MUSTAFA KEMAL ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2026 Cuma

İZMİR'İN İLK GECESİ

 


                    İZMİR’İN İLK GECESİ: BİR BAYRAK, BİR ŞARKI

    9 Eylül 1922…İzmir, o günün sabahı bir başka şehirdir artık. Sokaklarında dumanların tortusu ve yanık kokuları, duvarlarında işgalin izleri, insanların yüzünde hem yorgunluk hem de tarifsiz bir ferahlık… Zafer dediğimiz şey, çoğu zaman bir çığlık gibi düşünülür. Oysa o sabah İzmir’de zafer, daha çok derin bir nefes gibidir. Uzun süre suyun altında kalmış bir bedenin, nihayet başını yüzeye çıkarması gibi…

  Şehre girildiğinde bir binanın eşiğine serilmiş bir Yunan bayrağı görüldü. Rivayet farklı sözcüklerle anlatılsa da; özü aynıdır.”Onlar gelirken bizim bayrağımızı çiğnediler.” Denir. Öfkenin en pişmiş bir hali, intikamın en cazip zamanıdır… Ama taş mekânın eşiğinde bir cevap duyulur:

“Kaldırın o bayrağı. O bir milleti temsil ediyor.”

  Bu sözün tonu yüksek değildir; bağırmıyor, ama bir medeniyet terbiyesi taşıyor. O cümleyi kuran kişi, sadece bir kumandan değil, bir karakter inşa edicisidir: Mustafa Kemal Atatürk…

   Zafer sarhoşluğu ile insan kalma sınavı arasındaki o ince çizgide, tercihini yapmıştır. Bayrağa saygı, aslında millete saygıdır. Düşmanın bayrağını çiğnemekle kendi bayrağını yüceltmiş olmaz insan. Aksine, kendi değerini küçültür. O sabah İzmir’de sadece bir şehir kurtarılmamıştır, bir ahlak dersi de verilmiştir.

   Akşam olmuş, ilk akşam yemeği yenilecektir. Aynı masada yılların yükünü omuzlarında taşıyan komutanlar, askerler. Fizikken yorgunlar, zihnen ise daha da yorgunlar! Uzun bir savaşın, Balkan bozgunlarının, Çanakkale’nin, Sakarya’nın, Büyük Taarruz’un ağırlıkları vardır üzerlerinde. Sessizlik çöker sofraya. Öyle bir sessizlik ki, top sesinden daha ağırdır bazen. Ve o sessizliği bir cümle deliyor:

“Bu kadar sessiz oturulur mu? Bari bir şarkı söyleyelim…”

Şarkıya başlar:

Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü…

  Söylenen eser, klasik musikimizin en zarif şarkılarından biridir: Yine Bir Gülnihal eseridir. Bestekârı, musikimizin zirve isimlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi. Rast makamında…

   O ana,9 Eylül 1922 gecesine bir gidelim! Bir gün içinde iki sahne: Kapıda çiğnenmeyen bir bayrak ve masada söylenen bir şarkı…

  Savaş meydanlarından çıkmış bir komutan,zafer gecesinde neden bir marş değil de bir klasik Türk musikisi şarkısı söyler?Neden gür bir zafer nidası değil de “gülnihal” ?

   “Gülnihal”…Gül gibi taze, narin bir fidan, ince bir dal, yeni bir filiz… Bu memleketin; memleketimizin kendisidir o gülnihal. Yıllarca budanmış, yakılmış, işgal edilmiş; ama yeniden filiz vermiş. Taze… Kırılgan… Korunması gereken…

   Rast makamının o dengeli tınıları, sanki bir milletin yeniden ayağı kalkışını anlatır. Ne taşkın, ne de hoyrat! Sevinç var ama ölçülü. Gurur var ama kibirsiz…

  Bu bir ülke meselesidir; silah tutan elin, bir akşam sofrasında nağmeye eşlik edebilmesi… Zafer kazanan bir kumandanın, düşman bayrağını çiğnetmemesi… İşte medeniyet, tam da orada, yeniden başlıyor…

  Düşmana benzememek, kazanılan zaferden sonra kendi karakterini ortaya koyma bilincini ekmek; bir milletin karakterini ortaya koyar…

  İzmir gecesi bize yüksek bir karakterin öyküsünü anlatıyor:

Gerçek gücün bağırmadığını, gerçek zaferin hoyrat olmadığını, gerçek büyüklüğün insan kalmak olduğunu…

  Aradan yıllar geçer ve o gece sofrada söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,tarih sayfaların arasında kalmaz. Sanatçılarımız tarafından farklı zamanlarda seslendirilir.1990’lı yılların başında Barış Manço bu eseri yeniden seslendirdiğinde yaptığı şey sadece nostalji değildir. O,kendi kültürüne yaslanarak evrensele uzanmayı bilen bir sanatçıdır. Geleneği vitrine koymadı; yaşattı. Şarkıyı yeniden yorumlarken bir klasik Türk musikisi eserini yeni kuşakların kulağını taşıdı.

   Ve belki de bu yüzden, o gece söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,yalnız bir gönlün değil, yeniden doğan bir memleketin nağmesidir

 Güven SERİN 


 

 

 

  


10 Eylül 2025 Çarşamba

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE

 



ATATÜRK’ÜN GENÇLERE “MUTLAKA OKUYUN” DEDİĞİ O KİTAP

    ( Beyaz Zambaklar Ülkesinde )

 Atatürk’ün başucundaki formül: Bir avuç aydının bataklığı vahaya çevirmesinin gizemi o kitabın sayfaları arasındaydı.

 Hiç düşündünüz mü? Binlerce kitap devirmiş, bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir cumhuriyet kurmuş, strateji dehası bir lider, niçin Finlandiya gibi uzak o zamanlar adı sanı pek duyulmamış bir ülkenin hikâyesini bu kadar önemser? Mustafa Kemal Atatürk, Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını okuduğunda sadece etkilenmekle kalmaz, bir emir verir: “Bu kitap, derhal okulların, özellikle de askeri okulların müfredatına alınacak!”

 Peki, neydi o sarı sayfalardaki sır? Atatürk,”Suomi” yani “Bataklıklar Ülkesi” olarak anılan Finlandiya’nın hazin hikâyesinde ne görmüştü?

 Kitap, bir milletin uyanış destanıdır. Yüzyıllarca İsveç ve Rusya’nın gölgesinde kalmış, kendi dilini ve kültürünü unutmaya yüz tutmuş, yoksulluk ve cehalet içinde çırpınan bir halk… Kısacası, umutsuzluğun donmuş toprağı Finlandiya. Ama sonra bir avuç idealist aydın, bir avuç “halk kahramanı” ortaya çıkar. Bunlar krallar, komutanlar değil; Johan Vilhelm Snellman gibi filizoflar, köy papazları, öğretmenler, doktorlar ve hatta okuma yazma bilen köylülerdir.

 Bu isimsiz kahramanlar, ülkeyi kılıçla değil, fikirle kurtarmaya karar verirler. Köy köy gezer, bataklıkları nasıl kurutacaklarını, modern tarımı, hijyeni, en önemlisi de okuma yazmayı ve milli bilinci anlatırlar. Kışlalardaki subaylar, askerlere sadece savaş talimi yaptırmaz, onlara birer “aydınlanma neferi” olmayı öğretir. Rüşvetçi memura, tembel halka, miskin aydına karşı amansız bir “kültür savaşı” başlatılır.

Kitabın ana fikri şudur: Bir ülkeyi kurtaracak olan ne topraktaki maden ne de kasadaki altındır. Bir ülkenin gerçek hazinesi, halkın irfanı, çalışkanlığı ve ahlakıdır. Finlandiya, bu bir avuç insanın yaktığı meşale sayesinde, o bataklıklar diyarından pırıl pırıl, modern ve örnek bir cumhuriyete, bir “beyaz zambaklar ülkesine” dönüşür.

Atatürk neden bu kitabı seçti?

 Şimdi resmi daha net görüyoruz,değil mi?Atatürk,Finlandiya’nın hikâyesinde aslında Türkiye’nin yol haritasını görmüştü.O,”bataklık” kelimesinde yoksulluk,cehalet ve teslimiyet içinde kıvranan Anadolu’yu; “beyaz zambaklar” da ise kurmak istediği aydınlık,çağdaş ve onurlu Türk milletini görüyordu.

 Atatürk’ün üzerinde durduğu detaylar tam da bunlardı:

 1-Kurtuluş Yukarıdan Değil, Aşağıdan Başlar: Devrimler sadece Ankara’dan kanun çıkarmakla olmazdı. Asıl devrim, köydeki öğretmenin, kışladaki subayın, hastanedeki doktorun halkın zihninde yapacağı devrimdi.

 2-Ordu Sadece Vatanı Değil, Fikri De Korur: Askerin görevi sadece sınır beklemek değildi. Atatürk, askerin her gittiği yere medeniyet, bilgi ve aydınlanma götüren bir “irfan ordusu” olmasını istiyordu.

 3-Yaşamı Yenilemek: Bu ifade kilit noktadadır. Mesele sadece düşmanı kovmak değil, düşmanın geri gelmesine sebep olan cehaleti, tembelliği ve kötü alışkanlıkları da kovmaktır. Yani hayatı, zihinleri, toplumu kökünden yenilemek gerekiyordu.

 Peki, bu kitap bugün bize ne söyler?

 Sızlanmayı Bırak, Sorumluluk Al: Kitap “devlet yapsın” kolaycılığını reddeder.”Ben bu ülke için ne yapabilirim?” sorusunu sordurur. Bir çöpü yere atmamaktan, işini en iyi şekilde yapmaya kadar her şeyin bir vatan hizmeti olduğunu hatırlatır.

 Gerçek Güç, Bilgidir: Bir milleti ayağı kaldıranın da batıranın da eğitim ve kültür olduğunu tokat gibi yüzünüze çarpar.

 En karanlık, en imkânsız görünen anlarda bile bir avuç inançlı insanın neleri yapacağını gösterir.

O beyaz zambakları kendi toprağımızda yeniden yeşertme görevi, dün olduğu gibi bugün de hepimizin omuzlarındadır.

 Güven SERİN 



24 Ağustos 2024 Cumartesi

GEL GİTME KADIN

 

İNTERNET

                                                     GEL GİTME KADIN

 Mustafa Kemal Atatürk’ün müzisyenleri çok sevdiği herkes tarafından bilinir. İnsan ruhuna iyi gelen, insanı bilinç, düşünce ve yenilenme seviyesine getirecek her türlü sanat dalı ve bilimin peşinde koşan Atatürk’ün 24 yıl yanında duran, yaverliğini yapan Cevap Abbas;

 “ …Atatürk’ün sofrası bir okuldu “ sözünü kim bilir kaç kez tarihe, insan sosyolojisine, milletimize not olarak emanet etmiştir.

  Turgut Gürer’in eserinde, Cevat Abbas Gürer’in anıları bir bir incelenmiş, çok faydalı bir eser haline getirilmiştir. Yine bu eserde Sabiha Gökçen’in bir anısı da anlatılmıştır.

   Müziği çok sevmesi dolayısıyla, bir akşam yine müzisyenler davet edilmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasında, fiziksel beslenmelerden çok öte sanatsal, kültürel bir beslenme gecesi yaşanıyordu. Konuk sanatçılardan birisi de Selahattin Pınar,”Gel Gitme Kadın “ şarkısını söylerken Mustafa Kemal Atatürk’ün gözleri doluyor; ağlamaklı bir halde…

   Sabiha Gökçen, hatırasını anlatırken;

 “ Onu ilk kez böyle bir halde, bir şarkıyı dinlerken gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm! Acaba bir kadın mı var diye düşündüm!” ifadelerine dikkat çekiyor.

   Ertesi gün Mustafa Kemal Atatürk, her zaman yaptığı gibi geceye dair bildik soruyu sorar;

“ Akşam nasıl geçti?” sorusuna Sabiha Gökçen; “ Güzeldi paşam. Fakat bir şarkıda gözleriniz yaşardı. Biz üzüldük. Hiçbir şey söylemedi ve durdu.” Mustafa Kemal Atatürk, gece ve dinlerken hüzünlendiği şarkıya ait bir hatıra olup olmadığın sorusu karşısında; “ Yak şu sigaramı kızım” cevabını verdi. Bir saat sonra Sabiha Gökçen’i çağırtır.

—Hazırlan çiftliğe gidiyoruz.

—Hazırlandık ve yola çıktık. Atatürk, yaver Cevat Abbas ve ben aynı arabadaydık. Çiftliğe doğru yaklaşıyorduk. Atatürk Cevat Abbas’a seslenerek:

—Bak Cevat, biz Anadolu’ya çıktığımızda bir marş söylerdik, deyince Cevat Abbas:

—Dağ Başını Duman almış paşam, diye cevap verdi.

—Hep bir ağızdan marş söylemeye başladık. Bana dönerek:

—Biz Anadolu’ya çıktığımızda, altımızda kırık dökük bir arabayla, yine kırık dökük yollar üzerinde dolaşırken bu marşı söylerdik, çocuğum.

—Baktım yine gözleri yaşarmıştı. Yine; “Yak şu sigaramı kızım” dedi. Bir akşam önceki toplantıda, onun gözyaşları ile bir kadın ilişkisi kurmaya çalıştığım için utandım. O zaman ve daha sonraki günlerde durumu iyice anladım. O,hemen her zaman, hatta mesut bir eğlence anında dahi, acı tatlı çeşitli memleket hatıralarıyla yaşar…

  Bir Kurtuluş öyküsü, bir Gelibolu Destanı kolay yazılmadığı bellidir. Mustafa Kemal Atatürk, bir dahi olmayıp, sıradanlığın, zaafların içende yenilen bir kişi olsaydı, çok sıcak bir camın üzerine soğuk su döken yaşlı kadının bize verdiği nasihat ve yaptığı deney gibi; o cam her yerinden tuzla buz olurdu…

    Mustafa Kemal Atatürk’ün olmadığı yerde, şu an için vatanımız neresi olur, nerede sığınmacı, nerede kemirilen, eritilen bir milletin fertleri olarak yaşardık; bilinmez…

 Güven SERİN 

  



24 Nisan 2024 Çarşamba

ANZAKLAR KAÇARKEN BİLE DESTAN YAZMIŞ!

 

İNTERNET


                                 ANZAKLAR KAÇARKEN DESTAN YAZMIŞ!

  Ne Garip kahramanlıklar, ne garip destanlar yaratıyor:- İngilizlerin emriyle Gelibolu’na gelen Anzak-Avustralya, Yeni Zelanda insanları…

  Anzakların, yani; Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların, İngilizlerin, Fransızların Gelibolu’nu işgali istedikleri gibi sonlanmadığı gibi, on binlerce insanın canına kıymalarına neden oldu. Boşu boşuna “Kanlısırt” diye isimler takılmadı, henüz bıyığı bile terlememiş askerlerin kanlarıyla sulanan tepelere…

   Gelibolu da başaramadıklarını birkaç yıl sonra İstanbul’u, Anadolu’yu işgal edip kendi haritaları üzerinde çoktan paylaşmaya başlamışlardı bile. O deha çıkmasaydı gün yüzüne, durmasaydı Conkbayırı, Anafartalar tepelerine; bambaşka bir işgal, saldırı, eziyetle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdı…

    25 Nisan 1915 şafak vakti işgal ettikleri Gelibolu Sulva Koyu askerleri, subayları; ölümleriyle ayrı, cinayetleriyle apayrı destansı dokunuşları kaleme aldılar.

   Avustralyalı General Bradenell White, kahramanlık destanı yazdıkları sanan askerlerin başında bulunuyordu. Gelibolu, Anafartalar, Conkbayırı ele geçirilemediği için, kış gelip çattığında geri çekilmeyi doğru buldular. Anzakların geri çekilişini yöneten General White için şu sözcükler yazıldı;

  “ White ve ekibi 80 bin askerin her birini sadece güvenli şekilde kurtarmakla kalmayıp, geride bir kişi bile bırakmadı…”

  General Whit’e duyulan, gösterilen övgüleri görüyor musunuz? Ya şu soruyu sorsak onlara:

 -        Burada, Türk topraklarında işiniz neydi? Kaçışı, onlara göre başarılı tahliyeyi yaptınız yapmaya da, bıraktığınız binlerce genç Anzak-Avustralyalı, Yeni Zelandalı askere ne diyeceğiz. Hepsi, ölümü zamansız ve işgal ettikleri topraklarda ölümlerin en kara, en feci şekilleriyle karşılaşmaları da bu destanın bir parçası mı?

   Kendilerince İngilizler tarafından kandırılmış Avustralyalılar, Yeni Zelandalı asker ve subayların stratejisi, Türklerin olduğu tepeleri ele geçirip boğaza ulaşmak. Ne kadar Türk öldürürlerse o kadar çok nişan, ödül aldılar…

   Ölümün kokusu kim bilir kaç km öteden bile duyuluyordu. Haftalarca alınamayan, gömülemeyen askerlerin bedenleri tanınamayacak bir halde; şişmiş, kararmış, kokmuş, insanı insanlığından çok başka âlemlere taşıyacak hallere ulaşmıştı. Buna rağmen askerler durmadan savaşıyordu. Türk askerleri vatanını savunmak, ellerinde kalan yurtlarını korumak için savaşırken, Anzak olarak bilinen ve diğer taraflardaki İngiliz, Fransız askerleri de sömürge dünyalarına bu kadim toprakları da eklemek amacıyla, yepyeni silahları, çok bol mermileri deniyorlardı. Düşleri, kahramanlıkları, alacakları nişanlar ve sıkça verilen ödülleri için savaşıyorlardı…

   21 Nisan 1915 şafağında yüzlerce küçük tekne Suvla-Anzak Koyu içerisine doluşmuştu. Binlerce Anzak askeri öldürme düşleri içinde, yepyeni postalları, silahları ve gencecik bedenleriyle sağa sola kaçışıyordu.17 Aralık 1915 gecesi de kendilerince muhteşem bir TAHLİYE, GERİ ÇEKİLME dedikleri kaçışları da, yüzlerce tekneye binmiş, yaralı, bitkin ve bazıları için Truva Destanı kadar önemli bir destan içerisinden,gecenin karınlığı gibi ayrılıyorlardı… Gelibolu Destanı içinden başka destanlar yazmaya gidiyorlardı…

  11 Kasım Perşembe günü, henüz savaş bitmemiş ve Türklerin bayram kutlamaları için büyük sessizlik devam ediyordu. Türklerin bulunduğu mevzilerden Anzak askerlerine sigara ve üzerinde mesajlar yazan kâğıtlar da fırlatılıyordu. Bu kâğıtların birisinde şu sözcükler yazılıydı;

“ Sadakayla yaşayan adam domuzdur. Karnımız tok, yiyeceğimiz bol. Bedenimizde ellerimiz, ellerimizde süngülerimiz var. İngiliz’in bol silah ve cephanesi olabilir ama bizim süngümüz ve aklımız var.” Sigara paketleri üzerine ise başka mesaj vardı;

   “ Alın, afiyet içinde için mutlu düşmanlarımız.”

   Türk askerlerinin, bizlerin atalarının Gelibolu Destanı yazılırken, savaşa ara verdikleri zamanlarda düşmanları için düşüncelerini anlatan bazı notlar; Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin evlerine gönderdikleri notlardan alınarak kitaplaştırılmış, belki de insanlık tarihine çok değerli savaş vahşeti ve sosyolojisi nedir ve ne değildir, anlatma becerisidir; kim bilir…

Güven SERİN

 




11 Mart 2024 Pazartesi

ZAFERİN RENGİ

 

İNTERNET

                                                       ZAFERİN RENGİ

    Sinemalarda 16 Şubat tarihinde gösterime giren film: Zaferin Rengi, Abdullah Oğuz imzasını taşıyor.1918–1923 yıllarını, işgal edilmiş bir milletin sadece topraklarını, vatanını değil, ezilen, küçümsenen, onurunu da nasıl savunacağını ve savunduğunu anlatıyor…

   Bu filme sadece Fenerbahçe taraftarı olarak gider, sonsuz bir mutluluk duyarsanız da haklısınız derim. Övünmek, onur duymak, nesillerden nesle aktırılan sportif zekânın, inancın ve sevginin karşılığını savunmak, göstermek sosyolojinin, psikolojinin onaylayacağı davranış biçimi değil midir?

   Filmi izleyenler veya izlemeden yorumlayan, film ve tarih görgüsü olmayanların yaptığı ve yapacağı ciddiyetten uzak eleştirileri dikkate almayacağım. Bir film yapımcısı, iyi bir tarihçi eleştiri yaparsa, başımın üzerine koyup anlamaya çalışacağım…

   6 Mart Çarşamba günü filmi izlemek için yola koyuldum. Halk Günü uygulamaları yaptıkları için epey pahalı olan film ücretinin yarısını verdikten sonra film saatini heyecan içinde bekledim.

  Bir kez daha uyarmalı ve hatırlatmalıyım! Filmlere epey yüksek ücret vererek giren film seyircisi neredeyse 15–20 dakika reklâm izliyor, dinliyor. Korkunç değil mi? Zorunlu bir film, sanat işkencesi değil mi?

   Yine filme dönmek istiyorum. Bir Beşiktaşlı, hatta doğuştan Beşiktaşlı olarak gündüz gösterimi olan filme; 4 numaralı salona girdim. Bir tesadüf mü diyeceksiniz bilmem! Ayırttığım koltuk H–11.Benden başka filmi izlemeye gelen kişi sayısı da 11. Aynı zamanda tarihimizin en önemli bölümünü anlatan filmin epik tarafı, filmin en önemli bölümünü anlatan Fenerbahçe futbol takımının sahadaki dizilişi, sarı lacivertli futbolcuların sayısı da bilindiği gibi 11’di.

   Kitapları istediğimiz kadar okuyalım; sanat dallarının diğerleri devreye girmezse bir ulusun, tarihsel öneme çok büyük olan dönemlerin en önemli parçaları eksik kalıyor. Diğer nesillere aktaramadığımız tarih bilimi de sürekli yenilenen, dönüşen milletlerin gençliği için yok hükmünde olacaktır.

   Osmanlı, koca bir imparatorluğun yok oluş-bitiş zamanları, İstanbul, Anadolu ve Trakya’nın işgal yılları ama aynı zamanda Mustafa Kemal’in dehasının bir kez daha ortaya çıkması ve derin uykuya dalmış bir milletin uyanış yılları başlamıştır.

   İşgal güçlerinin, dünyayı sömürmekten bıkmayan İngilizlerin işgal ettiği İstanbul, kontrol altına aldığı Saltanat ve Anadolu’ya giren Yunan askerleri, yaşanan ve yaşatılan bin bir türlü eziyetlerin, her birinin bir film, tiyatro olabileceği gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

  Tarihimize ve başka milletlerin tarihlerine öfke, kin duyarak değil, anlamaya çalışarak, anlaşılır olmayı öğrenebilir, öğrendikçe, niçin başımız yere eğilip, niçin ezildiğimizi de gençliğimizle birlikte kavrayabilir, diğer uluslar içinde gıpta edilecek bir ulus olmanın yüce aklına, saygınlığına da sahip olabiliriz.

   Bu kadar zengin tarihi, özellikle edebiyata, sinemaya, tiyatroya bu kadar çok ve tarihsel önemi olan konu bulunabilecek az millet ve vatan vardır.

   Abdullah Oğuz ve ekibi 1918–1923 döneminin az duyulan, çok öne çıkmayan çok önemli bölümlerini mercek altına almışlar. Sinema dili, teknolojisiyle bitmekte, ışığı ve soluğu sönmekte olan bir ulusun lideriyle birlikte en önemli futbol kulüplerimizden birisi ola Fenerbahçe’nin Kurtuluş mücadelesine futbol ayakları, ulusa adanmış genç yürekleri, yöneticileriyle yaptıkları katkının önemini; hiç gocunmadan, sıkılmadan ağlayarak anlayabilir ve anlatabiliriz…

   Bir toplum hep ağlayarak mı onur duyacak ve sevinecek? Geçmişi bu kadar büyük kırılmalarla doluysa, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı eğitim, öğretim, sanat, felsefe, tarih anlayışı izlediği yolda emin adımlarla gitmiyor veya gidemiyorsa; geriye kalan şey, filmlere, destanlara, tiyatrolara ağlamak…

  Ağladığımız filmler, tiyatrolar belki de o günün işgal altındaki ulusumuza, Fenerbahçe futbol takımının İngilizlerle yaptığı maçların verdiği morali, sunduğu uyanış dokunuşunu alacağız; “Yeter” diyeceğiz; bu kadar uyku ve

kandırılmak; “ Yeter…”

 Güven SERİN 


 

 

 

   



30 Ağustos 2022 Salı

İLERİ KARDEŞLER VATAN İÇİN İLERİ

 

İNTERNET

                                   İLERİ KARDEŞLER VATAN İÇİN İLERİ

               ( Yaşasın Millet! Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Vatan! )

 

  1840 yılında Tekirdağ’da ahşap ve bahçeli, Ortacami Mahallesi’nde bir evde doğan Namık Kemal, Tekirdağlı olmaktan çok öte bütün vatana ait bir aydın, aydınlanma düşünceleri içinde Türk tarihine; coşkun bir ırmağın bereketi olan sözcükleri, felsefeyi; vatan, hürriyet ve istiklal bilincini armağan etti;

“ VATAN… MİLLET… HÜRRİYET… İSTİKLAL…”

 Sözcükler, insanın ruh zenginliği ve imbiğinden süzülmüş, insanlığa bırakılan en hakiki gerçeğin ölümsüz efendileridir. Sözcükler, ancak kendilerini var eden milletin en son ferdinin ölümüyle birlikte kendiliğinden çekilirler dünya sahnesinden. Antik dünyanın, uçsuz bucaksız mezarlık sessizliğine kavuşurlar; çam, rüzgâr, yasemin, ıhlamur, adaçayı, kekik kokan antik dünyaların öz çocukları gibi sırlarıyla birlikte birbirine sokulup, büzüşürler…

  Bir düşünün; vatan olmadan millet olmanın çaresizliğini? Hürriyet, istiklal olmadan milletin halini? Ve hazır düşünme zarafeti içine girmişken Kurtuluş Savaşı’nı düşünelim; yokların, yok oluşların, başka milletlerin bayrakları, cümbüşleri ve eziyetleri altında İstanbul, İzmir, Tekirdağ’ın ve diğer şehirlerimizin halini…

  Osmanlı İmparatorluğuna “Hasta Adam” dedikleri vakitler Genç-Yeni Osmanlılar içinde vücut buldular.

  İnsanın ruhu gelişmeye, dönüşüme yazgılıdır. Bedeniyle birlikte “ değişmeyen tek şey değişimin kendisi” felsefesi kadar gerçektir. Zamanın ağır çarkı dönerken, değişmeyen, direnen her şeyi un ufak eder.

  Aydınlanma, kişinin özgün ve özgür iradesiyle başlar. Namık Kemal içinde böyle irade, değişimin, dönüşümün şartları hem yaşadığı çevrede, hem de kendi karakterinde gizliydi.

  Okuyan, öğrenen, deneyim sahibi olan her fert, kaçınılmaz şekilde üretmeye yazgılıdır. Şiir, hikâye, roman, tiyatro, söylev, resim, heykel daha bir sürü şey…

  Namık Kemal’in en önemli üretimlerinden-eserlerinden birisidir Vatan yahut Silistre tiyatro oyunu.1Nisan 1873 yılında Gedikpaşa tiyatrosunda sahnelenir. Seyirci coşar; her izleyişte hep aynı sesler duyulur tiyatro salonlarından sokaklara, caddelere taşan insan sellerinden;

  “ YAŞASIN VATAN! KEMAL BEY ÇOK YAŞA” 

  Coşku büyüktü, halk bu sözcükleri ve tiyatro oyununu sevmesine sevmişti ama Namık Kemal ve arkadaşlarının tutuklanmasına da giden sürecin başlangıcıydı; arkadaşlarıyla birlikte tutuklandılar.

    Sultanahamet hapishanesinden ayaklarında zincirleriyle çıkartılmışlar, sürgüne gönderilmek amacıyla Sirkeci’ye doğru yürümeye başlamışlardı. Halk onları ibretle seyrediyordu. Daha bir hafta önce alkışlanan; “ Yaşa, çok yaşa Kemal Bey” denen insan sürgüne yollanıyordu. Namık kemal’in tek umudu halktı. Arkadaşlarına sıklıkla; “ Eninde sonunda bizi halk kurtaracak. Bir şekilde sürgüne gitmemizi engelleyecek.” Diyerek, fazlasıyla inanmış olduğu İstanbul halkına güveniyordu.

   Yaşasın Vatan! Yaşasın İstiklal! Yaşasın Hürriyet! Demenin suçu ne olabilirdi? Neyle suçlandıklarını bilmiyorlardı.9 Nisan 1873 günü sisler içinde İstanbul Sirkeci limanından bir gemi ayrılıyordu. Geminin içinde olan aydınlardan birisi de 33 yaşındaki Namık Kemal’dir. Daha bir hafta önce Vatan yahut Silistre piyesine seyreden, çok beğenen, alkışlayan, bilinçlenen halkın kendilerini bir şekilde kurtaracağına inanıyordu.

  Vapur içindeki yazarlar, şairler, aydınlarla sürgün yolculuğuna başladıktan sonra dahi Namık Kemal; “ Halk gelip bizi bu zalimlerin ellerinden kurtaracak” sözcüklerini hiç bıkmadan tekrarladı.

  Vapur Sarayburnu’nu geçip Marmara’ya açıldıktan sonra umudu azalan Namık Kemal Fransızların Milli Marşı olan Marseyyez’i Çanakkale’ye kadar okumaya başlar;

“İleri kardeşler vatan için ileri!

Şan şeref günü geldi çattı işte!

Karşımıza geçmiş kanlı sancağını

Tiranlık bir kez daha çekiyor göndere”

  Marşın içindeki devrimci sözcükler Namık Kemal için sığınma, dik durma, ruh ve beden bütünlüğüne dönüşmüştü. Çanakkale’de onları bekleyen Kandiye vapuruna bindiklerinde nereye gideceklerini o vakit öğrendiler. Namık Kemal Kıbrıs Magusa’ya kale hapsine, Ahmet Mithat Efendi ise Rodos’a sürgüne götürülüyordu.

  Altı gün süren fırtınalı Ege ve Akdeniz yolculuğundan sonra sürgün günleri başlamıştı. Namık Kemal’in ruhundan süzülen sözcükler beyaz kâğıda dem salıyordu;

“ Pencereden bakıp da sahralar dolu harabelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe, sur-i İsrafil çalınmış fakat ben işitmemişim zannediyorum.”

“ Yaşasın Vatan! Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Millet! Yaşasın İstiklal! Kemal Bey çok yaşa!”

  Bir başka Kemal’i; Mustafa Kemal Atatürk’ü boşu boşuna etkilememişti Tekirdağlı şair Namık Kemal: Vatan, Millet, Hürriyet, İstiklal bilinci ve inancı Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bağımsızlık benim karakterimdir” dedirten şanlı öykü böyle bir şeydi…

  30 Ağustos Zafer Bayramımız KUTLU olsun…

 Güven SERİN 



6 Ağustos 2020 Perşembe

VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR



  VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR


   Bu sözcüklerin söylendiği zamanlar;1912 yılıdır. Koskoca imparatorluk çöküşe girmiş “vatan toprakları” bilinen yerler bir bir gitmektedir.24 Ekim 1912 Avrupa Türkiye’si kaybolmuş Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmişlerdir. Edirne bile Bulgarlara bırakılıp barış yapma sürecine girmişti. Makedonya, Selanik artık bizim değildi.

 Bab-ı Âli Caddesinde “Meserret” kıraathanesinde birkaç asker bir araya gelmişti. Bu askerlerden birisi de Mustafa Kemal’dir. Elden gitmiş Selanik’ten gelen birkaç askerin yanına yaklaşan Mustafa Kemal; -Nasıl bıraktınız? Selanik’i bu kadar ucuza teslim ettiniz? Sorularını ruhunu kavuran bir ateş içerisinde soruyordu. Selanik’i elinde bulunan 60 bin kişilik ordusuyla Yunanlılara bırakan asker; Hasan Tahsin Paşa’dır…

  Sözü getirmek istediğim yer şurasıdır. Tarih; yani geçmiş değerlidir. Geçmişin kayıplarını bilmek ve anlamak sadece geleceği değil günü kurtarır. Geçmişin çıkınında o kadar çok tedbir, o kadar çok deneyim yatar ki, sadece biraz anlayış, biraz sorgulama ve bilgi akışı sağlamakla yaşamın değeri arttığı gibi, yaşadığımız şehre, ülkeye katkılarımız da artar. Gün geçmiyor ki bir kirli bilginin ayrıcalığını, insanımızı bölme, bölüştürme saldırıları varlığı eksik olmuyor. Kirli-yanlış bilginin en çok yayıldığı ülkeler arasında neredeyse birinci durumdayız…

  Bana uygar ülke nedir; hangi göstergelerle ölçülür deye bir soru sorsanız; birkaç amatör bakış sözcüğünü sıralarım. Birincisi, hastane, hapishane ve adliye sarayı açmakla övünmeye ülke yöneticileri derim. Sanatın, felsefenin, demokrasinin en yaygın anlayış, ortam bulduğu ülkedir, derdim. Geçmişi sorgulayıp, kötünün ve iyinin rafine edilmiş halini, ülke gençliğine anlatan öğretmenlerin özgür olduğu, kurumların kendi bağımsızlıklarını, hadlerini bilmiş olma seviyesine geldikleri ülke derdim…

  Böyle ülkelerin insanları yaşanan en zor zamanları panik olmaktan öte, ayrı bir deneyim ve tecrübe yaşayarak atlatırlar. Ölümlerin, yasakların matematiksel algısından korkup saklanmak, kaçmak yerine, onurlu bir şekilde yaşamın her zerresini anlamlı kılacak saygın duruşlar yaşarlar.

  Tekirdağ’ın gelişmişliğini tarihe verdiği önemle, güne taşıdığı kültürel zenginliklerle görmek, değerlendirmek isterim. Anıları, hatıraları var eden, onların diğer kuşaklara aktarılmasını sağlayan şeyler kitaplar olmakla birlikte aynı zamanda; mekânlardır. Yani, insan ruhunun iç içe geçtiği mekânlar, yaşlı ağaçlar… Bunların kıymetini bilmek, o mekânlarda geçen olayları, eğlenceleri, hüzünleri de kayıp etmek anlamını taşıyor.

  Messeret Kahvesi de böyle mekânlardan sadece birisi. Bu mekânda kimler olmadı ki? Mustafa Kemal’den tutun da, Orhan Kemal’e, Sait Faik, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday, Halit Ziya Uşaklıgil’e kadar insanlar burada; siyaset, edebiyat, sosyal meseleleri konuştu; düşleri gerçeklerle yüzleştirdi.

  “Vatan mutlak selamet bulacaktır.” Bu düşünce, inanmış, öğretilerle donanmış, kendi özünü bulmuş insanlar için çok şey ifade eder. Malazgirt, Mohaç Muharebesi, Çanakkale-Gelibolu ve Kurtuluş Savaşı, böyle insanların selamete giden yolda izledikleri yol-felsefe ve askerlik sanatına, sosyal hayata verdikleri değerlerin önceliğini çok iyi zamanlama ve kararlılık göstermeleri sayesinde elde edilmiştir.

   Esenliğimiz, yaşamın kıyıcığında bir yudum yaşam ömrümüz her daim şiir tadında olsun; Attila İlhan, yani, yaşadığı mekânlara, şehre hizmet etmiş bir şair;

“ Kanatları parça parça bu Ağustos geceleri

Yıldızlar kaynarken

Şangır şangur ayaklarımın ucuna dökülen

Sen

Eğer yine İstanbul’san

Yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

Pançak pançak şiirler tüküreceğim

Demek yine ben

Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor”

Güven SERİN 


2 Haziran 2017 Cuma

ATATÜRK'ÜN KOLİBASI-KULÜBESİ


İNTERNETTEN



ATATÜRK’ÜN KOLİBASI-KULÜBESİ
------------------------

  Koliba sözcüğünü duymayalı neredeyse 40 yıl oldu. Rumeli ağzıyla kulübeye, bizimkiler de; amcalar, babamlar; tüm Paşaköy halkı koliba derdi. Tıpkı, Mustafa Kemal’in dinlenmek için, belki o büyük sorumluluğu hafifletmek,  heyecanı, yorgunluğu biraz süzmek adına, Ankara Söğütözü Mevkinde 1926 yılında kendi parasıyla yaptırdığı koliba-kulübesine kaçışın resmini yapamadığım için, yazı sanatıyla anlatmaya çalışacağım.

  Yakın zaman önce şehrimize 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşını anlatmak için gelen Orhan Karaveli’nin hatırlatması, uyarısıyla bilgilendik. Mustafa Kemal’i çocukken birkaç kez gören,80 yıllık sevginin, büyük saygınlığa dönüştüğünü dinledik.

  87 yaşında olan Orhan Karaveli; saygın bir yazar olmanın yanında, gerçek bir Cumhuriyet sevdalısı, su katılmamış bir aydın algımızı perçinlemiş oldu. İlkokul çağlarında Atatürk’ün Söğütözü mevkinde yaptırmış olduğu bir gözlük kolibası-kulübesi, Orhan Karaveli’nin çocuk anılarında da geçiyor;

  Bir kerpiç ev, küçük bir mutfak; kahvesini pişirecek kadar. Ot yatak, birkaç hasır sandalye ve bir sehpa… Ki küçük sedir; Atatürk’ün dinlendiği, doğanın koynunda huzur aradığı yerin bütün lüksü, zenginliği bunlar. Bir de petrol lambası…

  Orhan Karaveli, çocuk gözüyle aklında kalan kolibayı; sanki çocuk ruhuna bürünmüşçesine öyle güzel kompozisyon ediyor ki; ot yatağın, hasar sandalyelerin kolibası, insan ruhunu saran yuvaya dönüşüyor.

  Yetmiyor; kolibanın önünden küçük bir derenin şırıltılar içinde aktığını, çayırların ot kokularını, söğüt, dişbudak, kavak ağaçlarını da resmediyor.

 Bu kadar zengin bir tarih içinde ve böyle önemli bir devrimi; Cumhuriyeti kuran bir insana; ressamlara, şairlere ve hikâyecilere yönelik o kadar çok malzeme olmasına rağmen; Atatürk’ün kolibasının resimleri, şiirleri, hikâyesi, tiyatrosu, sineması; sanatçılara vurulan gem veya sunulan korkuların işareti midir? Yoksa bizim sanatçımızı ortaya çıkartacak, teşvik edecek aristokrasi gücümüzün yetersizliği midir?

Veya milli, tarihsel bilgilere karşı olan birikimlerimizin zayıflığıdır…


Güven Serin 


13 Mayıs 2017 Cumartesi

NEŞELİ OLMAK



NEŞELİ OLMAK

Bir çalışmam için İlknur Güntürkün Kalıpçının Mustafa Kemal'i anlatan kitabına başvurdum. Daha önce ne kadar okusak da,insan beyninin unutmaya,başka bilgilere yer etmeye meyilli oluşunu da anlamam mümkün...
Mustafa Kemal'in nice sözü bir yana;en görkemli eyleminin üretiminin sonucudur Türkiye...Sadece bu görkem bile onu hücrelerimize işlemeye yeter...

O,öyle bir insan ki;yaşamının her alanında düşünce ve eylem içinde ve ona dair tespitlerin,bugün için neredeyse kıt,nadide hale gelmiş;hatırlatmalar yapar.

Sıkışmış toplumumuzun,gençlerimizin,öğrenim,sınav bombardımanında yaşadıklarına çok iyi bir şifa,ilaç,kurtarıcı sayılacak sözlerinden sadece birisi;

" Fert olsun,millet olsun,neşeyi elden bırakmamalıdır.Neşe enerji kaynağıdır,neşesiz bir milletin yaşamaya hakkı yoktur." 

Güven Serin 

9 Kasım 2010 Salı

O, ÖLDÜ AMA!

Kamera; Güven Istranca Tepeleri
Siz küçük meşelerin az oluşuna aldanmayın sakın!
Böyle başlar ormanın ilk hali; bir, iki, üç, dört derken
yüz,bin, on binler oluşur ormanın sonsuz döngüsü
adına... İnsan da öyle değil midir? Bir,iki, üç
fikir ve beden derken; iyiye, güzele ve başarıya
yol almaz mı sanatın en sanat canlısı...

O, ÖLDÜ AMA!



 İnsanın keşfi olan zaman; 10 Kasımı sabahını gösteriyordu. Yaratıcının zamanı hangi tarihi gösteriyordu bilinmez. On Kasım, yaslı gönüllerin, yaşlı gözlerin olduğu bir günün unutulmaz zamanını yaşıyordu. Zaman, kendi döngüsü içinde milyonlarca canlıyı doğurtup, öldürecek ve inanılmaz olaylara yine kendi imzası ile şahit olacaktır!

 Usta şairin Saman Sarısı şiirinde saat başı çalan borazan gece yarısı susmuştu. Bir ok saplanmıştı boğazına. Borazan iç rahatlığı ile ölmüştü. Ama şair yaklaşan düşmanı haber veremeden öldürülmenin acısını içinde hissediyordu… Şu an hissettiğimiz gibi!

 Mustafa Kemal’in kalbi ise sabah karşı, günün canlılara yeni “merhaba” dediği bir anda sessizliğe gömülmüştü. Oysa gün yeni başlamıştı. Borazanın durması gibi durmuştu Ata’nın kalbi. Bir ölümdü. Bir kaybediş. Bir devrin sona erdiği zamanın kendi başına delice aktığı belki de donduğu bir an… Muhtemelen boğazın martıları karınlarını doyurmuşlar, belki de gevezelik etmek için çatılara tünemişlerdi. Boğazın aktığı gibi vapurlar, insanlar akıyordur bir yerden bir yere doğru…

 Hayatının her anında insan, doğa ve sanat sevgisi içinde olmuştu. Mustafa Kemal’in bedeni, bir başka yolculuğa çıkmak için kalbin ritimli atışına son vermişti. Belki de insanın var oluşundan bu yana tekrarlanan sahne, aynı güzellikte, aynı hüzünlerin yaşlarında yine tekrarlanıyordu. Bir insan çıkıyor ortaya ve incecik bir oya işler gibi işliyor; bağrına taş basmış insanları. İnancı yok olmuş, derin acıları içinde karalar bağlamış insanlara; Hayır diyor; sizler insansınız! Sizler kendi kendine yetecek onurlu bedenlere ve zekâya sahipsiniz! Bunu diyordu o bedeni sabaha karşı duran, ölmüş kahraman…

 Yaşamın hangi aşamasında, hangi şanslara sahip olursanız olun, tabiatın inanılmaz mucizeleri de yaşamın içinde kendi koridorlarını bin bir türlü cesaret sınaması ile döşer, kendi kahramanını korkusuzca çıkarır. Mustafa Kemal Atatürk, yaşamın mucizevî koridorlarına döşenen her türlü sınamayı insan duygularını asla unutmayarak kahramanca geçmiştir. O bir küçük ağaç için ağlayacak kadar merhameti tanıyordu. O kendi topraklarını hiçbir maddi değere satmayacak kadar onurlu bir bedenin zekâsına sahipti. O, yanıltıcı, şamatacı, sanat düşmanı, sonradan görme ve pısırık bir bedenin zekâsı, kahramanı değildi.

O öldü ama o kimdi acaba?

Yedi yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Sekiz yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı…

On yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. On yedi yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.

Yirmi dört yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve iki ay tek başına bir hücrede hapis yattı.

Yirmi beş yaşında sürgüne gönderildi.

Yirmi yedi yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu.

Otuz yaşında kendisi başka şehirleri düşman işgalinden kurtarmaya çalışıyorken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

Otuz yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.

Otuz yedi yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay hasta ve yalnız halde yattı.
Otuz yedi yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
Otuz sekiz yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.

Otuz sekiz yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.

Otuz sekiz yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
Otuz dokuz yaşında idam cezasına çarptırıldı.

Sonra ne mi oldu? Kırk iki yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu! Bu öykü efsanevi lider Atatürk’e aittir. İlknur Gültekin Kalıpçı’nın “İçimizdeki Atatürk” kitabında o kahraman için bunlar yazıyordu.

 Şimdi, ister küçük ister büyük mazeretlere sığınmış, hayat inancımızı, insan heyecanımızı bir kenara tekme ile itmiş bizler; Mustafa Kemal’in nelerden geçtiğini görüp, ölüme bile korkmayarak gidişini anlayabilip, bugünün Cumhuriyetine, bugünün yaşamına her aşamada bir katkı yapacağımızın farkına varıyor muyuz acaba? Her insan önemlidir. İnsan kendi önemini, kendine acıyarak, boşluğun içinde sallanmaya başlayarak kaybeder…

 O kahraman öldü ama esas olan kalplerdeki ölümdür. Ektiği insanların suskunluğuna bakmayın siz! Bu insanların suskun, buruk yüreklerinde o kadar büyük bir sevgi ve inanç vardır ki taşıp güzel ülkelerine zarar vermekten korkarlar. Bu soylu insanlar kendi doğal yataklarından ne zaman çıkacaklarını biliyorlardır elbet…

 Yüce Atatürk, yüce kahraman; ölüm ile ihanet ile onlarca, yüzlerce kez suçlandın! Ama inandığın bir şey vardı. Bu ülkede yaşayan, insanlığın kaybetmeyen daha gençliğini bile yaşayamadan yaşlanıp” bu canımız vatan için feda olsun” diyenlere inandı o! Senin emanetin olan Cumhuriyetin Edirne şehrinde doğup, Tekirdağ şehrinde yaşayan birisiyim. Senin inandığın gibi bende sana inandım. İnandım ki bu ülkenin toprağını, tarihini, insanını, folklorunu, seslerini, türkülerini; ne doğu, ne batı, ne güney, ne kuzey demeden bedenimde topladım…

 O öldü ama ona inanmışlar, ona güvenmişler ölmedi. Her ölüm, yaşama tutunurken, Atatürk sevgisini, felsefesini elden ele ölümden önceki doğumlara bir armağan, bir ödül olarak bırakıyor…

 Tıpkı şairin sevgilisine verdiği karanfili, sevgilisinin de sevgi adına bir başkasına vermesi, karanfilin elden ele bir sevdayı büyütmesi gibi Atatürk, Mustafa Kemal, büyüyor, yeşeriyor içimizde…
 Güven