GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2023 Salı

GANOSLAR: KARANLIĞI YARAN ŞAFAK TÜRKÜSÜ

 

Kamera Güven; Ganoslar-Işıklar Diyarı


Kamera; Güven


Kamera; Güven, Yunus Usta

Kamera; Güven

Kamera; Güven  Deniz ve Adalar

Kamera; Güven, Yunus Usta

            GANOSLAR: KARANLIĞI YARAN ŞAFAK TÜRKÜSÜ

  Ne zaman Ganoslar-Işıklar Dağları tarafına bir gezi kararı alsak, o gece bir başka heyecan yaşıyorum. Nedir Ganosların kendi sırrı derseniz; denizlere, Asya Kıtasına el uzatan, bildik bütün türkülerin, mitlerin, masalların ve gerçeklerin hakkını verecek diyarlar demek isterim.

   İç içe geçmiş tepeleri, vadileri, platoları olan, tıpkı masalların başlangıcındaki tekerleme gibi; “ Evvel zaman” içinde kalmamış, zamanları diğer zamanlara sürükleyen yerlerin diyarıdır demek isterim…

  Yunus Usta beni almaya geldiğinde sokak lambaları yağmurlardan sonra yaşanan arızalar nedeniyle sık sık kesildikleri gibi yine yanmıyorlar. Karanlık, kapkaranlık bir sokak… Sanırsınız dünyaya küsmüş Sinoplu bir genç, Nevzat Çelik türküsüne bu karanlıkların içinde başlayıp, her bir zaman dilimine sesleniyor;

 “Saçlarına yıldız düşmüş/Koparma anne ağlama/ Saçlarına yıldız düşmüş/Koparma anne ağlama”

   Öyle çıktık karanlık sokağın içinden, birkaç saat sonra aydınlık olacak Ganoslar diyarına. Muratlı Caddesi esnaflarından çayhane işleten bir kadın, nafakasını aramak için tam da bu saatlerde açmıştı çay kokan, insan kokan mekânını…

   Sırasıyla, Altınova, Barboros, Kumbağ derken çam kokuları içinde yükselmeye başladık yolun kavuşma isteklerine adanmış inançları içinde… Her yanı çam ve daha sonra kır kokuları sardı. Sıklıkla aracı durdurup kapıları açıp, karınlığın içinden gelen yaşam kokularını, hissedip dinledik. Bir yel esiyordu; batı rüzgârına çelme takmaya çalışan karayel misali…

   Ganoslarla tanışalı çok oldu. Gonoslar öyküsünü ilk kez Yeniköylü Selahattin Ayten’den dinledim. Keçileriyle tepelerden tepelere, kokulardan kokulara süzülüşlerini o zaman öğrendim. Sonra, Yunus Usta ile başlattığımız yolculuklar sinema yapıtları gibi kendi içinde evrim geçirdi. Şafak yürüyüşleri, gündüz kampları ve gece kampı olmak üzere üç ayrı bölüme dönüştü.

   Bu etkinlikte, şafak yürüyüşü ile gündüz kampı birleştirmeyi düşündük. Bu düşünceler içinde çıktık, bulutlu geceden güne süzülen şafak karanlığına. Yürüyeceğimiz yere geldik. Batı rüzgârı oynaşırken karayel ile sınayacaktı bizi acemi yürüyüşçüleri, dağcıları sınadıkları gibi.

   Giysimin yetersiz olduğunu anlar anlamaz, batı rüzgârına kendimi güldürmemek için hemen rüzgârlığı mı giydim. Beremi kulaklarımın üzerine indirdim. Ve arazi yollarının hayvan patikalarına dönüşmüş izlerinden ilerledik tepelerden tepelere doğru.

   Ardıçlar, masal kahramanları gibiydiler; gecenin içinde gece perileri gibi siluetleri belli belirsiz görünüyordu. Ardıç kuşlarına ne kadar teşekkür edilse, minnet duyulsa azdır; bu ağaçların tohumlarını buralara getirip tabiata birer sığınma yeri olarak ektikleri için. Toprağı erozyondan koruması, küçük hayvanlara en sert kış zamanlarında barınak olması eşsiz bir tabiat sevgisi…

  Sırasıyla eski çiftçilerden kalma ceviz ağaçların yanından geçtik. Gökyüzü bütün yıldızlarını saklamış, karanlığı daha karanlık yapmıştı. Tepelere çıktıkça yerleşim yerlerinin ışıklarını da gördük. Tekirdağ, Marmaraereğlisi, Silivri’ye kadar ulaşan insan alanları. Marmara Adası, Avşa ve karşı kıyılar da öyle… Gaziköy, Güzelköy, Hoşköy ve 150 yıla yaklaşan ışık kaynağı, denizcilerin dostu Hora Feneri; hepsi karanlığı yaran şafak türküleri gibiydiler…

   Her zaman olduğu gibi şafak, usul usul günün içine süzüldü. Gün, ışığın eşsiz büyüsüyle çağırdı Ganoslara ait bütün tepeleri. Öyle bir ışık oyunları vardı ki, usta işi fotoğrafçılar, ressamlar olmalıydı sıklıkla bulutların arasına saklanan güneşin oyunlarını tarihsel bir esere çevirmek için.

   Şafak yürüyüşü tamamlandıktan sonra denize yakın, uçurumların ürpertici güzelliklerine yakın bir yere gelip gündüz kampı hazırlıklarını yaptık. Yunus Usta, kamp için bütün hünerleriyle donatılmış, neredeyse doğuştan hünerli bir arkadaşım. Daha önceden geldikleri kamp alanına gidip gerekli malzemeleri taşıdık. İlk önce bizden önce gelmiş doğayı kirletmeyi marifet haline getirmiş İNSANCIKLARIN bıraktıkları pislikleri bir poşete topladık. En çok sigara paketleri, mendil, plastik bardak, su şişesi bırakmışlar, doğa ile iç içe geçtikleri, güya huzur bulmaya geldikleri yere, modern insanın kaba ve kirli elleriyle kirli atıklarını bırakmışlar…

   Keçi patikalarından uçurumların denize, denizin adalara ulaştığını izleye izleye yürüdüm. Fotoğraflar çekip, yaşamın içinde hiç de lüks olmayan şeylerin insana ve insanlığa ne kadar yakın olduğunu dinlenme alanlarında bir kez, bin kez daha düşünmeden edemedim.

  Keçi patikaları ve uçurumların yukarısındaki yamaçlarda, meşelikler-in, sandal ağaçlarının, ardıçların, pırnallıkların olduğu ağaçların içinde, ayrıcalıklı bir insanın sıradanlığı içinde vakit geçirip kamp alanına geri döndüğümde Yunus Ustanın her şeyi hazırlayıp son aşamaya geldiğine hiç şaşırmayarak şahit oldum.

   Sıcak bir çay yudumladık ilk önce. Zeus’un Olimpos Dağında bulunan koltuğu gibi taşlara oturup, uçsuz bucaksız evrenin köşeciğinde dağların, ormanların içinde, tam da kalbinde yine onlardan söz ettik…

   Önce bir saz sonra davulların ve sonra kemanların eşliğinde, Nevzat Çelik’in sözleri, Ahmet Kaya’nın ölümsüz yorumuyla şafağın içinden süzülen iki arkadaş, iki insan olarak tekrar türküleri dinledik, türkü tadında;

 “ Pir Sultan’ı düşün anne

  Şeyh Bedrettin’i

  Börklüceyi,

  İnsanları düşün anne”

 Güven SERİN 


  

 

  













18 Kasım 2023 Cumartesi

GANOSLU ALİ DESTANI

 

Kamera; Güven GANOSLAR DİYARI

Kamera; Güven  Ganoslar Diyarı

                                         GANOSLU ALİ DESTANI

 Ali denen karayağız adam şehrimizin orman köylerinden birisinde doğmuştur. Onun gençlik yıllarında yaşadığı bir öykü, kendi çapında bir efsaneye dönüşmüş, halen bu olayı hatırlayan yaşlılara; “ Ali nasıl birisi? “ diye sorduğumda şöyle cevap alıyorum;

“ Ali adam gibi adam; onun moku üzerine mok tanımam! “ Bu lafı ilk kez duyunca siz de benim gibi şaşıracaksınız ama böyle bilinir yiğit Ali. Güçlü kuvvetli, boylu poslu oluşu bir yana, az iş meraklısı çok yeme sevdalısı bir yağız delikanlıymış gençliğinde. Sadece kendi köyünde değil, o yörede nam salmış Ali’nin adam gibi adamlığı…

  Ali’yi efsane haline getiren olay da yaşadığı orman köyünde, amcası Ahmet Aga ile odun kesmeye gittiklerinde yaşanır. O zamandan sonra dilden dile aktarılır ve yöre insanı için neredeyse Keşanlı Ali Destanı gibi bir destana dönüşür; Ali’nin adam gibi adamlığı…

   Orman köylülerine verilen makta ( Ormandan kesilecek odun payı ) için Ali ile amcası Ahmet Aga dağa-ormana gitmişler. Ahmet Aga’nın gücü kuvveti Ali kadar olmasa bile kışlık odunlarının hazırlanacak oluşu yüzünden içi içine sığmıyormuş. O gün epey çalışıp kesecekleri odunların yarısını kesmişler.

  “Yiğit” Ali, adam gibi adam olan Ali, işi beş-on dakika önce bırakmış ve patikadan evin yolunu tutmuş. Yeğeni Ali’den bir süre sonra aynı patikaya amca Ahmet Aga da girmiş. Olanlar o zaman olmuş; Ahmet Aga patikada biraz ilerledikten sonra kaygan bir şeye basıp öyle bir düşmüş ki anlatılamaz…

   Anlatılamaz ama yinede dinlediklerimi, anladığım kadarını siz değerli okuyucuya anlatmak isterim. Meğer Ahmet Aga’nın düşmesine neden olan o kaygan şey; Ali’nin on dakika önce yapmış olduğu mok imiş. Ama öyle böyle değil; Ahmet Aga’nın anlatmasını anlatan ihtiyar;  “ Na bir öbek mokmuş Ali’nin moku kardeşim. İşte biz bu yüzden Ali’nin moku üzerine mok tanımaz, bilmeyiz...”

  Olacak iş mi bu? Bir öbek! Meğer bizim yiğit Ali az çalışır, çok yer ama az yaparmış! Yaptı mı tam yaparmış; yani adam gibi mok yaparmış… İşte bu serüven de tam orada, Ali’nin çok sıkışıp geçtiği patika üzerinde bu işi yapmasıyla başlamış. Bir de üzerini birkaç kuru yaprakla örtünce amcası Ahmet Aga için tam bir tuzak, felakete dönüşmüş.

   Yere düşen Ahmet Aga’nın bacakları neredeyse yerden bir buçuk metre havaya sıçramış. Sıçramakla kalsa iyi, patika yamaçta bulunduğu için üç dört metre de yuvarlanmış. Ağrıyan beline, başına, koluna rağmen kalkınca onu düşüren moku; “yiğit” Ali’nin adam gibi adamlık adına yaptığı o koca şeyi görmüş. Başlamış küfür etmeye; ama öyle böyle değil; okkalı küfürleri ede ede köy kahvesine gelmiş.

  Ahmet Aga’nın içler acısı halini gören köylü şaşkın ve aynı zamanda gülmeye başlamış. Ne oldu? Nasıl oldu bu iş? Sorularının ardı arkası kesilmezken, kahvede oturmuş yorgunluk çayı içen Ali’yi gören amcası Ahmet Aga daha beter küfürleri savurmaya başlamış. “ Ulan namusuz, ulan hayırsız; insan o kadar mıçar mı? Na bir öbek; hiç mi yapmadın bu güne kadar be gafil, be puşt, be düzenbaz!”

  Ahmet Aga’nın susacağı yok. O sırada Ali ise yine her zamanki gaflet dinlencesi içinde “yiğit” ama suskun, bir o kadar pişkin çayını hiç alınmadan yudum yudum içmekte. Araya; imam, öğretmen ve sözü dinlenen Memiş Aga girerler. Ahmet Aga’dan bu işi tane tane dinlemişler. İmam da, öğretmen de köylüler gibi gülmeden edememişler. Nasıl gülmesinler, Ahmet Aga öyle bir anlatıyor ki düşüşünü, sanırsınız dağdan yuvarlanmış. Her sözünde de inliyor; çünkü sağı solu yara bere, şişlik içinde. Ali de gülüyormuş amcasının onca küfrünün üzerine.

   En sonunda hatırı sayılır kişiler ve öğretmen ile imam Ali’yi epey paylamışlar. “ Be adam, ulan Yiğit Ali, madem bu işi-moku yaptın veya yapacaksın da daha münasip bir yere gitseydin ya!” Son sözü de Memiş Aga söylemiş; “ Ben ona bir kav çakayım da münasip yerinde çıban çıksın.” Bu söyledikten sonra cebinden çıkardığı çakmak taşlarını çıkartıp birbirine sürterek çıkan kıvılcımları, hacetini yanlış yerlere yapan Yiğit Ali’ye kendince, biraz da şaka yolla cezalandırır. Fakat yiğit Ali’nin münasip yerinde çıban çıkıp çıkmadığını bilemiyoruz…

   Olanlar Ahmet Aga’ya olmuş. Yeğeni Ali’nin patikaya yaptığı moka basıp da kaymasının bedelini aylarca çekmiş. Bu öykü de insandan insana, köyden köye anlatılmaya başlanmış. Bugünün ihtiyarları, her daim o eski öyküyü ve “Yiğit” Ali’nin namına katkı veren bir öbek moku anlatırken;

 “ Ali’nin moku üzerine mok tanımayız. Ali yaptı mı adam gibi yapar. Az yapar ama tam yapar…” derler ve gülümserler…

   Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı gibi bizim de Ganoslu Ali Destanımız var; bundan böyle dilden dile anlatılmakla kalmayacak, yazı sanatının edebi dünyaya aktarılması belki ileride bir tiyatro, bir öyküye dönüşmesine neden olacak! “Yiğit” Ali, kahraman Ali; yaptı mı na bir öbek yapan Ganoslu Ali Destanı…

 Güven SERİN 


 




9 Mayıs 2023 Salı

GANOSLAR TEKİRDAĞ İÇİN FIRSAT-ŞANS

 

Kamera; Güven Ganoslar Diyarı

Kamera; Güven

Ganoslar Diyarı
Yunus Usta,Ben,Lokman Bey

Kamera; Güven Ganoslar

Yunus Usta,Lokman Bey,Özkan Hoca
Yunus Usta,Özkan Hoca,Lokman Bey
Kamera; Güven Ganoslar Diyarı

Ganoslar Diyarı Gündüz Kampı
Çoban Ateşi

             GANOSLAR-IŞIKLAR, TEKİRDAĞ İÇİN FIRSAT-ŞANS

   7 Mayıs günü Tekirdağ’ın güney batısına doğru; Ganoslar diyarına yola çıktık. Yöreyi avucunun için gibi bilen Yunus Çakır, doğada olmak, insan sosyalliği ve kültürel yaşamına inanmış olan diğer arkadaşlarım; Lokman Turan ve Özkan Papatya, bildik yolun yolcusu olmak, bir günlüğüne de olsa sıkıcı şehir gününü, farklı ve masalımsı bir Ganos gününe çevirmek için yine dağlardayız.

  Aynı arkadaşlarla bir yıl önce Ganoslar’ın kuzey tarafını; Semetli Köyü-Mahallesi kır ve dağlarında “Şafak Yürüyüşü” yapmış, günün diğer günlerden ayrılması için yürümüştük.

   Ganoslarla içli dışlı oluşumun üzerinden geçen yıllar, bu alanda kendi tecrübe ve dönüşüm bilinci ve tercihlerine de sahip olmamızı sağladı. Bildik ticari, zoraki yürüyüş, kamp olgusundan öte, gönüllü ve kalbimize, günlük yaşama daha çok şey ( Duygu, etkinlik, tecrübe, marifet) katmak için üç yöntem geliştirdik.

   Ganoslara; kır, doğa sevgi ve saygısı olan, bizimle gelmek, yürümek isteyen her yaşta insanın gelmesi adına:

Gece Kampı

Şafak Yürüyüşü

Gündüz Kampı

Olarak üç ayrı doğa buluşması, etkinliğini kültürel hale getirdik. Yıllar yılları izledi ve gördük ki dağlara, vadilere, doğanın en özgün yerlerine harcanan her emek, fazlasıyla geri dönüyor.

Nasıl mı?

   İnsan ruhunu ve sosyal yaşamını zenginleştirmenin yanında, doğa ve insan arasındaki; kırılgan, kaba, anlaşılmaz konularını da bilgelikle süslüyor…

  İster gündüz kampı, ister gece kampı yaptığımız yerlerde, bizden önce kamp yapmaya gelenlerin bıraktıkları rezillikleri-pislikleri (poşetler, şişeler, kaplar) görünce tüm samimiyetimle söylemek isterim ki söyleyecek, yazacak, onları taraf edecek sözcük bulamıyorum.

  İnsan denen canlı; neşe, huzur bulmaya, arkadaşları, eşi, dostu ile piknik yapmaya geldiği yerlere nasıl kıyar? Ne korkunç bir tercih, kabalık ve yaşama kıçını dönme biçimi…

  Gündüz kampı için Ganoslar bölgesi tam manasıyla ideal yerlere sahip. Sadece gündüz kampı için mi? Hayır! Gece kampı ve yürüyüş yolları, patikaları adına seçenek zengini bir yer.

  Ganoslar bölgesine geldiğimde, uçsuz bucaksız görünen dağların ışığın her dakikasında değişme biçimlerine, mitolojik hissiyatın yanında, insan denen canlının kalbine düşen zarafete her zaman hayran kaldım…

   İç içe geçmiş tepeleri, vadileri, çok yakın gibi görünen zirveleri, inanılmaz bir serüven, deneyim kazandırdığı gibi, ormanlık alanları yöre için tekrar ekoloji, ekosistem adına alınan yolun önemini de gösteriyor.

   Bölgeye her gidişimde bakarken, yürürken sanki bastığım yere, manzaraya kıyamayacak derece duygulara kapılıyorum.

   Burası Tekirdağ için, bölgemiz ve ülkemiz için: FIRSAT ve ŞANS… Yürüyüş yolları, hatta bulunup tespit edilecek ANTİK YOLLAR, balon turizmi, at turizmi, deniz turizmi için tam manasıyla bakir alanlar…

  Buraları titizlikle korumamız gerekirken, bağcılık, şarapçılık, Hora Feneri, Kral Yolu ve Gelibolu ile Tekirdağ arasında kurulacak, ortak yapılacak yürüyüş, balon, tekne turları, turizmi için de ayrı bir fırsat, şanstır…

   Her zamanki gibi yürüyüş arkadaşlarım, bahar sevinci olan Hıdrellez neşesini, bereketini Ganoslar gündüz kampına taşıdılar. Yunus ustanın marifeti, közde kaşla göz arasında pişirdiği biber, patlıcan ve diğer gıdalarımız, sembolikte olsa Ganosların kuzey ovalarını, tepelerini gören tepeye yaptığımız yürüyüş; günü, görsel şölenden öte; felsefik, sosyal, kültürel bir şölen ayrıcalığına taşıdı…

 Güven SERİN