Furuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Furuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2017 Pazartesi

GERÇEK SANAT ŞAŞIRTMAYA DEVAM EDİYOR



GERÇEK SANAT ŞAŞIRTMAYA DEVAM EDİYOR
---------------------------------------------------------


  Sanatçı en çok, en anlatılmaz ve en göz önünde olanlara dikkat çeker. Kalıpları, ezberleri, duyarsızlıkları şöyle bir yoklar… Ses geliyor mu gelmiyor mu? Her şeyden önce, iyi sanatın kendi başının çaresine bakacağın, kendi ruhunun azat edilip, vahşi kalabalıkların gafletine yenik düşmemesinin uyarıcı yalnızlığına imza atar.

 Picasso İspanyol iç savaşı bombalanan şehirler, yok edilen insanlık, eseler için bir tablo yapmıştır; GUARNİCA… Nice söylevlerin, kitapların bile bu dokunaklıkla anlatamayacağı kadar özgün bir anlatım; her çağa bir şey katmak, birilerini dürtmek, uyandırmak için var edilmiş bir eser; yapıt…

Furuğ Ferruhzad da aynı evrensel amaç için sorumluluk hisseden; tüm protestoları, konferansları, çığlık ve şikayetleri bir araya getirsen, bu dizelere boyun eğip saygı gösterecek dizelerle anlatmıştır; her başlangıcın bir sonu olduğunu; her çılgınlığın, başıboşluğun da karşılık göreceğinin başyapıtı sayılacak şiirini, hiçbir elektronik aletin güçlendiremeyeceği kadar duyarlı, duyulur bir fısıltı içinde söylemiştir:

Güneş soğuduğunda
Bereket yeryüzünden uçup gitti

Ve çaylar kurudu ovalarda
Ve balıklar kurudu denizlerde
Ve toprak ölenlerini
 Kabul etmez oldu

 Ninelerimizin bir ağıt gibi tekrarladığı nice lafın, tarihsel, sosyolojik ve deneyimsel bir karşılığı vardır. Minnet duyulsaydı bu törensel aktarımlara; cehaletin kurnazlığına teslim olunmasaydı; ninelerimizin ; “ Böyle yaparsanız, bereket olmaz, kalmaz!” söylemlerinin, bizlerin tembelliğini, duyarsızlığını anlattığını anlama mirası olarak başköşeye oturta bilirdik.

  Oysa bizlerin beklediği miraslar; tamamen mal-mülk üzerine… Acı bir acı…

 Güven Serin 




26 Ocak 2015 Pazartesi

GEÇMİŞİN DİLİYLE GELEN GELECEĞİN SEZGİSİ


Kamera; Güven   Bergama

GEÇMİŞİN DİLİYLE GELEN GELECEĞİN SEZGİSİ

  Dr. Ercan Kesal’ın Onat Kutlar sevgisi, 14 Ocak Cumhuriyetteki köşesine taşıdığı; Kutlar’ın ölüm yıl dönümü anısına oldukça duygu yüklü makalesini defalarca okumama neden oldu. Bu hikâye aynı zamanda insanın; iç içe duygularla yoğrulmuş şairlerin, yazarların da makalesiydi.

  Onat Kutlar İran şiiri için makaleme başlık olarak kullandığım şekliyle; “ Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi” yorumunu yapıyormuş. Oldukça yakınımızda olan kültürlere ne kadar uzağız… Belki de üzerine bastığımız toprağın altında yatan evrenlere; ülkemize,dünyaya ne kadar yabancıyız…

  Söz konusu Onat Kutlar olunca Celal Hosrovşahi ve Furuğ Ferruhzad’dan söz etmemek olmaz. Dr. Ercan Kesal da öyle yapmış. Bu insanların edebiyata yansıyan izdüşümlerini sözün sihiri, insanlık harcı olmuş haliyle aktarmış.

  Yazar ve şairlerin hikâyesi, yaşam içinde değer yaşamlara yansıyışları sanatın saf gerçekliği içinden doğmuşsa, onların yolculuğu yeryüzünden ötedir.

 Furuğu İranlı şair; otuz iki yaşında trafik kazasında öldü. Celal Hosrovşahi İranlı yazar; Furuğ’a duygularını her daim taze tutmayı baki kılan şaire en yakın olanlardan. Onun için ; “ Güldü mü tüm gövdesiyle gülerdi.” Diyor. Tüm gövdesiyle; bedeni oluşturan milyarlık hücreleriyle…

  Onat Kutları anarken, onların insanlığa adanmış olduklarını hiçbir zaman unutmayalım. Bu adanmışlıktır geçmişten bize kalan geleceğin oluşumlarını gösteren şey…

  Dr. Ercan Kesal Onat Kutlar’ın ölümünü, hatta öldürülmesini İranlı şair Furuğ’a benzetiyor. Furuğ’un ölümünü de Flann O’Braıan’ın Ağaca Tüneyen Sweeny eserindeki lanetlenerek kuşa dönüşmüş olan krala benzetiyorum. Edebiyatın yüceliği buradadır işte; emeği, sezgileri, düşleri bir araya getirir; koca bir evren yeryüzüne, avuçlarınızın, gönlünüzün içine dolar…

 Celal Hosrovşahi’nin yolu İstanbul’a düşer. İki eski dost; Onat Kutlar ve Hosrovşahi kucaklaşırlar. Kutlar sorar;

Furuğ’dan ne haber?”

  Celal Hosravşahi dalga dalga olur ve acıyla konuşur;

 “ Bilmiyor musun?”
“Yoo…”
 “ Öldü Furuğ… 1968’de… Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında! Başını kaldırımın kıyısına vurdu. Ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi…”

 Kadim zamanlardan bugüne ve yarına süzülen bir söz gelir aklıma;

 “ Bir zamanlar bir ormanda ihtiyar bir bilge baykuş yaşarmış, ne kadar çok duyarsa o kadar az konuşur olmuş, ne kadar az konuşursa o kadar çok duyar olmuş…”

 Ve Flann O’Brıan’ın şiiri;

Haz vermiyor bana/ İnsan lakırdıları/ Yeğlerim kuş şakımalarını/İnsanın olduğu yerde.

 Onat Kutlar’ı patlayan bombayla parçaladılar; bedeninden önce yüreğini. Furuğ, oracıkta bir kuş gibi öldü. Önceleri bir insan, bir kral olan Sweeny, lanetlendikten sonra bir kuş olur. Bu kuş yıllarca İrlanda dağlarında, ovalarında, vadilerinde, yaylalarında dolaşır durur. En sonunda Molign Kilisesine gelir. Kaderinin son bulacağı yer; hikâyesinin yazılacağı yere… Bir çobanın mızrağı sol memesine isabet eder Sweeny’in. Oracıkta bir kuş olarak ölür…

 Onat Kutlar geçmişin dilini taşıdığını düşündüğü İranlı şair Furuğ’un dizelerini dostu Celal Hosrovşahi ile birlikte Türkçeye kazandırır;

Bak tam karşımızda gecenin mumu,
Damla damla nasıl eriyor,
  Nasıl doluyor ağzına
Kadar uyku şarabıyla,
  Gözlerimin simsiyah
Kadehi,
  Senin ninnilerini
Dinlerken…

 Güven Serin