BARIŞ MANÇO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BARIŞ MANÇO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2026 Cuma

BAYKOCA DESTANI

 



             BAYKOCA’NIN RÜZGÂRI ve BARIŞ MANÇO

   Yabancılaşmanın tavan yaptığı bir çağdayız. İnsanlar birbirine “çok yakın” duruyor ama birbirini hiç duymuyor. Sesler çoğalıyor, anlamlar azalıyor, insanın kendi içine bile yabancılaştığı bir modernlik ağı örülüyor. Tam da bu yüzden, bir zamanlar gencecik bir müzisyenin Anadolu rüzgârını içine çekerek yazmaya niyetlendiği Baykoca Destanı, bugün bize yeniden bakıyor. Sanki hiç tamamlanmamış bir eser değil de, bu çağ için bırakılmış özel bir işaret, şifre gibi…

   Barış Manço genç yaşında Anadolu’yu dolaşırken sadece türkü toplamıyordu; toprağın sesini de dinliyordu. Kırların rüzgârını, insanların konuşmadığı dertleri, masal ile gerçeğin iç içe geçtiği o sonsuz Anadolu halayını…

 İnsan kökünü unuttuğuna yalnızlaşır.

Toplum destanını unuttuğunda ruhunu kaybeder.

   Baykoca işte bu sezginin ürünüdür. Tamamlanmamış bir destan, ama tamamlanmış bir felsefe… Baykoca bir kahraman değil; bir felsefedir. Kimliğini arayan gencin umutla, tedirginlikle ve cesaretle yürüdüğü o ince yol. Toplumun derinlerinde bir yerlerinde unutulmuş değerlerin yeniden su yüzeyine çıkmayı beklediği o an.

   Barış Manço,Baykoca’nın güzünde aslında hepimizi anlatıyordu:

 Bir yandan gürleyen çağın karmaşası, diğer yandan bize seslenen kadim bir hafıza…

   Destan dediğimiz şey sadece bir kahramanlık öyküsü değildir; bir toplumun kendini görme biçimidir. Yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılan bu anlatılar bir milletin hafızasını da taşır. Çünkü her destanda bir değer saklıdır: İyilik, cesaret, adalet, dayanışma, direniş, umut… Bunlar insanı insan yapan temel taşlardır. Antik zamanlardan bugüne taşınan miras, iyi işlendiğinde modern zamanla çatışmaz; tam tersine modern insanın yitirdiği ruhu yerine koyar.

   Bugünün toplumları teknolojik olarak ileride ama ruh olarak eksildi. Hız arttı ama öykü azaldı. Bu noktada destanların gücü ortaya çıkar. Onlar bize nereden geldiğimizi, nasıl ayakta kaldığımızı, hangi değerleri savunarak bugüne ulaştığımızı hatırlatır.

“Kim olduğumuzu” unuttuğumuzda modern çağın bütün parıltısı bir anda anlamsızlaşır.

   Barış Manço işte bunu genç yaşta sezmişti. Baykoca Destanı’nı kurgularken sadece bir kahraman yaratmak istemedi; bir toplum aynası yapmak istedi. Antik zamanın modern zamana aktarımını müzikle, masalla, Anadolu’nun kokusuyla birleştirdi.

   Onun sanatındaki yenilik, geleneği reddetmekte değil; geleneği çağın diline çevirmekte saklıydı. Bu yüzden Baykoca modern bir figürdür; çünkü kökü geçmişte olsa da yüzü geleceğe dönüktür.

   Geçmişle gelecek arasında bir çatışma yaratmak yerine, onların arasında köprü kurmak… Barış Manço’nun yaşamı boyunca yaptığı tam olarak buydu. Bir yanıyla Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un, Köroğlu’nun hikmetlerinden beslenir; diğer yanıyla dünyayı dolaşıp çağın insanına seslenirdi.

   O yüzden onun sesi hâla diri. Şarkıları hâla yol gösteriyor. Çünkü Barış Manço bize şunu hatırlattı:

 “Köksüz bir ağacın gölgesi olmaz.”

   Bugün Baykoca’nın rüzgârını yeniden duyuyorsak, demek ki bu toprakların ruhu hâla canlı. Yeter ki kulağımız toprağa, gönlümüzü birbirimize çevirelim. Belki o zaman, bu yabancılaşmış çağın içinden, hep birlikte yeni bir DESTAN çıkarabiliriz.

Güven SERİN  



5 Ağustos 2025 Salı

MODERN ZAMANLARIN OZANI: BARIŞ MANÇO

 

Kamera; Tamer Kaptan


Kamera; Güven

Kamera; Güven

Kamera; Güven Moda İstanbul

        MODERN ZAMANLARIN OZANI, BİLGESİ: BARIŞ MANÇO

   Yıllar önceydi, Barış Manço’nun bu dünyadan göçtüğü o soğuk Şubat gününün hemen sonrası… Yolum, milyonların kalbinde taht kuran o büyük sanatçının Moda’daki evine düşmüştü. Hafızama kazınan, unutamadığım bir detay vardı: Evinin duvarları. Belki sadece bir metre yüksekliğindeydi. Komşularıyla arasına set çekmeyen, rüzgârın ve ışığın serbestçe dolaştığı, bahçesindeki ağaçların adeta tüm mahalleye ait bir orman gibi olduğu o mütevazı kale… O alçak duvarlar, aslında Barış Manço’nun tüm hayat felsefesinin fiziki bir yansımasıydı: Engelsiz, paylaşımcı, doğayla ve insanla bir bütün.

    Yıllar geçti, o duvarların ardındaki bilge adamın şarkılarını yüzlerce kez daha dinledim. Her dinleyişimde, notaların ve sözlerin arkasındaki o derin felsefe kendini daha çok belli etti. Tıpkı bugün,”Benden Öte Benden Ziyade” şarkısının içinde bir kez daha kaybolduğum gibi. Bu şarkı, Barış Manço’nun notalara döktüğü bir vasiyetname, bir hayat manifestosudur adeta

   Bir başka şarkısı, basit bir emirle başlar: “ Yaz dostum…” Manço, burada bir kâtip, bir sırdaş arar. Anlatacakları kişisel dertlerden öte, evrensel hakikatlerdir. Ve ilk ders gelir: “ Güzel sevmeyene adam denir mi?” Sevgiyi, ama “güzel” sevgiyi, yani incelikle, emekle ve karşılıksız ve derinlemesine sevmeyi insan olmanın temel şartı sayar. Bu, onun için popüler bir duygu değil, varoluşsal bir gerekliliktir.

   Ardından gelen dizeler, onun halk bilgeliğini zirveye ulaştırdığı anlardır.”Yoksul görsel besle kaymak bal ile…” Bu dize,”Halil İbrahim Sofrası”ndaki bereket felsefesinin bir özetidir. Paylaşmanın, gönül zenginliğinin, komşusu açken tok yatmayan o kadim Anadolu irfanının modern bir ozanın dilinden dökülüşüdür.

   Ve belki de en sarsıcı olanı. “ Yaz dostum, kimse göçmez bu dünyadan mal ile.”işte “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”nın burada yeniden karşımıza çıkar. Mehmet Ağa, ardından borç değil,”bir çift sarı çizme” yani hoş bir seda, temiz bir isim bırakmıştır. Manço, hepimize o en yalın gerçeği hatırlatır: Servetin, mülkün, şanın ve şöhretin,”alt üstü beş metrelik bez için” yani bir kefen için biriktirilen nafile çabalar olduğunu yüzümüze vurur. Tıpkı en güçlü hükümdarın bile fani olduğunu anlattığı “Süleyman” şarkısındaki gibi.

  Peki, tüm bu öğretilerin birleştiği o nakarat ne anlama gelir? “Benden öte, benden ziyade…”

   Bu bencilliğin ve egonun reddidir.”Ben” den öteye geçip “biz” olabilme çağrısıdır. Miras olarak bırakılacak olanın, bedenden, isimden, şöhretten daha fazlası; bir fikir, bir duruş, bir sevgi anlayışı olduğunu söyler.”Benden öte” olan, ardında bıraktığı eserler ve düşüncelerdir.”Benden ziyade” yani “benden daha önemli” olan ise bu düşüncelerin nesiller boyu yaşaması, insanlığa ışık tutmasıdır. Tıpkı o bir metrelik bahçe duvarları gibi,”ben”i hapsetmeyen, fikri ve sevgiyi herkesle paylaşan bir anlayış. Kaç sanatçı har hafta evinin adresini verip “ Lütfen bana yazın, ama muhakkak yazın” der ve demiştir?

  Barış Manço, bir müzisyen, bir sanatçı olmanın çok ötesinde, modern zamanların bilgesi ve ozanıydı. O,şarkılarıyla sadece kulaklarımıza değil, ruhlarımıza da seslendi. Moda’daki evinin alçak duvarları nasıl komşularıyla arasına bir engel koymadıysa,”Benden Öte Benden Ziyade” de onun felsefesinin zaman ve mekân tanımadan, yüzyıllar sonrasına bile ulaşacak o engelsiz, kucaklayıcı davettir.

   Yaz dostum, Barış Manço gibi “güzel seven” adamlar, bu dünyadan göçseler de felsefeleriyle sonsuza kadar yaşarlar.

   O,notalarının arasına yalnızca melodi değil, bir yaşam felsefesi, nesiller boyu çözülecek bir “gönül kodu” saklamıştır.

   Onun sanatı, dijital okyanusta kaybolan bir veri zerresi değil, yolunu kaybedenlere yol gösteren bir pusula, savrulan ruhlara tutunacak bir çapadır. O,fiziksel olarak aramızdan ayrılarak “benden öte” olanı başardı; ancak ardından bıraktığı bu ölümsüz kodlarla, her birimizin kalbinde “benden ziyade” yaşamaya devam ediyor…

 Güven SERİN 

  

 

 

 

 

   









16 Kasım 2024 Cumartesi

HULUSİ KENTMEN

 


İNTERNET

İNTERNET

                       HULUSİ KENTMEN: POST BIYIKLI ADAM

  Türk sinema tarihine derin izler bırakmış; “ Babacan, Tonton, Patron “ sözcüklerine sanatsal değer katmış bir insan… Yaklaşık 500’e yakın filmde rol alarak, sonradan sinemaya girip de kendi rekorunu, klasik eserlerini yaratan, Tırnova Bulgaristan doğumlu bir adam…

  Sinemanın, edebiyatın, kısacası sanat dallarının nitelikli ve halka inebilenlerin, rol icabı da olsa temsil ettikleri sıfatları, meslekleri ayrıcalıklı yerlere taşıyorlar. Bir yerde yıpranmış mesleklere, halkın, samimi ve sevgiyle bakmasını sağlıyor sinema dehası içinde olan yetenekler. Hulusi Kentmen filmlerini izleyip de bir patrona, bir komisere, bir dedeye saygı ve sevgi beslemeyen yoktur…

   Sinema sanatının yaratıcılığı, eşsiz hünerleri eğitimle bir yere kadar gün yüzüne çıkıyor. Hulusi Kentmen gibi yeteneklerin doğuştan sanatçı olduğu, yaptığı her filmde kendisini izleyicinin tamamına sevdirmesi, birçok filmde rol gereği bile olsa, doğaçlama yeteneği, belki de kendi özü gibi davranışıdır…

     Kemal Sunal da böyleydi, Münir Özkul’da, Müjdat Gezen, Şener Şen, Adile Naşit, Tarık Akan da… Taklitleri olmayan, olmayacak olan yaratıcı insan, sanatçılar…

  Tarık Akan ile yaptığı filmlerdeki baba veya komiser rollerini, Hulusi Kentmen üstlenmeseydi, o filmlerin tat ve tuzları eksik kalacaktı. O eksiği anlamadan, öğrenmeden seyrettiğimiz filmleri, çoktan unutup, unutulmuşlar mezarlığına bırakacaktık…

  Nicelikten çok nitelik… Telaştan, öfke ve kötülükten öte; iyilik, sükûnet, estetik ve zarafet… Bütün bunlar düş mü? Değil… Seksen yıl önceki eğitim ve öğretim sistemimize bakarsanız, birçok kentimizde, kasaba ve köylerimizde inanılmaz derece yetenekleri olan folklor yapan, selam ve sabahsız geçmeyen, düşküne el uzatan insanları görecek ve belki de niceliğin peşinden koşan birisi olarak anlamayarak, soru sormayarak hemen günün kargaşasına kapılacaksınız…

  Barış Manço’nun rol aldığı tek film; Baba Bizi Eversene filmidir. Defalarca izlenilse bıkılmayacak, içinde neşeden öte müziğin de tarihin sayfalarında eskimeden, değer yitirmeden kalacağını anlatan çok değerli Türk komedi filmlerinden birisidir.

    Sinema sanatı, edebiyat sanatı gibi; yeteneğin, yaratıcılığın büyüsüyle diğer yüzyıllara yolculuk yapma hakkını kazanır. Her daim, anlatacağı öyküler vardır. Düşündürür, güldürür, ağlatır ve yenilenmek için; “ Hadi, hazır mısın?” demeyi yüce ve evrensel bir görev bilir…

  Yönetmenliğini Oksal Pekmezoğlu yaptığı filmde rol alan sanatçılar; Barış Manço, Hulusi Kentmen,Merel Zeren,Serpil Nur,Bilge Zobu,Feridun Çölgeçen gibi çok değerli oyuncular…

   Post Bıyıklı Adam, yani Hulusi Kentmen bu filmde de babacan patron rolünde. Biraz moral bulmak, bir parça stres yükünden arınmak, belki de yeni moda deyim ile enerji depolamak için, yaşama değer, anlam ve neşe katan bu tür filmleri, sadece gülmek veya gülümsemek için değil, böyle değerlerimizin, yeteneklerin ne kadar az olduğunu da anlamlı ve içten düşünerek değerlendirme yeteneğimizi sorgulamalıyız…

    Tarih bilincini yerleştirmek, kalıcı bir sorgulama, anma ve hatırlama istikrarı içinde bizleri diğer ülkelerle yarışacak ve hatta öncü sıralara getirecek tek şey; Cumhuriyetin özündeki anlayışta dupduru bir şekilde bizleri bekliyor. Cumhuriyet’in masaya koymadığı tek bir konu yoktur. Önemsemediği tek bir bilim ve sanat dalı yoktur! Niçin? Birisi eksi kalırsa, medeniyetimiz de eksik kalır, yarıştan kopar…

   Hulusi Kentmen’in gerçek mesleği Deniz Astsubayı’dır. Aynı anda sinemanın içinde de var olur. Onu yakından tanıyan dostları, arkadaşları:

 —O gerçek yaşamda da hep babacan birisiydi. Asker arkadaşları içinde de, film dünyasında da çok sevildi…

   Sevgi ve sanat böyle bir şey; saygınlık, itibar ve soyluluk yakalar ve yaratır…

 Güven SERİN 

 





26 Ocak 2022 Çarşamba

ALÇAK BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR

 

Kamera; Güven Moda İstanbul
Kamera; Güven Moda İstanbul

                        ALÇAK BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR!

 

  2008 yılı, sonbahar günleri olmalıydı Atıfet Sokak’tan geçip içimizin içimize sığmadığı anların yaşandığı vakit Yusuf Kamil Paşa Sokağa gelmiş, efsane sanatçının eviyle buluşma, kavuşma gerçekleştirmiştik…

  Küçük bahçesinin en belirgin yeşil rengi Palmiye ağaçlarınınkiydi. Zakkumlar, sarmaşıklar, bahçeden diğerine atlama hürriyetine sahiptiler. Sanatçının evini, komşu apartmandan ayıran duvarın yüksekliği bazı yerde bir, kimi yerde ise yarım metre kadardı.

  Evin görünüşü, hemen karşısında bulunan All Saints Moda Kilisesi gibi, sımsıcak renk ve mimariden ibaretti. Birisinde ilahi bir arayışın ilahileri, tütsüleri yükselirken gökyüzüne, diğerinde ise şarkıların notaları, melodileri, piyanonun sesiyle taşıyordu bahçelerin yeşilliklerine doğru;

  “ Bana yolun seç diyorlar/Bozuk yolu seçer miyim?/ Eğri eğri, doğru doğru/ Seçemezsen geç diyorlar/Ben yolumdan geçer miyim?/Eğri eğri, doğru doğru/Benim yolum bana doğru/Hiç yolumdan döner miyim?”

  Yüzlerce şarkı sözü doğdu buradaki evin müzik kokan odalarında. Her seslenişinde Barış Manço Moda adresini verip, mektup yazmalarını istedi, ona gönül vermiş gençlere…

  Moda Yusuf Kamil Paşa Sokağa Barış Manço’dan geriye kalan izleri aramaya gitmiştim; gittiğimin amacını tam manasıyla anlamlı hale getirip sofraya koyamadan, farklı zamanlarda birçok kez daha gidip geldim Moda’nın sokak ve caddelerine…

  Aklımda kalan hep o bahçeli ev ve evin yarım metrelik duvarıydı! Niçin? Hiç mi bahçeli ev görmemiştim o vakitlere kadar?

  İstanbul’un birçok semtinde dolaşmış, yalı ve konakların neredeyse üç-dört metrelik bahçe duvarlarından sonra yarım metrelik bahçe duvarları olan evin komşusu olan apartmandan çıkan birisine selam verdim Yusuf Kamil Paşa Sokak köşesinde.

—Barış Manço ile karşılaşır, görüşür müydünüz?

—Elbet, komşumuz olurdu. Her sabah evden çıkarken karşılaşır selamlaşırdık.

  Bahçe duvarlarının yüksek olmayışının ana sebebi bu olmalıydı insanlığı en samimi bir şekilde arayan sanatçı için? Ve sonra, bahçenin hürriyeti geliyordu; rüzgârı, güneşi gönlünce almalıydılar yeşilin kökleri sahipleri olan bitkiler, ağaçlar…

  Yusuf Kamil Paşa Sokak üzerinde apartmanların yanı başında duran sanatçının güneş alan aydınlık eviydi orası. Üzerinde “ Dikkat köpek var!” uyarıları olmayan, duvarları, evin rüzgârını, güneşini ve komşularını kapatmayıp, öldürmeyen bir ev…

  Aynı vakitler eski bir tanıdık ile karşılaştım Moda yakınlarında bir dinlence yerinde. Bilgisi ve görgüsü, denizlerin ötesine uzanıyordu. Evindeki kütüphanenin kitap sayısı çoktan beş, on bini geçmiş, sekiz on kitap da yazmıştı. Ne olmuş geçmişse?

  Anlatayım o zaman. Önce bahçe duvarlarını yükseltmiş evinin, sanatçının tam tersi. Sonra, komşularını, tanıdıklarını, akraba ve arkadaşlarını bir bir ayıklamış hayatından.

  Sonra? Sosyalliğin duvarlarını bahçesinin duvarlarından da yukarı taşımış! O…Bu… Şu… Ona göre herkes; “ Peş para etmez”  bir halde…

  Bir dergide okumuştum; “ Kültür Zehirlenmesi” denen şeyi. Bilgiyi iyi rafine etmez ise insan, karıştırırsa yaşamın diğer alanlarından öte tutar, koparırsa kendisin; zehirlenmeye başlar, diye…

  Görünen o ki, sanatçının evinin duvarlarında büyük bir sır yatıyor. İnsanlık, komşuluk, doğallık sırrı olabilir mi bilemedim…

   Onca öğretiler, zenginlikler önce bahçe duvarlarımızı yükseltiyorsa, bilmem kaç bin kitap okuyup, yüzlerce ülke gezdikten sonra dahi, içimizin acısını, sıkkınlığını ve insana, insanlık yolunda bakışımızı hoşgörüye taşıyamıyorsak; belli ki, beynimiz ve kalbimiz; yüksek duvarlar yüzünden rüzgârı ve güneşi alamadığı gibi komşuların selamını da göremiyordur…

 Güven SERİN 

 




5 Şubat 2013 Salı

SANATIN SESİ


Kamera; Güven  Kanlıca



SANATIN SESİ

  Yine, bir dünya şehri olan İstanbul’dayım. Yine kavuşmanın heyecanı içinde, şehri Tekirdağ’a oldukça yakın bu güzelliğin, bu bilinmezliğin, muhteşem çelişkilerin ve derinliği olan sanatın, mimarinin, geçmişin içinde…

  Barış Manço’nın 14. ölüm yıldönümü anma töreninde, güneşin günle, rüzgârın aydınlıkla, sevgiyle buluştuğu, bir vapur insanın bir tek insanda, sanatın sesi olan Barış Manço sanatında buluşmanın o nazik, o zarif, o yükseliş anında olmanın büyük onurunu yaşadım.

  Barış Manço öleli tam tamına 14 yıl oldu. 14 koca yıl, insan denen canlının önünden akıp gitti. Kaybolmayan şey, Barış’ın şarkıları, şarkılarına sinmiş ezgileri, felsefesi; tam da halkın sesi, hakkın, düşünmenin, kendine gelmenin ve öze varmanın sesi; işte bir kez daha, günü, geceyi, rüzgârı, sevmeyi, birlikteliği hissederken, bir kez daha bir araya geldik; bir vapur insan…

  Boğazın vapurları ve o vapurlara arkadaşlık eden martıları her zaman şımarık, her zaman coşku içinde olurlar; bilirim ama Barış’ı anma töreninde çok daha başka şımarırlar; çocuğun masum şımarmasında, yaşlının mahcup gülümsemesinde olduğu gibi çok daha başka, çok daha insancıl…

  Bu yıl, güneşin güne büyük cesaret verişinden mi, Barış’ın daha da özlenmesinden mi bilinmez, katılım inanılmaz çokluktaydı. Tam manasıyla vapur ağzına kadar dolmuştu. Sık sık uyarılar bu yüzden yapıldı; “ lütfen aynı yerde toplanmayalım, vapur sol tarafa yatıyor, daha yaşamak istiyoruz” gibi, nazik uyarılar, Barış’ın müziğiyle, ezgileriyle, nefesiyle boğazın akan berrak sularıyla birlikte karıştı zamanın akıntısı içine.

  Vapur çığlıkları martı çığlıklarına karışırken, adalar sisler içinden uyanırken, insanlar yaşam denen büyük mucizenin içine tekrar girmenin adımlarını atarken, Barış Manço Vapuru yine Moda’dan kalktı. Önce Kadıköy’e, sonra Kabataş’a uğrayıp bekleyen insanları aldı. Herkes heyecan içindeydi; sanki bir arada olmanın büyük gücünü keşfetmiştik. Vapurda diğer yıllardan kalmış bir sürü tanıdık yüz; ismini bile bilmediğim yüzlerce insan bir tek insana, sanatın sesine koşmanın heyecanıyla seyrettim doyumsuz, büyük manzarayı.

 Vapura binemeyenler, vapuru uzaktan izleyenler de aynı vapurdaki insanlar gibi duygusallığın insaniyeti içinde bakıyorlardı bize. Gönülden yükselen büyük çığlığın insan ellerini sallıyorlardı işitilen vapur düdüğünün geçit töreninde.

  Kanlıca mezarlığı yine rüzgarın, çamların, çeşit çeşit çiçeklerin eşliğinde ölümleri selamlayan yaşam doluluğuyla karşıladı bizi. Büyük yokuşu, büyük insan topluluklarıyla yürüdüm. Her insanın yanında geçerken, insanların Barış’a yürüyüşlerinin parlamış gözlerini, çarpan kalplerini de fark ettim.

  Gördüğüm en güzel manzaralardan birisiydi bu buluşmanın kültürleşmiş olanı; her yıl artan oranda yenilenen biçimi. Bu manzarayı, bu büyük töreni yaşatacak olan; Barışın’ felsefesindeki esas ulaşılan amacın kendisiydi; yani bu törene katılan 7’den, 77’ye olan insanlar.

 Başka hiçbir törendi bu kadar çok insan çeşidi, yaş farklılığı yoktur. Barış Manço’nun narin, müzik dolu bedeni durduğunda, daha doğmamış çocuklar bile bu törendeydi; Barış'ı  o güzel sesi, tükenmeyen sanatı anmanın, hatırlamanın, onun şarkılarıyla bütünleşmenin içindeydiler. İşte budur, yaşamın devamı olan; dededen babaya, anneye; anneden, çocuğa geçen sevgidir, diğer sevgiyi, o muhteşem sanatı yaşatacak olan…

 Gördüm ki bir insan en güzel sanatıyla anılır ve yaşam içinde yaşadığı fark edilir. Barış, nesilden nesle sanatıyla, ezgileriyle, halkın içinden çıkarıp tekrar bize sunduğu şu şarkılarıyla yaşayacak;

 Bana yolun seç diyorlar, bozuk yolu seçer miyim; eğri eğri, doğru doğru…

 Bir dilim ekmeği bölüşürüm senle. Suyu aynı tastan yudumlarım seninle. Eğer kalbin kırıksa dost yüzünden. Bir selam sana gönül dağlarından. Gel, sende katıl bizle. Dolaş bahçemizde gönlünce. Uzat korkma elini. Bak beş parmağım var benimde.

 Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi? Yaz dostum, selam almayana yiğit denir mi? Yaz dostum, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?

 İşte böyle dostlar; şarkılar, ezgiler, müzik sesleri, bir insanın felsefesiyle, diğer insanlara ve onlardan diğerlerine akacak bir ırmağa dönüşmüş durumda. Her dönüşümün kendi yaşam hakkı vardı; bu yaşam hakkı içinde yeniden var edilen ölümlüler dirilirler. Bu yaşam hakkı içinde yine o büyük onarım başlar; bizi, miskinlikten, pişkinlikten, duyarsızlıktan kurtaran büyük onarım…

 Güven Serin
  

  

16 Ekim 2010 Cumartesi

YAŞAM DÖNGÜSÜ

Kamera; Güven         İstanbul
Karaköy Liman Antreposu, Modern Sanat
Müzesi yanı.
Derisi alınmış insan bedeni korkutmasın sizi! Bunun
adı, harika bir yüzleşme. Döngünün, nasıl
başlayıp nasıl bittiğinin harika öyküsü...

Kamera; Güven    İstanbul
Düşünüyorsam varsın elbet! O zaman;
varlığının kiymetini bil! Hiç kimse,garip
ve zavallı değildir; ta ki, kendi öyle
kabul etmediği sürece...

Kamera, Güven    İstanbul
Bedenimizin kasları liflerine ayrıldığı zaman
bir yelpazeye dönüşüyor. İspatı mı? Gidiniz ve
kendi gözlerinizle görünüz, öğretinin insanı
aşan kısnımı.

Kamera; Güven    İstanbul
Tamen Hocam ile ilkkez tarihi ve kültürel bir
geziye çıktım. Bir keçi gibi dolaşan ve
ölümcül bir koşuşturmaca içine dalan
ben; doğrusu nazlı bebekleri pek
sevmediğim için yalnızlığın soylu
rüzgarına sarılırım.
Tamer Hocam, öyle bir gösteri yaptı ki
insanın diyesi geliyor; " on, on, on puan"
Koşulsuz, mazsız ve öğretilere aç bir
şekilde keçi gibi dayanıklı Tamer Hoca'ya
teşekkürümü borç biliyorum.

Kamera; Tamer Hoca  İstanbul
Ben, insan zekasından korkmuşam. İnsan zekası
önünde tapınma hissiyatı duymuşam. Ben, insanın
sıkışmış,korkmuş,hayvanlaşmış bedenlerinin
hiçbir şey üretmeyeceğine inanmışam;kavgadan ve
soylu kurnazlıklardan başka...

Kamera; Güven     İstanbul-Karaköy
Bu bedeni öpesim,kokasım,bu bedene
sarılasım geldi. Eğir ki hayırsever iş adamı
Samuel Ullman'ın özlü sözünün felsefesine
inandıysa!
"Kimse, sırf belirli bir yaşa geldi diye ihtiyarlamaz.
Bizler ideallerimizden vazgeçerek ihtiyarlarız.
Yıllar teni buruşturabilir,
ama hevesimizden vazgeçmek ruhumuzu
buruşturur."

Kamera; Tamer Hoca   Moda
Barış Manço Müzesi dış bahçesi
Çocuklar, sanatçının sanatına esin olan
ölümsüz neşe taşıyan çocuklar;
merhabayın,selam olsun size.

Kamera; Güven  Barış Manço Müzesi Moda

Bir genç kız; aynı duygular ile usulca giriyor
içeriye. Yine aynı sessiz neşe ve heyecan
içinde annesini arıyor; "anne geldim, şimdi
içerdeyim" diyor. O deyiş, o sesleniş; insana
inanmış, sanata adanmış sanatçıya
duyduğumuz sevgiydi. Doldum, aktım,
dört mevsimi yaşadım; o genç kızın taze
heyecanında ve sanata,sanatçıya akan
güzel bedeninde...

Kamera; Güven   İstanbul -Moda
Barış Manço'nun gezdiği ülkelerden biriktirdiği
vazoları. Sanatı ,insanı sevdiği gibi
sevmiş bu vazoları. Hiç kimseye elletmezmiş:))
"Aman ah! Siz zahmet buyurmayın, ben
onları yıkar temizlerim."
Bu harika adam, belki de zarifliğini,insan
sevgisini çok az bir dikkatsizlik ile
kırılacak vazoları kırmayarak, yaşatarak
kültürleştirmişti...

Kamera; Güven   Barış Manço Müzesi-Moda
Selam Olsun Dostlar...

" simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız.
Uzaklarda bir yerde güneşler doğuyor.
Dönence... Kupkuru bir ağacın dalıyım
yapayalnız... Uzaklarda bir yerde
bir şeyler kök salıyor. Görüyorum,
dönence..."

Kamera; Güven  İstanbul -Moda
Barış Manço Müzesi
Bu güzel mimarisi olan bina, güzelliğini,içinde yaşamış
ve hâla huzurlu varlığını hissettiğiniz sanatçıya
borçlu. Ahşap merdivenlerin tınısında, duvarlardaki
notalarda; bir başka anlatım var; açlığa,susuzluğa
adanmış bedenler için...
Kamera, Güven Moda

"Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?
Yaz dostum selam almayana yiğit denir mi?
Yaz dostum; boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?
Yaz dostum; kimse geçmez bu dünyadan mal
ile" ...

Kamera; Güven Barış Manço Müzesi

Milyonlarca söz,yaşanmışlık ve ibret; insanın
algısı kadar önem arzeder. Gerisi o insan için
anlamı olmayan boşluk kadar anlamsızdır."
Ruha iyi gelen şeylerden birisi de müzik; güzel
sanatların ruha seslenişleri, üfleyişleri...

YAŞAM DÖNGÜSÜ


Büyük kurtarıcı Mustafa Kemal, batı ile savaştığı halde yüzünü batıya dönmesinin önemli nedeni vardı! İlim ve sanatın batı da olan bolluğu, ülkemizi de düşmüş olduğu gariplikten kurtaracak önemli bir güç olarak gördü. Batı kurnazdır, batı sömürgecidir, batı müthiş oyunların da var edicisi, yöneticisidir. Buraya kadar her şey doğru olmasına doğru ama batı aynı zamanda meraklıdır. Öğrenmeye açtır. Bilgiyi nerede olursa olsun koklar ve ona kavuşuncaya kadar elinden gelen her şeyi yapar… Batı, ilimin, sanatın da kovalayanı ve aynı zamanda yaratanıdır.

Kendini bırakmak; bilge bir kadercilik anlayışı ile bilim ve sanata yaslanmayıp cehaletin kurtarıcı ellerini, büyük bir zaman hoyratlığına dönüştürmek bizim kendi garip sanatımız olmuştur!

Ülkemdeki geçim savaşlarının küçük ile büyük arasındaki korkunç dengesizliği hızla insan çölleşmesini desteklese de, direnen vah görünümündeki insanlar, belki de güvendikleri, ümitlerini kesmedikleri bu ülke insanı için insanüstü, insan zekâsını zorlayan çalışmaları da ülkemize getire biliyorlar. 17 Aralığa kadar gösterimde olacak sergi; bizlere çok yakın. Gizemin, her çeşit öykünün olduğu şehir; İstanbul şehridir. Sanatın da, çelişkili yaşamların da her çeşidini bu şehirde görebilirsiniz.

Ulaşımı çok kolay olan Karaköy, Tophane, Galata, sanki küllerinden yeniden yaşam buluyor. Sokak baskıları sizi korkutmasın! Sizi yıldırmasın! Esas olan sizi korkutacak olan; kendi büzülmüş, yaşam enerjinizi terk etmiş halinizdir. İnsan denen mucizeyi anlamak ve kendiniz ile yüzleşmek istiyorsanız; 17 Aralık 2010 tarihine kadar gösterimde olacak Alman Bilim Adamının “YAŞAM DÖNGÜSÜ” sergisine muhakkak katılınız.

İnsan anatomisi adına insan zekâsının bu kadar da olur mu, diyeceğiniz muhteşem bir sergi; bütün garipliklere rağmen ülkemize getirilmiş ve sanatseverlerle buluşmakta. Ben ve Tamer Hoca da ayağımıza üşenmeyip yaklaşık 18 saat süren İstanbul gününde güzelim sağanak yağmurun eşliğinde gerçek sanat şöleni yaşadık. İçmeden sarhoş da olunabiliniyormuş eğer…

Yaşam döngüsü, tüm canlılar için gizemli muhteşem bir gösteriye dönüşür. En başta yaşamın tazeliği, kendine has rengi ve kokularıyla, cazibeleriyle başlayan döngü; daha sonra tüm canlılar için bir başka yaşama; ölüme doğru yol alır.

Karaköy Limanı Antrepo 3, Modern Sanat Müzesi’nin hemen yanı başında Yaşam Döngüsü sergisi sizleri bekliyor. Sergi de gösterilen eserler, bağışlanmış gerçek insan bedenleri ile başka bir sanatın buluşmasından ayrı bir sanat çıkarmış ortaya.

Alman Bilim Adamı Gunther Von Hagens insan zekâsını öyle bir zorlamış ki, biraz sabır ve anlayarak dolaştığınız zaman; insan anatomisine saygı duyarken, kendi harika bedeninizin ne kadar önemli olduğunu fark ederek mutlu bir yüzle ve sanat sarhoşluğu ile boğazın esintili kenarında öylesine yürüyünüz…

Kapalı kalarak, baskı ve korkularla büyümenin hangi sanatlardan, teknolojilerden, gelişmelerden uzak kalıp; nasıl batıya muhtaçlık içinde inlediğimizin de sentezini yapacak olmanızı gönülden isterim!

İstediğimiz kadar övünelim, meziyetlerimizi yüceltelim; kendi özümüzü bilim ve sanatın, felsefenin emrine vermediğimiz sürece; bir iyi, iki kötü, masalları, gerçek ile düşleri arasında sürekli gidip geleceğizdir…

Sergiyi dolaşırken, insan anatomisinin keyfini, böyle formların ilk kez seyrine kavuşmuş olmanın şaşkınlığını yaşarken; Sergi Salonlarının duvarlarına asılan büyük fotoğraflar ve özlü sözler; belki de bu serginin somut anatomik anlatımlarının harika birer tamamlayıcısı durumundaydılar…

Bu sanatın var edicisi Alman Bilim Adamı Hangens Yaşam Döngüsü’nde anlatmak istediği insan için; “ İnsan bedeni anatomik bir hazine, büyük bir harika olarak görüyorum. Bu evrim, mühendislik ve zekâ harikası beni şaşırtmaya devam ediyor ve henüz tüm sırlarını bana açıklamış değil.”

Hagens, insan zekâsını zorlayan, üst seviyeye çıkaran merakla, buldukları ve paylaştıkları ile yetinmiyor. Aynı zamanda Hagens;

“ Ben insan bedenini güzelleştirerek sergiliyorum. İnsan anatomisi sanat olarak değerlendirilemez. Ancak ‘BAŞYAPIT’ olarak değerlendirile bilinir.”

Tamer Hoca ile birlikte bedenlerimizi biz de sonuna kadar zorladık. 18 saatlik günde, 13 saat ayakta kalarak, İstanbul şehrinin ve güzel ülkemin tüm çarpıklıklarına rağmen, inanılmaz gelişmelerine, seyrine; bilim ve sanata, felsefeye, sanatçısına inanmış bir avuç insanın nasıl yol aldığına da tanıklık ettik.

Yaşam Döngüsü Sergisi, bir değil, birkaç kez gezilmeli! Bu sergide, anlatabileceğiniz, şaşkına döneceğiniz, onlarca eser ve bilgi var. Beni etkileyen ve insan bedeni için önemli bir özlü sözü de alıntı olarak; Amerikalı hayırsever bir işadamı Samuel Ullman’ı anarak sizle paylaşıyorum;

  "Kimse sırf belirli bir yaşa geldi diye ihtiyarlamaz. Bizler yaşam ideallerimzden vazgecerek ihtiyarlarız. Yıllar  teni buruşturabilir.Ama heveslerimizden vazgeçmek ruhumuzu buruşturur."

Sanat dostlarım; 18 saat süren ve bir dakikası bile pişmanlık taşımayan gezimiz, başta da söylediğim gibi sanatla, sanatçıyla, öğrenimlerle doluydu. Sanat ve sanatçı adına gitmiş olduğumuz ikinci müze; yıllardır beklediğimiz, birçok kez kapısına kadar gidip de hâla müze olamamış Barış Manço’nun Moda’da ki evi oldu. O şirin, o mütevazı ve alımlı bina; artık Barış Manço Müzesi…

Müzeye katkılarını esirgemeyen Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ve sanatçı Sunay Akın’a tüm Barış Manço severler adına teşekkürü borç biliyorum.

Barış Manço severler, artık o kadar güzel ve huzurlu bir müzeye kavuştular ki; bence İstanbul’a gittiklerinde çok sık uğrayacakları Barış şarkıları, kokuları, felsefesi ile dolu bir yerle karşılaşacaklar…

Güven











8 Şubat 2010 Pazartesi

SEVMEK BAŞKA BİR ŞEY

Kamera; Güven
Uzun Saçlı Sevgi Filozofu

Kamera; Güven

Doğukan Manço, babasından ona geçen sevgi
kokularını cömertçe veriyor.


Batıkan Manço ve bendeniz

İnsan sevmeye görsün bir kere; evlatlarına
bile değince, alışık olduğun güzel kokuyu
duyar gibi olursun.

Kamera; Güven
Ayşegül Aldinç
Bu güzel bayan da, sıkı bir Barış Manço dostu.

Kamera; Güven

En Büyük Mahir bizim Mahir

Bu sevgi dolu adam; gerçekten de Barış Manço
sevgisiyle donatılmış. Eh bir vapur Barış sever
bir araya gelirse; tam bir sevgi şoku yaşarsınız:))
Mahir'in sağ tarafında ki güzel bayan; annesi,
sol tarafındaki güzel hanım da teyzesi.
Bu güzel aile eski İstanbul kültürü
ile donatılmış. Sen bir sevgi yolla;
onlar beş yollar.
Sevgiyi kurutmayan ve her daim yaşatan
güzel insanlar; selam olsun sizlere.

Kamera; Güven
Sırasıyla alınan Barış Manço severleri, yine
sırasıyla iskelelerine bırakıldı. Bizler ayrılırken,
kalanlarda ki burukluğu göre bilirsiniz...
Kalanlarda olan burukluk; biz gidenlerde de
vardı. Onca insan, onca ruh; bir tek adam
için, bir tek beden olup sonra yine
farklı bedenlerin yoluna, yolcu olduk.


Dört saat Barış söyledi biz dinledik.
Ve  gördük ki, sevgi denen şey; bazen
sanat,bazen felsefe,bazen uzatılan bir el,
bazen çok uzaklarda bir nesne, bir varlık
oluyor.

En mutena mekanlar, insanlar bile unutulur;
sevgi ile sanat ile donatılmadıkları sürece...

Kamera; Güven
Boğaziçi Yalıları
Gün kasvetliydi belki, gün griydi, ıslaktı ...
Ama bilesiniz ki gün Barış'ı anma günüyse,
gün şafak ile başladıysa; o günün size sunacağı
harika sürprizler vardır. Bu güzel yalıların
başdöndürücü panaromaları gibi...

Kamera ; Güven Boğaziçi Yalıları

Bugün Barış hatırına güzel; daha bir
güzel göründü bana.:))

Kamera; Güven
Doğa ve insan eliyle oluşturulmuş mekanlar;
mimarinin de marifeti ile ne güzel
görünüyor. Şair olsam; bedeni zorlayan
ruhu zor frenlerdim:))
Kamera; Güven  Savorona 
İsmini Hint Okyunusunda yaşayan bir deniz
kuşundan almış. Atütürk'ün ölümünden önce
son 6 haftasını geçirdiği gösterişli yat.


Leyla Hanım, Zeynef Hanım

Eski Modalı olan bu güzel hanımlar; Barış Manço
sevgisi  ile dopdoluydular. Bizi birleştiren ne bir
din, ne bir siyaset ne bir ticeret vardı. Ne de aşk!:))
Bir filozofun,bir sanat adamının sevgi
taşıyıcılarıyız biz...

SEVMEK BAŞKA BİR ŞEY


Çevremizde sevmeye dair o kadar çok şey olmasına rağmen ne kadar çok az şeyi sevdiğimizin farkında mısınız? Bir bebeği, çocuğu, adamı, kadını, çiçeği, toprağı, dağı, ormanı sevebilmek; duygusunu tanımayan veya yetiren insanın; insan kalabilme becerisi hangi katkı ile sağlana bilir acaba?

Göğün gri, denizin gri olmasına aldırmayan ben; yağmura da aldırmayarak şehri Tekirdağ’dan İstanbul’a uzandım. Havanın sıcaklığı 6 dereceymiş, ayakkabımın altı delikmiş, cebimde yeterli para yokmuş mazeretlerine sığınmadan; gerçek açlığıma koştum.

İnsanın midesel açlığı, insanın organizmasını sağlam ve sağlıklı çalıştırmak içindir. Ama şuurlu bir beyin, organizması çalışan bir bedeni çok daha görkemli ve çok daha onurlu yönetir. Şuurlu beyinler de, sevgiden, görgüden, bilgiden, değişimden beslenirler.

Bundan tam 11 yıl önce Şubat ayını gözü yaşlı karşılamıştım. Gözümün yaşı dindi, gönlümün yaşı kurumadı. İnsan bazı nesneleri, bazı insanları çok farklı sever. O sevgi tarifleri iç içe geçmişliğin özel bir oluşumu haline gelir. Bilirsiniz ki o sevginin bir tarifi yok gibidir. Çünkü zaman ilerledikçe taşıdığınız, bedeninize yapışan sevginin de zamanla genişlediğini fark ederiniz.

Çevremde birçok insanda gördüğüm Atatürk sevgisi gibi sevgiler tariflerden, zorlamalardan, çıkarlardan öte kabul görür. İnançlı ve çok samimi insanların merhamet ile donattıkları Allah, insan sevgileri gibi!

Yazgımı, bugünkü bedenimin beynini etkileyen ve ona katkı sağlayan onlarca insan, yüzlerce nesne var. Onlara duyduğum saygı, vefa; elbette çok ama çok yoğun bir dönüşüm içinde. Ama üç insan; üç adam, hayatıma öyle bir girdi ki, onlara ölümlü bedende, ölümsüz sevgilerin en ama en karşılıksız olanını sahiplenirim. Birincisi Mustafa Kemal, ikincisi Yusuf (Babam), üçüncüsü de Barış Manço.

Barış Manço’nun 11. ölüm yıldönümü bu yılda ailesi ve sevenleriyle anıldı. Moda’dan kalkan vapur, Kadıköy, Kabataş iskelelerine uğrayarak Barış Manço severleri aldı. İnanılmaz bir kalabalıktı. Geçen yılın belki de dört katı insan; bir vapura zor sığdı. Neredeyse koyun koyuna sürecek 4 saatlik yolculuk; Barış Manço’nun şarkıları ile başladı.

İstanbul, Tekirdağ gibi yağışlıydı. Gök ve deniz aynı Tekirdağ gibi griydi. Hava sıcaklığı 6 derece, gök ve yer ıslak olması vapurun dolmasını, kalplerin Barış Manço ile bir olması için kötü bir sebep değildi.

Barış Manço sevenleri yüzlerce insan topluluğunu çok kısa bir süre için bir tek adam için bir tek beden gibi olmuştu. Kimler yoktu ki; genci, yaşlısı, kadını, kızı… Bu yıl Barış Manço’nun sevgili oğlu Batıkan’da oradaydı.

Söz konusu sanat adamı ve aynı zamanda geleceğin filozof insanı Barış Manço olunca; her dilden, renkten insan o vapurdaydı. Yalnız dört saatliğine hepimiz sevgiden, şarkılardan, felsefelerden ibarettik. Yüzlerce insan; yüzlerce yaşam demek! Yüzlerce anı, hatıra, kavga, mutluluk demek!

Ne ilginçtir ki Vapuru doldurmuş insanlar aynı Barış gibi gülümsüyor, Barış gibi bakıyorlardı.

Vapur’a ilk adım attığımda yine geçen yıl ki gibi Doğukan ile karşı karşıya geldim.


—Merhaba Doğukan der demez; geçen yılki küçük sohbetimiz hatırına mı, yoksa yakın bir tanıdığına benzettiği için midir? Bilemiyorum;


“ Ah merhaba, hoş geldiniz” tanışlığı içinde yine Barış Manço kokusu saçarak karşıladı gelenlerini. Doğukan’a her sarılan, onu her kucaklayan; aynı zamanda Barış’ı kokar, kucaklar gibiydi.

Ailesi Kanlıca Mezarlığı ziyaretini önceden yaptığı için, 11. anma programı sadece boğaz gezisi olarak düzenlenmiş. Barış Manço’nun şarkıları eşliğinde, sevenlerinin sohbetleriyle yol aldı yükü, sevgisi çok ağır olan vapur. Boğaz ve yalılar; Barış sevgisinden daha güzel, daha etkin değillerdi ki, o güzellikler sadece arka bir fon, bu güne bir katkı gibi kaldı. Gün anısına birkaç hatıra niyetine boğaz ve yalıların fotoğrafları çekildi.

Zar-zor oturacak bir yer buldum. Yüzlerce bedenin, yüzlerce yüzü, gözü ve anlamlı bakışları vardı. Fakat bakışlar tempo tutmuş ayaklar Barış Manço şarkılarında geçmişe iniyorlardı. Bu şarkılarda hemen hemen herkesin bir anısı-hatırası vardı.

Barış Manço’yu anma vapurunda kimler yoktu ki; Kadıköylüsü, Modalısı, Göztepelisi, Maltepelisi, Beşiktaşlısı, Kabataşlısı, Seyran tepelisi, Tekirdağlısı; çoğunluğu kadın-kız, yüzlerce insan.

Her iki yanımda oturan insanlar Barış Manço’ya oldukça yakın yaşamışlardı. Göztepeli ve Modalı olan insanlar; kalplerinde taşıdıkları Barış için oradaydılar. Onların gözlerine baktığımda kendi gözlerimi görür gibiydim. Buradaki insanların da yüzlerinde, kalplerinde çizikler, hüzünler vardı. Belli ki hayat onları da hırpalamış. Ama bu vapur, tüm çiziklere, kederlere yapmacıksız olarak direnen SEVGİYİ unutmayan insanların buluştuğu yer oldu. Çok kısa zamanda kaynaşıldı.

Barış sevgisi ile büyümüş Mahir, muhtemelen yaşı çoktan 80’i geçmiş Leyla Hanım, Zeynep Hanım, ismini öğrenemediğim Beyefendi, Mahir’in annesi, teyzesi; ne mesleğimiz, ne milliyetimiz, ne din, ekonomi açısından meraklı bir canlı bedeni içindeydik. Bedenler salınmış, dağıtılan sevgi tüm vapuru kuşatmış gibi; vapur yol aldıkça, boğazın harika mekânları, koruları arka fon oluşturdukça; biz de Barış’a aktık, Barış’a yöneldik; zaten Barış felsefesi ile yaratılmışlığın ortak birlikteliğiyle; Gülpembe, Dağlar Dağlar, Dönence, Unutamadık, Kol düğmeleri şarkılarında boğazın gri suları gibi aktık öylesine…

Antik, Orta, yakın, yeniçağlar diye sıraladığımız, hep sıralara oturttuğumuz insanlığı, sınırlara ayrılmış 200 ülkeyi, paylaşılamayan bedenleri, mekânları, sınırları bir kenara bırakıp; insanlığı bir tek kalıcı duygu kuracağını düşündüğümüz sevgiyi dört saatliğine bir ettik.

Sevgiye, lanet, mazeret, ihanet okuyanlar; hiçbir zaman doymamış, doyurulmamış zavallı bir bedenin sahipleri olacaklardır. Ve yaşadıkları zamanın içinde sıraladıkları çağlara bile aitlik hissetmeden öylesine yaşayacaklardır; donmuş resimlere, fotoğraflara, videolara sığınıp belki de kendi tapınaklarını oluşturmayı deneyeceklerdir.

8 Şubat 2010    Güven