MEHMET ÇEVİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MEHMET ÇEVİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2025 Çarşamba

PERTEV ASLAN

 

KAMERA,GÜVEN SERİN







            BİR USTANIN AĞACA VERDİĞİ RUH: PERTEV ASLAN

  İnsan yaşamında, bazen öyle karşılaşmalar oluyor ki, kendinize “İşte gerçek sanatçı böyle olmalı” dersiniz. Çünkü sanat, kalabalığın içinden seçilemez; zaman içinde süzülür. Bazı insanlar, sanki imbikten damla damla geçerek bugüne ulaşmış kadar öz, temiz, sahici… Pertev Aslan onlardan biri

  Onunla beni tanıştıran, yıllardır kıymetini bildiğim öğretmenim Mehmet Çevik oldu. Malkara’da yetişmiş bir öğrencinin bugün Tekirdağ Belediye Pasajı’ndaki küçük atölyesinde, yaklaşık bir buçuk yıldır sessizce üretim yapması bile başlı başına anlamlı. Beni asıl etkileyen, işçiliği ya da mahareti değildi; sanatı para terazisine koymayan, gönüllülüğü ve sabrı hayatının merkezine almış bir ustayla karşılaşmış olmamdı.

  Sanatın ticari kaygılarla kirletildiği çağımızda, Pertev Aslan gibi ustaların varlığı insanı derinden sarsıyor. O,eserlerinin peşinden ünlü olmayı, popülerlik kazanmayı, alkış toplamayı aramıyor. Aksine, sanatıyla yoğrulan bir iç dünyayı inşa etmeyi seçiyor. Öteden beri sanatın tüccar gibi düşünülmesine karşı duranlardanım. Sanatın özü bu olamaz; olmamalı. İşte Pertev Aslan’ın felsefesinde beni mutlu eden de tam olarak buydu: Gerçek sanatın taşıdığı o eski, o sahici nefes.

   Pertev Aslan’ın oyma ve kakma çalışmalarına baktığımızda, ilk görünen şey ustalık değil; bir iç titreşimdir. Ağaçla konuşan, ağacın fısıltılarını duyan, ağacın eski yaralarını hisseden bir el… Ağaç, ancak kendisini dinleyene açar içini. Pertev de bu dili bilenlerden.

   Tam da burada, bu noktada, sanatın büyük yalnız ruhları hatıra geliyor: Van Gogh ve Fikret Mualla.

   Van Gogh’un sarısı, bir renkten çok bir çığlıktı. Güneş tarlalarına bakarken içinden yükselen o çağrı, burada Pertev’in oyma bıçağı ve kıl testeresiyle akrabadır. Van Gogh gökyüzünü kendine benzettiyse, Pertev Aslan da ağacı kendine benzetiyor. Özenle seçilmiş ağacın damarlarında Van Gogh’un görünmez isyanı dolaşıyor gibidir.

   Fikret Mualla’nın Paris sokaklarında bıraktığı o kırılgan çizgi ise, Pertev’in işlerinde ağacın doğal çizgilerinde hissediliyor. Mualla kalabalığın içindeki yalnızlığı resmetti; Pertev ise hiç konuşmayan bir ağacın yalnız ruhunu görünür kılıyor.

   Bu yüzden Pertev Aslan’ın eserlerine uzun uzun baktığımda, onların sadece bakılan objeler olmadığı; duyulan, sezilen, insanın içine işleyen titreşimler olduklarını hissettim.

  Sanatın tarihine biraz bakan herkes bilir:

Van Gogh yaşamı boyunca neredeyse tek bir tablo bile satmadı.

Fikret Mualla, kendi ülkesinde dışlanmışlık hissiyle yaşamını geçirdi.

Pertev Aslan ise bugün bir pasajın küçük bir atölye odasında, büyük bir tevazu ile üretmeye ve daha da özgün olanı yakalamaya devam ediyor.

  Hepsinin ortak noktası da şu: Gerçek sanatçı, yaşarken değil; yaşattığıyla yaşar. Pertev Aslan eserlerini “görülmek” için değil,”doğmak” için üretiyor.

  Kısa bir sohbetle ustanın dünyasına bir kapı araladık. Mehmet Çevik ile atölyesinin kapısını araladığımızda yoğun bir ağaç kokusu yüzümüze vurdu. Duvarda asılı eserleri, masasının üzerinde yarım kalan işler ve talaşlar; bir ustanın atölyesinin kılcal damarlarıyla can damarları gibi adeta dans ediyor gibiydiler.

  Masasına yaklaşarak Pertev Aslan başını kaldırdı ve sakin bir tebessümle baktı.

 “Burası sizi yormuyor mu?” diye sordum.

 Elindeki oyma parçasını bıraktı, ardından yumuşak ama zengin bur ruhun da dokunuşuyla şunu söyledi:

“İşte benim dünyam burası. Buraya gelince, kapıyı kapatınca her şeyi unutuyorum. Burası benim kendimle sanatımı yoğurduğum bir mekân.”

   Belki de bu yüzden eserleri bu kadar sahici. Belki de bu yüzden ağaç onun elinde yeniden doğuyor.

   Ağaçla konuşan, sabırla yoğuran, gönüllü üreten, iç dünyasını ticaretin gürültüsüne kapatmayan nadir ustalardan biri… İmbikten süzülmüş olanların arasına adını çoktan yazdırmış…

Güven SERİN 










31 Ekim 2023 Salı

GÜN BATIMI HER YERDE BAŞKA GÜZEL

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                     GÜN BATIMI HER YERDE, BİR BAŞKA GÜZELDİR

         

        ( Ferhadanlı’nın İbibik Kuşları, Günbatımı Gibi Güzel )

  Bazı yerlerde gün batımı izlemek için insanlar birbirini çiğneyecek gibi koşarlar. Sorsanız; “ Gün batımı burada niçin daha güzel?” deseniz, inanın bana şöyle cevap almanız mümkün; “ Herkes geliyor, biz de o yüzden geldik…”

   Ne hoş değil mi; azcık markalaşan, öne çıkan ve içinde mitolojiyi barındıran, şiirsel dil ile sarmalanmış yerlerin hemencecik sahipleneni olmak…

   Laf aramızda arkadaşlar; mekânların ve mekânları içinde saklayan, koruyup kollayan tabiatın canı da vardır, ruhu da. Siz onu yapay, zoraki, moda olsun diye severseniz, o yer de, mekân da öyle sever; biz insancıkları…

   Bozcada’da rüzgâr enerji santrallerinin olduğu yere özellikle yaz aylarında minibüsler tıklım tıklım insan taşır. Niçin? Güneşin batışını izlemeye koşarlar da ondan… Ya geldikleri yerdeki güneşlere ne oldu? Sormayın derim; anlatılan ve yazılanı halen anlamak istememiş, düzen denen soylu işleyişin peşinde koşanı olduysanız…

   Çanakkale Assos Athena Tapınağı, sütunlarının olduğu yerde böyle insanlarla dolar taşar. Özellikle buranın kutsiyeti, mitolojik tarihi konusunda bilinçlenmiş turistler, kadehlerini de alır, üzümün insanlığa taşıdığı ve sunduğu şaraplarını yudumlamayı da ihmal etmezler.

   Günün geceye süzülüşü; günbatımı her yerde farklı güzellikler taşır. Assos Athena Tapınağı da öyle, Bozcada batı ucu, Olimpos, Antalya Tahtalı Dağları üzerinden de farklı muhteşemlikte sona erer.

  Bu harika gün batımı; Uçmakdere, Yeniköy, Güzelköy, Ormanlı, Kaşıkçı, Ferhadanlı üzerinden ve yüzlerce başka başka yerlerin üzerinden de bir o kadar güzel görünür…

  Gün batımı güzelliğine dem katan insanın kendisidir. Bulunduğu köyün, kasabanın, antik diyarın, tepenin, ormanın, gölün, ırmağın; sesine, soluğuna ve öykülerine kulak verip kendi kavramını icat ettiyse; gün batımı her yerde farklı güzellikte izlenir ve yaşanır…

   Mehmet Çevik ve arkadaşları ile birlikte günü uğurladığımız su kenarı yanında bulunan bostan tarlasının batısında da gün öyle farklı güzellikte sona erdi…

   Böyledir gün sonları; erdem yüklüdür… Keman sesi de duyarsınız, davulların uzaklara akışını da…

    Biraz daha kendin olur, çevreni önemsersen, Ferhadanlı diyarına yavrulamak, yuva kurup nesillerini devam ettirmek için gelen İbibik kuşlarının gün batımı telaşı içinde birbirine sokulup, konuştuklarını da duyar, günle birlikte geceye ruhunuz ile birlikte süzülmenin engin becerisi, üstünlüğü içinde;

  “ Hoşça kal gün” , “ Merhaba gece” diyerek, yaşama İbibik kuşları gibi tiz tınılar ve yabanıl bir hoşluk içinde teslim olursunuz…

 Güven SERİN 


 





26 Temmuz 2023 Çarşamba

ÜZÜM ve ZEYTİN OLMASAYDI

 



                                             ÜZÜM ve ZEYTİN OLMASAYDI?

       ( Anason İşleri )

     Gelişmiş, antik dünya medeniyetlerine biraz yaklaşınca üzüm ve zeytin ile sıkı ve sağlam bağları olduğunu hemen anlarız…

    Tarihe, toplumların gelişim ve dönüşümüne katkı sunup, öncü olmuş uygarlıkların yaşam biçimlerine biraz daha yaklaşırsak; tiyatro, kütüphane, çarşı, meydan, eğlence yerleri ve spor alanları olduğunu görürüz.

  Zeytin ağacının yolculuğu, sunduğu besinin değeri, toplulukların gelişmeleri için vazgeçilmez hale gelmiştir. Aynı zamanda ticari açıdan da başköşeye oturan iki önemli üründen birisi de üzümdür…

   Overteam Yayınları Rakı Ajandası 2023 yayımlayalı aylar oldu. Eğitimci sanatçı Mehmet Çevik atölyeme geldiğinde elinde bu ajanda vardı. Kızı Birsen Hanım tarafından hediye olarak bana gönderilmişti.

   Hemencecik bakarım diye bir kenara koyduğum ajandaya ancak şimdi göz atabildim. Üzümün yolculuğunu kısa ve öz olarak anlatmakla kalmayıp, bu değerli besinin on parmağında olan on marifeti de insanın insanlık yolculuğundaki görgü dünyası için sunmuşlar…

  Üzüm deyince akla hemencecik rakı ve şarap geliyor. Rakı ve şarap deyince de: TEKİRDAĞ… Bir zamanlar şehrimiz için şairler, yazarlar; “ Anason kokulu şehir” derlerdi.

   Peşin peşin söylemek, anlatmak isterim! Her içki şişesinde yazdığı gibi; “ İçki sağlığa ZARARLIDIR…”

    Laf aramızda, içmesini, konuşmasını, oturmasını, kalkmasını, yolculuk etmesini bilmeyene her şey zararlıdır dersek, halk dilinde hiç de yanılmayız… Bilirsiniz birçok insan için; “ Yaşamak!” sözcüğü; sınırsız yeme içme anlamını taşıyor; ne garip bir kayıp…

    Sözümüz meclisten dışa, diyerek, üzüm denen mucizevî ürünün marifetlerini bir görelim…

   Üzüm deyince şarap ve rakı başköşeye otursa da, günümüzden 8 bin yıl ötelere uzansa da; üzüm suyu, reçeli, jölesi, çekirdek yağı, yaprak sarması, sirkesi, pekmezi, şırası; gelişen, dönüşen uygarlıkların kilerlerinde hep olmuşlardır…

   Ajandaya görgü, fikirleriyle katkıda verenleri de kısacası paylaşmak, kayıp ve korkulu anason dünyasına bir yudum neşe ve görgü katmak isterim.

  Şengül Hablemitoğlu; “ Ben çocukken babannem ‘Biraz ekmek, yanında da biraz üzüm varsa tamamdır, her derde deva.’ derdi.”

    Muammer Ketencoğlu; “ Olmamış üzümün ‘koruk’ suyu ölüyü diriltir!”

   Türkan Elçi; “ Bağbozumunu gördüğüm yıllardı. Dedemin gözleri sonbahar serinliğinde üzeri buğulanmış üzümlere benzerdi. Bana bakarken tanelerin suyu sanki birazdan yüzünün çizgilerinde akacak yollar bulacaktı.

   Tilbe Saran; “ Eski Adalılar 15 Ağustos’tan önce üzüm yemezlerdi. Bu âdete bir türlü anlam veremezdim. Çok sonraları 15 Ağustos’ta adanın Hristos tepesinde manastır kalıntısında kutlanan bir yortuya, sonrasından da üzüm dağıtıldığına şahit oldum. Özellikle bir dileği olanlar, yol boyu üzüm ikram ederdi.”

    Yekta Kopan; “ Yaz mevsimini severdi. Akşamüstü rakılarını. Bir parça peynir, iki dilim ekmek. Kızarmış olursa ekmekler, ne ala! Bir de siyah üzüm isterdi masasında. Yemek için değil, rakı bardağına atmak için”

   Haydar Ergülen; “ Narın kızkardeşi. Nar tanesi. Salkım Hanım. Sait Faik öykülerine bir kez de onların gözüyle bakacağım, hangisi ‘nara benzerdin’ duygusuyla okutuyor kendisini, hangisi üzümün başında yazılmış? Üzüm de nar da, cem olmanın adabını, ahlakını taşır, yol yordam öğretir…”

  Üzüm veya zeytin, hangisinin gölgesine, ürününe sokulursan sokul, karşında uygarlığın peşinde yürüyen, bazen de koşan insanı, insanlığı bulmak mümkündür…

   Bu değerli kitabı hediye ettikleri için Mehmet Çevik ve kızı Birsen Çevik Akgünlü’ye teşekkürümü borç biliyorum…

 Güven SERİN 

 

  







18 Nisan 2023 Salı

BÜYÜKŞEHİR KENT KONSEYİ,SANAT ve SANATÇI EL ELE

 

Kamera,Güven

Sanatçı Mehmet Çevik
Ödül alan fotoğraflarından birisi
Ayakkabı ustası Osman Amca

Sanatçı,Gılcan Mete DELİBAY
Fotoğraf sunumunda

         BÜYÜKŞEHİR KENT KONSEYİ, SANAT ve SANATÇI EL ELE

  Sanatsal faaliyetlerin duru, ahenk, görgü, saflık içinde oluşunu ne kadar çok özlemişiz…

  Yer, Tekirdağ Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi salonu. Bilerek bir saat erken gittim. Yanımda arkadaşım Catullus ile birlikte. Kim bu Catullus? Demeden ben söyleyeyim; 2050 yıl önce yaşamış Latin ozanlarımızdan birisi. Otuz üç yaşında ölmüş, bizim diyarlara da gelip gezmiş görmüş bir şair…

   Sanatsal etkinliklerin yakınında kafeteryaların olması, en az o etkinlik kadar katkı ve fayda sağlıyor. Biraz Catullus ile konuştuktan sonra bir çay, bir manzara derken neredeyse iki yıldır görmediğim Mehmet Bey ve eşiyle tekrar görüştük.

   Hareket denen şey, farklı mekânlar ve görmediklerinizle görüşme hangi ödülle kıyaslanacak bir şey? Derken o büyük an: GELDİ…

  Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi, Tekirdağ Kent Konseyi ve TEFSAD (Fotoğraf Sanat Derneği) işbirliği ile düzenlenen etkinlik; sadece göze, kulağa değil, ruhlarımıza ve asıl önemli olan yaşamın içindeki hareket felsefemize, yolculuğumuza da değer, katkı sağlayacak derece önemliydi. Oldukça zengin ve emek harcanmıştı.

    Fotoğraf sanatçılarının eserleri kafeterya ile etkinlik salonu arasındaki ara solonda ve aynı zamanda Ahmet Kivan’ın piyanosu eşliğinde; bizlere lüks gelecek derece lezzetli bir buluşma, görüşme ve dinleti gerçekleşti. Fotoğraf sanatıyla piyonu sesi, belki de insanın insanlık yolculuğu içinde anlatmak istedikleriyle anlatamadıkları da benzersiz bir uyum, sadelik huzuru içindeydi…

  Ara solonda kimler yoktu ki? Prof.Dr. Neşe Atik, Mehmet Akif Işın, Mehmet Altaş, Sabri Işık, Münir Satkın,Gülferah Dinç Güral,Gömeç Göçmen,Nazlı Özden,Nurten Yontar,Yavuz Yalçın,Prof.Dr.Ayşen Eti Sina,Ali Korkmaz ve TEFSAD Başkanı Mehmet Çevik ile eşi Emine Çevik…

   Daha bir sürü güzel, değerli, hünerli ve kalbi şehir, sanat, tarih sevgisiyle atan insanlar…

  Etkinliğin yapıldığı salona geçerken özellikle yalnız oturmayı istedim. Sanki serginin can damarını oluşturan ve sunum ve söyleyişi yapacak Gılcan Mete Delibay’ın anlatacaklarını, vurgulamak isteyeceği yaşam şifrelerini önceden biliyor muşçasına, zamanın içinde zamansızlığa demir atmış gibi aç sessizliğime gömüldüm.

   Gılcan Mete Delibay, fotoğraf sanatına kattığı veya katacağı lezzetin, akademik sınırların ötesine felsefeyle kurduğu bağ ve bağlar, tam manasıyla özgün sanatçı üretimiydi. Kendine özgü, var olan bilgilerle, kendi keşfettiği, gerçek sanatçılarda olması gereken sezgileri de içine katarak; sadece yolun yolcusu değil, zamanın da zamansızlığına çıkmış bir gezgin saflığına dönüşmüştü.

   Her anlattığı, her sunum yaptığı fotoğraf veya belgeseller, tam manasıyla keşif için çıkılan yolcululuğun çok değerli ve emek harcanmış eserleriydi. Defalarca izlenmesi, yorumlanması gereken, Üniversite ve Enstitülerde okutulması gereken ders niteliği olan eserler…

  En güzel ve duygulu tarafı da ne çabuk unutan insancıklar olduğumuzu deprem gerçeğini anlatan deprem belgeseli oldu. Salonda bulunan küçük çocuklar beş dakikalığına dışarıya çıkmasını rica eden sanatçı; herkesi için için ağlattı. Tıpkı, odun kömürü için hazırlanan meşe odunlarının günlerce yanması, dönüşümü gibi bir hissi, fotoğraf sanatının belgesele dönüşmüş hali, salonda bulunan herkese yaşattı…

  Sanatçı sunumuna başlarken eski bir Kızılderili atasözüyle başladı; “ İnsan kendini hatırlayan son kişi kadar yaşar” Bitişi de aynı sözle tamamladı…

   TEFSAD üyelerine ve kim bilir hangi heyecan, kendine varma emek ve hünerleriyle çektikleri sergide bize sundukları eserler adına teşekkürü borç biliyorum. Ahmet Kivan, Ali Korkmaz, Arif Aktürk,Birol Karaibiş,Fakir Ozan Beysalan,Gülizar Baysal,Hakan Tokuç,Hilmi Baysal,Kadir Karaküçük,Mehmet Çevik,Mehmet Kanal,Mualla Arıcı Üstün,Neslihan Akça,Nurcan Balıbey,Semih Akça,Sevim Çelebi Fidan,Sibel Üstün Özek,Yaşasın Oğuzhan,A.Yalçın Ceylani; çıktığınız yol ve yolculuk her daim sanatla iç içe olsun…

  Günümüz şehirlerini, insanını saran stres, baş edilemeyen hastalıklar ancak sanatla buluşup, kendimizle yüzleşerek en ağrısız, acısız ve koşulsuz hale gelebilir. Muhteşem etkinlikten geriye ne kaldı derseniz? Kendine varmayı bitirmemiş ama önemli ölçüde keşfetmiş sanatçı Gılcan Mete Delibay’ın fikirleri, önerileri derim;

 “ İnsan içine bakmayı öğrenmelidir. Kendini görmeyen, ışıkları kapatmayan, hiçbir şeyi anlatamaz. Önce içimize bakacağız…”

     Ve bize özenle hazırlanıp sunulan sanatçının kış belgeseli; çello, viyolonsel ile buluşan kış fotoğrafları; hiçliğin içinden çıkan insanın; keşfettiği müziği, fotoğrafı, felsefeyi, hissiyat rüzgârlarını anlatıyor…

Güven SERİN 








24 Şubat 2022 Perşembe

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN,NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA

 

Kamera; Güven Tekirdağ


Kamera; Güven  Tekirdağ


Kamera; Güven   Tekirdağ 


Kamera, Güven 
Ayakkabı Ustası Osman amca

                     NE İÇİNDEYİM ZAMANIN, NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA…

 

         ( Mehmet Öğretmen’in Misafirleri )

 

  Zamanın akışını, bu akış içerisindeki yerimizi kim çözdü bilemem… Bir şeyi biliyorum ki, edebi ve sosyal dünyaya uzanıp merak ettikçe, ne Şekspir’in oyunları, ne Montaigne’nin düşünceleri, ne de Sokrates’in derin sohbetleri kurtarır insanı…

  Tekirdağ Namık Kemal Halk Kütüphanesinin yenilikçi müdürü Hamide Çakır’ın yönettiği kütüphanenin yenilenen kitapları sayesinde zamanın daha da hızlandığını zannediyorum. Son aldığım kitaplar, kütüphane arşivine yeni kazandırılan, okuyucu ile buluşan kitaplar…

  Sefa Kaplan’ın kaleme aldığı Geç Kalan Adam – Ahmet Hamdi Tanpınar, edebi dille, sanatsal tınılar içerisinde okuyunca; “ Yetmez bir ömür, yetemez aç olan insana, sadece Türk edebiyatının birkaç yazarının görmediğim, anlamadığım eserleri ile karşılaşınca, belki de binince kez cehaletimle, zamanın yetmezliğiyle yüzleşiyorum…

  Sanatçının “ Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizelerinden esinlenerek Mehmet Çevik öğretmenimizin daveti üzerine, onun bin bir emekle inşa ettiği kır evlerine gittik.  

   Eski İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Altaş, Tekirdağ’ın ayakkabı ustası Osman amca, aramıza sonradan katılan Diş doktoru Birol Karaibiş, masanın etrafında, kır esintileri ve kokuları eşliğinde sanatçının zaman kavramına tutunup da seslenişi gibi hem zamanın içerisinde hem de dışında olmanın, kültüre, sosyalliğe dönüşen en ufak kırıntıların peşinde dinledik. Kır kokuları gibi ötelerden gelen anıların tatlı sohbetlerini…

  Mehmet Öğretmen, her zamanki hünerli hali içerisinde kadim zamanların insanları gibi hiçbir şeyi ziyan etmeme gayretiyle birlikte boşa akacak en küçük ânı bile değerlendirme telaşı içindeydi. Sohbet eşliğinde bezelye ekimi yapıldı. Özenle oluşturduğu bahçesi, bahçenin hem içinde hem dışında olmanın kolaylığı içerisinde defalarca gezildi.

  Kır evlerinin en güzel tarafı da, ruhu demlerken, midenin de değerli olduğunu hatırlamak. Mehmet Öğretmenin ocak başı ateşi, Mehmet Altaş’ın da gayretiyle yarım saat içerisinde bizi doyuracak besinleri pişirmeye hazır haldeydi.

  Ustaların, zanaatkâr ve sanatkârların deneyimi, görgüsü Osman amcanın ruhunda bir araya gelmişti. Boş elle misafirliğe gidilmez, düşüncesiyle eli dolu gelmişti. Midemiz doyarken, ruhumuz da besleniyordu. Eski anılara girince insan, Osman amcanın fotoğraflarını çeken, ulusal ve uluslar arası sahnede ödül alan Canan hanımı da anmamak olmaz.

  Osman amca sıklıkla tekrarlıyor; “ Canan hanımı kızım gibi sevdim. Onu yıllardır görmüyorum. Çok özledim.” Sözleri bir başka bilinmeze dönüştü. Herkes bir şeyle uğraşır, ateşin közünde pişen besinlerin kokusu etrafa yayılmışken, Osman amca usulca seslendi;

  “ Canan hanımın sesini duydum!” , “Ne dedi Osman amca?”, “ Osman amca, Osman amca diye iki kez seslendi. Halen kulağımda duyuluyor seslenişi.”

   Bir zamanlar okuduğum kitapta Avustralya’nın yerlileri olan Aborjinlerin birbiriyle çok uzaklardan haberleşmeleri geldi aklıma. Birbirine inanmış, saf sevgiyle tutunmuş insanların beyinlerinin çok ötelere mesaj yollamasını garipsemedim…

   Yaşadığımız bu olayın daha canlı, hiçbir başka düşünceye emanet etmeden, Mehmet Öğretmene aktardım. Osman amcanın özlemini,84 yaşına gelmiş sanatkarın saf sevgisini boşa çıkarmamak adına Mehmet Öğretmen Canan hanımın telefonunu çevirdi.1088 km uzaklıkta bulunan Canan Hanım telefonun diğer ucunda. Osman amca ile hasret giderdiler. Ve şu soruyu sorduk; “ Kulaklarınız çınladı mı? Sizi andık birkaç saat önce.” Aldığımız cevap aynen; “ İki gündür Osman amcayı rüyalarımda görüyordum. Çok özlediydim.”

 Zaman akarken, zamanın içinde veya dışında kalmış olmanın en güzel, en zengin tarafı; hatırlanmak, anılmak ve aranmaktan geçtiği bellidir. Kazandığımız zenginlikler, akan zaman karşısında almış olduğumuz yaş, ruhsal açıdan huzuru yakalanmadıysa, halen yapay mutluluklarla oyalanıyorsak vay halimize?

  Kim bilir kaç uygarlık böyle arayışların kurbanı oldu; çıkamadılar özgün kültürlerine sahip! Diyemediler, toplumlar, geçmişleriyle, folklorik değerleri, sanatçıları, öğretmenleri, doktorları, mimarları, çiftçileri, işçileri; velhasıl o toplumu MİLLET yapan bütün değerleriyle önemsenirse değerlidir, kalıcıdır, mutluluk ve huzur vericidir…

Güven SERİN 

 

 

 

  








13 Aralık 2020 Pazar

GERÇEĞE DÖNÜŞEN DÜŞLERİN ÖYKÜSÜ

 


Yazın sürece ,derleme,toparlama derken
neredeyse iki yıla yaklaşan bir süre 
sonunda doğum gerçekleşti.
Çok insanın emeği var bu çalışmada;
Denizli'de,Aydın'da.İstanbul'da,
Tekirdağ'da,Ankara'da yaşayan
çok insan  bir şekilde bu öykünün
içerisinde yer aldı; 
MİNNETLE...

Arka Kapak

Her insanın bir serüveni vardır.Fakat,
her insan bunu edebi dünyaya taşımaya
gayret etmez.Gerek duymaz,dünyevi
telaşın,kargaşanın veya ezberin
baskısından dolayı,kapılıp gider
Dante ile Vergilius'un gitme amaçlarından
çok öte bir basitliğe; belki de gerçek olana
gerçeği hissetmeden..


Her insan kendi yiğitliği üzerine söylemler,
kavramlar geliştirir.Namusu,onuru,kırmızı
çizgileri; saymakla bitmez.Her insanın
baş eğdiği bir tek şey vardır; ölüm-ayrılış
veya dönüşüm; işte o an,herkesin başı
öne eğiktir.Bir avuç olan yaşamın gerisine
bakar; bir arpa boyu yol almıştır.
Bu keskinliği bir tek şey anlaşılır

kabul edilir hale getirir; 
edebi dünya ...



Bu çalışmanın dağıtım hakkı Mehmet Öğretmene
aittir. Ticari düşünceden uzak bir eserdir.
İlerleyen zamanlarda düzenlenecek
sergilerdeki gelirleri Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği ve Kepirtepe Öğretmen Lisesi yararına
kullanılacaktır.







13 Kasım 2020 Cuma

BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 


Sanatçı; Mehmet ÇEVİK
22 ülkede sergilendi



                             BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 

     Süleyman peygamber’in söylediği bir söz;” Bilgenin gülüşü işitilmez, görülür.”

    Bilgisayarımda uzun zamandır kayıtlı bir fotoğrafa neredeyse birkaç günde bir bakıyorum.22 ülkede sergilenmiş üç ülkeden ödül almış,”İhtiyar Adam” fotoğrafı… Fotoğraf sanatçısı Mehmet Çevik tarafından çekilmiş Tekirdağ Ortaca Mahalle nüfusunu kayıtlı “Yaşlı Adam” çalışması, bu çalışmadan 5–6 ay sonra vefat eden kişi Hasan Ayvaz’dır.

   Sanatçının objektifine yansıyan yüzde, donukluk çok ötelere; Eski Çağlara uzanıyor. O dönemde gülünç, komik, kaba, garip figürler olarak adlandırılan grotesk çalışmalara yakın bir bakış, dünyaya sanatın yoluyla sonlu bir ebedi bakış içerisinde heykelimsi pozunu vermiş…

    İhtiyar adamın fotoğrafa yansıyan ruh âlemi, bildik korku, sevinç, koşullardan çok öte uzanıyor; sanki bilim adamının ışığı, evreni incelerken yakaladığı eğilme, bükülme kıvrımlarının törensi şenliği, çılgın buluşu gibi…

    Geçtiğimiz yılbaşı gecesi, televizyon kanalları arasında tutunma çabalarımı, bir türlü çapası dibe oturmayan geminin akıntıya kapılıp usul usul ilerleme biçimiyle yapmaya çalışırken Kanal 8 ‘de Acun Ilıcalı’nın sunduğu O Ses Türkiye programına da zaman ayırdım.

   Bir tarafta hafızama kazınmış “Yaşlı Adam” ın 22 ülkede sergilenmiş “Yaşama Veda” fotoğrafı! Yaşamı neredeyse aldırışsız bir şekilde bırakıp gitmeye hazırlanan soğukkanlı bakışın, varla yok arasına ki donukluğu, çelişkili dünyamızın şartlı yaklaşımlarını yerle bir eden birleştirici yanı, diğer tarafta ise Acun Ilıcalı ile birlikte yarışmanın diğer dört sanatçısı; Beyazıt Öztürk, Murat Boz, Seda Sayan ve Hadise…

    Tekirdağ'ın Ortaca Mahallesinde yaşamış yaşlı adam; Hasan Ayvaz.Sanatçı Mehmet Çevik’in belgelediği, ulusal ve uluslar arası sahneye taşıdığı duruşu, hiç gocunmadan, kimselere yalvarıp yakarmadan geçen bir ömrün ipuçlarını da veriyor…

   Ya televizyonda bütün gecemizi ayırdığımız EĞLENCE (!) programları olarak öne çıkan Acun Ilıca’nın ticari ekmeğine yağ sürmenin yanında bal döken, insanlarımızın koşarak gittiği, saatlerce izleyip alkışladığı programın sanatçıları! Kırmızı koltuklarına oturmuşlar, sadece düğmeye basıp, kendi rollerini yaparak, sanatçı ve sanat analizi yapıyor görüntüsü içindeki salon takımının eğmiş olduğu boyunlar!

    Hallerine bakılırsa, orada bulunmalarının biricik amacı PARA; KAZANÇ elde etmekten başka hiçbir şey değil… Onları alkışlayan insanlar her daim karanlıkta, loş tenha köşelerde kalıyor. Bütün seyirci karanlığın içine, uğursuz bir cadı tarafından hapsedilmiş ve sadece ALKIŞLAMA cezası verilmiş gibi; eğriye, doğruya alkışlıyorlar…

   Meşhur bildik söz; “Alan razı, satan razı; sana ne oluyor!” Hiçbir şey olmuyor! Benim de işim bu… Televizyonda izlediğim Acun’un “ O Ses Türkiye” yarışmasını bir tarafa, ihtiyar adam fotoğrafını bir tarafa koydum… Birisi, yaşamı olduğu gibi, doğanın içinden gelen, içgüdü, sezgi ve ananelerle-kurallarla ama kimseleri aldatma lüksünün olmadığı iradesiyle yaşamış, diğer taraftaki beş kişilik grubun sanatçıları ve program sunucusu; tiyatro türleri; komedi ve müzikli komedi bölümlerini sahneleyip durdular…

   İşin garibi, yıllarca izleyip de sonunda hiçbir yere varmayacağınız eğlence adı altında yaşanan bir; CURCUNA… Sizin anlayacağınız karışık bir durum; gürültüsü, acınası halleri o kadar çok ki; içinde kayboluyorsunuz…

   İhtiyar adamın bakışında kaybolduğunuz gibi; bu kadar saflığın karşılığı, saf kuru bir gözden süzülen bir damla yaş ve ortaya çıkacak en doğal görüntü; kimseyi kandırmak, alt etmek ve kendini sayısız kere alkışlatmak gibi bir niyeti olmayan bir insanın sessiz sedasız ve uzaya akıp giden derin siyah pırıltılı bakışları…

   Süleyman peygamber’in sözünü bir kere daha anmak, hatırlamak niyetine “İhtiyar Adam”ın fotoğrafına bir kere daha baktım; kim bilir kaçınca bakış; izlemiş olduğum sanatçıların seslerinin, gülüşlerinin saflıktan değil ticaretten, kazançtan, gururdan beslendiğini bilerek tekrarladım Süleyman peygamberin sözünü;

  “ Bilgelerin gülüşü işitilmez görülür…”

 Güven SERİN