YUKARIKILIÇLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YUKARIKILIÇLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2025 Cumartesi

SUSKUN ANITLAR

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                      SUSKUN ANITLAR: YUKARIKILIÇLI MEZARLIĞI

   Yukarıkılıçlı Köyü-Mahalle ziyaretimiz eski ve yeni mezarlığı gezdikten sonra tamamlandı. Güneş doruktaydı. Çamların ve kırların diyarı, neredeyse gözünüzle görebileceğiniz ufuk çizgilerine kadar uzanıyordu.

   Güneyde görünen Ganoslar, suskun mezar taşlarına benziyorlardı. Şairin, Yunus Emre’nin dizelerindeki gibi:

 —Yalancı dünyaya konup göçenler

—Ne söylerler ne bir haber verirler

—Üzerinde türlü otlar bitenler

—Ne söylerler ne haber verirler

   Bir yazı insanı, bir düşünür her şeyden beslenir. Kaderinden, doğadan, köyünden, kasabasından, şehrinden, meydanlardan, parklardan ama en çok; sanatın özü haline gelmiş dizelerden. Bu dizeler, tıpkı suskun anıtlar gibidir; onları biçimlendiren eller, parmaklar ve zihinler yok olmuş ama onlar varlıklarını zamana karşı direnmelerini devam ettiriyorlar. Böyledir sanatın halleri; hemşirenin elinde pansuman bezi, doktorun reçetesinde bir ilaç, yağmurları bekleyen aç bir toprağın yeşermesi; buluşmaların tesadüfü ve ilahi neşeleridir…

   Yunus Usta, zamana karşı direnen sessiz anıtların fotoğrafını çektikten sonra oradan ayrılamadığımı görünce, çektiğim fotoğraflara yansıyan manzarayı ona da gösterince, tam olarak hatırlamadığı ama biraz zorlanınca Yunus Emre’nin anıta dönüşmüş şiirinden birkaç dize söyledi:

 —Kiminin başında biter ağaçlar

—Kiminin başında sararır otlar

—Kimi masum kimi güzel yiğitler

—Ne söylerler ne haber verirler

  O an, suskun anıtların zamanın içinde dile geldiğini sandığım bir an… Kuzey yönüne doğru baktığımda mavi bir gök, Yukarıkılıçlı tarlaları, ormanlarıyla birleşmiş gibiydi. Yer ve gök aynı yerde; uçsuz maviliğin kır kokularında, zaman sayacını yok saymış, insanı arayan insana bir sofra kurmuşlardı. Kekik, buğday, yasemin, hanımeli, zeytin çiçeği, çam, toprak kokan bir sofra…

 Bir kez daha anladım ki böle hissiyatları gezen, gören ve irdeleyen her canlı; bir değil, bin kez yaşayacaktır. Evrimsel bir dönüşüm, yaşama ait bir öykünün doğum anları böyle oluyordu; koşulsuzluğun doğaçlama hallerinde, izahı zor şahitliklerde…

  Zaman birbirinden kopmuş gibiydi. Hangi zamana ait olduğunu bilmeyen bir gezginin duruşu içinde... Bir anlığına, içinde bulunduğum zamanın dışına çıktığımı biliyordum. Birçok antik dünyayı gezerken, antik yolların yürüyüşleri içinde olduğum anlarda ki gibi… Sanki çok ötelerden bu zamana bir anı, bir tanıdık yüz, ses var: Issız viran sandığın capcanlı antik diyarlarda…

    Eski mezar taşlarının üzerine yazılan bütün öyküler silinmiş. Neyi anlatıyordu silinmiş bu taşlar? Silinmiş, unutulmuş yaşamları mı? Çam ağaçlarının gölgelerinde toprağın içindeki sırlar neleri gizliyordu?

   Bir avuç fısıltı, geçmişten gelen bir esinti yalayıp gitti kırların kokularının etrafa dağılıp gitmeleri gibi…

 Susmuşlardı hep birlikte, bir tek amaçları var görünüyordu; toprağın yeryüzünü tekrar tekrar var eden parçası olmak. Dönüşümün sonsuz tekrarı içinde susarak yenilenmek, silkelenmek…

  Bu derin sessizlik, hayatın-yaşamın kırılganlığını anlatmıyor muydu? Korkunç girdaplara benzeyen insan isteklerinin ne kadar çabuk son bulduğunu da fısıldamıyor muydu?

   Büyük ibret aynasına baka baka, henüz diri olmanın diliyle konuşa konuşa tekrar Çanakçı Avşar yoluna koyulduk; geride uçsuz bucaksız öykülerin olduğu sessiz dünyaları, başka gezginlerin gözlerine ve zihinlerine bırakarak…

 Güven SERİN 

  

 

  






15 Ocak 2025 Çarşamba

AHMET KURT: ŞOFÖR AHMET

 

Kamera; Güven 

Kamera; Bülent

                              ŞOFÖR AHMET: AHMET KURT AĞABEY

   Ahmet Ağabey ile tenis sporuna gönül verdiğim yıllarda tanıştım. Tekirdağ Gençlik ve İl Spor Müdürlüğü tenis kortlarına ne zaman gitsem, Ahmet Ağabey, Kamil Ağabey oradalar. İki yakın köylü, iki arkadaş. Karakterleri birbirine çok zıt olsa da, artık “Yaş Kemale erdi” felsefesi içinde oldukları için, örnek arkadaş görünümü içindeydiler.

   Ahmet KURT Ağabey merkez köylerimizden Yukarıkılıçlı doğumlu olduğunu her zaman söyler, kente yaşayan bir insanın ve şoför merakı içinde tanıştığı her insana; “ Nerelisin?” demeyi kendisinde borç-mecburiyet hissederdi.

   Birçok şoförde olduğu gibi onda da anlatılacak o kadar çok öykü vardı ki, yeter ki dinlemeye zamanın olsun… Bir benim nereli olduğumu, nerede doğduğumu öğrenemedi; yaşarken…

   Şimdi söyleme zamanı; Ahmet Ağabey’i büyük saygı ve derin bir sevgiyle anarken; Paşaköy/İpsala/Edirne diyarında, Meriç Nehri sularının Ege ile buluştuğu diyarlara yakın ve esintisi bol bir yerde doğduğumu…

   Batı Pınar Sokak’ta bahçeli evinde oturuyordu. Ağzından hiç eksik olmayan sigarası, tenis kortlarının hemen dibindeki bahçeli evinin yeşile adanmış şenliği onun da yüzünden eksik olmazdı.

    Babacan lafını fazlasıyla hak etmiş; eşi öldükten sonra da AİLE kavramına sımsıkı sarılmış, kendince kırmızıçizgileri fazlasıyla olan bir insan; ŞOFÖR AHMET KURT, Yukarıkılıçlı doğumlu.

  Şoförlükten emekli olalı çok olmuş. Kendini eğlemek, şoförlükten kalan neşeli hissiyatı tenis kortları bahçesinde yaşamak, onun en bildik, en istikrarlı davranışları, yaşam şekli haline gelmişti. Oranın görevlisi olsa o kadar büyük sorumluluk hissetmez, benimsemezdi; her türlü zevkli oyunların oynandığı, mücadelelerin yapıldığı kortları…

 Kimin kiminle maç yapıp, kimin yendiğini çok iyi bilirdi. Birisi hakkında özel bir haber ancak onun bilgisi ve size güvenmesi halinde saf halde yansırdı kulaklarınıza ve düşüncelerinize.

  Sigarasını eksik etmediği gibi neşesini de, gözlemlerini de hiç eksik etmezdi. Bir yazar olsaydı, belki de en güzel öyküleri, düz yazıları o yazacaktı… Telefonlarımız vardı birbirimizde. Önce gelirsem, onu kortlarda görmemiş isem, telefon eder geldiğimi bildirirdim.

  Çay, sohbet derken, şoförlüğün bir sürü deneyimini anlatmaya başlardı. Sözünün ve nazının geçtiği kişilere şaka yapmayı çok sevdiği gibi; “ Bu çingeneyi tanıyor musun, bu filanca köyden” derken, yine gülümserdi. Çingene sözcüğü onun için sırdaşlık, arkadaşlık, dostluk misaliydi. Bir küçümseme, bir ayrıcalık değildi seslenişindeki niyeti…

  Bir gün “ Şoför Ahmet öldü” dediler. Doğanın doğal dengesi saydığımız, kabul etmek mecburiyetinde bulunduğumuz ölümlerden…

   Emri olan yaratıcının ölümlerden birisi daha yaşanmıştı. Batı Pınar Sokak’ta bahçeli bir evde, tek başına bir aile görevi, sorumluluğu ve istikrarı içindeki Ahmet Ağabey, tenis kortlarıyla birlikte, sigarasını, neşesini, arkadaşlarını, dostlarını bırakıp gitmişti…

  Mekânlar insanlarıyla güzel ve değerlidir. Neredeyse her gün uğradığımız, maçlar yaptığımız yerlere, maç yapmazken de gitmemizin belli amacı sadece spora, sporculara yakın değil; Ahmet Ağabey, Kamil Ağabey gibi tanıdık yüzlere, aydınlık ruhlara; “ Merhaba” birkaç çay içip, birkaç yudum söz etmek demek- miş; kaybedince onları, ne çok şeyler eksiliyor bizden ve mekânlardan; Tekirdağ’dan…

 Güven SERİN