TEZER ÖZLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEZER ÖZLÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2014 Çarşamba

HİÇBİR YER


Kamera; Güven   İstanbul

İnsanlar ilk önce mağaralara resimler yaptılar;
35-40 Bin yıl önceleri... O zaman bu olgu,
sanatın gereği değil, hayatta kalma isteğinin
harika bir dansıydı; var olabilmek için,
gerekli bir oyalanma şekliydi...
Bu mozaikler görülmeye değer; şimdi gün 
ışığında..

HİÇBİR YERDEYİM

Onun için Türk edebiyatının gamlı prensesi diyorlar. Gözlemleri, algıları, algılamayıp yarım kalanları… Nasıl ki İspanyol edebiyatının hüzün yüzlü şövalyesi varsa, Türk edebiyatının hüzün yüzlü prensesi Tezer Özlü var…

  Geziyor, görüyor, dinliyor ve irdeliyor. Tamamen insana özgü… Tamamen öyle ama bizi büyüten ve besleyen tabiat, yüce evren bir şeyleri hızlı öğrenmeye karşı gibi! Her öğreti ve gözlem, gizemli ve heyecanlı hissediş, aynı zamanda çok zorlu bir sıkıntı…

  Sonsuza uzanan, günü kurtarma telaşı yaşamayan, pafta, parseller ve soylu makyajların ağına düşmeyen hüzünlü prenses seslenir hiçbir millete ait olmayacak edebiyat dünyasına;

“ Şimdi kent merkezinde yüksek bir yapının ikinci katında oturuyorum. Buranın mı, Türkiye'nin mi daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen aynı karmaşıklık! Önümde gene zafer anıtı! Bir ülkenin zaferi, bir ülkenin yenilgisi! Zafer de, yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor.

  Bir çocuk bağırıyor. İstasyona gideceğim. Hava dayanılır gibi değil. Hesabı öderken;

-         Nerelisin, diyor garson.
-         Hiçbir yerli.
Sonra dünya futbol şampiyonasına olan ilgimi soruyor.
-         Hiiiiiç. Diye bağırıyorum.
Merdivenlerden inerken arkamdan biri bağırıyor;
-         Alman, Alman. “

 Ya her seslenişi bir rüzgar, her rüzgarı bir tohum, her tohumu bir yaşam, her yaşamı bir koşu olarak bilen Pavese seslenirse;

“ Yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya can sıkıcı olurdu. Tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırmasıdır.”

 Bazen, ruhunuza çakılan yapay perçinleri çekerek çıkartır insan. Menteşeleriyle, çivileriyle tutundukları yerden paralayarak çıkarmak, o çıkarıştaki acıları, beden parçalarını, akan kanları, sinir sisteminizin bütün çılgınlığını boş vererek; bir yerli olmaktan çok öte, asıl olan yerin sizi davet eden kokusunu duyar gibi olursunuz.

 Bu davet, evrenin derinlerinden, dünyayı bile delip geçen o muhteşem enerjinin kendisinden kaynaklanır; o yüzden, ışığa, arayışa, çelişkilere, ümitlere, buluşlara ve o yüzden sanatın perspektif bakışlarına muhtaçtır insan.

  Yarım kalan şarkının, bitmemiş şiirin, tamamlanmamış hikayenin, genç yaşta ölen bir annenin, babanın yarım bakışları, hüzünlü haykırışıyla, yine seslenir Tezer;

“ Daha sonra aklın sınırlarını zorladım, diyorum. Çünkü aklın sınırları can sıkıcıydı, yaşam boyu yeterli olmazdı. Bir boyut daha kazanmak gerekirdi, herkesin erişemediği bir boyut daha kazanmak, diyorum. Akıldan öte giden, akıldan daha derinlere varan bir boyut olmalıydı.”

 Nereli miyim? Hiçbir yerli...

Güven Serin   


25 Şubat 2014 Salı

BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU


Kamera; Güven  Kaleiçi-Antalya


BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU

  Aşkın sayısız tarifi vardır; yazarlar, şairler, filozoflar ve aşkın sıcaklığını hissetmiş tüm insanlar…

  Geothe’ye göre; Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir.” Montaigne’ye göre ise; “ Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır.

 Şüphesiz aşk; tutkuya dönüşen beğenmeler; sevmeler, sadece kadın ile erkek arasında değil, arkadaşlıklar, dostluklar arasında da vardır. Aşkın anlatımını, susamışlığını, yüksek heyecanını sadece romantizmimle tarif etmeyi yeterli görmem…

  Yaşama, yaşamın içindeki canlılara yaşamın içinde var oluş nedenlerinden ötürü sevgi ile bağlı, aşka yakın tutkunluklarla bir ömür geçiren insanlardan birisi de Tezer Özlüdür. Bu ülkenin vicdan, bilgi, duygu ve merhamet sahibi aydın insanlarından sadece birisi.

 Leyla Erbil, Tezer Özlü’yü şu şekilde anlatıyor:

  “ … Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim? Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor…”

 Leyla Erbil’in Tezer Özlü’yü anlatmaya başlarken kullandığı bu alıntı, Tezer Özlü’nün kendi çalışmalarından sadece birkaç cümlesi. Onun evrene bakışı, evrenin bilinen tek yaşam gezegeni dünyada duyduğu büyük heyecan, yüksek acılar; horlanmaları, hassasiyeti ince ve narin bir ruhun öze ulaşmış bedeniyle sözcüklere, iç çöküşlere; insanlığa duyulan büyük bir evrensel aşka dönüşmüştür.


 Tezer Özlü ile Leyla Erbil çok iyi arkadaşlardır. Bir gün, Çengelköy’de deniz kıyısında, yüzyıllık çınarların dibinde buluşurlar. Deniz, sisli ve puslu henüz… Islak tahta masada çaylarını yudumluyorlar. Aynı zamanda üşüyorlar da. O gün Tezer Özlü oldukça heyecanlı. İleride evleneceği adamı, Hans Peter’i Leyla Erbil ile tanıştırıyor.

 Bu tanışma anını Leyla Erbil şu şekilde yorumluyor;

“ Böyledir Tezer; sevdiklerini birbirine dost kılar; cömert bir yüreği vardır, ayrıca, kaçırıcı değil birleştiricidir, öyle ki onun tanıştırdığı herkes birbiriyle kırk yıllık dost gibi olmuştur.”

  Tezer Özlü evleneceği hayatının son iki yılını hastalıkla uğraşsa da mutlu bir şekilde geçireceği Hans Peter içi, Leyla Erbil’e;

 “ Bu adam benim ölümüm Leyla! Bak, bak, bu benim ta kendim! Kafatasım bu; kendi ölümüm!”

 Bu tanışma 1982 yılının Ekim’inde geçiyor. 18 Şubat 1986’da Hans Peter’in yurdunda, onun karısı olarak, onun kollarında ‘Kanton Spital’de yaşmı sona eriyor. 42 yaşında, yaşamın bütün labirentlerini merak eden, yaşamının son anlarını sevginin büyük bir şefkate dönüşme anlarını, kendi ülkesine özlem içinde, sesini duyuramamanın, evrensel aşkı ülkesinde yaşayamamanın fısıltıları belki de nesilden nesle hep aktarılacak; onu, uzun saçları, gülümseyen yüzü ve sonsuza bıraktığı bu sözcüklerle hatırlayacağız;

“ BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU”

 Sözcüklere yakın, çok daha yakın, o sözcüğe yapışmış ruha dokunacak kadar yakın olduğunuzda, içinizdeki hücrelerin titrediğini hissedersiniz; bu yaşamın, yaşamanın ve yaşam içinde sevmenin ödeyeceği bedelin hüzündür de aynı zamanda.

  Güven Serin