VİCTOR HUGO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VİCTOR HUGO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2024 Salı

KATIK ET,EĞ BAŞINI

 

İNTERNET

                                          KATIK ET, EĞ BAŞINI

                

           ( Allah Kimseyi Açlık İle Terbiye Etmesin )

    Yazının başlıklarının birincisi, Tekirdağ gününde taptaze bir gözlemden alındı. İkincisi de Victor Hugo’nun ebedi eseri Sefiller film şarkısından. İnsanın içini acıtan şarkı sözleri, hatta haykırışı, tam manasıyla yaşamın tat alma-duyarlılık ve şefkat çizgisini belirleyecek derece etkili…

 Yağmurlu Tekirdağ günlerini nasıl severim anlatamam… Biraz sıkı giyinmek ve bir şemsiye; sahil ile insan mucizesinin kucaklanma zamanı ve tenhalığı. Öteden beri bu böyle…

  Yağmur bir yağdı, bir durdu. Güneş bir açtı, bir bulutlar arasına gizlendi. İçerisi sıcak, çayı kahvesi henüz yeni çıkmış-demlenmiş çay salonuna girdim. İlk çayı ben aldım. İçeride üç masada birer kişi oturmuştu. Onlar da benim çay aldığımı, çayın çıkmış olduğunu görünce sırasıyla çay almaya gittiler. Dış tarafta da birkaç masa sakini vardı.

   Önümdeki masada bir kişi sabah kahvaltısı yapmaktaydı. İlk önce sıradan bir görüntü olduğu için pek önemsemedim. Gözlem yapmak için farklı yönlere, objelere ve insanlara, hatta küçük yağmur damlalarına baktım durdum. Dış tarafta kahvaltısını yapan esmer yüzlü adamda bir gizem hissettim ki tekrar onu izlemeye başladım.

   Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza karakterini bilenler bilir; nasıl terbiye aldığını ve kurs gördüğünü. Kahvaltısını yapan esmer tenli adam da o terbiye, disiplin, masumiyet ve mahcubiyet içinde kahvaltısını yapıyordu.

   Sanırsınız peyniri incitecek. Tabaktan çıkan sesler komşularını rahatsız edecek. O derece sessiz, ahenkli ve mümkün olduğunca ona ezberleten, muhtemelen çocukluktan kalma; “ Katık et” disiplini, uyarıları içinde ekmekten büyükçe bir parça koparsa da, peynir veya diğer yiyeceklerden çok az alıyordu.

   Çatalı bırakıp daha çok elle, daha doğrusu parmaklarının ucuyla yiyordu. Belli ki çok titiz ve çevresine çok duyarlı bir insan… Haki renk montu, kadife paltonu vardı. Çık kısa kesilmiş saçlarına beyazlar ineli epey olmuş. Boyu 1,78 civarı olmalıydı. Daha çok Aydın, Balıkesir yöresi insanlarına, onların o yüksek terbiye, ciddiyet ve tokgözlü halleri içindeydi.

   Masasında kahvaltısını yapan adamın ensesine bir fiske vursanız kahvaltısını alırsınız görüntüsü içinde adeta beslenmeyi bir tören-dansa çevirmiş gibiydi. Sadece etrafa değil, önündeki yiyeceklere büyük bir saygı beslediği belli. Tabağına yayılan veya dökülen peynir yumurta kırıntılarını bile incitecek korkusuyla, hafifçe dokunarak ve başını eğerek alıyordu.

   O anda Victor Hugo’nun başyapıtı kabul edilen Sefiller eseri ve başkarakteri Jean Valjean gözlerimin önüne geldi. Sadece bir somun ekmek çaldı diye mahkûm edilen ve bir ömür bunun acısı, korkusu, sorumluluğu içinde kimi yol alan, kimi saklanan ve bazen kaçan Jean VALJEAN…

  Kahvaltısını yapan adamın ciddiyeti, sorumluluğu, yiyeceklere gösterdiği o büyük özen; tam manasıyla “Katık et” bilinciyle yetişmiş bir insanın ruh âlemi içindeydi. Büyüklerinden; körpe zihin-çocukluk zamanlarında sıklıkla; “ Allah açlık ile terbiye etmesin. Kıtlık kötü şey…” sözlerin tesiri, artık onun yoldaşı gibiydiler…

   Günümüzün günce meselesi de bu değil mi? Bir taraftan sıra dışı şımarıklık ve lüks yaşamlara esir olmuş, eriyen insanlar, diğer taraftan sadece bir kahvaltı veya bir kap yemek için, ucuz ekmek için sıraya giren; kıtlık ve açlık yıllarından genlere yapışmış o yüce terbiyenin peşinde koşan onurlu insanlar…

   Çayım ve gözlemlerim bitince dışarı çıktım. Yağmur yeni durmuş. Gün, bulutların ardından gülümseyen güneş ışığına dönüşmüş. Ve martılar seviniyor; hatta bayram ediyor gibi çığlık çığlığa; ne olursa olsun yaşamın ebediyet içinde eşsiz bir şey olduğunun bestesini çalıyor olmalılar…

Güven SERİN 

 

  


20 Aralık 2024 Cuma

BANA DUA ET,DUA ET...

 


İNTERNET

                                                BANA DUA ET, DUA ET

 ( Güçsüz Olmak Bir Güçtür )

   Denizin, bir genç kız gibi saçlarını savurduğu, poyrazın hafiften canlıları sınadığı zamanda Nesip Bey’in getirdiği Türk kahvesini içiyordum. Yan bankta ise dolaylı olarak tanıdığım, iyi bir üniversiteden mezun olmuş, iyi bir işi olduğu halde hiç evlenmemiş, oldukça kilolu bir adam telefonuyla konuşuyordu.

   Sonradan anladığım ama baştan da tahmin ettiğim gibi İstanbul’da yaşayan annesiyle görüntülü konuşuyormuş. Annesine sesleniş biçiminde, ses tonunda bir yargı, bir şefkat; bir insaniyet gizliydi.

   Israrla ve en azından dört beş kez aynı cümleyi tekrarladı yan bankta oturan adam; “ Bana dua et, dua et, dua, et…”

  Sora, dün akşam hangi yemeği yaptığını, bu akşam ise pırasa yemeği yapacağını anlattı. Ama bir an önce telefonun görüşmesinin bitmesini ister bir haldeydi. Belki de evladını düşünen, onun yalnızlığına, aşırı kilolarına ve zekâ fazlalığını kendine dert edinmiş, çok sık arıyordu oğlunu…

  Evet, “zekâ fazlalığı” onu tanıyanlar, yakından bilenler çok iyi, yardımsever, işinde çok başarılı olduğu halde, tuhaf gülümsemeler, kendi kendine konuşmalar yaptığını da söylüyorlar.

   Aslında söylemelerine gerek yok. Kiloları onu devasa, sevgi dolu bir deve çevirmiş olsa da, yıllardır yakın banklarda oturduğumuz için o da beni, ben de onu fazlasıyla gözlüyorduk. Aslında bu gözlem biraz tek taraflı olduğunu da itiraf etmeliyim. Çünkü sevgi dolu dev adamın pek etrafla alakası yok gibi… Çoğunlukla başında bir kulaklık, müzik mi yoksa akademik bir şeyler mi dinliyor bilmiyorum.

   Sevgi dolu dev adamla ortak noktamız; sahil… O da denizi, sahili ve insanların adım seslerini seviyor; belli…

   Onun saflığına özenmiyor değilim. Kendisini sadece işine ve kendisine adamış bir halde yaşıyor. Bir yerde servi boylu olmayı çoktan elinin tersiyle itmiş görünüyor. Evlenip aile oluşturmayı, belki de doğacak o küçük güzel canlıların bu dünyada çekecekleri güçlükleri düşündüğü için, yalnızlığı seçmiş…

  Denizin açıklarında yük boşaltmak veya almak için sırasını bekleyen gemiler, bir masalın parçası gibiydiler. Küçük balıkçı tekneleri ise birer birer limana dönüyor. Onların üzerilerinde ise yüzlerce martı, bedava yemek peşinde…

   Nesip Bey yanımıza geldiğinde, çay söyledim. Yan bankta sıklıkla komşuluk yaptığım sevgi dolu dev adam içerse ona da söylemek istediğimi ifade ettim. Nesip Bey sorunca; “ Bir çay içeyim” diyerek, o çocuksu haliyle, bir yerde bizi kırmamak için bir kabul ediş içindeydi. Ayaküstü de olsa gibi; birkaç yudum konuştuk. Az önce; bana dua et seslenişini annesine mi yaptığını sorunca: - Annem, yaşlı kadın, dua etmeyi de seviyor, ne yapsın! Diyerek beni doğruladı…

   Büyüklerimiz de duaların içinde yaşardı. Korkuları vardı; evrenin bilinmezlikleri üzerine… O saf, o doğal korku, belki de bizim en derin, en gizemli tarafımızı da ortaya çıkarmaz mı? Erivan da yaşadığım polis Mobbingi sonrası kaldığım otelde gece geçmemiş, o saf korkunun huzurunda, çocukluğumdan beri tekrarlamayan duaları hatırlamış, Türkçe ne yakarışlar yapmıştım…

   Victor Hugo Deniz İşçileri-Emekçileri eserinde “ Güçsüz olmak bir güçtür.” Sözü karşısında hissiyatımı anlatamam. Uzay bilimi karşısında bilim insanlarının sapan etkisi olarak kullandıkları yöntemler gibi, evrenin büyük yıldızları sanki her derin, nitelikli ve binbir emekle yoğrularak ortaya çıkmış sözcüğün ruhum ve bedenim üzerindeki etkisi; öyle bir çekim kuvveti yaşatıyor bana…

   Hugo sözlerine devam ediyor; “ Kavrayamadığımız kader ve doğa ikilisi karşısında, insanın dayanak noktası olarak duaya başvurması güçsüzlüğündendir.

   Korku karşısında insan yardım arar, kaygısına karşı destek ister; endişe, diz çökmeyi öğütler.

   Ruha özgü muazzam bir güç olan dua gizemle aynı kumaştandır. Dua, karanlığın bağışlayıcılığına yöneliktir; karanlığın gözlerinden bakar gizeme ve bu yakaran bakışların güçlü sabiti, insana Bilinmezlik’in süngü düşürebileceğini hissettirir.” 

Güven SERİN 

 

 

  



3 Mart 2023 Cuma

EĞ BAŞINI

 

İNTERNET

                                           EĞ BAŞINI EĞ BAŞINI

   Bir kitap- eserin; Dünya Klasikleri arasına katılması ne demektir? Bildik bütün eşiklerden geçtiği ve insanlık vizesi almış olduğu gerçeğini anlatmaz mı?

   Victor Hugo’nun Sefiller başyapıtı da böyle bir şeydir. Tıpkı, Savaş ve Barış, Don Kişot, Hamlet gibi…

   Hugo’nun Sefiller eseri okundukça tat veren, çağlar geçtikçe dem salan; edebi, sosyoloji kokuları insanlık vicdanı ve dilekleriyle dünyayı çepeçevre sarar hale geliyor.

  Eseri iki karakter üzerine oturtalım. Kız kardeşinin aç çocukları için sadece bir somun ekmek çalan başkarakter Jan Valjean (Jan Valjan ) 19 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve çok zor şartlarda ömrünü tamamlarken, özgürlüğü hayal etmektedir.

  Tam da sırası gelmişken; “ Özgürlük” en saf halde ne zaman aranır, özlenir deseniz; esaret altında, eziyet çekerken, yaşma tutunma umutlarında aranır, derim…

  Tekirdağ Süleymanpaşa’da temiz ve müşterisi bol bir kafeteryada oturmuş, yudumlarken içeceğimi, yan taraftaki masada olan dört arkadaşın da sohbetlerini yudumlamasını dinliyordum.

  Ağır konulara şöyle bir dokunuyorlar, diğer üç arkadaşa göre daha genç olan, dokundukları konu kalp kırmasın, neşeyi öldürmesin diye sıklıkla başka konulara, sörf yapan sporcu gibi gelen ilk dalgaya tutunup, esintiyi ruhsal, fiziksel bir akışa dönüştürüyordu.

  İsmi Ali olan şahıs, sıklıkla ve hangi konuya başlasalar; “ Ben bu konuyu çok iyi biliyorum. Çok da iyi takip ediyorum.” Deyip son sözü kararlı ve neredeyse arkadaşlarına gizli veya açık Mobbing yapıyordu.

  Ali Bey’in her çıkışında, söz alışında başlarını yere eğen üç arkadaş tıpkı Victor Hugo’nun Sefiller eserinde, harika bir müzikal eşliğinde tüm esirlerin söyledikleri şarkıda sıklıkla tekrarladıkları sözcüklere sığınmışlar gibiydiler;

“ Eğ başını, eğ başını. Gözlerinin içine bakmayasın! Eğ başını, eğ başını. Ölene kadar buradasın. Eğ başını, eğ başını”

   Diye söylenen şarkının başkarakteri, aynı zamanda insanlığı, inandıkları dini, Peygamberi dahi sorgular. Yaratıcının çektikleri eziyete seyirci kaldığını, kanunların, adaletin çürümüşlük üzerine dikkat çeker…

  Kanun temsilcisi ve uygulayıcısı-polis müfettişi Javert, en az, Orhan Kemal’in Murtaza karakteri gibi görevine bağlıdır; koşulsuz itaat ve disiplin içinde; körü körüne…

  Sözü nereye getireceğim acaba? Sivil veya resmi yaşamlarda, mecbur muyuz Javert gibi körü körü bağlılıklara? Bir somun ekmek çalacak hale gelmiş, yaşamı boyunca dürüst yaşamış bir çiftçinin, o somuna niçin muhtaç kaldığını sorgulayan milletlere, devletlere şimdi koşarak giden gençlerimiz, gençliğimiz neyin türküsünü söylüyorlar?

   Eğilecek başların ve terk edilecek ülkenin, onları anlamayan aşırı önyargılı bürokrasinin günahları, en az bir somut ekmeğe muhtaç Jan Valjean’ı çürüten, yok sayan kanunlarımız gibi tekrar sorgulamalı; niçin bu kadar mutsuz, buruk ve sıklıkla idare et felsefesiyle başları eğiyoruz?

 Güven SERİN