PERA MÜZESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PERA MÜZESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2026 Cumartesi

BEN,YAZMA EĞİLİMLİYİM

 


Kamera; Güven


                                BEN, YAZMA EĞİLİMLİYİM

    Hani şairin dizelerindeki gibi; karanfil eğilimli, karanfil sevdalısı olan sevgilisine bir karanfil uzatması misali, bir yazarın aşkı da yazmaktır; yazma eğilimlidir; her vakit…

   Almış olduğum davetlerde, katılmış olduğum etkinliklerde neredeyse herkes fotoğraf çekmemi istiyor. Daha çok ve daha çok çekilen milyarlarca fotoğraf; ne yazık ki esin ve huzur kaynağı olmamış gibi anlaşılıyor; bu kadim millete…

  Oysa yüzlerce fotoğraf yerine birkaç fotoğraf ve onları anlatacak birkaç değerli an ve bu anların yazı sanatına dönüşmesi; kıymetlerin, dönüşümlerin, mirasların da en değerlisi değil midir?

  Birkaç kuşak öteden veya yakın zamanlardan bize yazılmış olan bir mektup, birkaç satır karşımıza çıkmış olsa; sözcüklerin içinde yüzmeye, onlarla birlikte sarmaş dolaş olup dolaşmaya kalkmayız mı?

  Sözün ve yazının erdemi, insan denen canlının uçsuz bucaksız evrende, yaşam ve gizem dolu bu gezegende kaybolmaması için her daim yakınında olması gerekmez mi?

   Davetli gittiğim resim sergisinde, sergiye katılan hanımefendilerin yakınlarıyla birlikte açılış, kurdele kesmek adına bir araya gelen topluluğu takip eden bir tek gazeteci ve bir tek gazete yazarı vardı. Gazete yazarı ben oluyorum. Gazete sahibi fotoğraf eğilimli insanlarımızın isteklerini bildiği için artık; ona her bakan ve gülümseyenin fotoğrafını çekiyor. Açılışı görüntülemek için, topluluğun karşısındaki yerini almış. Buraya kadar her şey normal! Fakat benim topluluğun içinde olmama içerlemiş olan hanımefendiler, büyük topluluğun parçası olan kadın kursiyerler;

“ Sende o tarafa geç! Sende fotoğraf çek!”

   Sözlerinin ardı arkası kesilmeyeceğini anlamış olmalıyım ki ağzımdan Edip Cansever tarzı yarı şiirsel, yarı kurtulma çabaları içinde bir söz çıktı;

 “ Ben yazma eğilimli yazarım. Fotoğraf çekmek için değil, sizlerin başarı öykünüzü dinlemek, anlamak, yazmak için geldim” ifadelerim karşısında o büyük seslenişin kadın korosu, birden sustu sanki her yer sütliman oldu…

   Bu büyük telaşımız karşısında, özellikle her halimizi, her anımızı fotoğraflayıp paylaşma aşkımızı derin derin yorumlayacak haddi kendimde görmüyorum. Sadece bir yazar, bir izleyici, bu zamanın şahidi olan bir insan olarak dikkatle izliyor ve takip ediyorum. Bu kadar telaş, emek, binlerce, on binlerce fotoğraf paylaşımı yapan insanların neşesi ve huzuru aynı anda artmıyor. Hep bir beğenilme, hep bir takdir, hep bir gösterme çabası yorucu olsa da, onlar yorulmuyor ise, bu; bir askerin ordusuna inanıp, görevini son nefese kadar yapma aşkına dönüşmüşse ne demeliyiz? Sadece susarak alkışlarım…

   Diğer taraftan, sade yaşamın peşinde koşanlara da kendi düşüncelerimi paylaşmak isterim. Evrim;  eleği sallıyor, sallıyor ve sallıyor…

   Dönüşüm için teknoloji ve hızla doğadan, kırlardan, doğallıktan kaçan insanları adına kent dedikleri, eğri büğrü beton kalelerin içine sıkıştırmış, hatta hapsetmiş durumda…

  Bu sallantıda ezilenler, kırılanlar, eriyenler evrimin, bu yaşlı gezegenin umurunda bile değil. Sanıyorum en karlı çıkacak olanlar, bilim insanlarının da inandığı, tespit ettiği canlılar olacak; “En iyi uyum sağlayanlar…” En iyi uyum sağlayanların yanında, en az masrafla en sade yaşayanlar…

   Bazen bir ıslık, bir mırıltı bile binlerce elin sınırlı ve koşullu alkışından, seslenişinden çok daha yüce, kalıcı ve sıcaktır…

 Güven SERİN 

  





26 Temmuz 2018 Perşembe

KAPILARI ÇALAN ZAMAN


Kamera; Güven Pera Müzesi

Zeki Zihni ve Kıvanç Yılmaz'ın;
Zamansızlığın Çemberi isimli çalışmaları


      KAPILARI ÇALAN ZAMAN


Çalıyor kapıları zaman
Bir nefes rüzgâra yön veriyor
Tılsımlı, büyük bronz kapı
Babil Kulesi yanıyor, yıkılıyor,
Kütüphanesi, savruluyor,
Dört bir yana…
Bergama da öyle! İskenderiye de…
Bir sır perdesi, tam da o zaman;
Duracakken zaman,
Alevleniyor;
Yeniden, basitliğin kavgaları…

Güven Serin 

20 Temmuz 2018 Cuma

VAKIT HIZLA İLERLİYOR


Kamera; Güven -Gözde Çoban



Kamera; Güven-Gözde Çoban-PERA



Rıza Tan-Buğra Özer-PERA
GÖZCÜ,SON YOLCULUK,HİPPO HİPPO


Kamera; Güven  Rıza Tan-Buğra Özer-
ANİ ÖLÜM


                                                 VAKIT HIZLA İLERLİYOR



  Telaşı var şairini; oysa ölülerin öldüremeyeceğini kendisi söylüyor. Ancak, ölüler, kurt olarak bir elmanın içine girerek öldürecekler inin de bilgisini düşürüyor kendi zamanına. Peki, ama ölü şairler, hep diri kalma hakkını elde etmişse; şiirin notalarıyla, zamanın bütün çarklarıyla baş etmeyi öğrenmişlerse; o zaman ne olacak?

  Burada olan şey oluyor; zamanlar arasına girip, bir yerel gazetenin yazarı da, ölülerin ölmediğinin kanıtıyla, zamanlar arası tünellerde dolaşıp, onların örgülerinden kendine bir elbise dikiyor.

  Şair, Polonya’da, Moskova, Küba, Paris’te! Ancak, yetmiyor ona; edebiyatın, sanatın ve aşkın yücelikleri. Hiç kimseye yetmediği gibi; o da biliyor, hasretler “yudum yudum” içilir… Hatta damla damla geçer insan ruhuna.

  Ölmeden önce iki şeyin unutulmasının mümkün olduğunu duyurur; Şehrimizin ve bir de anamızın yüzü… Yaşam telaşı, bitip tükenmeyen mazeretlerimiz olmasaydı; bol vakit ayırırdık, iki yüzü; anamızın ve şehrimizin yüzünü doyasıya, doymayacak şekilde öpmeye…

  Oysa vakıt hızla ilerliyor. Kirli bilgiler ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Suya giren bir köpeğin, sudan çıkar çıkmaz silkelenişinin bile farkına varmayacak kadar, vakıtın içerisinde, orta çağın karanlık kulelerine hapsolmuş gibi; donuk, silik, çaresiz ve hükümsüz dolaşıyoruz…

 Vakıt hızla ilerliyor. Pere Müzesi, şaşmaz bir şekilde bu vakıtlara sanatları, sanatçıları sığdırıyor. Kapılanın, kalplerinin sonuz şükranlığı içinde; Suna ve İnan… Bedenin bütün hücreleri teslim olmamış daha; sadece köz kapakları oynuyor Suna’nın. Biliyor; vakıtın hızla ilerlediğini ve o sebepten, üretime, değişime, insan ruhuna adanmış bedenlere aralıyor Pera’nın bütün kapılarını.

 Bu aralıktan sanatçıların eserleri sızıyor içeriye. Rıza Tan, Buğra Özer,1250 derecede pişirdikleri kilden heykelciklere ruh üflemekle meşguller. Dört heykelcik; vakıtın ilerlediğinin en yüksek kanıtıyla oracıkta kendilerine düşen görevleri yerine getiriyorlar.

 Heykellerden birisi; Hippo-Hippo ismiyle yer alıyor. Ağzını sonuna kadar açmış Hippo Hippo. Koca alt dişleriyle korku savuruyor etrafa. Diğeri; Ani ölüme kurban gitmiş. Birisi ise son yolculuğa çıkmış. Dördüncüsünün görevi oldukça mühim; gözcülük ediyor; elinde uzun mızrağı; yorgun, kapamaya yazgılı göz kapakları.

 Şairin Saman Sarısının gözcüsü ne yapıyor? Korkuları dehşete dönüşmüş SS SS mangalarının korkularından ateş ettiklerini söylüyor. Hem de hayvanca korkularının olduğunun anlatımını yapıyor.

 Hayvanca korkuların bütünü; yaşamsaldır. Savunma ve öldürmeye meyillidir; ölümün tuzakları, öldürme, hayatta kalma içgüdüsüyle birlikte, başka bir şeye dönüşür; insandan geri bir şeye… SS SS mangaları da öyle yaptı; korkarak, hayvanca korkular saçarak öldürdüler…

  Pera’nın ışıklı, serin ve güvenli ortamında, korkulara savaş açmış bir sanatçı; Gözde Çoban; “ Korkunu Patlat” işaretini veriyor. Grafiti, illiüstrasyon ve tipografi çalışmasıyla; ısrarla Korkunu Patlat, anlamına gelen çalışmasını, kalbin ağzını açıp avazı çıktığı kadar bağırışını betimliyor. Kırmızı bir kalp yüzü; ağzını sonuna kadar açmış ve bağırıyor; Korkunu Patlat! Gözde Çoban’ın ojeli beyaz tenli elinde bir iğne; yüreğine doğru bir hamle yapıyor; bir balonu patlatacak eylem gibi; betimleme, felsefe sanatıyla düşmanı haber vermek için “haberci” görevini üstleniyor.

  Ölüler öldüremez! Oysa vakıt hızla ilerliyor. Şairin görüp de haber verdiği şeytan, Yegellon Üniversitesinde tırnaklarını taşlara batıra batıra dolaşıyor. Tam da o zaman Ortaçağ’dan gelen bir çığlık yükselir göğe. Borazanın gece yarısını gösteren sesi duyulur duyulmaz, gırtlağına bir ok saplanır.

  Düşmanın gelişini haber verdiği için, borazının iç rahatlığıyla öldüğünü söyler şair. Ama acısı başkadır; düşmanın geldiğini haber veremeden ölenlerin acısını düşünür…

 Pera’nın sanatçıları, orada bulunan ve oraya ait eserlerin anlatımı da bir bakıma borazanın haber vermek isteğiyle aynı… İnsanın yolunu aydınlatmak; uyarılarda bulunmak ve sonra gönül rahatlığıyla çekilmek; kimsenin kaçamadığı o büyük dönüşüme teslim olmak…

  Pera’nın geçici sergisinin eserleri, eserlere; yani 1250 derecede pişen siyah kile, şekil veren ellerin ruhunda da aynı şey var. Rıza Tan ve Buğra Özer, dört heykelcikte, gözcü, ani ölüm, hippo hippo ve Son Yolculuk çalışmalarında; şiire, öykülere ve yaşamın içerisine dâhil oluyorlar; yaratmanın, yaratıcılığın düşündürücü, geliştirici iç rahatlığı içinde…

Güven Serin