TEKİRDAĞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEKİRDAĞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2026 Cumartesi

FERİT YAVUZ: BİTMEYEN BİR PARKUR

 



                               FERİT YAVUZ: BİTMEYEN BİR PARKUR

  Ferit Yavuz’u anlatırken yaşını söylemek gereksizdir. Gördüğüm kadarıyla yaş, onun hayatında sayılardan ibaret bir şey olarak kalmış… Takvim ilerlemiş ama Ferit Yavuz da yerinde kalmamış.

  Ferit Yavuz, sekseninci yaşa ilk adımları attı. Fakat bu adımları yazının başına taşımak bana bir yerde haksızlık gibi geliyor. Ferit Yavuz’u farklı kılan şey yaşının ilerlemiş olmasından çok öte; onun yaşla ilgilenmemesidir.

  O hâla koşuyor. Resmi müsabakalar, parkurlar ve madalyalar; sorsanız sayılarını çoktan bir kenara bırakmıştır. Ferit Yavuz’u bilinen insanlardan ayıran şey de bu; o yaptıklarını biriktirmek, saymak yerine; yaşamaya devam ediyor…

  Bir de ney üflüyor. Hepsi belli bir ritmin içinde; koşuyor, ney üflüyor… Sanki ikisi arasında görünmeyen bir bağ var. Hep aynı hareketin, o ilahi döngünün içinde: Koşuyor… Ney üflüyor ve sonra yine; koşuyor…

  Her ikisinin arasında o bağ; nefes ve yaşama bir çocuk gibi sarılmaktan başka bir şey değil. Ney’i üflerken sessizlikten ses doğuyor. Koşarken de sessizliğin içine adımlar atıyor.

  Ama Ferit Yavuz’u en çok doğanın içinde görüyorum. Her daim hareket halinde ve kırlarda bir insan…

  İstanbul Tekirdağ arasında yol onun için sıradan bir gelip gelme mesafesi olmaktan çoktan çıkmış görünüyor. Neredeyse tükenmez bir yolculuk bu; yıldızların içindeki nükleer enerji gibi…

  İnsanı durmadan hareket ettiren, kaynağı kolay kolay tükenmeyen bir enerji…

  Tekirdağ’a geliyor; kır evine. Tekirdağ’a gelişi doğduğu topraklarla buluşması mıdır, bu topraklara duyduğu bağılık mıdır, yoksa kırların başka hiçbir yerde bulunmayan o özgürlüğü, o hürriyeti vermesi mi?

  Belki ikisi de… Belki de Ferit Yavuz, bunun cevabını; ney üflerken, kırlarda koşar, toprağın ayaklarının altında çıkardığı sesleri duyarken veriyordur kendi kendine…

   Sürekli, hiç bıkmadan o büyük kalabalığın, İstanbul’un içinden çıkıp Tekirdağ’a gelirken hep aynı şeyi söylüyor olabilir:

“ Ben hâla hayatın içindeyim…”

  Geldiğimiz zamanda yaş ve yaşlanma üzerine çok şeyler konuşuyor, anlatıyoruz. Gençlik üzerine, yaşlılık üzerine bir sürü laf… Şu yaşta böyle yapılır, bu yaşta bunlar yapılmaz; gibi bir sürü anlamı olmayan laf laf…

  İnsanın üzerinde görünmez sınırlar çizip, sonra da o sınırların içinde hapsolmuş bir halde yaşamasını bekliyoruz; ne garip bir kandırmaca…

   Ferit Yavuz, bu tür çizgilerle, sınırlarla iyi ki ilgilenmiyor. Öyle ya, insanın yaşı büyüdükçe dünyası da küçülmesi gerekmiyor; asla…

   Tam tersine; insan yaş aldıkça kendisine ait olmayan şeylerden daha da ötelere kaçmalı:

Gürültüden… Gösterişten… Başkaları ne diyeceğinden…

   Ferit Yavuz’un yaşamında olan şeylere bakıyorum: Müzik, spor, doğa, hareket…

   Ferit Yavuz’un parkuru devam ediyor; koşuyor, ney üflüyor, yola çıkıyor ve Tekirdağ kırlarına dönüyor. Sonra yeniden koşuyor; belki de herkesin gözleri önünde bize bir şeyler fısıldıyor:

 Henüz vakit varken gör, diyor olabilir mi?

 Güven SERİN 








23 Temmuz 2026 Perşembe

YAŞAR DALLI

 

Kamera Güven

                                  BİR ÖMRÜN MESLEĞİ: MERAK

  Daha önce tanıştığım ve ömürleri yarım asrı çoktan geçen insanlardan sıklıkla şu sözü duydum: “ Ne zaman geçti bu yıllar? Hiçbir şey anlamadık!”

  Sanıyorum yaşamın içini dolduramadığımız zaman, her gün aynı alışkanlıklarla meşgul olanlar için; bir değil birkaç ömür yaşamak bile yeterli olmayacak gibi…

  Yaşar Dallı ismini tam da burada paylaşmak, yazı diliyle bu kültürü aktarmak, anlatmak istiyorum. Çünkü onun doğasında bir bezginlik yoktur. Sadece merak vardır…

  Onu anlatacağım ama meslekleri sıralayarak, yücelterek değil; o mesleklerin içinde gönüllü bir askerin koşucusu olarak, belki de tam olarak hakkını veremeden yüzeysel olarak anlatacağım…

  Yaşar Dallı’nın mesleğini merak edenlere peşinen söylemek isterim; onun mesleği: Meraktır…

  1944 yılında Karacakılavuz’da dünyaya gelir. Bugün bile kır kokularını, toprağın sesini ve emeğin bereketini cömertçe saklayan o güzel mahallede-köyde…

  Çocukluğu, bugünün çocuklarının ancak büyüklerinden dinleyecekleri bir hayatın içinde geçer. Çobanlık yapar kırlarda Karacakılavuz bayırlarında. Toprağa dokunan, üretimi çoğaltan sabanın ardından da yürür. Başağın ekmeğe dönüşmesini çarçabuk öğrenir. Güneş altında ter döker, yağmurun bereketini bekler. Toprağı sadece işlemekle kalmaz; onu anlamaya çalışır.

  Bana göre bütün hikâye de burada başlıyor. Yaşar Dallı birçok insanın yaptığını yapmak yerine sadece çalışmak için yaşamaz; öğrenmek için yaşar… O,öğrenmeye doymayan insanların başında geliyor. Onun hayatı tam olarak budur…

  Henüz genç yaşlarda kendi becerisiyle kasket üretmeye başlar. Tekirdağ’ın tanınmış terzileri Necip Işılay, Recep Eşme, Hüseyin Kılıçer ve daha niceleri onun emeğiyle tanışır. Muratlı’dan Malkara’ya kadar uzanan bir güven markası kurar. El emeğiyle ürettiği kasketler başları giyilir ve ustalığı da, saygınlığı da o dik başlarda taşırlar.

  1960’lı yılların başında bu kez de PTT acenteliğine girişir.1979 yılına kadar PTT ile ortaklık sistemi içinde çalışır. O yıllar mektup, bir ailenin sevinciydi, özlemiydi. Karacakılavuz ile ülkemiz arasında sadece posta işleri kurulmadı; itimat ve haber alma özgürlüğü de başladı ve kuruldu.

  Ardından fotoğrafçılık geliyor. Fotoğraf çekerken duyduğu haz, onları onları karanlık odada basarken duyduğu haz başka başkadır. Zamana dokunmayı, hatta bir yerde dondurmayı, gelecek kuşaklara anıları daha canlı ve anlamlı bırakmayı; bu sanat dalıyla başarır.

  1976 yılında gazeteciliğe başlar. Akdeniz Haber Ajansı’nın, kısa adı Akajans’ın Karacakılavuz muhabiridir. Onun yaptığı haberler Tercüman, Milli, Dünya, Hergün gazetelerinde yayımlanır. Bir köyden yükselen ses, onun kalemiyle ülkenin dört bir yanına ulaşır.

  Sonra tabelacılık… Tuhafiyecilik… Beyanname Doldurma…

  Birbirinden çok farklı görünen bütün bu uğraşların ortak noktası meraktır… İnsanı diri tutan şey…

  Yaşar Dallı’nın hayatındaki en dikkat çekici çalışmalarından bir tanesi ise sap kıyma makinesidir.

  Ayçiçeği hasadından sonra tarlada kalan sapların yakıldığını görür. Herkes bunu doğal karşılarken, o ise durur ve düşünür. Toprağın yeniden toprağa kavuşmasının bir yolu olmalı!

  1988 yılında Tarım Bakanlığı’na bir mektup yazar. Ülkemizde, dünyada böyle bir makinenin olup olmadığını araştırır ve sorgular. Gelen bilgileri, ülkemizde birkaç yerde kullanılan makinelerin teknik özelliklerini, detaylarını inceler. Çevresindeki ustalarla birlikte çalışır. Sonunda tarlada kalan ve yakılan günebakan saplarının parçalanması için kendi imkânlarıyla bir makine yapmayı başarırlar. Artık, toprak toprağa kavuşacaktır; gübre niyetine…

  Toprağı anlamaya çalışan bir yerde kendini adayan Yaşar Dallı gökyüzünü de anlamaya çalışır. Uzun yıllar boyu yaşadığı yerin, bölgenin hava olaylarını büyük bir titizlikle takip eder. Ölçer, not eder ve karşılaştırır. Kendi meteoroloji kayıtlarını oluşturur. Resmi bir istasyon değildir; ama bilimin temel şartı olan gözlem ve disipline sahiptir…

  Bilgisi arttıkça yazmaya da başlar. Bilginin paylaşıldıkça çoğalacağını da bilir.2005 yılında Karacakılavuz’un Tarihi,2006 yılında Karacakılavuz ve Çevresi kitapları yayımlanır. Basıma hazır iki kitap daha sırada beklemektedir. Bir başka eser üzerinde de çalışmalarına devam etmektedir.

 Notere tasdik ettirdiği “Dal Hesabı” çalışması ise onun bitmeyen araştırma, merak tutkusunun ilginç örneklerinden birisidir. Bugün kendisiyle dikkatimi çekenlerden birisi de onun çantasında her daim aktarılacak, anlatılacak ve paylaşılacak yazılarının, araştırmalarının olmasıydı. Ceketinin cebinde duran kalem de bu dönüşümün tanıklığını yapmaktaydı.

  Yaşar Dallı kadar okumaya, öğrenmeye, yeniliklere açık, yeni şeyler keşfetmek isteyen çok az insana rastladım. Merak denen şeyin birçok kapıyı açtığını Yaşar Dallı’nın yaşamında, anılarında bulabiliriz. Bu benim Yaşar Dallı hakkında kim bilir kaçıncı yazım. Birçok insanın “artık benden geçti.” Dediği yaşlarda o yeni şeyler; meraklar, öğretiler bulup, yeni hazırlıklar yapmaya devam ediyor.

   Sanıyorum, insanın değeri, kaç yıl yaşadığıyla değil; yaşadığı yıllara ne kattığıyla ölçülür. Yaşar Dallı, seksen yılı aşan ömrünü emekle, araştırmayla, üretmekle ve araştırmakla doldurmuş örnek insanlarımızdan birisidir.

   O,sadece Karacakılavuz’un, Tekirdağ’ın değil; ülkemizin de yüz akıdır…

 Güven SERİN 




5 Haziran 2026 Cuma

SESSİZCE KURULAN MERHAMET

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                 SESSİZCE KURULAN MERHAMET

   Bir insanın hangi acıyla ayakta kaldığını çoğu zaman bilemeyiz… Ahmet’i önce koşarken tanıdım. Sonra anladım; onun hareketi sadece spor değil, hayata karşı kurulmuş sessiz bir dirençmiş…

   Sahildeki Koşucu isimli yazımızı geçtiğimiz yıllarda kaleme almıştım. Epey ilgi görmüştü. Ahmet için de ayrı bir dönüşüm başlamıştı sanki o yazıdan sonra. İnsanlar sadece koşan bir adam değil, yaşamaya tutunmaya çalışan bir adamı görmeye başlamışlardı.

  Eşini genç yaşta kaybettikten sonra kendini spora adamıştı Ahmet.

 Yaşama spor yaparak tutundum. Dayanıklılığımı sporla, hareketle arttırdım.” Diyordu.

  Bu sözcükleri ilk duyduğumda sıradan bir spor tutkusu gibi gelmişti bana. Daha çok insanın kendi içine düşmesini engelleyen bir tutamağa benziyordu. Bazı insanlar acıyı konuşarak değil, hareket ederek taşıyor. Yürüyerek… Koşarak… Yorularak…

  Sahildeki özellikle Vagon Kafe civarında çok izledim onu uzaktan. Artık o sahilin doğal parçası olmuş gibi…

  Önce koşuyor ve sonrasında yüzüyor. Sonra kimseleri rahatsız etmeden, kendine ayırdığı tenha köşelerde farklı beden hareketleri yapıyor. Bazen onun spor yaptığından çok içindeki ağırlığı atmaya çalıştığını düşünmeden edemiyorum…

   Zamanla başka şey daha dikkatimi çekmeye başladı. Motoruyla geliyor Ahmet. Çantasından birkaç paket yiyecek çıkarıyor. Çoğu zaman ciğer ve bazen de kafeteryadan aldığı patatesler…

  Nedense tam da o zaman sahilin başka sakinleri beliriyor. Kediler… Martılar… Kargalar… Sanki hepsi onun geliş saatini öğrenmiş gibi.

  Önce kedilere bırakıyor yiyecekleri yakın mesafeye. Sonra da biraz ötede bekleyen martılara… Daha uzakta olanlara bile mutlaka sıra geliyor. Hatta araya girmeye çekinen kargalara bile…

  En çok bu görüntüler karşısında düşündüm. Ahmet, sadece hayvan beslemiyor, kendince sessiz bir paylaşım düzeni de kurmuştu. İlginç olan ise, sanki hayvanlar bile bu adaletli düzeni öğrenmiş gibi…

   Telaş yok, çılgın bir kapışma yok… Sanki hepsi “Nasıl olsa sıra bize de gelecek.” Düşüncesiyle bekliyordu.

  Bu bekleyişlerde bir derviş sabrı vardı. İster istemez zihnim sorular sormaya başladı: Adalet dediğimiz şey, sadece insanlara mı lazım? Yoksa bütün canlılar, haklarının yenmeyeceklerini hissettikleri yerde sakinleşmeyi mi öğreniyor?

   Ahmet’in sahilde yaptığı şey ilk bakışta küçük bir alışkanlık gibi görülebilinir. Şehirlerin ruhu da böyle küçük tekrarla oluşmuyor mu? Aynı saatte koşan insanlar, aynı bankta oturan emekliler, aynı martıları besleyen eller…

  Modern hayatın en büyük yorgunluğu belki de budur artık; insanların birbirinin hayatına dokunmadan yaşaması. Ahmet ise tam tersini yapıyor. Hareket ederek yaşamın içinde kalıyor. Paylaşarak eksilmiyor; besledikçe daha çok çoğalıyor sanki!

  Bir insan; Ahmet, acısını sporla terbiye etmiş. İçindeki yalnızlığı paylaşmayla dengeye getirmiş. Şehrin kıyısında sessizce kendi ahlakını kurmuş…

   Belki de toplum dediğimiz şey tam olarak böyle ayakta kalıyor. Birbirine daha çok sokuluyor ve daha çok fark ediyor… Büyük nutuklarla değil, küçük merhamet alışkanlıklarıyla…

 Güven SERİN 


 

   





26 Mayıs 2026 Salı

MAHALLENİN MASUM YÜZÜ: SİBEL

 

                               MAHALLENİN MASUM YÜZÜ: SİBEL

    Dağların fotoğrafını yıllarca çektim. Sislerin içindeki vadileri, rüzgârın eğdiği ağaçları, yağmurdan sonra parlayan taş yolları, çimenleri, çalıları, otları… Ama insan bazen en yakınındaki güzelliği görmüyor. Ya da görse bile, onu bir kareye sığdırmayı erteliyor.

  Sibel’i tam yirmi altı yıldır tanıyorum. Aynı sokağın yağmurlarını gördük, aynı kaldırımlardan geçtik, aynı mahalle sesleriyle büyüdük. Fakat geçen güne kadar fark ettim ki; yıllardır yakınımızda duran o güzel yüzü bir fotoğraf karesine emanet etmeyi hiç düşünmemişim. Bu düşünce karşısında biraz utandığımı saklayamam…

  Sibel’in yüzünde sihirli bir şey var sanki. İnsanı rahatlatan, dünyaya ait olmayan bir şey sanki. Çocukluk gibi… Kirlenmemiş bir bakış gibi… Bir insanın içinden kötülük hiç geçmemiş gibi…

  Onu mahallede gören bilir; kimseyi ayırmadan selam verir. Bütün sokak, hatta birçok sokak onun tanıdığıdır. Geçen bir yabancı da olsa, Sibel’in dünyasında mutlaka bir insandır önce. Belki de bizim unuttuğumuz taraf tam budur…

  Anne babasını yıllar önce kaybetti. Onları hatırladığında ağlayışı insanın içine oturur. O gözyaşı, büyümüş insanların alışkanlık haline getirdiği ağlamalara benzemez… Sanki içindeki çocuk hâla annesini arıyor…

  Ama hayat ona güzel insanlar da bırakmış; ablasıyla eniştesi ve erkek kardeşi… Bir kardeşten çok anne baba sabrıyla bakıyorlar ona. Zaten insan bazen kan bağıyla değil, merhameti kadar aile oluyor.

  Bizim da aramızda yıllardır değişmeyen küçük bir hatıra var. Bir gün şakayla karışık elimi havaya kaldırdım “Beşiktaş Beşiktaş “ diye tezahürat yaptım ona. Unutmadı ve aradan yıllar geçti. Beni ne zaman görse sağ eli büyük bir coşkuyla havaya kalkıyor; sözcükler çıkmasa da o heyecan, o ses, çocukça sevinç her şeyi anlatıyor.

  Bir de duaları vardır Sibel’in… Elleri göğe açılır. Kendince bir şeyler söyler. Ama insan anlıyor; orada kötü bir niyet yoktur. Sadece sevdiği insanların başına kötülük gelmemesini isteyen tertemiz bir kalp var…

  Mahalleleri mahalle yapan şey de burada kendini ortaya koyar. Binalardan çok öte, mahalleye ruhunu katan insanlar, sihirli bir dokunuşla mahallenin koruyucu meleği gibidirler. Sibel gibi; o Ortacami’nin,Eskicami’nin,Hasan Bey Sokak’ın koruyucu meleği gibidir…

  Sibel için çok şey söyleyebilir, yazabilirim. O bir sokağın, bir mahallenin vicdanı gibidir dersem, bir yudumcuk onu anlatmış olabilirim sadece…

   Onlar eksildiğinde geriye sadece beton kalır…

    Şimdi dönüp hatıra olarak çektiğim, çektirdiğim fotoğraflara bakıyorum. Dar ve eski bir sokakta duran sade bir insan görünür birçok kişiye. Ben ise başka bir şey görüyorum:

Dünyanın bütün sertliğine, hoyratlığına rağmen içindeki çocuğu kaybetmemiş bir yüz…

  Ve galiba bazı insanlar, bu dünyanın hâla tamamen kirlenmediğinin sessiz kanıtı oluyor…

   Doğada çok bulundum. Çok gezdim, dağların saklı vadilerinde, antik zamanların kervanların kayalara oyulmuş ayak izlerinde… Gördüğüm şudur: Doğa kendini hiçbir zaman saklamıyor. Dağ güzelse olduğu gibi görünür. Ama insanın güzelliğini fark etmek için bir yudum vicdan lazım…

   Bayramınızı; merhamet ve adalet duygularınızın her daim dengede kalması dileklerimle kutluyorum; KUTLU OLSUN…

 Güven SERİN


 

  



16 Mayıs 2026 Cumartesi

TEKİRDAĞLI SİSYPHUS

 



                                  TEKİRDAĞLI SİSYPHUS

  Tekirdağ limanında ilk önce rüzgârı ve irili ufaklı tekneleri tanıdım. Sonra da onların öykülerini dinledim. Sonra, iğde, tepelerden, dağlardan yayılan kır kokularını… Tuz, mazot, ıslak halat, balık kokan ağlar ve çayın buharı birbirine karışırdı. Bir zaman sonra bu kokuların içinden geçen yüzleri de ayırt etmeye başladım. Kimi aceleci, kimi beklemede, kimi hâla bir şeylerin peşinde, kimi ise suskun… Bazıları da durmayı çoktan büyük badireler atlatarak durmayı öğrenmiş.

  İşte o adamlardan birisidir o.Yıllar önce balıkçı barınağı olarak bilinen sabahçı kıraathanesinde tanıdığım, şimdi ise şehrin daralan ritmiyle birlikte kendini sadeleştirmiş bir hayatın içinde neredeyse her gün gördüğüm birisi… Her gün aynı caddede, aynı saatlerde, aynı duruşla ya yürür, ya da oturur. Ne bir yere yetişir, ne de bir yerden kaçıyor görünür. Onu izlerken zihnime düşen ilk şey, garip bir denge, uzlaşma hissidir: Ne eksik, ne fazla.

  Oysa anlattıkları ve yaşadıkları hiç de öyle değildir. Bir zamanlar genişleyen işlerden, onlarca çalışanlardan, büyüyen hesaplardan, şehir şehir dolaşan sofralardan söz eder. O,Tekirdağ’ın tanınmış ailelerinden birine mensuptur. Hikâyesi, sadece kendisine ait bir geçmiş değil; başkalarının hafızasına yer etmiş bir gerçektir. Zenginliği de bilinir, kaybedişi de…

  Bu yüzden, onun bugünkü hâli daha da fazla dikkat çekiyor. Çünkü şehrimizde insanlar sadece yükselişleri değil, düşüşleri de konuşmayı sever. Hele ki tanınmış bir aileden geliyorsanız, hatalarınız sadece size ait sayılmaz; sokakların, caddelerin bile diline düşer. Böyle bir ortamda insan ya kendini savunur, ya da birilerine hesap vermeye çalışır. O ise, hiçbirini yapmaz…

  Ne bir açıklama, ne bir sitem… Ne de kendini temize çıkarma, haklı bulma çabası… Ne gariptir ki bu hali, bu suskunluğu, onu dokunulmaz kılıyor. Kimse dönüp de ona “nerede hata yaptın?” diye sormaz. Çünkü ortada savunulacak bir telaş yoktur. Kabullenişi o kadar sahici, o kadar samimidir ki, dışarıdan gelecek bir yargı, sanki havada asılı kalıyor. İnsanlar, onun geçmişini bilir ama yüzüne vurmaz. Belki de nadir olan bir şey, bir insanın kaybedişi değil; kaybediliş karşısında tavır konuşulmaz hale gelmiştir.

  İşte, yıllardır onu tanıyan birisi olarak şu düşünce içinde olmaktan geri durmuyorum: Bir insan, hatalarından çok onları taşıma biçimiyle mi yargılanır?

  Onun hayatına dışarıdan bakan biri için bu öykü, inişli çıkışlı ekonomik ve sosyal bir serüven gibi görünüyor. Ama biraz daha yakından bakınca, bu inişin bir çöküşten çok bir iniş kararı olduğunu görmek mümkündür. Sanki yüksekten uçmasının baş döndürücü sarhoşluğunu bir gün kendi elleriyle bırakmış gibi… Ya da hayat, o hızın içinde ona görünmeyen bir duvarı göstermiştir.

  Belki de o “kaza” tam da burada yaşanmıştır. Bir iflas, bir yanlış ortaklık, bir hesap hatası… Hangisi olduğunun ne önemi var! Asıl anlatmak istediğim o kırılma anından sonra, insanın ne yaptığıdır. Çoğu insan o noktada öfkeye sarılıyor. Kimi geçmişi, kimi kendini suçlamaya bayılır. O ise hiçbirini yapmamış gibi dimdik ve huzur içinde duruyor. Ne geçmişiyle kavga ediyor, ne de onu kutsuyor.

   Onun bu halleri, beni ister istemez Sisyphus’a kadar götürdü. Günlerce mitolojideki adamla onu yan yana getirip aradaki benzerlikleri anlamaya ve aramaya çalıştım. Ama bizim Tekirdağlı kahramanımız, öfkeyle o kayayı yukarı, dağın tepesine sürükleyen Sisyphus değildir. Daha çok, taşı her gün aynı yere götürürken onun ağırlığıyla kavga etmeyi bırakmış bir görüntüsü… Belki de taşı artık “yük” olarak görmeyen bir insan.

   Çünkü tekrar, her zaman ceza değildir. Aynı sokakta yürümek, aynı çayhanede oturmak, aynı yüzlerle selamlaşmak; bunlar dışarıdan bakılınca bir daralma gibi görünüyor. Oysa kimi insanlar için bu, dünyanın gürültüsünden, şehrin şamatasından çekilmenin, belki de sonsuzun sonunu hissetmenin en sade yoludur. Bir tür iç düzen kurma çabası, belki de başarısıdır…

  Onu izlerken, sıklıkla bazı düşüncelere takılıyorum: İnsan alıştığı için mi huzur bulur, yoksa kabullendiği için mi?

  Bu sorunun cevabı belki de onun yüzünde saklıdır. O yüzde, ne bir bezginlik ne de bir yapay neşe var. Daha çok, yerini bulmuş bir dinginlik… Stoacıların yıllar önce tarif ettiği türden bir hal.(Kabulleniş ve sükûnet ) Hayatın getirdiklerini değiştirmeye çalışmadan, onlarla birlikte akmayı seçen bir tutum.

  Düşününce anlamakta zorlanabiliriz. Bir zamanlar çok hızlı yaşamış, şehirde doğru dürüst kimsele pahalı, lüks araç yokken, o araçlarla şehirden şehre adeta uçmuş bir insandan söz ediyorum. Bugün dar bir gelirle, sınırlı mekânlarda, ama eksilmeden var olması… Burada sadece ekonomik küçülmeden söz etmiyorum, arzuların da terbiye edilmiş olmasından söz ediyorum.

  Tekirdağ’ın bildik sokak ve caddelerinde yürürken, onu her görüşümde aynı şaşkınlık içimde yeniden yeşeriyor: İnsan, gerçekten vazgeçtiği şeyler kadar mı hafifler?

   Bence o,şehrin görünmeyen öğretmenlerinden birisidir. Ne kürsüsü vardır, ne de öğrencisi… Ama her gün aynı caddede yürüyerek, aynı sade hayatı yaşayarak, sessiz bir ders verir: Hayat, büyüterek değil; bazen küçülerek anlaşılır.

   Tekirdağlı Sisyphus gereksiz hiçbir şeye cevap vermez. O,sadece yürür ve belli mekânlarda çok iyi bir dinleyici, anlatıcı olarak tebessüm içinde her gün aynı dersi, ders zili çalmadan veriyor…

 Güven SERİN 


 

 


12 Nisan 2025 Cumartesi

TAMER KAPTAN

 

Kamera; Güven



Kamera; Güven




                              KENDİ DÜNYASINI İNŞA ETMİŞ KAPTAN

   Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe romanı niçin çok sevildi? Bu büyük eserin yayınlamadığı, girmediği ülke yok gibidir. Orada da kendi dünyasını inşa eden; ıssız bir adada yaşama mücadelesi denen mucizeyi serüven tadıyla anlatan, aktaran ve hayatta kalmayı başaran bir karakterin eseridir.

     Milyonlarca insanın içinde, sönmüş volkanlar gibi yaşayan serüven ateşleri susmuş görünse de, her daim kıpır kıpır bir yeraltı nehri gibi süzülüp dururlar. Kimileri ıssızlığın içinde, kimileri ise kalabalık kentlerde: Yaratıcının insan doğasına, zihnine kazandırdığı ölümsüz düşler gibi, herkesin gözleri önünde…

   Kendi serüvenini, sonsuzluk hissiyatı veren okyanus sularının en tenha adasında yaşar gibi yaşayan Tamer Kaptan’ı Mart ayının ilk günlerinin birisinde ziyarete gittim. Hiç vakit kaybetmeden denizin kıyısına indik. Uzakta bir aile, güneşin son ışıklarını, deniz ile kesişen dostluğunu izlemek için seyyar koltuklarıyla birlikte gelmişler.

   Tamer Kaptan’ın yaşadığı yer tam da onun istediği, edebi sörf dünyasında peşlerinden koştuğu serüvenlerin sahneleri gibi bir kıyı şeridimiz. Deniz kıyı şeridinden epey çekilmiş durumdaydı. Tamer Kaptan denizi izah etmek için:

 —Deniz çekilmeye başlayalı yıllar önce başladı. Hemen bir günde çekilme olmadı.

   Denizin çekilmesinin ağır ağır olduğunu birkaç sözcükle anlatıverdi.

   Zaman dediğimiz kavram, günün yarısını geçeli epey olmuştu. Güneş uzaklardan da olsa ısıtıyordu Tamer Kaptan’ın, her güneşli günde kitabını okuduğu deniz kenarını.

   Günün ilk yarısını, katılmış olduğum cenaze töreninin hüzünlü kıyılarında olgunlaştırdım. Gözyaşları içinde uğurlanan ölümün, bir köy mezarlığında, uzaktan kuş ve baharın seslerinin, kokularının duyulduğu, cenazeyi insanların merak, hüzün içinde izlediği ve uğurladığı yerde geçirdim. Geri kalan yarısı da güneş batmadan önce denizin kıyıcığında bir yerde…

   Özlenen buluşmaların sohbetleri bildik zaman dilimine sığmasa da, bıraktıkları tatlar, yaptıkları yeni keşifler, insan danen canlının hareket içinde olmasının değerini ve zenginliğini de kanıtlıyor.

    Tamer Kaptan’nı tanıdığımdan bu yana, özgürlüğe vermiş olduğu değeri biliyorum. Denizlere duymuş olduğu tutkunun bir diğeri de dağlara, en yüksek tepeleri olan dağlara da, usta bir dağcı gibi merak duyuyor.

   Yaklaşık 14 yıl önceydi Kaptan’ın Ağrı Dağı zirvesine çıkma düşü. Birlikte karar vermiş olsak da kendi adıma belli riskleri göğüsleyemediğim için, o yalnız gitti zirvesi her daim buzla kaplı olan Ağrı efsanelerini kendisinde saklayan Ağrı Dağı’na.

   Ağrı Dağı’nın heybetini Tamer Kaptan’ın zirve yolculuğundan çok sonra Güney Kafkasya yolculuğumun bir bölümü olan Ermenistan’ın başkenti Erivan’a yapmış olduğum seyahatte gördüm. Ermeniler için kutsiyet taşıyan bu dağa, onların baktıkları yüksek tepelerden bakarak izledim, içinde efsaneleri, şarkıları, türküleri, masalları gizleyen Ağrı’yı.

   Tamer Kaptan’ın Ağrı yolculuğu, tam bir maceradır. Risk alanların tahtına kurulacağı, birçok sıradan insanın “Başyapıtım” diyeceği yolculuk ve tırmanışlarından birisi yaşanmıştır.

   Ağrı macerasından çok önceleri,2001’in başları Tekirdağ sahilinden, günün çok erken saatlerinde boyu yaklaşık 4,5 metrelik bir tekne-yelkenlisiyle açıldılar; denizin aydınlanmaya başlayan ışıklı dalgaları arasında. Arkalarından el sallayan iki kadın uğurladı deniz serüvenine çıkan iki kardeşi.

   Tamer Kaptan ve ağabeyi İlker Pala, bazı insanların düşlerine bile koymadığı yolculuğa; Bodrum’a kendi yelkenli tekneleriyle gitmeye karar verdiler. Günler süren yolculukları Hemoros’un Odysseia Destanı kadar uzun olmasa da daha önce böyle yolculuğa çıkmamış olanlar için başlı başına kişisel bir destanın parçası oldular.

   Bazen rüzgârın danslarıyla şaha kalkan dalgalar arasında kayboldular. Bazen de sessizliğe, ıssızlığa, yerin yedi kat altına çekilen rüzgâr yüzünden saatlerce esmesini, dile gelip yelkenlerini şişirmesini beklediler.

   Bir gece denizlerin tanrısı Poseidon’un yollarını şaşırtması yüzünden Yunan adasına çıktılar. Yakıcı güneşler altında onları sınayan günler, dondurucu ayazların altındaki geceler süren bir deniz yolculuğu öyküsü…

   Tamer Kaptan’ın kendi özgür ruhu ve zihniyle inşa ettiği dünyası bir okyanus kadar zengin, ovalar kadar bereketlidir. Destansı zenginliğe sahip olamayanların ve olamayacak olanların düşleri ve gülümsemesi tamamıyla mavidir… Bu maviliği sadece dağları ve denizi sevmesinden değildir.

   O’nun mavi yolculuğu; Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu arkadaşlıklarının buldukları, ülke maviliğine, serüven kültürüne hediye ettikleri mavinin öz parçası gibidir…

Güven SERİN 












25 Mart 2025 Salı

GÜNDEM ve ŞARKÖY ZEYTİNLİKLERİ

 

Kamera; Güven


Kamera; Güven

                             GÜNDEM ve ŞARKÖY ZEYTİNLİKLERİ

   Pırıl pırıl bir Tekirdağ günü… Gündem çok dolu… Halkın büyük bölümü demokrasi ve adalet için yollarda… CHP Cumhurbaşkanlığı adayı önseçimini yapma kararı aldığı gün; 23 Mart 2025 Pazar günü…

  İnsanın içinde bir sıkıntı varsa, umuda da ihtiyaç duyuluyor. Söz konusu olan siyasi kavgalar için çoğunluğun ;  “ Yeter artık! Barış istiyoruz, huzur, refah istiyoruz! Çocuklarımızın geleceği daha aydınlık olsun!” diyorlarsa, insanlarımızın bir bölümünün siyasi kavgalarla birbirinden ayrılmaya başlayıp selamı-sabahı kesmişlerse insan denen canlının sıkıntıları daha da çoğalıyor…

  Nüfusu az olan şehirlerde büyük çoğunluk birbirini tanır. Birbiriyle selamdan öte, komşuluk, ticari, akrabalık ilişkileri vardır. Siyasi kırgınlıklar küçük şehirlerin canını daha çok sıktığı gibi canını da daha çok yakıyor…

  Milletimizin ve bu coğrafyada 1000 yıldır birlikte olan bu güzel insanların feraseti çok büyük ve çok değerlidir. İçlerindeki vicdan ve şefkatin terazisi; tam manasıyla Orta ve Uzak Asya, Anadolu, Rumeli sezgileri, deneyimleriyle pekişmiş, iç içe geçmiştir…

   Yunus Usta ile yapacağımız Şarköy yolculuğu çok önceden planlanmıştı. Buluşmamız Altınova’da olacaktı. Güne ve güncel olana erken başladım.

   Gündemi, sokağa, caddelere çıkanların kendi aralarında büyük çoğunluğunun tekrarladığı ( Demokrasi Şöleni ) dedikleri yere; CHP’nin İl ve İlçe binalarının bulunduğu yere, diğer Tekirdağ insanlarının peşinden gittim. Adresi hiç bilmeyenler bile birbirine sormak yerine, akan insan gruplarını takip ederek bile aradığı yere gidebilir.

   Cumhuriyet Halk Parti üyelerin büyük çoğunluğu parti binalarına konulan sandıklarda oy kullanmaya çok erken saatlerde gelmişlerdi. Üye olmayanlar için ise dayanışma sandıkları parti binası önündeki sokağın boş kısmına kurulmuştu. En çok merak ettiğim de buydu:

—Halkın kendisinin “Demokrasi Şöleni” dediği duyuruya, çağrıya üye dışı kaç kişi katılacak? Yeterince ilgi görecek mi?

  Gördüğüm manzara karşısında oraya izlemeye gelmiş, gazete veya sosyal medya yayıncılarının kendi ağızlarından çıkan sözler gibi; “ Çok şaşırdım! Bu kadar beklemiyordum!” ifadelerini yazmam hiç de yanlış değil…

  İşin gerçeği şu ki; CHP Tekirdağ İl ve İlçe binasının önündeki dayanışma sandıkları, günün ilk saatlerinde üye sandıklara gidenlerden daha kalabalıktı. Gözlem için sınırlı zamanım olsa da, kalmam gerekenden daha fazla kaldım. Gelen insanların beden ve ruh dillerini anlamaya çalıştım…

   Yan tarafta konuşan kadınlı erekli gruplarda şu söz hâkimdi; “ Biz CHP’ye hiç oy vermedik. Ama dayanışma sandığı için geldik…” Bu söze benzeyen bir sürü fısıltı veya yüksek ses birbirine karışıyordu…

   Milli bayramlarımız, dini bayramlarımız gibi insanların bir araya geldiklerine yüzlerinde yüksek ve sevgi dolu bir tebessüm… Orada bulunan grubun içinde konuşan genç kadının ifadeleri şöyleydi; “ Bu görüntüler çok güzel… Bu bir beslenme biçimi… Özlemişiz…”

   Neredeyse 1 saate yakın insanların temiz kıyafetleriyle, temiz duruşlarıyla oluşturdukları saf görüntülere baktım.Milletimizin yüksek ferasetine dair bir günün anıları ve gözlemleri kaldı geriye. Daha da ötesi; her yaştan insan olduğu gibi, iki büklüm engelli insanlar, çok yaşlılar ama hep aynı yüz ve beden dili; bir arada olmanın barışçıl tebessümü…

   Günün içinde de tebessüm ışıkları fazlasıyla vardı. Uçmakdere’de verdiğimiz küçük moladan sonra Gaziköy’e yaklaşırken görünen dağ tepe şekilleri tam manasıyla Mars yüzeyi gibi bir gariplik ve heyecan yan yana…

   Şarköy’e yaklaşırken zeytin bahçeleri tüm ihtişamıyla “Biz buradayız” diye dimdik başlarıyla insanı, insanlığı selamlıyor gibiydiler. Aynı zamanda yeşillikleri-dalları güneşin saf memelerinden emmekle meşguldüler…

   Sahile gitmek için hazırlık yaparken gördüğümüz insan kalabalıkları aynı Tekirdağ gibiydi. Onların peşinden nereye gittiklerini bildiğimiz için biz de gittik. Merak ediyorduk; “Buradaki insan manzaraları, tebessümleri nasıldı?”

  Yoktu hiçbir farkı Tekirdağ Süyelmanpaşa’dan… Daha yaşlı, daha genç hepsi hiç içe, şarkılar eşliğinde bağırmadan bir yaz esintisi gibi, Öksel Demir’in annesinden öğrendiği Frişka rüzgârı gibiydi. Yüksek TEBESSÜM, bildik bütün şiirlerden, şarkılardan, öykülerden öte sadece sevginin, barışın, demokrasinin çağrılarını yapılacak en güzel ve en temiz, şık giysileri içinde oylarını kullanıyorlar ve oy kullanım sonrası oradan ayrılmıyorlardı…

  Şarköy gibi kasabaları hep sevdim… Üretilen ürünlerin bir esere dönüşmüş hali gibi her köşede kurulmuş tezgâhlar; zeytin, zeytinyağı, sabun, reçel, salça ürünleriyle dopdolu…

  Şarköy Su Ürünleri Lokali’ne geldik. Mekân ve etraf tepelerden, zeytin bahçelerinden, kırlardan gelen doğallık ve denizden hafifçe esen bir rüzgâr, iyot kokularıyla iç içe, sarmaş dolaştı…

  Gün uzun ama gece yaklaşıyordu. Gündem çok dolu… Şairin-Öksel Demir’in Hora Feneri şiirinin son dizleriyle;

 “ Çünkü yeniden dönmektir her gitmek/Çünkü yeniden doğmaktır her ölmek./Hadi vira bismillah…”

 Güven SERİN 

  





20 Mart 2025 Perşembe

EGE AKDEMİR; SEVGİNİN KUTSİYETİ

 




                                                    SEVGİNİN KUTSİYETİ

 ( Genç Şair Ege Akdemir )

   Meşhur bir sözdür; “ Bütün yollar Roma’ya çıkar.” Genç Şair Ege Akdemir için ise;

“ Bütün yollar ‘O Kadın’ a “ çıkıyor… Şairlerin sevme, âşık olma kaderselliği belki de onların genlerinde var. Yaşamak, sevme biçimiyle şekillenir, onlar için…

  Sevmek, belki de en hakiki yaşam iksiridir? Ama nasıl bir sevme biçimi? Al gülüm, ver gülüm veya sen beni seversen ben de seni severim şekilleri, alışkanlıkları mı? Sevginin ticarete benzeme biçimleri milyonlarca kez denenmiş olsa de her daim bir “çıkar terazisi” o sevgiyi denetleyecek ve sorgulayacaktır: Hangisi daha fazla verdi veya aldı, diye…

   Genç Şair Ege Akdemir için üçüncü yazıyı hazırlıyorum. Onun sevgiliye duyduğu bir yerde karşılığı olmayan ama içindeki sevgi ateşini daima besleyen ve ona sahiplenen, sadece artık efsaneleşmiş ve şiirsel tat ve tuz karşılığı içinde O KADIN ismini almış bir sevgili ve sevda…

   Tarihe altın harflerle yazılmış ve milyonların gönlünde taht kurmuş sevdalar, tıpkı şairin “ Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” dizelerindeki gibidir; varla yok arasında kâinatın zamansızlığına katkı sağlayacak bir halde; kavuşamamış olmanın, hiçbir karşılık ve beklentinin olmadığı, yüce ve kutsiyet aşkı yaratmış bir sevgi yolculuğu…

   Ege Akdemir’den gelen mesaj çok netti; “ Güven Bey, üçüncü kitabımı bitirdim. Okuyabilir misiniz? Sonra da görüşmek için bir randevu istiyorum.”

   Yaşam denen gizemli olguyu yöneten duyguların en başında merak ve bizi oradan oraya sürükleyen, koşturan duygular değil midir? Duygularımızın iradeyle kesişen dilimlerini çok seviyorum. Özgün bir hal, aydınlık bir ruh içinde, en kırılgan olaylarla el sıkışma cesaretleri gösterirler…

   Sanatçıların sevme biçimleri, ister sevgiliye, isterse kardeşe, anneye, babaya; bir kırılma anları onlar için sanatsal bir kaos-kargaşa zamanı gibidir. Yaptıkları çalıştıkları sanat ne olursa olsun, o ruhsal kaos-kargaşa ve kayıp; bilin ki eserlerine de yansıyacak, oralarda derin izler bırakacaktır…

  Latin şair Catullus, Romalı şair Vergilius, Orhan Veli, Cemal Süreya,Attila İlhan,Picasso,Van Gogh içinde böyle derin izler bırakan duygu kırılmaları,eserlerine yansımış ve büyük tatlar,hüzünler iç içe geçerek,insanın mucizesini insanlığa miras olarak bırakmışlardır.

   Mailime gelen kitabın ilk şiiri; “O Kadın’a/Yüreğinde/Bir/Sevgi çiçeği olarak/Büyüdüğüm/Başlangıcın ve bitişin ötesindeki/Tek kadınıma” olarak daha önceki BÜTÜN şiirleri gibi O Kadın’a bir kez, bin kez, belki de on bin kez daha sesleniyor ve seslenecek…

   Beni şaşırtan ise kitabın sonunda “Sonsöz” olarak seslenen şairin sözcükleri! O Kadın diyerek gönlünün ve iradesinin başköşesine yerleştirdiği için “ Anlıyorum, galiba bu yolun sonuna geldim.” Diyerek pes etmeye benzeyen sözcüklerini not düşüyor.

    Kitabın içindeki şiirlerde de dile getirdiği gibi bu yorgunluğu, vazgeçme veya tükenişini, gözden ırak oluşa, gönülden de uzak olunacağına yoruyor…

   Şair, yetmezmiş gibi bir de, kitabın son şiirini O Kadın için değil de, başka bir kadın için yazdığını anlatmak, göstermek bir yerde DUYURMAK istiyor:

—Gözler Yalan Söylemez, şiiriyle…

   Şiirlerin izdüşümlerini anlamaya çalıştım. Görünen köy misali, Genç şair Ege Akdemir’in O Kadın diye yücelttiği sevgili olduğu gibi kalbinin tahtında oturmaya devam ediyor.

   Kısacası dostlarım, sevgi usulca süzülmüşse, VAZGEÇME biçimi sadece sözde kalıyor. Sevginin kutsiyeti için şunu söylemeyi borç bilirim!

    Kime karşı olursa olsun, canlı veya cansız görünen birçok nesneye, duyulan sevginin kutsiyeti doğmuşsa bir kere, kendi yangını onu ne kadar çok yakarsa yaksın, acıtırsa acıtsın; ışığını, evrenselliğini yaşadığı sürece hep koruyacak O’na ait duygularını…

   Belki de aşk şarabını yudumlayarak içmenin sarhoşluğu, vazgeçilmez bir beslenme biçimine dönüşecek…

   Şairimizin sevgiye duyduğu cesareti, söz sanatına vermiş olduğu emeklerini kutluyor, kendisine her daim başarılar diliyorum…

 Güven SERİN 

 








8 Mart 2025 Cumartesi

HASAN ARICI

 

Kamera; Güven 

Kamera; Güven

Kamera; Güven 

Kamera; Güven

                              ÜRETİCİ BİLGELİĞİ: HASAN ARICI

   Yaşamının küçük bir bölümü Tekirdağ Ferhadanlı, daha sonrası Almanya ve kırk yıldır Tekirdağ’da üretmekle şekillenen bir yaşamın sessiz çığlığı gibi sesini hiçbir zaman yükseltmeden, büyük düşlerden, zenginliklerden beslenmek yerine, kendi toprağında, atölyesinde, insanların en küçük ihtiyaçlarını yıllardır karşılamış olan bir usta, üretici ve bilge kişilik…

   Hasan Arıcı gibi üretici insanlar, ömrünü gevezelikle geçirmeye alışmış toplulukların, insanların hep tercih edeceği yaşam biçimi olmadığını biliyorum. O’nun ibadeti; ya atölyede, ya da bahçesinde, üreterek yükselir gökyüzüne…

   Bahçede çalışırken gördüm onu. Güneşin öz evladı gibi, başından hiç çıkmayan şapkası, hünerli elleri ve zihniyle baş başa; tıpkı filozofun binlerce yıl fuzuli çağrılara kendini kapatıp; “ Gölge etme başka bir şey istemem” gibidir; toprağın içinde, güneşin altındaki görkemli halleri…

   Marangozhanesinde artık unutulmuş, bir yerde “Tarih” olmuş kuskus, tarhana teknelerini tekrar yeryüzüne çağıran; elleri, yetenekleriyle var eden de Hasan Arıcı’dır…

   Bildik insan korkuları ve telaşları kendisinde yok dersem, yanlış olmaz! Öyle bir dalar ki yaptığı işe, alıştığımız insan beklentilerinin ötesine ulaşır. Talaşla kaplansa da bulunduğu atölye, O’nun hedefi bellidir; elindeki işi en iyi şekilde bitirmek…

   Toprağın ve suyun olduğu yerde de öyle. Ekilmeyen meyveyi ekmek, bilinmeye tatları bahçesine davet etmek… O’nun yarattığı bahçenin tadına koşan çok olur. Doğada, doğal yaşamın içindeki bahçelerin meraklısı olan hayvanlar, kim bilir kaç bin kez yakarışlarını toprağa bereket eken bahçıvan-usta için olmuştur.

       En iyi lahanayı, domatesi, elmayı, kirazı, çileği, inciri yetiştirdiğiyle kalmaz, başka “En iyi-ler” ne var, diye kendi serüvenini; toprak ile güneş arasıdaki bitip tükenmez enerjisini sürekli devinim halinde tutar.

   Yaratıcı ve üretici zihinlerin bilgelikleri fısıltı halinde yayılır yaşadıkları yere. Vakitleri yoktur, boşluğun içinde boş vermişlik haliyle aynıyı tekrar edenlere laf yetiştirmek isteyenlere…

   Uzundur menzilleri. Türkülere konu olmuş sözler gibidir onların sessiz çığlıkları. Toprak çağırıyorsa, tohumlar ; “Hadi koş, bize can ver “diyorsa, O’nun içindeki aşk; kırların kokusunu, esintisini de beraberinde getiriyordur.

   Yaşadığı yerlerle bağlar kurmak, hünerli insanların üretken zihinleriyle, elleriyle tanışmak; insanı arayan ve gözleyenler için ayrıcalıktır…

   Hasan Arıcı gibi insanların bol olduğu zamanlarda “ Geçinemiyoruz” sözünü duymak zordu. Hatta utanılacak bir şeydi… Kapıya gelen dilenci bir kadın, en yoksul bilinen ailelerden bile bir köy ekmeği, koca bir kalıp köy peyniri alıp, duasını ederek çıkardı.

   Düşünüyorum da, herkes sloganlarla bir yaşam oluşturmaya kalksaydı, üreten insanların zihinleri toptan tükenseydi ne olurdu? Bu soru, yarım yüz yıl önce zor bir soruydu! Ya şimdi? Çok kolay bir cevap; herkes verebilir:

 —Çobanları Afkanistan’dan getiririz… Yaşlılarımıza bakacak insanları, Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan’dan getiririz. Niçin ama? Çünkü üretme düşüncesi hastalandı…

   En son çobanlık yapan, Işıklar-Ganoslar Dağları’nın tepelerinde rastladım çoban da öyle demişti; “ Ağabey, bu işten kazanıyorum kazanmasına ama iki yıl içinde küçükbaş hayvanlarımızın tamamını satıp, Tekirdağ’a yerleşeceğim.

—Neden?

—Buralarda kalırsam kim evlenir benimle?

   İki yıl sonra gerçekten de çoban tutmuştu sözünü; artık oradaki dağların, vadilerin çan sesleri susmuştur…

  Hasan Arıcı, yarım yüzyılı çoktan aşmış ömrü içinde, bildik bütün mazeretleri bir kenara, nazikçe iterek yoluna devam etti. Etmeye de çalışıyor. Zaman denen mucizenin, insan bedenine inen ağır yaşlılık yüklerinin bile ona pes ettirme şansı olmadı. Öyle veya böyle; üretmeye devam ediyor. Kendi fısıltılarını, sessizliğin de sesi: ÜRETMEK olduğunu göstere göstere, öyküsünün altına HASAN ARICI imzalarını atıyor…

 Güven SERİN 

 


 

 

   








6 Mart 2025 Perşembe

RAHATI KAÇAN AĞAÇ

 

Kamera; Güven 
Tekirdağ Eski Liman

Tekirdağ  Ilgın Ağacı

                                                 RAHATI KAÇAN AĞAÇ

         ( Tekirdağ Aydınlar Kulübü Üyeleri )

   Sanatçılar, kendi içinden çıktıkları toplumların onuru olmaktan öte, öncüdürler. Mustafa Kemal Atatürk’ün Tevfik Fikret sevgisi ve onun Sis isimli şiirine duymuş olduğu derin hissiyat, şiire yansıyan toplumsal çürümeyi dile getirmekten ve anlamaktan öte, aynı zamanda hazır olan yetenekli insanlar veya dahiler için de başlangıç ve devrimlerin zamanıdır.

   Melih Cevdet Anday için de Rahatı Kaçan Ağaç şiiri ve şiir kitabı, 1946 yıları gördükleri, tespitleri ve hissiyatını dile getirmek, sadece bir şiir yazmak değil, ait olduğu toplumu daha duyarlı olmaya davettir…

“Tanıdığım bir ağaç var

  Etlik bağlarına yakın

  Saadetin adını bile duymamış

  Tanrının işine bakın

   Geceyi gündüzü biliyor

  Dört mevsimi, rüzgârı, karı

  Ay ışığına bayılıyor

  Ama kötülemiyor karanlığı.

  Ona bir kitap vereceğim

  Rahatını kaçırmak için

  Bir öğrenegörsün aşkı

  Ağacı o vakit seyredin.”

  Melih Cevdet Anday, hislerini, gördüklerini yoğuruyor ve edebiyatımıza tüm çıplaklığı ile servis ediyor. Bilginin, bu değerli eşsiz şeyin sadece ağacın değil, insanın da rahatını kaçıracağını, kaçırması gerektiğini haykırıyor.

   Sait Faik, Rahatı Kaçan Ağaç şiirinden dört beş yıl sonra Şimdi Sevişme Vakti şiiri ve şiir kitabını yayınlıyor. Aşağı yukarı aynı felsefe; toplumun, içinde yaşadığımız bu eşsiz memleketin durağan hallerine neşe, görgü ve ilahi zenginlik katmanın yanında, bilimsel bir mutluluk taşımak.

 “ Yırtık mintanından adaleleri gözüken

  Dilenci

  Sana önce

  Şiirlerin tadını

  Aşkların tadını

  Kitaplardan tattırmalıyım.

  Resimlerden, duyurmalıyım

  Resimlerden…

  Bir kere duyursam hele

  Güzelliğin, tadını

  Sonra oturup hüngür hüngür

  Ağlasam.”

     Günü gün etmekten öte evirilmiş sanatçıların tamamı, bulundukları zamanın baskıları, eksikleri, yanlışları, adaletsizlikleri karşısında diğer zamanlara, belki de zamansızlığa her daim not düşüp, altına imza atmayı her şeyden daha çok isteyerek yapmışlar ve yapacaklardır da…

   Şimdi, kendi ülkemin güzel, değerli ve viran bırakılmak için her şey yapılmış şehrimin aydınlarına soruyorum; “Aydınlar Kulübü “ içinde, her şeyi eleştiren ama bu şehrin bir tek ağacı, mekânı ve insanı için el vermeyen, emek harcamayan o kendini “Aydınlar Kulübü” üyesi sanan insanlara ve İNSAN-LARA sesleniyorum;

   “ Sizler, hiçbir zaman haykırmayacak, bir ağaç, bir çocuk için ileriye atılmayacak mısınız?” Olmayacak mı sizin tüm evrene yayılan, yayılacak olan o değerli enerjinizden geriye bir miras; kalmayacak mı? Anlamsız mı geliyor size bu tür hissiyatın derinlerine eğilmek ve oralarda bir şeyler bulmak?

 Örnek vermek istersek, şehrimizin gözde kulübü; Tekirdağ Yelken Spor Kulübü, vereceğim örneklerin başında geliyor. İstikrarı için alkışlasam da, sadece parası olanlara açık kapı bırakmaları düşündürücüdür…

   Aydoğdu, Zafer, Çınarlı, Karadeniz mahalleleri haneleri içlerinde spora, başarıya kim bilir ne kadar aç ve acıkmış çocuk vardır!

   Onların rahatlarını kaçırtıp, en azında böyle istikrarlı ve gözde kulüplerimizin her yıl 5–10 çocuğumuz için bu çağrı ve sahiplenme yapamaz mıydılar? Tarifsiz başarı ve heyecanları, şehir kimliğine apayrı bir sanatçı dokunuş gibi sporcu koşusu başlatmaz mıydılar?

 Güven SERİN 

 


 

 

 

 

  




28 Ocak 2025 Salı

KARANLIĞI YARAN ŞAFAK IŞIĞI

 

Kamera; Güven
Işıklar-Ganoslar Diyarı

Kamera; Güven

Kamera; Güven 

Kamera; Güven
Şafak Yürüyüşü Anısı; şafağa saygı duyan,
doğaya duyarlı herkese,en içten selamlarımla...

                                          KARANLIĞI YARAN ŞAFAK IŞIĞI

   ( Yeniköy,Uçmakdere,Gaziköy-Ganoslar Diyarı )

  Saat 05.00 telefonun alarmı çalıyor “ Ganoslar için kalkma vakti” diyor. Saat 06.00 Yunus Usta’nın aracı, karanlığın ve sessizliğin içinden çıkıp geliyor. Saat 06.10 Özkan Papatya öğretmenimizi alıyoruz. Saat 06.18 Bülent çoktan sokağa çıkmış, bizi bekliyor.

    Neredeyse şehrimizin tamamı Pazar uykusundaydı. En doğal yaşama hakkını değerlendirmekte, uyku denen cennetin içinde kim bilir hangi sorunları pataklamakta veya onların altında ezilerek, geceyi bitirmekteler…

   Saat, 07.00 Işıklar Dağları-Ganoslardayız. Gökyüzü sislere rağmen sonsuzluğun kapısını açmışa benziyor. Gezegenler, yıldızlar, galaksiler; çok uzakların, zamanlar ötesinin içinden çıkıp, insan denen canlının tam olarak algılayamayacağı kadar sonsuzluğun içine dalıp giden bir duygu yükü, heyecanı, hatta sarhoşluğu bırakıyor geride.

  Kumbağa ile Yeniköy arasında Orman Genel Müdürlüğü tarafından Tekirdağ eko turizmine kazandırılan Naip Şelalesi ve Naip Kalesi başlangıç noktasındayız. Doğa ana öz evlatları; yağmur ve rüzgârlar sayesinde öyle bir temizlik yapmış ki anlatılamaz…

   Sadece gün ışığınca görülecek tek kirlilik; güya kamp, güya doğa için gelenlerin artlarında bıraktıkları büyük çöp deryaları; hatta REZİLLİKLERİ…

  Orman Genel Müdürlüğü’nün bu faydalı yürüyüş güzergâhını ve yürüyüş yolu üzerindeki yön tabela, dinlenme yerleri, seyir yerleri için kutladığımın altını çiziyorum.

   Ama Yeniköy ve  Uçmakdere sınırları içindeki Bungalov yerleşmeleri-ticarethaneleri için orada yaşayan köy insanlarının meralarını, ormanlarını tel örgüler içine alan ve 25 yıllık anlaşmaları bir türlü anlamadığımın altını çok kere çizdim ve kamu hizmeti sorumluluğu adına kendi kişisel şerhimi düşmüş oldum. Yeterli mi? Asla…

  Çok az dinlenerek durmadan yürüdük. Bir gün önce yağmış olan yağmur, yürüyüş yolunun büyük kısmının taş olması nedeniyle çamura dönüşmemişti. Etraftaki meşeler, karanlığın içinden hangi zamanlara ait oldukları anlaşılmayan hayaletler, henüz birer çocuk, genç kız olan çam, servi, sedir ağaçları ise efsaneler içinde danslarını hiçbir zaman sonlandırmamış periler gibiydiler.

  Gökyüzü, ışıklarıyla bize bakarken, aynı kaderin, yıldızın gezegenleri olan Venüs, Merkür, Jüpiter, Mars, Neptün, Satürn gizemleri, gazları ve taşlarıyla milyar yıllık yolculuklarına devam ediyorlar.

  Naip Şelalesi yakınlarına geldiğimizde diğer günden yağan yağmurlar ve coğrafyanın farklılığı yürüyüşü zorlaştırmaya başladı. Gidip gitmeme kararsızlığına karşın demokrasi aşkına oylama yaptık. Üç kişi yola devam etme kararı alırken, bir arkadaşımız tarafsız kaldı. Çamura dönen patikaların içinden kayarak, zorlanarak biraz daha yürüdük. Günün diğer tarafına kalması gereken enerji ve zaman adına, yolun uzayacağını düşünerek yürüyüşü tersine çevirip, tekrar dönüş yoluna girdik.

  Şafak, usul usul karanlığı yarıyordu. Zamansızlığın içinden doğan ışık, dünya denen gezegenin yaşamla dolu olduğunu bir kez daha ispatlarcasına denizimizin üzerinden doğuyordu.

   Oynaşan hayaletler ve periler başka öykülere doğru yola çıkıp, bizleri terk etmiş… Doğa ana en saf haliyle iyice gözlerimizin, ruhlarımızın önüne serilmiş haldeydi. Renksizliğin içinden çıkan renklerin yorumunu şairlere, ressamlara bırakalım…

   Sis, her daim Ganoslara yakışıyor. Bilineni bilinmeyen yapmakla, bildiğimizi sandığımız dağların tepelerini, vadilerini sanki tekrar yenileyip, ölümsüz bir halde tüm canlılara armağan eden bir güç…

  İçimizden birisi-Özkan Öğretmen, Ahmet Kaya’nın vazgeçilmez şarkısını mırıldanıyor; “Ne çıramız, ne lambamız, karanlık yollarda kaldık. Çok uslandık, çok uslandık; uslanmadık”

   Dağların olduğu yere ne çok yakışıyordu, sanatına dört elle, saf gönlüyle sarılan sanatçıların sözleri; “ Bir rüzgâr gibi tarihten geçtiler. Neler görüp neler geçirdiler. Aç kaldılar yine dilenmediler. Kimdi bunlar, kimdi bunlar,kimdi bunlar…”

   Nasıl desem, nasıl anlatsam; çok yakınlarımızdaki bu cennetin eşsiz enerjilerini… En ucuza, en bonkörce ve en samimiyet içinde size sarılacak elden, gönülden çok öte bir türküdür, saf enerjidir Ganosların öyküsü…

  Yunus Usta-ÇAKIR, Özkan PAPATYA, Bülent YORULMAZ ve her daim buralara sırılsıklam özlem, merak duyan Güven SERİN, yollarda olmanın yüce görgüsünü, öğretilerini diğer zamanlarda olduğu gibi yine en görkemlisini gördük, hissettik ve aldık…

   Yeniköy’ü,Uçmakdere’yi,Gaziköy’ü ve orada tanımadığımız gizemli ve hatta geçmişten geleceğe ait bakışları görmenin,süzülen günle birlikte şahitlik etmenin enerjisi çok yüksekti.Ya tanıdıklar?Uçmakdere Muhtarı Burhan Elmas,Güneş Yüzlü İbrahim’i ziyaret; sadece yazı sanatının eşsiz kalıcı erdemiyle anlatılabilirim…

Güven SERİN