Zorba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zorba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2023 Çarşamba

BİLGE TÜRKLER

 

İnternet  Nikos KAZANCAKİS

İnternet   Zorba Filmi

                                          BİLGE TÜRKLER

  20.Yüzyılın önemli filozof, yazar, şair ve siyasetçilerinden Nikos Kazancakis’in Zorba eserinde, sayfaların yarıya yaklaştığı yerde kitabın kahramanı Aleksi Zorba ile diğer karakter arasında bir diyalog geçer. “Patron” diye seslendiği baba tarafı Yunan, anne tarafı İngiliz iş insanıyla Girit’e gelmişlerdir. İş insanında para, Aleksi Zorba’da da yaşama sevinci, uğraşma, didinme serüven aşkı vardır.

    Aleksi Zorba ile diğer karakter; patron arasında kadınlar hakkında çok önemli bir konuşma yaşanmaktadır. Zorba çıkışır ve eleştiri getirdikten sonra yaşanan büyük sessizlik sonrası konuşur:

 —Biliyorum, çünkü bunu bana çok bilge bir Türk öğretti. Patron dediği iş insanı şaşkın bir halde:

—Bir Türk mü? Ve sen bir Yunanlı ona inandın mı? Zorba duyduğu bu sözler üzerine çok kızar ve şaşırır. Ama İngiliz iş insanı sitemlerine devam eder:

 —Türklerle Yunanlıların hiç konuşmadıklarını sanırdım! Onlar sadece kavga ederler. Sakın bana hiç savaşa gitmediğini söyleme! Zorba’nın iyice canı sıkılır ve:

—Böyle aptalca konuşmaları sevmem

—Ülken için savaşmanın nesi aptalca? Der, patron diye seslendiği İngiliz. Zorba gayet içten:

—Kusura bakma ama patron ama bir öğretmen gibi konuşuyorsun. Bunu nasıl anlayacaksın ki?

  Anlatılan, aktarılan yarım yamalak bilgilerle her yanımızı düşmanların kapladığını öyle içselleştirdik ki, neredeyse gölgelerimizle kavga eder hale geldik. Sıkışınca da ülkeyi terk etmeyi “ Kendini kurtarmak” bilinciyle korkunç bir yanlış tercihler ile anlatmaya, kanıtlamaya çalışıp duruyoruz…

  Türkleri her daim kusurlu bulmak, bazıları için fazlasıyla sevindirici, takıntılı bir durumken, bazıları da Türkleri sürekli abartarak yaşatacağını sanır… Ne büyük kayıplar, karamsarlıklar ve aldanışlar…

  Dünyayı, insanlığı en iyi anlatan, gösteren, tanıtan sinema, tiyatro, edebiyat ve insanların benliklerine kazınmış tarafsız öyküler olmuştur. Nikos Kazancakis bu öykü anlatıcıların en tarafsız yazarlarından, filozoflarından birisidir. Biliyordur ki, sadece öldürme isteği; barış ve sevginin de öldürülmesidir… O yüzden, iki halkı, yüzyıllarca yaşayan iki kadim milleti, dünya durduğu sürece milyonlarca insanın okuyacağı, izleyeceği edebi sayfalar arasına koyarak;

 “Bunu bana çok bilge bir Türk “öğretti diyerek muazzam bir özgür irade, felsefi, tarihsel bilinci de insanlık tarihine kazımayı başarmıştır. Bu tür çıkışları, yaratılan eserleri gün yüzüne çıkartmak kolay değildir. Nikos Kazancakis’in yaşamı da hiç kolay olmadı. Ülkemizdeki tarafsız aydınların da, aydınlık yolculuğu sürekli kesintilere uğramış, susmaları için susturulmuşlardır; vahşice…

  Nikos Kazancakis’in mezarı Girit, doğduğu yerdedir. Mezar taşında da kendi istediği sözcükler yazar;

“ Hiçbir şey beklemiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm…” sözleri, sadece günlük ihtiyaçları, kişisel zaafları düşünen yazarların, felsefecilerin, siyasetçilerin başaracağı bir son ve ölümle başlayan yaşamın karşılığı olamaz…

  Nikos Kazancakis’den yüz yıl önce ölmüş bir başka aydın; yazar, şair, siyasetçi, doğabilimci Goethe bir başka bilge Türk’ten Doğu Batı Divanı isimli eserinde söz eder. İsim de vererek Nasrettin Hoca’nın fıkralarının tamamının Alman edebiyatına kazandırılmasını ister. Hoca’dan; “ O bilge bir Türk” der, ısrarla, kıvanç duyarak…

   Türkleri, Türklüğü sürekli karalamakla meşgul olanların bu tür ifadeleri, tespitleri, tarihsel kaynakları önemsemeyeceğini biliyorum. Bir başka şey daha biliyorum; yüz yıllarca, binlerce yılda oluşan kültürler; karalamalar, çamur atmalarla yok edilemez…

     Aferin almak için iyi insan da olunamaz, olunmamalı da. İyi olmak, insanlığa ve kendi tarihini de iyi bakıp sevme girişiminde bulunmak, oldukça ucuz ve değerli bir erdemdir, neşe ve evrensel aşktır…

    Adına uygar dünya ismini verdiğimiz çok büyük gelişmelerin yüz yıllık geçmişi bile binlerce yıllık kültürleri nasıl yerle bir ettiğini görüyor, şahitlik ediyoruz. Tam da sırası değil mi; edebiyata, sanat dallarına, insanlığa bırakılan insanlık miraslarına dört değil dört bin elle sarılmak gerekmez mi?

 Güven SERİN 

 

 




20 Aralık 2017 Çarşamba

DÜNYANIN KULAKLARI NE ZAMAN AÇILACAK PATRON?






              DÜNYANIN KULAKLARI NE ZAMAN AÇILACAK PATRON?


 Ne garip bir yolculuk bizimkisi! İnsana dair ne çok şey birikti; öteden beri… Birikenler kimi yakıldı, yok edildi; kimileriyse unutuldu ıssızlığın nemli, küflü ortamlarında.

  İnsan, mucizenin yolcusu, gizemin başkahramanı, sözcük icat ettiği gibi, yer çekimine de meydan okumayı başaran canlı…

  Kurtuluş, var olma adına ne totemler, büyüler, adaklar, dualar ve yolculuklara çıkıldı. Durmuş da değil insan! Bir taraftan Mars Kolonisi! Bir taraftan, uzayı büküp, boyutlar ötesi düşünceleri; katiyen vazgeçilmedi.

  Yakın zaman sonra; belki de ölümsüzlüğün anahtarını eline geçirecek olan yine insan! Beynin korunması önemli olan! Bütün bilgi, düşünce, kavramlar onun içinde; nerede korunduğu, hangi bedeni kullandığının bir önemi kalmayacak; bir çeyrek yüzyıl sonra…

  Halinden, tavırlarından kaba bir adama benzeyen birisi sesleniyor, yanında ki diğerine;

“ Patron; dünyanın kulakları ne zaman açılacak?” Dünyanın demekle, insanları mı kastediyor? Yoksa bizi bu maviliğe sıkıştırmış, evrimin büyük oyunu, büyük sahnesini mi sorguluyor?


  Barbar görünüşlü, kaba-saba giyimli adam konuşmasına devam ediyor. Aynı anda yağmur da usulcana yağmaya başlıyor;

  “ Yağmur yağarken insanın kalbi acı çeker”

  Kaba-sabalığın bütün söyledikleri içime dokunuyor. Duyularım hepsini önemseyip, işleme koyuyor. Niçin yağmur? Niçin, ıslaklık çoğalırken acı çekmek? Tam olarak anlam veremiyorum…

  Bizimkisi, hiçbir şeye aldırış etmez görüntüsüyle, filozoflara meydan okuyacak kadar derin, manidar ama bir o kadar da kafamı karıştırmaya devam ediyor.

 Yanında ki genç adama; Patron, diye seslendikten sonra konuşmaya devam etti;

“ Taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilseydik! Belki bağırıyorlardır, bağırıyorlar da bizler işitmiyoruzdur. Nah işte, tıpkı bağırdığımız halde, onların da bizi duymadığı gibi. Dünyanın kulakları ne zaman açılacak patron? Ne zaman gözlerimiz açılacak da göreceğiz? Taşlar, çiçekler, yağmur ve insanlar, kucaklarımız ne zaman açılıp birbirimize sarılacağız?

  Sen ne dersin patron? Bu konuda, kitaplar ne söylüyor?”

  Ne çok soru, ne çok akıl karışıklığı değil mi? Hazır kalıplar konuşmak varken! Hiçbir şeye aitlik hissetmeyip, her şeyi kendi öfkemiz, kazancımızla, en adil olmayı bile kendi galibiyetimizle süslemeyi öğrenmişsek; bu kadar çok edebiyat, felsefe ürküte bilir bizleri…

 Ne yapacağız o zaman? Bolca beğeneceğiz birbirimizi! En kötü haldeyken bile; “ Seni iyi gördüm dostum!” söylemleriyle kandıracağız, tıbbı, kaderin mahkûmu olan kişi ve kişileri.

 Birileri var ki hiç susmayacak! Gerçek yazarlar ve şairler! Onlar, taşların, çiçeklerin, yağmurun, kuşların dilini, düşüncesini merak ettiği gibi; düşlere, ruhlara, en ulaşılmaza bile uzanmaya cesaret gösterecekler.

  Tıpkı, Nikos Kazancakis’in Zorba’sı gibi; adaleti, sevgiyi, ne korkusuz irdelemeleri edebiyatın koynunda yapacaklar; o güvenli yerde. Nice kıyımlara uğrasa da, bir kez çıktı mı söz edebi yola, yolculuğa; engellenemez bir hal alır.

  Yazanın, düşünenin kendisi ölmüş, öldürülmüş, yok edilmiş de olsa; yepyeni bir var oluş başlar; tam da Zorba’nın, edebiyat ve sinema diliyle haykırması; taşın, yağmurun, çiçeğin konuşmasından destek almak, insan anlamsızlığını, hazımsızlığını, doymazlığını anlaşılır kılmak adına; doğanın kendisine yönelmesi gibi…


Güven Serin  

11 Aralık 2017 Pazartesi

HİÇBİR ŞEYDEN KORKMUYORUM




                               " Hiçbir şey beklemiyorum,hiçbir şeyden korkmuyorum,
                            özgürüm." 



Yaşayan bir efsane...Onu yaşama davet etmek
sadece ve sadece düşler ülkesine gitme
cesareti bulan edebi düşünce sahiplerine aittir.


HİÇBİR ŞEYDEN KORKMUYORUM
---------------------------------------------

  Bir mezar; Ege Denizinin ortasında bir adada; kale burcunun hemen altında, kalenin bedeni gibi, mezar ucunda ki taşa bırakılan bir not;

  “ Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.”

Bu ıssız yerin, soğuk taşı, artık toprak olmuş mezarın ev sahibi; aynı zamanda en büyük iksirin formülünü mü kazımak istemiş? Yitik uygarlıkların nice kültürü yitirdiği gibi; hiç olmazsa beklentileri en aza, en sanatsal, edebi olana doğrultarak, bir sükûnet, dinginlik ve aynı zamanda uçsuz bir hürriyetin buluşu bu basit sözcüklerde mi gizli?

  Nobel’i bir puanla kaçıran; belki de bu kaçışa, mezar taşında ki sözle yanıt arayıp bulan; “ Hiçbir şey beklemiyorum!” insandır Nikos KAZANCAKİS. Onun gözünden baktığınızda, iki milletin; Türkler ve Yunanlıların birbirine ne kadar muhtaç olduğunu, iyiliğin ve kötülüğün her an her yerde değişebileceğini; bütün bildik kalıpları, önyargıları yerle bir eden bir düşüncenin ipine tutunmanız mümkündür.


  Beklentilerimiz sıfır hacim, sıfır rakımda olamaz elbet. Sınırlarını belirleyen ise yüksek kültürün yere inmiş, kök salmış, göklerden süzülmüş halidir.

  Bu yüzden düşündürücüdür; eğitimle ilgili bir yazı hazırlamak istediğimde okul okul dolaştığım halde; hiçbir yönetici cevap alamadım; gazete yazarı olduğum için! Korkuları yok mudur; koltuklarından, kazançlarından, rütbelerinden yana?

 Sırf bu nedenden ötürü; Namık Kemal Üniversitesini, kaybolan yaşlı ağaçlarımız sebebiyle aradığımda, oradan oraya telefon bağlantıları sonrası; hiçbir cevaba, kaygıya ulaşamamış olmam?

 Bunun için değil midir; Tekirdağ Kültür ve Turizm Müdürlüğünün, kültürden ve turizmden yana neredeyse en fakir bir şehir haline gelmemizi sorgulayan yazılarımı, sorularımı cevapsız bırakmaları?

 Yine, en yakın arkadaşım bile, devlet dairesi, belediye çalışanıysa, yanımda anlattığı muhabbete çekine çekine yön vermesi, sürekli sansür koyması ve ara sıra; “ Bunları yazmasın değil mi?” uyarılarıyla beni kamçılayıp, düşündürdükleri belliyken…

 Ne büyük korkular ve ne anlaşılmaz ipotekler koyuyoruz kendi ruhumuza. Oysa hiçbir sorgulama, irdeleme, cevap arama; hoyratlığa teslim edilmez zorunda değil. Hakaret etmeden, lanetli şantajlara sarılmadan da, iyiye, güzele ulaşmak; esas olan hürriyeti, gelişmeyi el birliğiyle sağlamak mümkünken…

  Heraklion-Girit’de taş mezarın içinde yatan, taşa kazınmış sözcüklerin yazarı; sanırsınız ki toprak olup gitmiştir. Tam da bu gitme anında başlar, sanatın görevi. Hayatta ona iyiliği dokunan şeylerden; gezi ve düşlerden söz eder.

  Gezi ve düşler; ne büyük buluş… Abidin Dino’nun ağrılı, sancılı hastalığı sırasında, ölüm için söylediği söz; “ ölüm mü, ne büyük buluş!”

  Düşler, geziler; edebiyat da öyle bir kurtarıcıdır. Onu hafife aldıkça, hafiflemez, ayrıca daha da ağırlaşırsınız. Kokmaya başlarsınız…

  Yazarın, ruhunda iz bırakan birkaç insan; “ Homeros, Buddha, Bergson, Nietzche ve Zorba”dır.

 Hafife alacaksanız; kabalığımızı, cin olmadan insan çarpmalarımızı! Bol gösterişli fiyakaları, bilgiden, tecrübeden beslenmeyen büyük ve öldürücü gururu değil.
  Canımız yanınca atı geçen, miskin hallerimizi ciddiye alıp, bu şehrin olmayan, kaybolan, kaybolmuş bütün hikâyelerine, kültürlerine borçlu olduğumuzun ağırlığını taşıyalım; ağır insan olmayı düşünecek kadar hafife alınmış yaşamların değerli esintisinin de farkın varmış olarak…

 Hiçbir şey beklemeyen yazar; belki de bir oyun oynadı; hem kendine, hem bize. Düşlerin yaratıcısı değil midir; iyi yazarlar ve şairler?

  Aynı zamanda koskoca Homeros, Buddha, Nietzche ve Bergson insanın arkadaşıysa; ayağınızı denk alacaksınız! Sizi öyle bir yere çeker ki; bir bakmışsınız, tüy gibi olmuşsunuz. Kanatlara ihtiyaç duymadan uçmayı, ayaklarınız olmadan yürümeyi, gözleriniz olmadan görmeyi, kulaklarınız olmadan duymayı çözmüş olursunuz.

 Ne çok, uzak şeyler; bizim insanımıza! Her şey güllük gülistanlıkmış gibi, caddeleri, sokakları araçlarla dolduran, marşa basıp, dünyanın bir ucuna gideceğini sanan, gizli bir el tarafından prangalarına sağlamca bağlanan insanlarımız; üstelik bütün düğümleri kendimiz atıyoruz; ne yaman bir görüntü…

 Güven Serin