Kırılmalar, kırgınlıklar çöker üstüne; yaşarken, beden ölmemişken.

  İşte tam da bu yüzden anlaşılmamak önemlidir. Size niçin? Sorusunu sorduruyorsa daha da önemlidir… Niçin anlaşılmıyoruz? Bizi anlayacak olanlardan ne bekliyoruz? Kıyamet gibi popülerlik, yani birkaç kelimeyle konuşmak yayılırken; yaygınlaşmışken anlaşılmıyorum demek; tam da safdillik olacak.

 Bir eşeğin bile taşıyacağı yük belliyken, insanın anlaşılması için, karşısında ki anlama becerisi insanları iyi tanıması gerekmez mi? İnsanın gözü, kulağı sadece önde ve yanlarda olmadığı öteden beri bilinir.

 Algılarımız; sezgi, görgü, bilgi, deneyimle yoğrulmuşsa; gözlerimiz, kulaklarımız bedenimizin her yerindedir. Tıpkı çok iyi donanımlı savaş uçağı gibi; radarları açıktır. Menzili, hedefi veya koruma kabiliyetini bilir.

 Anlaşılmayı hak eden insan; aydın insansa, uygarlığın yalnız çocuğu olmayı da hak etmiştir. Zordur işi. Ama oldukça keyifli, heyecanlıdır. Evrenin fısıltıları her şekilde üzerine yağmaya başlar.

 Anlaşılma isteği olan insan; anlamayı da çözer. Çiftçinin dilini de, işçinin terini de, esnafın nazik beklentilerini de bilir. İlk önce o anlar; kolay gelsin, bol kazançlar, deyip onların önemsemelerini saygın bir şekilde yerine getirir.

 Bilin ki anlaşılmaya başlamışsınızdır; sessizce, ağır ağır; ama ileriye dönük…

  Fazıl Hüsnü Dağlarca fizik öğretmeni tarafından oldukça sevilen bir öğrencidir. Onun dersinde hocanın gözünün içine baka baka şiir yazarmış. Hoca da onu amma çalışkan öğrenci diye ayrı bir severmiş. Çünkü Fazıl Hüsnü Dağlarca, anlattıklarını not tutuyor sanıyormuş.

 Fizik öğretmenleri yani namı diğer Gos Baba çok iyi bir öğretmen olmasına rağmen; dersini öğretmek, öğrencilerini yarınlara hazırlamak için oldukça uğraş veriyormuş.

 Öğrencilerin Gos Baba dedikleri fizik öğretmeni kızdığı öğrenciye, demir hokkayı tutar şöyle seslenirmiş;

 “ Şimdi cism-i sakili kafana fırlatırım.”

 Anlaşılmak, anlattığını anlamaları için neler yapılmadı bu diyarda. Hem de iyi bilinen öğretmenler, imamlar, anneler, babalar. Dövdüler, sövdüler, falakaya yatırdılar. Eskiden karakola gidip de sopa yemeyen yoktu.

 Niçin? Hepsi anlaşılmak için mi?

  Hayır! Yeterince eğitim, uzağı görme, dönüşüm yaşayıp kentli olmadığımız için…
Uzağı görmek, sadece bilim insanının işi değildir. Yaşamı önemseyen sıradan insan bile bu görgü sayesinde anlaşılır, sade bir yaşam sunar; hem de nazik, alçak gönüllü bir görüntü içinde.

  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın babası okuldan geldiğinde sorarmış; “ Bugün ne öğrendin?” Fazıl Hüsnü cevap verir; “ 30-30 şey ! “ Babası ise şöyle söylermiş;

  “ Yok! 20-30 şey görülür. Öğrenilmez. Bir şey öğren”

Yaşama ait 20 ile 30 bin gece yaşayan insan; her gün bir şey öğrenmeyi denemiş olsa; anlaşılırlık ve anlaşılmazlık söz konusu bile olmazdı; sonsuz evrenin uçsuz bucaksızlığı gibi bir şey olduğu anlaşılırdı hayatın ve dünyanın. Çünkü bizler evrenin biricik ve sonsuza dönük parçalarından başka hiçbir şey değiliz.

 Güven Serin 


6 Haziran 2016 Pazartesi

SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME


Hangi sağlamlık,hangi zırh? Ruhsal bir sağlamlıktan öte
korur bizi... Mutluluğun,temelinde % 90 ruhsal
dinginlik yatarken;yapaylığın peşinde koşmaya
yorulmuş,yorgunluğu yorumlamaktan korkan insanlık...



SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME

  Hangi zırh, hangi sağlamlık yeterince bir güvence? Ömürlerini üç metre duvarlar ardında geçiren nice insan; şehirler büyüdükçe, hak ve adalet dengesi arttıkça korkular ve önlemler de artıyor.

 Eğer ki çok güzel bir binayı göremeyecek-görünmeyecek kadar koruma altına alıyorsak, onun güzelliğinin bir yanı yok demektir. Oraya rüzgâr, gün ve insana dair sevgi yeterince giremeyecektir.

 Ölümsüz sanılan Akhilleus (Aşil) dünyanın en büyük efsanevi kahramanı sanılan büyük savaşçı, annesi tarafından ölümsüzlük ırmağına batırılırken sol topuğundan tutulduğu için sadece oradan vurulursa öleceğine inanılıyordu. Gün geldi oradan da vurulup, ölümsüz sanılan kahraman bile öldü…

 Şimdi, ne Sümer, Hitit, ne Yunan ne de Roma tanrıları var etrafta. Bütün güçler, sağlamlık ve önlemler değişime adanmış evrenin saygın çocuğu dünyanın değişmeden kalması mümkün görünmüyor.

  Ataları Türkiye, İstanbul olan İskenderiyeli şair Konstantinos Kavafis de ona ait zamana, sağlamlıkla tutunmak istemiş. Onun sağlamlığı, alacağı önlemler; kralların, hükümdarların, yalı, yat sahiplerinin önlemleri gibi değil elbet!

 İfadesinde, sözcüklerinde ki gibi;

 “ Sağlam bir zırh yapacağım kendime;
Sözlerden, kişiliklerden, güzel davranışlardan bir zırh…

  Böylece çıkacağım karşısına kötü insanların; korkusuzca ve hiçbir zayıflık duymadan!

  Zarar vermek isteyecekler bana. Bilemeyecekler ama saldıranların hiçbiri; nerededir YARALARIM, nerededir incinebilir yerlerim…

 Göremeyecekler beni örten yalanların altında…”

  Edebiyata, felsefeye adanmış felsefenin alacağı önlem, sağlam bir zırh ancak böyledir işte! Sözlere, kişiliğe ve güzel davranışa sığınmak…

 Niçin korkulur bu güçten? Niçin ana sınıflara, kreşlere daha çok gün, oyunla birlikte edebiyat, felsefe girmez?

 İnsanın aldanışı belki de dünyevi zevklerin en güzel, en görkemlisi ve en işe yaramazıdır… Bunca tarihsel kişilik, önemli olay, savaş, zafer ve kahramanlık bir yana; insanın ilime, sanata olan adil birleştiriciliği bir yana…

 Mazeret arıyorsa kaba insan; her daim bir sebep bulmak istiyorsa yaşarken ölüme-öldürmeye; her an ve oldukça fazlasını bulacaktır. Renk, dil, din, zenginlik, zarafet hepsi ayrı bir sebep olacak; daha önce olmuş, büyük krallıkların çöküşünü hazırlayan ışıltılar, güç gösterileri ve ihtişamlı orduların yenilmesi gibi…

 Tüm dünyayı almak isteyen 33 yaşındaki Büyük İskender’i yerle bir eden virüs ve ölür ölmez dörde bölünen ülkesi-ülkeleri; her an yaratmaya çalıştığımız kendi kişisel egomuz, zenginliğimiz ve soylu gururumuz gibi, biz daha ölür ölmez parçalanmaya, çürümeye yol alacağı bellidir.

 Felsefe, edebiyat zarar verecekleri; adım adım, yudum yudum, santim santim hesaplar. Ve her daim kendi savunmasını yapar; zehir tasını içerken bile yüzyıllara dair alacağı kalıcı ve ebedi yolun yolculuğunun hikâyesini yazar.

 İstanbul’da 3 yıl yaşayan Kavafis sonunda doğduğu yere İskenderiye’ye döner. Bir mektupta buradaki yaşamı şöyle anlatır;

  “ Sonunda İskenderiye’ye alıştım ve zengin de olsam, büyük olasılıkla burada kalırım artık. Ama nasıl da ağır geliyor bu bana.

  Ne zorlukları ne ağırlıkları var küçük bir kentin. Ne büyük bir özgürlük yoksulluğu…”

Güven Serin 



  




16 Ocak 2014 Perşembe

NEZAKET,TOLERANS,DÜRÜSTLÜK


Kamera; Güven  Şile


NEZAKET, TOLERANS, DÜRÜSTLÜK

  Birçok bilgenin üzerinde durduğu sıfatlardır; nezaket, tolerans, dürüstlük. Bu sıfatların sahibi olmak, onları zaman içindeki yaşam yolculuğunda özümsemekle olur. Yapaylığın, yapmacıklığın yeri bu kavramların özünde yoktur.

  Öğrencilik hayatı yaşam yolcuğunda en önemli deneylerin de yaşandığı yerlerdendir. Okul ve yurt yaşamım içinde yüzlerce genç insan ile yan yana oldum. Dim dik duranlardan tutun da, eğri-büğrü, yalan, yanlış ve hasta ruhlu insanlara kadar birçoğunu yakından tanıma, onlarla yaşama şansına sahip oldum.

  Yemek sırası en sabırsız olunan yerlerdendi. Biraz büyükseniz, beden gücünüzü, akıl gücünden önde tutuyorsanız, öncelik benimdir, deyip onlarca bekleyen insanın önüne geçersiniz. Öyle yapan bir grup genç adam vardı. Yaşları bizden biraz daha büyük; nezaketten uzak, aklı kas gücü ile değiştirmiş bir grup ahmak… Sürekli şiddetin, tepkilerin, hoyratlıkların içinde kendilerine ayrıcalık yaratmaya çalışırlardı.
Onların tam aksi çok daha nazik, yurt kurallarına, diğer insanların haklarına saygı duyan bir gruba ise imrenerek bakardım. Onlar, kas güçlerine saygı duydukları gibi, akıl gücüne de, insanların hak ve hudutlarına da saygı duyarlardı. Kendi ayrıcalıklarını nezaket ile dürüstlük ile yaratmışlardı; hem de özel bir çaba harcamadan, yüksek sesleri naralara dönüştürmeden…

  Yaşadıkça elde edilecek bu üç meziyet; nezaket, tolerans ve dürüstlük, yine yaşamı içinde insan davranışlarıyla çok yakında olmuş bir insanın, bilgenin yorumuyla açıklamak isterim;

Dürüstlük deyince, küçük ve basit hiçbir şeye tenezzül etmeyen ruhun o muhteşem kemalini kastediyorum. Tolerans deyince de yapılmış olan her şeyin kolayca kabul ve tasvip edilmesini anlama kabiliyetini, acı hiçbir his beslemeden ve anlayışlı bir şekilde münakaşa etme arzusuna işaret ediyorum.
 
  Nezaket deyince de, insanın kendisini, başkalarının yerine koyabilmesi kabiliyetini anlıyorum. Bu, nadir ve güzel bir meziyettir.

  Hayatın insanlara komik gelen taraflarını anlamak kabiliyetinizi ve sevdiğiniz şeylerin güçlüklerini, onları daha az sevmeden, yenmek arzusunu kaybetmemiş seniz veya bundan daha fazla sevdiğiniz insanların gözlerinde kendinizi oldukça gülünç görmeye tahammül edebiliyorsanız, onların sizin hayatınızla ilgili olarak teklif ettikleri tavsiye ve yenilikleri kabul edebiliyorsanız, işte bütün bunlara vereceğiniz olumlu cevapların nispetinde kendinizi ölçebilir ve denemiş olursunuz.”

 Bu üç meziyet; nezaket, tolerans, dürüstlük; bir çocuğun en sevdiği oyunlardan zevk alınacağı gibi üç gerçektir. Bir çocuk gibi, sonsuz zamanlara gülümsersiniz; dizlerinizdeki yaralara, yere düştüğünüzde size gülümseyenleri gülümseme ile karşılık verirsiniz; kin, hile girdabına kapılma korkusu yaşamadan…

 Güven Serin 








23 Kasım 2013 Cumartesi

ÇAĞIN VİCDANI


Kamera; Güven   Ganoslar Kamp Zamanı...

ÇAĞIN VİCDANI

  Onun için adaletsiz dünyada bir adalet savunucusu, diyorlar. Çağının tanığı ve vicdanı… Yüzüncü doğum gününde unutulmak yerine sürekli hatırlanarak anılan kişi Albert Camus’tur. Çağının tanığı, çağının vicdanı olan kişi…

  Ali Bulunmaz köşesinde Albert Camus’u anarken, bir de Ludwig Wittgenstein’den bir söz paylaşıyor;

 “ Filozof, sağlıklı insan anlığının kavramlarına ulaşmadan önce, anlık hastalığını benliğinde iyileştirmek zorunda olan kişidir. Nasıl yaşamın içindeyken ölümle çevriliysek anlığın sağlığı içindeyken de çılgınlıkla çevriliyiz.”

 1930’lu yıllarda Erich Maria Remarque tarafından yazılmış olan, savaşın anlamsızlığını gözler önüne seren Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmi ve kitabı 1933 yılında yasaklanmış ve yakılmıştır. Bağnaz öğretmenlerin kendilerine empoze ettiği militarist duygularla savaşa katılan Alman gençlerin, savaşın acımasızlığı altında ezildiklerini, canlarını kurtarsalar bile ruhlara açtığı derin yaraları anlatır.

 İnsanın savaşı her devirde sürer; bitti denilen, büyük sükûnun başladığı sanılan zamanlarda bile… Savaşlar sürerken, ister top-tüfek yaraları, ister ruhsal yaralar; hepsi insan denen canlı ile birlikte tabiatı da, tabiatta bulunan canlıları da yok eder.

 Evren, evrenin içinde bize sunulan yaşam ve yaşamı şekillendiren büyük yaratıcı, bütün bu çelişkiler, acımasızlıklar içinde dahi gönüllü savunucuları, her dönemin vicdanlarını ortaya çıkartırlar. Albert Camus’da öyle bir vicdan, öyle bir filozof ve yazardır işte.

 Savaş çıkartıcıların her zaman soylu ve kahramanca mazeretleri vardır. Bitmek bilmeyen genişleme isteği, ele geçirip akla hayale sığmayacak kadar delilik seviyesine çıkan hükmetme kahramanlığı hiçbir zaman ele-avuca sığmayacak kadar kışkırtıcı duyguların ölümsüzlüğü ile nesilden nesle geçer. Tıpkı, mikroplar gibi; siz tam yok olduğunu sandığınız bir zamanda, derin uykularından uyanırlar ve büyük saldırılarına başlarlar; belki de büyük tabiatın en büyük oyunu budur insanlığa; öldürmek… Büyük acılarla, ağıtlarla sulamak, beslemek besine aç olan toprakları…

  Ali Bulunmaz Camus ile ilgili açıklamalarına devam ediyor;

 “ Camus, zamanının eksikliklerini, çöküntü ve yozlaşmışlığını sezmiş; bu yolda, sorunların giderilmesine dönük bir kapı aralamaya çabalamıştı. İnsanın düşmüşlüğünün nedenlerini, ona göstermeye çalışıp çözüme giden yolun kilometre taşının anlayış olduğunu söylemişti. İnsanın insan olma koşulları, bu kavramlarla koşutluk içindeydi. Bunu vurgulamasından dolayı Camus, ÇAĞININ VİCDANI ve TANIĞIYDI.”

 Şüphesiz çağın vicdanı ve tanığı olmak zordur. Bazen dayanılmaz acılar verir. Soluğunuz kesilmek istenir. Nazik uyarılar sertleşir; gün ışığı perdelenir. Sizi her koşulda tanıklık yapmaktan geri bırakacak yollar denenir. Her çağda farklı denemeler, devletin içindeki yuvalanmış, kendilerini devletin, milletin yerine koymuş, böyle olduğuna inandırarak büyük insanlık düşmanlığı yapmış kişiler tarafından tercih edilmiştir.

 Camus çağının tanıklığını yaparken şu şekilde haykırır;

 “ Hiçbir şeyin anlamı ve değeri yoksa insan nasıl var olabilir? İdeolojiler çağı olan yirminci yüzyılda ve bununla birlikte çağımızda, insanları öldürmenin haklı çıkarılışın karşısında nasıl durula bilinir?

 Doğuştan bir tek yatkınlığım var. Ben, insan olarak mutluluk peşindeyim; sanatçı olarak da savaşlara, mahkemelere başvurmaksızın yaşatmak istediğim birçok kişi var sanıyorum… Eski zamanın sanatçıları zorbalık karşısında hiç değilse susa biliyordu. Günümüzün zorbalıkları gelişti; bugünün zorbalıkları ne susmayı kabul ediyor ne de tarafsızlığı. Kendini belirtmek, zorbalıktan yana ya da ona karşı olmak gerekiyor. Bu durumda benim de söyleyeceğim şu; Ben zorbalığa karşıyım…”

 Sanırım, çağına tanıklık yapan sadece sanatçılar, yazarlar, şairler değil; çağın içinde evrensel değerleri kendinde bulan ve bu özle besleneceğini, bu özle var olacağını bilen ve hisseden her insanın duruşu; zorbalığa karşı olmaktan güç alır; şartlar ne olursa olsun…

  Güven Serin
 



27 Temmuz 2013 Cumartesi

BENİ HATIRYANIZ



BENİ HATIRLAYINIZ

  Hatırlanmak, unutulmamak, birkaç sözcük ile anımsanmak istemek, sadece ve sadece insana özgü bir şeydir. İnsan, gizemli, marifetli, üst sınırları zorlayan, evren gibi genişleme merakı olan, sonlu bedeniyle sonsuzu hayal eden biricik canlıdır. En azından şu an için bilinen, akıl ve irade ile donatılmış tek canlı insandır.

 İnsanın marifetlerini, düşlerini, hayallerini saymakla bitiremeyiz. Vahşetlerini de, hilebazlıklarını da, kendi kendine oynadığı büyük oyunları da… İnsandır, sadece insan; hatırlanmak isteyen son nefesten sonra…

 Bir veda seslenişinin insan duygularının kaynayan haliyle seslenişidir de “beni hatırlayınız” sözcükleri… Hüzünlüdür… Bir daha görüşülmeyeceğinin anımsamasını da yapar… Ama kalıcılığa inanarak ayrılmak ister bu dünyadan.

  Filozofların beyin dalgalarıyla son nefese kadar verdikleri mücadelenin özünde de bu vardır. Bedenen kalıcı olmadıklarını her akıllı insanın bildiği gibi filozoflarda biliyordu. Bu sebepten hatırlanmalarını dilden dile anlatılacak öykülere aktardılar. Derilerin, papirüslerin, tuğlaların, killerin, taşların, kâğıtların üzerine kazıdılar hatırlanacak yaşamların diğer yaşamlara akmasını istedikleri sözcükleri.

  İnanmışlığın sevgisiyle yapılan her işin özünde hatırlanma isteği de vardır. Dikilen küçük bir çınar ağıcının büyücek oluşunda, yazılan dizenin, nesilden nesle kalacak oluşunda, bestelenen bir şarkının, yakılan bir türkünün anlattığı hikâyenin içinde hep hatırlanma, hatırlatma ricası vardır.

  300 Spartalının ölümüne verdikleri savaşın özünde de hatırlanma arzusu yatar. Ülkelerini kendilerinden çok daha güçlü bir orduya karşı savunan Sparta Kralı Leonidas ve askerleri öleceklerini bilirler. Kralın ölmeden önce ülkesini yolladığı haberciye söylediği son sözler ; “ savaşan bu kahramanları hatırlasınlar; bu kahramanlar ülkesini savunmak için savaştılar ve öldüler. Bizi hatırlasınlar! “

  Mustafa Kemal’in 1933 yılında Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırladığı nutukta çok önemli seslenişlerinden bir bölüm de;

“ Beni Hatırlayınız, hiç şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş vasfı ve kabiliyeti bundan sonra da devam edecektir. Yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur;

BENİ HATIRLAYINIZ! “

Hatırlanmak, anımsamak istemek gayet insani bir şeydir. İnsan denen canlı, bilgi ve sözcüğü keşfetmekle duygularını da keşfetmeyi öğrenmiştir. Bir duygu deposu, yüksek medeniyet arzusunda olan insan; hangi mesleğin içinde olursa olsun, yaptığı her iş, dünyevi ödüllerin çok ötesindedir.

  Kendini adadıkları işleri; resme, şiire, fotoğrafa, hikâyeye, romana, heykele dönüşür; bu dönüşümün özünü besleyen şey, ebedi bir hatırlanma isteğinin biricik hoşluğudur. Doktorun hünerli ellerinde de, hemşirenin sımsıcak gülüşünde de, dağ bayır demeden gezen Sıdıka Avar’ın, Hasan Ali Yücel’in, İsmail Tonguç’un eğitime, öğretime, aydınlığa olan inançlarında da bu hatırlanma asaleti vardır. Hatırlanma isteği, insan yüceliğiyle, insan sevgisi, merhameti, aklı, sanatıyla şekillenince tadına doyum olmadığı gibi, hatırlanışa, hatırlanacak olmaya HAK kazanılmıştır; evrenin yasası gibidir bu hatırlanma hakkı…

 Şarkıya ses veren sanatçı kadın da bu yüksek hikâyeyi anlatır; ezelden, ebediyete sürecek olan insanın hikâyesini;

Dudağımda yarım kalan
Söylenmemiş son sözümdür
Baki olsa da ayrılık
Aşk her daim ölümsüzdür;

Hatırla sevgili
O eski günleri çocuklar gibi

 Sözlerin, pırıltıların kıyamet gibi yağdığı, değişimin gün ile geceden bile hızlı aktığı, renklerin renge geçip, insanların her şeyi muhteşem bir tırtıl gibi tükettiği bu günde, bu kadar hızlı unutuluşların şimşek gibi çakıp yok olduğu gökyüzünün karanlık köşeleri gibi, sözlerin, hikâyelerin, anlatıların peşinde koşmamın sebebi de nazikçe HATIRLANMAK, dostlarım; bu hatırlayıştır esas olan, bana güç, kıymet ve ümit veren…

 Güven Serin