KENAN OFLAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KENAN OFLAZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2025 Cuma

KURUYAN BİR AĞAÇ

 

Kamera , Güven 

Kamera; Güven

MEHMET AKİF IŞIN ( O bir kahraman )


                       KURUYAN BİR AĞAÇ ve UNUTLAN BİR VİZYON

     ( Sayın Müze Müdürü )

     Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nin tam karşısında, İbrahim Müteferrika Parkı’nda yaşlı bir dişbudak ağacı can çekişiyor. Yaprakları çoktan kurumuş ve dalları çok yorgun, kökleri hayata küsmüş gibi… Her gün önünden yüzlerce insanın geçtiği bu ağacın sessiz ölümü, aslında bize bir ağaçtan çok daha fazlasını anlatıyor. Bize, vizyon-uzak görüşlülük sahibi bir liderin bir şehre nasıl bir ruh kattığını ve o ruhun sahipsiz kaldığında nasıl yavaş yavaş solduğunu haykırıyor.

   Bu hüzünlü manzarayı daha anlamlı kılan ise, tam karşısındaki müzenin ve o parkın varoluş hikâyesidir. O hikâyenin kahramanı, kurucu müze müdürü Mehmet Akif Işın’dır.

   Mehmet Akif Bey, maaşını alıp müzesinde oturan bir müdür değildi. O,bu şehrin tarihine, kültürüne ve doğasına âşık, idealist bir aydın; aydınımızdır… Onun için müze sadece taş duvarlar arasında sıkıştırılmış eserlerin sergilendiği bir depo değildi; yaşayan, nefes alan, şehirle bütünleşen bir kültür yuvasıydı. Müze önünde kuruyan akasyaları söktürüp yerine Şarköy’den getirdiği zeytin fidanlarını bizzat direrken toprağa sadece fidan değil, geleceğe uzanan bir vizyon-uzak görüşlülük ekiyordu.

   Onun vizyonu-uzak görüşlülük müzenin bahçesiyle, bahçeleriyle sınırlı kalmadı. Bugün kuruyan o ağaca ev sahipliği yapan İbrahim Müteferrika Parkı’nı ve içindeki tarihi çeşmeyi bu şehre kazandıran ve yine Mehmet Akif Işın’ın bitmeyen enerjisi ve kente olan adanmışlığıdır. O,sorumluluğunun müzenin kapısında bitmediğini biliyordu. Çünkü bir müze müdürü, sadece envanterdeki-dökümdeki eserlerden değil, o eserlerin ait olduğu şehrin ruhundan da sorumludur.

   Şimdi kuruyan o dişbudak ağacına tekrar dönelim. Ve o ağacın tam karşısındaki müzede oturan bugünün idarecisine bir anlığına düşünelim. Kurucu müdürün büyük bir emekle şehre armağan ettiği bu parkta, gözlerinin önünde bir hayat son buluyor.

   Acaba bu hazin son fark edildi mi? Yoksa bir müze müdürünün sorumluluğu, kendi binasının yeşiliyle mi sınırlıdır? Kurucusunun mirası olan karşı kaldırımdaki bir ağacın ölümü, müzenin ilgi alanına girmez mi? Mehmet Akif Işın, o ağacı yaşatmak için çırpınmaz mıydı?

   İşte bu sorular, verimli ve vizyoner yöneticiyle sıradan bir idareci arasında o derin uçurumu gözler önüne seriyor.

   Verimli yönetici, tıpkı Mehmet Akif Işın gibi, sadece koltuğunu değil, o koltuğun temsil ettiği tüm değerleri doldurur. Sorumluluk alanını duvarlarla sınırlamaz; şehrin her sokağını, her ağacını, her taşını kendi mirasının bir parçası olarak görür. İnisiyatifi ele alır, üretir ilham verir ve arkasında sadece düzenli bir envanter-döküm değil, yaşayan bir miras bırakır.

   Diğer yanda ise mevcut durumu korumayı yeterli gören, rutin dışına çıkmayan,”sorumluluk alanım değil” rahatlığına sığınan idareciler vardır. Onların yönetiminde kurumlar işler, ama asla şahlanmaz. Miras korunur gibi görünür, ama ruhu yavaş yavaş ölür. Tıpkı müzenin karşısındaki o yaşlı dişbudak ağacı gibi.

  O kuruyan ağaç, sadece bir bitki değildir. O ağaç, Mehmet Akif Işın gibi değerlerin bir şehre neler katabileceğinin ve bu vizyon-uzak görüşlülük sahipsiz kaldığında nelerin sessizce kaybedilebileceğinin hüzünlü bir sembolüdür.

  Umarız ki, müzenin pencerelerinden bakan gözler, sadece karşıdaki parka değil, o parkı var eden ruhun yüklediği geniş sorumluluğa da bakar. Çünkü gerçek miras, duvarların içinde saklanan değil, o duvarların ötesine taşınabilen vizyondur-uzak görüşlülüktür.

Güven SERİN 








14 Nisan 2025 Pazartesi

TEKİRDAĞ'IN ARKELOJİ MÜZESİ VAR

 

KAMERA, GÜVEN

ARKEOLOJİ MÜZESİ BAHÇESİ

ALİ IŞIKGÖR,KENAN OFLAZ,MEHMET AKİF IŞIN
GÜVEN SERİN


                                       TEKİRDAĞ’IN ARKEOLOJİ MÜZESİ VAR

 ( Mehmet Akif Işın Öncülüğünde Bir Gezi )

   Müzelerin ve sergilerin iyileştirici etkisi olduğunu Dünya Sağlık Örgütü açıkladı. Kurumların açıklamalarına, duyurularına, çağrılarına veya teşviklerine her zaman minnet duyduğumu ifade etmek isterim.

   Fakat esas çağrı kendi içimizden ve irademizden gelmiyorsa bilin ki taşıma suyla dönmeyecek değirmen gibi, bir orada, bir burada çare arayan, yörüngeden çıkmış bir gezegen gibi uçsuz evrende sürüklenen bir cisim gibi sürüklene ihtimalimiz hep var.

  Mehmet Akif Işın kim deseniz: -Tekirdağ’a hizmet etmeye her zaman hazır isimlerden birisi, eski müze müdürü olmaktan öte kültürel bir miras veya etkinlik adına ne zaman arasanız veya çağırsanız en önde gelenlerden birisidir;  Mehmet Akif Işın…

  Geçtiğimiz günlerde daha önce gitmiş olduğumuz gibi yine Tekirdağ Arkeoloji Müzesi ziyareti planı yaptık. Yaptık yapmasına ama gideceğimiz günü ben unutsam da, telefonun ucunda beni arayan ses; Mehmet Akif Işın unutmamıştı.

—Saat kaçta buluşacağız? Ve nerede buluşalım? Eski müze müdürümüz Mehmet Akif Işın’ın sesi aslında kültürel dünyaların, öyküsü tam olarak anlatılmamış, yerin derinliklerinde saklanan kültür hazinelerimizin de sesi ve soluğu gibiydi.

   Planladığımız saatte Tekirdağ Arkeoloji Müzesi önünde buluşmaya gittim. Bir sürpriz ile karşılaştım ve çok sevindim. Mehmet Akif Işın, Tekirdağ’ın bir başka değerli ve kent sevdalısı insanlarımızı; Kenan Oflaz ve Ali Işıkgör’ü de davet etmiş.

   Müzelerin ve sergilerin derinliklerine inmek ve güncel olana, yaşamın kendisine davet etmek adına insan birliktelikleri-sosyallikleri çok değerli… Eski Tekirdağ İl Kültür Müdürü Kenan Oflaz, eski Müze Müdürü Mehmet Akif Işın ve tarihçimiz Ali Işıkgör müze içindeki tarih yolculuğuna başladık.

   Neredeyse 100 yaşında bir tarihi mekânın içine sinmiş yüzlerce, binlerce yıllık zamanın gerisinden bugüne, zaman yolculuğuna çıkmış her önemli eserin önünde durup, Mehmet Akif Işın’ın yapmış olduğu gönüllü rehberlik bilgileri karşısında şaşkına döndük.

   O günün marifetli Trak kültürlerinin, medeniyetlerinin ulaşmış oldukları zanaat ve sanat eserleri, öyküleriyle birlikte önümüzdeydiler. Her sözcük eserle birleşip, adeta ruhumuza süzülmeye başladı.

   Mehmet Akif Işın anlatırken bir yandan Ali Işıkgör, diğer taraftan Kenan Oflaz bildiklerini paylaşıyor, merak ettiklerini soruyorlar. Doğal olarak, her soru bilgiyle, heyecanla cevaplanınca planlanan ve hedeflenen kültürel ve sosyal süreç başlamış oluyor.

   Müzelerin içlerini sevdiğim kadar ön, arka, yan bahçelerini de seviyorum. Belki de bu sevgiyi, Ayasofya ve İstanbul Arkeoloji müze bahçelerinde müzeleri gezdikten sonra uzun uzun oturan, gezdiklerini, gördüklerini konuşan, tartışan turistlerden etkilenip de sonradan geliştirdiğim, benimsediğim bir duygudur…

  Tekirdağ Arkeoloji Müzesi bahçeleri de sevilecek gezilecek bir yer. Her ne kadar, Mehmet Akif Işın’ın müdürlüğünden sonraki pırıltılar eksik kalmış, bahçelerin bakımı ihmal edilmiş olsa da gezilmeye, durup oradaki müze bahçesinin, biraz ötedeki sahilin kokularını içimize çekmek de ayrıcalık…

  Bahçenin düzenlemesinde de Mehmet Akif Işın’ın imzası, emekleri var. En köşedeki erik ağacının aşılanması, müze yakınındaki bahçede bulunan ayva ağacının aşılanması ve müze bahçelerine ayrı bir orman, yeşillik neşesi katan şimşir ağaçları, öyküleriyle birlikte daha anlam kazanıyor…

  Tekirdağ Arkeoloji Müzesi salonları ve bahçeleri gezildikten sonra Mehmet Akif Işın’ın davetiyle ve müze görevlilerinin çay kahve ikramlarıyla, müze programımıza üçüncü zenginlik katılmış oldu. Bir saat; sadece çay ve yudumlamadık! Yaşları ve heyecanları çok fazla olan müze görevlileriyle de tanıştık. Yeni gelen müze müdürümüze ayaküstü de olsa “Başarılar” diledik. Kayıp zamanların hazinelerine, öykülerine gelip heyecanla, dolaştığımız, gördüğümüz eserlerin tekrar tekrar yorumlamalarıyla ve Ali Işıgör’ün uzun, anlamlı tarih bilgisi, görgüsüyle 57.Alay öyküsüne, Çanakkale Gelibolu destanlarına ve Truva uygarlığına kadar uzandık…

  Meşhur bir söz vardır ya; “ Ölmeden önce gezilecek görülecek yüz şeyden birisi; Arkeoloji Müzeleri” dir. Dinleyerek, anlayarak, ruhunuzla dokunarak olabilirse, yakınınızda gönüllü aydınlar varsa ve sizlere bir sorup on anlatıyorlarsa; neşeniz, öğrenme zenginliğiniz daim olsun, derim; yurttaşlar, arkadaşlar ve dostlar…

 Güven SERİN 


 

 

  








14 Mart 2025 Cuma

KIR MENEKŞELERİ

 

İNTERNET

                                               KIR MENEKŞELERİ

     Mehmet Akif Işın’ın bir başka konuda söyleyecekleri bitince, Kenan Oflaz kır menekşelerini anlatmaya başladı. Kır menekşelerinin narinliğini, eşsiz güzelliklerini, tıpkı kar delenler gibi çok az bir süre açıp, sonra tekrar toprağa, kendi dünyalarına çekildiklerini, kır menekşelerini gözlemiş, onlara dokunmuş bir göz ve kalp ile anlattı. Kır menekşelerini ancak kırları, doğal yaşamı; sanat ve felsefeyle özümseyenler hakkını vererek anlatırlar.

   Kenan Oflaz’ın ŞİİRİMSİLERİM kitabı da kır menekşelerinin rengini anlatır. Bir de sığda gezinirken derinlere uzanan ozanlar, böyle anlatırlar renklerin destansı güzelliklerini, kokularını ve zarafetlerini…

   Anlatacak konuları olan insanların sohbetleri, bildik insan kavramı olan zamanı adeta oyalarlar, kandırlar ve göğsünü siper ederler: Durmadan canlıları ayıklayan, eriten zaman denen o huysuz kadına karşı…

   Kenan Oflaz’ın eserinde sadece kırların menekşelerin renkleri yok. Kırmızı da, yeşil renkleri de var. Bu renklerin Kenan Oflaz için önemi, belki de halk ozanımız Karacaoğlan’ın menekşeye, doğruluğa, doğaya, adalete verdiği önem kadar değerli ve anlamlıdır.

   Kenan Oflaz, Mehmet Akif Işın ve Muhiddin Bektaş kısa süreliğine misafirim oldular. Bildik, o can sıkan, ne anlatacağını bulamadığımız “ Nasılsın? İyi misin?” ezberlerin dışına taşan konuşmalara karışıp gittik. Konular ve konuşmalar kısaydı kısa olmasına ama bu dünyadaki insanın zamanı da göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor…

  Kentlerin dokusuna, ruhuna en güzel katkıyı yapacak olan kişilerin başında bazı meslek mensupları gelir. Kentlerine âşık mimarlar, mühendisler ve yerel yöneticiler; şehrin kaderine etki edecek iradeyi bir yakalarlarsa, etraflarında aynı aşka sahip; ozanlar, yazarlar, tarihçiler, sanatçılar çoğalmaya başlar.

   Tam tersi olunca; bilin ki bugün yaşadığımız büyük kuraklık başlar. Çok bilenlerin, çok zenginlerin olduğu yerde bol bereket, zenginlik ve renkten renge geçen çiçekler, renkler var zannedersiniz! Zannetmeyin! Böyle değil! Her şeye burun kıvıran, yarı tanrı kılığına giren bir aydının kendisini bile aydınlatmaya gücü yetmez; yetemez…

   Halk ozanları, halk türküleri, halk şarkıları her türlü güçlerin pençesinden, şiddetinden, korkusundan süzülerek gün yüzüne çıkarlar ve kalıcı olurlar; yüzyıllar boyunca. Anadolu’da söylenen bir söz gibi; “Su akar yolunu bulur.” Aynı anlayışı, halk türküleri, şarkıları, halk ozanları için de söylemek mümkündür…

    Kenan Oflaz, okuluna, sınıflarına, öğrencilerine hiçbir zaman doymamış bir ÖĞRETMEN olarak, ondan önceki bu şehrin halk aydını Mehmet Ali Karakaş gibi kendi öğretici şarkısını her zaman haykıracak; ticaret ve siyasetin çok uzaklarında…

   Mehmet Akif Işın da öyle; şehrin tarihine, mimarisine, bir yerde yitik ve yitirilmiş kültürlerine duyduğu büyük aşk ve yaşadığı şehir içi atan bir kalp…

    Artık resmi görevlerin, akademik düşüncelerin çok ötesinde; yaşadığı şehrin tutsağı değil, sarmaş dolaş olduğu bir sevgili gibi, kentinin önünde yürümeye, arkasında durmaya, onun üstünü başını silkmeye, her daim temizlemeye adanmış Yunus gibi yol alacağı bellidir…

   Uzun zamandır tanıdığım Muhiddin Bektaş, dopdolu ATATÜRK sevgisiyle, şehre değer veren, değer katan herkesin yanında yer almaya yazgılı bir aydındır.

   Üç konuğum ve çok kısa süren zaman içinde renklerin, çiçeklerin, kırların, menekşelerin dünyası çabuk sona ermiş görünse de Kenan Oflaz giderken Karacaoğlan’ın Kadir Mevlam Seni Övmüş Yaratmış şiirinin son iki dizesini okudu ve:

—Bunun üzerinde durmanı, bir yerde edebi olarak eşelenmeni isterim! Dedikten sonra zihnindeki edebi kilerden, o eşsiz dizeleri birkaç kez seslendirdi;

 “ Kadrin bilmeyenler alır eline,

  Onun için eğri biter menekşe.”

   Edebi zenginlik böyle bir şeydir; kuraklığın, uçsuz bucaksız çöllerin diyarında bile serap sandığınız ışıltılar serap değildir. Tam bir vahadır…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



12 Aralık 2024 Perşembe

MEÇHUL İNSAN GİBİ YAŞAMAK

 


KENAN OFLAZ


ZİYA OSMAN SABA ve EŞİ

                              MEÇHUL İNSAN GİBİ YAŞAMAK!

   Bilgi, görgü seviyesi yüksek, kendine emek harcamış insanların kent sevgileri; destansı bir sevda masalı gibidir… Yaşadıkları yerlere olan insani borçlarını ödemek için bütün yaşamları boyunca didinip dururlar…

   Oysa bir şehri sadece otel gibi kullanan büyük çoğunluk için öyle mi? Şehir sevilecek bir yer mi ki? Bolca üzerine tükürmekten, onu kirletmekten, canını yakmaktan başka ne yapabilirler? Onlar ki, bu şehre kim bilir nelerini feda ederek gelmişler; kimi yakın köy ve kasabalardan, kimi ise çok uzak yerlerden…

   Tekirdağ basında uzun zamandır yazıyorum. Tıpkı meçhul insanlar gibi, yaşadığımız şehirde kaybolmuş bir halde, sadece bize ayrılan, sunulan imkânlar içinde, kök salmanın hissiyatıyla birlikte, diğer gelişmiş şehirlerden ne farkımız var? Niçin biz de onlar gibi değiliz? Duygularına, düşüncelerine bir cevap bulamamanın derin hüzünleriyle birlikte yoğruluyoruz…

  Tekirdağ’ı şüphesiz seven çok kişi var. Kendilerince çok sevdiklerine eminim. Sevgi denen şeyi niçin belli etmezler? Kısacık yaşamın şehir ile kurulacak bağları içinde bir esere dönüşecek hizmetlere, emeklere niçin uzak kalıyorlar; bunun cevabını bulamadım…

   Doğduğu ve yaşadığı şehirle neredeyse ruhsal ve fiziksel bir bütünlük sağlayan şairlerimizden birisi de Ziya Osman Saba’dır. Şehir sevgisini üst seviyeye çıkaranların ortak davranışlarından birisi de, yaşadıkları şehirde, kaybolmuş bir halde ömür sürerler. Onların seslerinde, bakışlarında, karakterlerinde bir kabalık, hak yeme, üstünlük kurma diye bir şey yoktur. Tam aksine duruşlarındaki asude-dinginlik, pazarda hiçbir ticari yerde satılmayan cinsten bir garip ve gizemli mutluluktur…

   Onlar, yaşadıkları şehrin kaldırımlarına bile basarken çekinerek adım atarlar. Taşlara, şehre kök salmış anılara bir zarar veririm diye, ulvi bir titizlik içinde yaşarlar.

  Ziya Osman Saba, İstanbul sevgisini nefes almak şiiriyle anlatıyor;

“Nefes almak, her sabah uyanık.

 Ağaran güne penceren açık.

 Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

  Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.

  Senin her yer; Caddeler, meydan, çarşı…

  Kardeşim, nefes alıyorsun ya! “

    Acaba Tekirdağ’ı sevenler, bu şehri anlatan bir nesir, bir şiir, bir resim, heykel üretip onu gelecek kuşaklar için, düşecekleri boşlukta kavrayacak sıcak bir el niyetine, bir esere dönüştüre bilme cesareti gösterdiler mi?

   Tanıdığım iki isim; Av.İzzet Güneş GÜRSELER ve Kenan OFLAZ böyle bir yolun yolcusu olduklarını biliyor ve görüyorum. Şehrin doğasını, tarihini, mimarisini her fırsatta nasıl korur, sahiplenir ve yaşadığım bu şehre nasıl bir değer ve katkı veririm uğraşları içinde geçirdikleri koca bir ömrün içindeler…

   Onlara daha da uzun ömürler dilemeyi, şehir ZENGİNLİĞİ ve KÜLTÜRÜ için borç biliyorum…

    İnsanın en bol olduğu şehir zamanlarını yaşıyoruz. Ama tüketimin, şehir kültür ve tarihlerinin de en çok yıkıma, kayba uğradığı zamanlara şahitlik yapıyoruz. Anıları, şehir bağlarını bir yerde tutan mekânları yaşatmak yerine bir gecede yok edebiliyoruz. Doğamızı da öyle, hor kullandık…

   Yine sözü ve sazı Ziya Osman Saba’ya minnetle bırakıyorum;

“Taşında otlar biten şu sokakta yürümek.

 Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden.

 Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı,

 Su içmek o tasasız günle.

 Akşamlar iner ‘kaymak yoğurt’çularla

 Kaldırımlar benim için gölgelenirdi.

 Saatler ilerler bozacılarla,

 Derken bir komşu seslenirdi.

  Pencerelerimizden… “

Güven SERİN 




24 Ekim 2023 Salı

SEVGİLİ ÖĞRETMEN ARKADAŞLARIM

 

Kamera; Güven 

                            SEVGİLİ ÖĞRETMEN ARKADAŞLARIM!

   Damıtılmış insan öykülerini, tarihe düştükleri notları birçok yazarın, şairin sevdiği gibi çok seviyorum. Usulca bildik bütün makyajdan sıyrılır ve öz hale gelir; düşünce sahibi ile birlikte.

  Resim öğretmeni Hasan Yaman’ın ölümünden kısa bir süre önce bir gece yarısı; “ Tarihe küçük bir not düşmek istiyorum “  dedikten sonra aslında küçük de değil; “ Gülle gibi “ büyük bir not düşmek istiyorum diyerek, yazacaklarının önemine dikkat çekmek istiyor. Bir yerde Hasan Yaman öğretmenin son isteği yazdığı beş sayfalık notların 45 yıllık dostu olan Kenan Oflaz’a verilmesidir! Bu öyle bir istektir ki, ölümün çağrıları artığı, kendinden geçip yoğun bakıma girdiği zamanlarda bile notların Kenan Oflaz’a verilmesini sayıklar…

   Öğretmek, bir yerde sükûnet ve uyum içinde haykırmaktır da… Asıl öğreticiler, uyarıcılar köşelerine çekildiği vakit; bilgi ve gerçekler de yerini söylemeler bırakıyor. Avazı çıktığı kadar bağıran, bir konuda iddia eden birisine usulca; “ Affedersiniz ama bunları nereden duydun? Nereden öğrendin?” vakit, filancadan duydum diyerek verdiği cevap, yürüttüğü fikrin de nasıl çürüdüğünü, savunmasının çöktüğünü görmek mümkün değil midir?

   Tam da bu yüzden, eğitim ve öğretim dünyası, çok ama çok sağlam temellerle atılmış üniversite ve öğretmenler-öğreticiler tarafından verilmelidir. Bilgiyi, eğip bükmeden, kendi yatağından uzaklaştırıp, öfkeli ve can yakıcı hale getirmeden aktarmak; uygar dünya ile yarışmak anlamına geliyor.

  Hasan Yaman öğretmenimiz de Kenan Oflaz ile yola çıktığı, dostluk kurduğu dönemlerde tanık olduklarını, Kenan Oflaz’ın öğretmenlerin hakları için yaptığı girişimleri verdiği mücadeleyi tekrar anlatmak için, bir gece yarısı hasta yatağında kalemiyle kâğıda kendi ifadelerindeki gibi “Tarihsel notu” düşüyor…

  Hasan Öğretmen öleceğini hissetmiş olmanın, ölüm saatlerinin yaklaşmasındaki ilahi tesirin altında, öğretmenlerinden öğrendiği şekliyle, el yazısıyla düştüğü notların ana fikri; İlk Öğretim öğretmenlerinin aldıkları “Ek Ders Ücretleri “hakkındadır. Alınan ek ders ücretlerinin canlı tanıkları olarak, bir kendisinin, bir de arkadaşı eğitimci yazar ve geçmiş dönemin Tekirdağ İl Kültür Müdürlüğü yapan Kenan Oflaz’dır. Kendisinden sonra dostu olan Kenan Oflaz’ın yaptığı, verdiği ve öğretmenlere sağladığı ek ders ücret kazanımını anlatmayacağını bildiği için yaklaşan ölümle birlikte yapılan fedakârlığın meslek aşkıyla birlikte gün yüzüne çıkartıp, hiç olmazsa Kenan Oflaz’a bir TEŞEKKÜR sağlamaktan başka bir şey değildir…

  İlginç olan o dönemin emekli veya görev yapan öğretmenleri hakkında ki gözlemleridir. Henüz Tekirdağ Öğretmenevi kapanmadığı, çay salonu, lokantası, kafeterya bölümleri kullanıldığı zamanlarda, her sabah çay salonuna gelen Kenan Oflaz’ı gözlemlemiş. Çayını söyleyip gazetesini okumaya daldıktan sonra gelen birçok öğretmenin selamsız geçişini içine sindirememiş olan bir öğretmenin, henüz soluğu, yazma ve düşünme yeteneği varken, gerçekten de yaşama dair düştüğü bir not, sıradan bir olay, haykırış değildir…

  1977 yılı Demokratik Eğitim Kurultayı yapılmaktadır. Tekirdağ TÖB-DER yetkili kurulu Ankara’ya gitmiştir. Kenan Öğretmen ile Hasan Öğretmen ilk olarak, başkentte tanışmışlar ve ölüm anına kadar devam etmiş.

   Kenan Oflaz’ın da içinde olduğu eğitim öncüleri, öğretmenlerin daha iyi şartlarda eğitim yapması, daha demokratik ortamlarda sağlıklı ve ülkemiz için daha yararlı, verimli olmak için TÖB-DER Genel Merkezi öncülüğünde bir gün süren bir toplantı yaparlar. İnanılmaz zorlu geçen bir toplandı; fikirlerin havada çarpıştığı, insan zihninin bile terlediği anlar yaşanır…

   Dönemin iktidarı Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Bütçe ve Karma Komisyon Başkanı ise Tekirdağ Milletvekili Yılmaz Alpaslan’dır. TÖB-DER Genel Başkanı ise Gültekin Gazioğlu’dur.Gazioğlu öğretmenlerin özlük hakları ve eğitim ve öğretimin içinde yaşadıkları ekonomik zorlukları anlatmak için ısrarla randevu istediği halde alamaz.TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu Kenan Oflaz’dan randevu almasını ister.Ve Kenan Oflaz,hatipliğini kararlılığını,öğretmenlerin yaşadıkları sorunları öyle bir anlatır ki randevu alınır.

   TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu, Ankara TÖB-DER Merkez Şubesi Başkanı Hasan Yaman ve Tekirdağ TÖB-DER Şubesi Başkanı Kenan Oflaz, Yılmaz Alpaslan’ın T.B.M.M. makam odasında görüşmeye giderler. Uzun bir görüşme ve öğretmenlerin, özellikle İlk Öğretim öğretmenlerinin özlük hakları ve ek ders ücretleri tartışmaları çözülemeyecek aşamaya geldiğinde, Kenan Oflaz, kararlı ve sert bir çıkış yapar:

—Yılmaz Bey, öğretmenlerin bu ücret işi olmazsa, bir daha Tekirdağ Milletvekilliğini unutun! TÖB-DER olarak karşınızda oluruz!

  Verilen büyük mücadele sonucu, özellikle İlk Öğretim öğretmenlerine yapılan haksızlık sona ermiştir. Ve ölmeden önce bir arkadaşa yapılmayan teşekkürlerin, belki de yeterli görmediği saygının karşılığı büyük ve cesur bir vefa örneği göstermektir… Hastalığına yanacağına, ölüm korkusundan şaşıracağına, tam tersi, eğitim ve öğretim adına cesur bir mücadelenin kahramanı olmuş Kenan Oflaz’ın bu başarı öyküsünün bilinmesini, unutulmamasını istiyor! Bir resim öğretmeninin beyaz ve çizgili bir kâğıda düştüğü beş sayfalık notların YÜCE öyküsü ve son isteği budur; dostlarım…

Güven SERİN 


23 Mart 2023 Perşembe

BİR BİLENLE MÜZE GEZMEK

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                      BİR BİLENLE MÜZE GEZMEK!

 

   Geçtiğimiz hafta Ticaret ve Sanayi Odası salonunda Rumeli Üniversitesi ve Prof.Dr. Neşe Atik tarafından düzenlenen sunum ve basın açıklamasında şehrimizdeki antik kentlerin önemini, turizme açılması gerektiğinin tartışılmasız yararlarını dinledik ve öğrendik.

   Tekirdağ kültüründe, özellikle Arkeoloji Müzesi’nin zenginliği adına yapılan kazıların verimliliğinde ciddi katkılar sağlayan eski Müze Müdürü Mehmet Akif Işın’a telefon açıp, Tekirdağ Arkeoloji Müzesi’ni bin bilenin gözüyle; M.Akif Işın ve Kanan Oflaz, hep birlikte yapabilip yapamayacağımızı sordum. Hiç düşünmeden M.Akif Işın Müdürüm; “ Elbette gezeriz” dedikten sonra o gün geldi.

  Kenan Oflaz eski Kültür Müdürlüğü yapmış, yaşadığı şehri için kalbi şehir sevgisiyle çok hızlı atan aydınlarımızdandır. Tıpkı, Mehmet Akif Işın gibi; yaşamları dopdolu, şehir heyecanı yanında, kültürel, sosyal zenginliklerimize ne katkı yapabilirim sorumluluk anlayışı içinde; kıpır kıpırlar…

  Tarih 21 Mart Salı gününü gösterdiği zamanda Eski Vali Konağı Caddesi üzerinde bulunan 1927 yılında yapılan tarihi bina içinde 1967 yılında açılan, Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ne gittik.

  Ana salonun girişi çocuklarla dopdoluydu. Bilinçli ve duyarlı öğretmenler, müze ziyaretinin de eğitimin bir parçası olduğunu çok iyi bilirler…

   Batılı turistlerin gezdikleri her yerde bilgi aldıkları rehberlerinin bir tek sözcüğünü kaçırmadıklarına çok tanıklık ettim. Bilerek, bir bilenin gözüyle müzeleri gezmek, bilmeden gezmekten çok farklı bir duygu.

   Tekirdağ Arkeoloji Müzesi eserleri yüzlerce, binlerce yıl öteye uzanıyor. Hepsinin öyküleri, derinlikleri var. Taş eserler salonunda insan eliyle şekillendirilmiş bütün nesnelerin anlattığı bir tek şey var:-İnsanın yolculuğu, uygarlık bilinci ve hünerleri, binlerce yıl önce başlamış. Geride bıraktıkları eserler, bu eserlere kazıdıkları sanat ve zanaatler, iç içe geçmiş hikâyelerle dolu.

   Mehmet Akif Işın, bildiği, öğrendiği ve bazı eserlerin kazı çalışmaları ve çıkarılma anlarındaki tanıklığı ve bütün heyecanını, bilgisini; usul usul anlattı-aktardı. Onlarca kez gitmiş olduğum, taş, heykel, çanak-çömlek, lahit gözüyle baktığım eserler sanki soluk alıp vermeye başladı. Her birinin ağzı, gözü, kulağı oldu.

   Kavramların ortaya çıkması, insanın görgüsü, bilgisi ve öğrendikleriyle çok daha anlamlı hale geliyor. M.Akif Işın Müdürümün verdiği her bilgi, karşısında durduğumuz eserin, o eserler arasında kurulacak bağların, uygarlıklar arasındaki ilişkileri, yaşamların içindeki barış ve savaş zamanlarını, her şeyden önce insanın yolculuğu her daim insanın ürettiği tatminkâr ve teselli edici duygularla dopdolu…

   Müzenin içinde ölen bir kralın geride kalan kemiklerinden yola çıkılıp, yine eski Müze Müdürü M.Akif Işın’ın büyük katkılarıyla etlendirilmiş, görüntüsü ortaya çıkartılmış ve kemik yaşı incelendiğinde 41 yaşında ve sakat olduğu anlaşılmış. Öykünün derinliğine bir bakar mısınız? Bilim ve öğrenme isteği bir araya gelince ne çok şey aydınlanıyor, ses verip soluk alıyor…

   Taş Eserler Salonu en sevdiğim Mezar Steli Roma Dönemi,1700 yıl önce Marmara Denizi’nde boğulan 18 yaşındaki kızları Nervila’ya ait. Ailesinin küçük kızları için mezarı başına diktikleri mezar steli-taşı üzerinde Nevila için bir ağıt; canlı olmanın karşılığı olan, anne ve baba duyarlılığını taptaze bir halde aktarmıyor mu?

  Yaşadığımız bu aziz topraklarda bizden 1700 yıl önce Nervila isimli bir kız da yaşadı. Kaderi, kükreyen denizin dalgaları arasında boğulmak, kötü talihi ona 18 yıllık ömrü layık görmüş... Yazı sanatı ve Mezar Steli kültürü, yüzlerce, binlerce yılı, yani zamanı birden yok hükmünde sayıyor. Bir bağ, bağlanma ve çoktan kemikleri dahi toz olmuş Nervila’nın ruhu için eşsiz ve çok değerli bir acı hissetmek… Ardından, artık onun canının yanmadığını bilerek, bir huzur bulmak; müzeleri keşfetmek ve bir bilenle-rehberle gezmekle oluşuyor.

   Sözlerimi sonlandırmadan önce çok önemli hatırlatmayı yapmadan geçemem! Mehmet Akif Işın 1990 yılı başında müze müdürü olarak geldiğinde müze bahçesi ottan, çalılardan girilmez halde, müze de kapanmış vaziyetteydi. O müze fedakârlığı sadece şehir sevgisiyle sınırlı olmayan, müzeciliğe kalben inanmış o kişi: Mehmet Akif Işın tarafından bugüne ulaştırılmış, şehir kimliği ve kopmuş tarih bağlarıyla önemli onarımlar, buluşmalar gerçekleştirilmiştir.

   Değerli dostlar: Eski Kültür Müdürü Kenan Oflaz, Eski Müze Müdürü Mehmet Akif Işın; bilgilerinize, görgünüz ve şehir sevginize; SAYGILARIMI sunuyorum…

Güven SERİN 

 







21 Mayıs 2022 Cumartesi

SON İSTASYONA DOĞRU: KENAN OFLAZ

 

Kamera; Güven 

                                SON İSTASYONA DOĞRU: KENAN OFLAZ

 

   2019 yılında yayınlanan, ŞİİRİMSİLİRİM isimli kitabının 7.sayfasında söz ediyor yazar yaşama dair bakış açısının en olgun haliyle;

 “ Hızla son istasyona doğru yol alıyoruz. Önümüzde fazla istasyon yok!”

   Kenan OFLAZ’IN eğitimci, öğretici tarafının yanında yönetici geçmişi de bulunsa da, seçmiş olduğu veya tercih ettiği yaşam biçimi; felsefeden, edebiyattan, tarihten beslenmektir. Bunca deneyim, zorluklarla mücadele, iyi olanın karşısında her daim var olan kötülükle savaşma, insan denen insanı ister istemez çok daha hassas yapıyor. Hele bir de öncümüzün, atamızın “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözü, karaktere yansıyan genlerde gizliyse…

   Kenan OFLAZ, bu şehrin, bu toprakların yetiştirdiği en hassas, deneyimli ve bilgili insanlarımızdan birisidir. Eğitimci ve idareci tarafını bir yana bırakmış, yazma enerjisini, bir ömür biriktirdiği henüz esere dönüşmemiş sayfaları, derleyip, toplama düşüncesi, bireysel tatmin ve alkış aramaktan ötedir. Onun tek derdi, toplumsal olma, bölüşme, paylaşmadır…

   Kenan OFLAZ ile tanışmadan önce ismini çok duydum. Onunla anıları olan Mehmet Çevik, söz ederken eski arkadaşı, komşusundan yüce bir dayanıklılık testinden geçen insan duruşunu hissettim.

   Sonra, atölye sohbetlerinde dopdolu bir insan, bir ömrü daha olsa, insana süzülecek bir yazar, filozof telaşı, heyecanı ile karşı karşıya bulundum. Zor ve basit olanı seçmişti, nice yazar, filozof, araştırmacı, bilim insanı gibi…

Zor ve basit olan yan yana gelir mi? Sorusu karşısında:-Evet gelir, diyeceğim.

    İyi, dürüst, bilgili, görgülü olmak; zordur; gelişimini ileriye taşımamış, okumanın, dansın, şiirin, edebiyatın, felsefenin, tarihin, kısacası özgürlüğün tadını almamış toplumlarda. Kavgaları kör dövüşüne benzer; sağlı, sollu, tekmeli, tokatlı ve her daim bireysel ve günlük çıkarlara sımsıkı sarılmış ve bulanık vaziyette…

   Uygar insanın özüdür sosyallik, toplumsal düşüncenin erdemi içinde olmak. Daha iyiyi, daha güzeli, estetiği, haykırışı, özgürlüğü ister kendinden önce toplumu için… Kenan OFLAZ böyle insanların başında geliyor.

   Bu yüzden düşünceleriyle şiirlerini hiçbir şairi kırmadan, gücendirmeden, şiir sevgisi olanlara bir şair olmadığını, şiirin ve şairliğin yüceliğini neredeyse kitabının her sayfasında hatırlatır. Boşuna değildir kitabının baş sayfasındaki sözcüklerinin ozanlara olan o büyük ve derin saygı sunması;

 “ Bütün çağlarda yaşamış olan ve günümüzün gerçek ozanlarıyla yazarlarını manevi varlıkları önünde eğilerek; saygıyla selamlıyorum.”

   Bu erdemli çıkışı-seslenişi tesadüfü veya laf olsun diye söylenmiş bir söz değil, tam da Kenan OFLAZ gerçeği, felsefesidir. Kitabının sayfalarında sıklıkla geçmişe dönüyor. Sadece anıların organik olduğu zamanlara değil, besinlerin de, komşulukların da, ANNE ile BABA sevgisinin de natürel zamanlarına…

   2011 yılının 16 Ocak günü; bir Pazar sabahı, yağmurlu bir günde babasının ölümünü duyurması da Kenan OFLAZ felsefesiyle uyum içerisinde; koşulsuz, sımsıkı, dupduru bir sevgi akışı içinde gerçekleşir.

   Babasından kalan asker bavulu tahtadan, baston kesme daldan ve uzun saplı şemsiye, onun en kıymetli hazinesi; baba mirasıdır;

 “ BABAM ÖLDÜ

 Yaşım dolu dolu altmış beş

Babam öldü.

Bugün acımız çok taze, çok yeni,

Kim ister ki babasının öldüğünü…”

   Şiirimsilerim kitabının 78.sayfasında öğretmenliği, öğrencilerine olan düşkünlüğü iyice su yüzüne çıkar ve konuşur Kenan OFLAZ öğrencileriyle, adeta dertleşir;

 “ Bir şiir yazdım size

  İçinde siz varsınız

  Hep okullardayım ben

  Siz sınıflardasınız

   Sabahları günaydın

  Deyiverdiniz mi önce

  Tüm âlem ışıklanır

  Sizin istencinizle.”

   Kenan OFLAZ, bu şehrin diğer aydınları, uygar düşünceli insanları gibi sessizce dolaşır şehrin sokaklarında ve caddelerinde. Bilgiyi, bilme duruşundan, savurganlığından çok öte taşıma coşkusu her daim bir çocuk aşkıyla; bölüşmeye, öğretmeye, anlatmaya yazgılı bir yazar; ÖĞRETMEN…

 Güven SERİN