BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO
Toplum destanını unuttuğunda
ruhunu kaybeder.
“Kim olduğumuzu”
unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.
İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO
Toplum destanını unuttuğunda
ruhunu kaybeder.
“Kim olduğumuzu”
unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.
MODERN
ZAMANLARIN OZANI, BİLGESİ: BARIŞ MANÇO
Yıllar önceydi, Barış Manço’nun bu dünyadan göçtüğü o soğuk Şubat gününün hemen sonrası… Yolum, milyonların kalbinde taht kuran o büyük sanatçının Moda’daki evine düşmüştü. Hafızama kazınan, unutamadığım bir detay vardı: Evinin duvarları. Belki sadece bir metre yüksekliğindeydi. Komşularıyla arasına set çekmeyen, rüzgârın ve ışığın serbestçe dolaştığı, bahçesindeki ağaçların adeta tüm mahalleye ait bir orman gibi olduğu o mütevazı kale… O alçak duvarlar, aslında Barış Manço’nun tüm hayat felsefesinin fiziki bir yansımasıydı: Engelsiz, paylaşımcı, doğayla ve insanla bir bütün.
Yıllar geçti, o duvarların ardındaki bilge adamın şarkılarını yüzlerce kez daha dinledim. Her dinleyişimde, notaların ve sözlerin arkasındaki o derin felsefe kendini daha çok belli etti. Tıpkı bugün,”Benden Öte Benden Ziyade” şarkısının içinde bir kez daha kaybolduğum gibi. Bu şarkı, Barış Manço’nun notalara döktüğü bir vasiyetname, bir hayat manifestosudur adeta
Bir başka şarkısı, basit bir emirle başlar: “ Yaz dostum…” Manço, burada bir kâtip, bir sırdaş arar. Anlatacakları kişisel dertlerden öte, evrensel hakikatlerdir. Ve ilk ders gelir: “ Güzel sevmeyene adam denir mi?” Sevgiyi, ama “güzel” sevgiyi, yani incelikle, emekle ve karşılıksız ve derinlemesine sevmeyi insan olmanın temel şartı sayar. Bu, onun için popüler bir duygu değil, varoluşsal bir gerekliliktir.
Ardından gelen dizeler, onun halk bilgeliğini zirveye ulaştırdığı anlardır.”Yoksul görsel besle kaymak bal ile…” Bu dize,”Halil İbrahim Sofrası”ndaki bereket felsefesinin bir özetidir. Paylaşmanın, gönül zenginliğinin, komşusu açken tok yatmayan o kadim Anadolu irfanının modern bir ozanın dilinden dökülüşüdür.
Ve belki de en sarsıcı olanı. “ Yaz dostum, kimse göçmez bu dünyadan mal ile.”işte “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”nın burada yeniden karşımıza çıkar. Mehmet Ağa, ardından borç değil,”bir çift sarı çizme” yani hoş bir seda, temiz bir isim bırakmıştır. Manço, hepimize o en yalın gerçeği hatırlatır: Servetin, mülkün, şanın ve şöhretin,”alt üstü beş metrelik bez için” yani bir kefen için biriktirilen nafile çabalar olduğunu yüzümüze vurur. Tıpkı en güçlü hükümdarın bile fani olduğunu anlattığı “Süleyman” şarkısındaki gibi.
Peki, tüm bu öğretilerin birleştiği o nakarat ne anlama gelir? “Benden öte, benden ziyade…”
Bu bencilliğin ve egonun reddidir.”Ben” den öteye geçip “biz” olabilme çağrısıdır. Miras olarak bırakılacak olanın, bedenden, isimden, şöhretten daha fazlası; bir fikir, bir duruş, bir sevgi anlayışı olduğunu söyler.”Benden öte” olan, ardında bıraktığı eserler ve düşüncelerdir.”Benden ziyade” yani “benden daha önemli” olan ise bu düşüncelerin nesiller boyu yaşaması, insanlığa ışık tutmasıdır. Tıpkı o bir metrelik bahçe duvarları gibi,”ben”i hapsetmeyen, fikri ve sevgiyi herkesle paylaşan bir anlayış. Kaç sanatçı har hafta evinin adresini verip “ Lütfen bana yazın, ama muhakkak yazın” der ve demiştir?
Barış Manço, bir müzisyen, bir sanatçı olmanın çok ötesinde, modern zamanların bilgesi ve ozanıydı. O,şarkılarıyla sadece kulaklarımıza değil, ruhlarımıza da seslendi. Moda’daki evinin alçak duvarları nasıl komşularıyla arasına bir engel koymadıysa,”Benden Öte Benden Ziyade” de onun felsefesinin zaman ve mekân tanımadan, yüzyıllar sonrasına bile ulaşacak o engelsiz, kucaklayıcı davettir.
Yaz dostum, Barış Manço gibi “güzel seven” adamlar, bu dünyadan göçseler de felsefeleriyle sonsuza kadar yaşarlar.
O,notalarının arasına yalnızca melodi değil, bir yaşam felsefesi, nesiller boyu çözülecek bir “gönül kodu” saklamıştır.
Onun sanatı, dijital okyanusta kaybolan bir veri zerresi değil, yolunu kaybedenlere yol gösteren bir pusula, savrulan ruhlara tutunacak bir çapadır. O,fiziksel olarak aramızdan ayrılarak “benden öte” olanı başardı; ancak ardından bıraktığı bu ölümsüz kodlarla, her birimizin kalbinde “benden ziyade” yaşamaya devam ediyor…
Güven SERİN
HULUSİ KENTMEN: POST BIYIKLI ADAM
Türk sinema tarihine derin izler bırakmış; “ Babacan, Tonton, Patron “ sözcüklerine sanatsal değer katmış bir insan… Yaklaşık 500’e yakın filmde rol alarak, sonradan sinemaya girip de kendi rekorunu, klasik eserlerini yaratan, Tırnova Bulgaristan doğumlu bir adam…
Sinemanın, edebiyatın, kısacası sanat dallarının nitelikli ve halka inebilenlerin, rol icabı da olsa temsil ettikleri sıfatları, meslekleri ayrıcalıklı yerlere taşıyorlar. Bir yerde yıpranmış mesleklere, halkın, samimi ve sevgiyle bakmasını sağlıyor sinema dehası içinde olan yetenekler. Hulusi Kentmen filmlerini izleyip de bir patrona, bir komisere, bir dedeye saygı ve sevgi beslemeyen yoktur…
Sinema sanatının yaratıcılığı, eşsiz hünerleri eğitimle bir yere kadar gün yüzüne çıkıyor. Hulusi Kentmen gibi yeteneklerin doğuştan sanatçı olduğu, yaptığı her filmde kendisini izleyicinin tamamına sevdirmesi, birçok filmde rol gereği bile olsa, doğaçlama yeteneği, belki de kendi özü gibi davranışıdır…
Kemal Sunal da böyleydi, Münir Özkul’da, Müjdat Gezen, Şener Şen, Adile Naşit, Tarık Akan da… Taklitleri olmayan, olmayacak olan yaratıcı insan, sanatçılar…
Tarık Akan ile yaptığı filmlerdeki baba veya komiser rollerini, Hulusi Kentmen üstlenmeseydi, o filmlerin tat ve tuzları eksik kalacaktı. O eksiği anlamadan, öğrenmeden seyrettiğimiz filmleri, çoktan unutup, unutulmuşlar mezarlığına bırakacaktık…
Nicelikten çok nitelik… Telaştan, öfke ve kötülükten öte; iyilik, sükûnet, estetik ve zarafet… Bütün bunlar düş mü? Değil… Seksen yıl önceki eğitim ve öğretim sistemimize bakarsanız, birçok kentimizde, kasaba ve köylerimizde inanılmaz derece yetenekleri olan folklor yapan, selam ve sabahsız geçmeyen, düşküne el uzatan insanları görecek ve belki de niceliğin peşinden koşan birisi olarak anlamayarak, soru sormayarak hemen günün kargaşasına kapılacaksınız…
Barış Manço’nun rol aldığı tek film; Baba Bizi Eversene filmidir. Defalarca izlenilse bıkılmayacak, içinde neşeden öte müziğin de tarihin sayfalarında eskimeden, değer yitirmeden kalacağını anlatan çok değerli Türk komedi filmlerinden birisidir.
Sinema sanatı, edebiyat sanatı gibi; yeteneğin, yaratıcılığın büyüsüyle diğer yüzyıllara yolculuk yapma hakkını kazanır. Her daim, anlatacağı öyküler vardır. Düşündürür, güldürür, ağlatır ve yenilenmek için; “ Hadi, hazır mısın?” demeyi yüce ve evrensel bir görev bilir…
Yönetmenliğini Oksal Pekmezoğlu yaptığı filmde rol alan sanatçılar; Barış Manço, Hulusi Kentmen,Merel Zeren,Serpil Nur,Bilge Zobu,Feridun Çölgeçen gibi çok değerli oyuncular…
Post Bıyıklı Adam, yani Hulusi Kentmen bu filmde de babacan patron rolünde. Biraz moral bulmak, bir parça stres yükünden arınmak, belki de yeni moda deyim ile enerji depolamak için, yaşama değer, anlam ve neşe katan bu tür filmleri, sadece gülmek veya gülümsemek için değil, böyle değerlerimizin, yeteneklerin ne kadar az olduğunu da anlamlı ve içten düşünerek değerlendirme yeteneğimizi sorgulamalıyız…
Tarih bilincini yerleştirmek, kalıcı bir sorgulama, anma ve hatırlama istikrarı içinde bizleri diğer ülkelerle yarışacak ve hatta öncü sıralara getirecek tek şey; Cumhuriyetin özündeki anlayışta dupduru bir şekilde bizleri bekliyor. Cumhuriyet’in masaya koymadığı tek bir konu yoktur. Önemsemediği tek bir bilim ve sanat dalı yoktur! Niçin? Birisi eksi kalırsa, medeniyetimiz de eksik kalır, yarıştan kopar…
Hulusi Kentmen’in gerçek mesleği Deniz Astsubayı’dır. Aynı anda sinemanın içinde de var olur. Onu yakından tanıyan dostları, arkadaşları:
—O gerçek yaşamda da hep babacan birisiydi. Asker arkadaşları içinde de, film dünyasında da çok sevildi…
Sevgi ve sanat böyle bir şey; saygınlık, itibar ve soyluluk yakalar ve yaratır…
Güven SERİN
ALÇAK
BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR!
2008 yılı, sonbahar günleri olmalıydı Atıfet Sokak’tan geçip içimizin içimize sığmadığı anların yaşandığı vakit Yusuf Kamil Paşa Sokağa gelmiş, efsane sanatçının eviyle buluşma, kavuşma gerçekleştirmiştik…
Küçük bahçesinin en belirgin yeşil rengi Palmiye ağaçlarınınkiydi. Zakkumlar, sarmaşıklar, bahçeden diğerine atlama hürriyetine sahiptiler. Sanatçının evini, komşu apartmandan ayıran duvarın yüksekliği bazı yerde bir, kimi yerde ise yarım metre kadardı.
Evin görünüşü, hemen karşısında bulunan All Saints Moda Kilisesi gibi, sımsıcak renk ve mimariden ibaretti. Birisinde ilahi bir arayışın ilahileri, tütsüleri yükselirken gökyüzüne, diğerinde ise şarkıların notaları, melodileri, piyanonun sesiyle taşıyordu bahçelerin yeşilliklerine doğru;
“ Bana yolun seç diyorlar/Bozuk yolu seçer miyim?/ Eğri eğri, doğru doğru/ Seçemezsen geç diyorlar/Ben yolumdan geçer miyim?/Eğri eğri, doğru doğru/Benim yolum bana doğru/Hiç yolumdan döner miyim?”
Yüzlerce şarkı sözü doğdu buradaki evin müzik kokan odalarında. Her seslenişinde Barış Manço Moda adresini verip, mektup yazmalarını istedi, ona gönül vermiş gençlere…
Moda Yusuf Kamil Paşa Sokağa Barış Manço’dan geriye kalan izleri aramaya gitmiştim; gittiğimin amacını tam manasıyla anlamlı hale getirip sofraya koyamadan, farklı zamanlarda birçok kez daha gidip geldim Moda’nın sokak ve caddelerine…
Aklımda kalan hep o bahçeli ev ve evin yarım metrelik duvarıydı! Niçin? Hiç mi bahçeli ev görmemiştim o vakitlere kadar?
İstanbul’un birçok semtinde dolaşmış, yalı ve konakların neredeyse üç-dört metrelik bahçe duvarlarından sonra yarım metrelik bahçe duvarları olan evin komşusu olan apartmandan çıkan birisine selam verdim Yusuf Kamil Paşa Sokak köşesinde.
—Barış Manço ile karşılaşır, görüşür müydünüz?
—Elbet, komşumuz olurdu. Her sabah evden çıkarken karşılaşır selamlaşırdık.
Bahçe duvarlarının yüksek olmayışının ana sebebi bu olmalıydı insanlığı en samimi bir şekilde arayan sanatçı için? Ve sonra, bahçenin hürriyeti geliyordu; rüzgârı, güneşi gönlünce almalıydılar yeşilin kökleri sahipleri olan bitkiler, ağaçlar…
Yusuf Kamil Paşa Sokak üzerinde apartmanların yanı başında duran sanatçının güneş alan aydınlık eviydi orası. Üzerinde “ Dikkat köpek var!” uyarıları olmayan, duvarları, evin rüzgârını, güneşini ve komşularını kapatmayıp, öldürmeyen bir ev…
Aynı vakitler eski bir tanıdık ile karşılaştım Moda yakınlarında bir dinlence yerinde. Bilgisi ve görgüsü, denizlerin ötesine uzanıyordu. Evindeki kütüphanenin kitap sayısı çoktan beş, on bini geçmiş, sekiz on kitap da yazmıştı. Ne olmuş geçmişse?
Anlatayım o zaman. Önce bahçe duvarlarını yükseltmiş evinin, sanatçının tam tersi. Sonra, komşularını, tanıdıklarını, akraba ve arkadaşlarını bir bir ayıklamış hayatından.
Sonra? Sosyalliğin duvarlarını bahçesinin duvarlarından da yukarı taşımış! O…Bu… Şu… Ona göre herkes; “ Peş para etmez” bir halde…
Bir dergide okumuştum; “ Kültür Zehirlenmesi” denen şeyi. Bilgiyi iyi rafine etmez ise insan, karıştırırsa yaşamın diğer alanlarından öte tutar, koparırsa kendisin; zehirlenmeye başlar, diye…
Görünen o ki, sanatçının evinin duvarlarında büyük bir sır yatıyor. İnsanlık, komşuluk, doğallık sırrı olabilir mi bilemedim…
Onca öğretiler, zenginlikler önce bahçe duvarlarımızı yükseltiyorsa, bilmem kaç bin kitap okuyup, yüzlerce ülke gezdikten sonra dahi, içimizin acısını, sıkkınlığını ve insana, insanlık yolunda bakışımızı hoşgörüye taşıyamıyorsak; belli ki, beynimiz ve kalbimiz; yüksek duvarlar yüzünden rüzgârı ve güneşi alamadığı gibi komşuların selamını da göremiyordur…
Güven SERİN