Pera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2015 Cumartesi

HAYAT KISA SANAT UZUN


Kamera; Güven   Pera Müzesi
Bizans'ta Şifa Sanatı
İsa'nın mucizeleri ve bu mucizeleri anlatan, şifa dağıtan
azizler


Pera Müzesi-Alberto Giacometti 
Post-kübist eserlerle yola çıkan Giacometti
gerçeküstü eserlerle yola devam etti.

HAYAT KISA SANAT UZUN

  Sayın entelektüel şehrimizin kültürel eksiklerinden söz ediyor. Tiyatro binasının olmayışından, sanatsal faaliyetlerin eksikliğinden, gece yaşamının sessizliğinden, renksizliğinden hararetle konuşuyor.

  Haklı da… Haklılığı, şehre yaptığı düşünsel katkıyı onurlandırmıyor. Yokluğu, kiri, pası, hastalığı var diye söz etmekten öte, bunları yok etme, iyisi, güzeli, tazesi, sağlıklı olanla yer değiştirme görevi ve öncülüğü ona ait bir görev değilmiş gibi…

  Sayın entelektüele sanata dair bir haberi hatırlattım; “ Genco Erkal geliyor. Bir Delinin Hatıra Defteri Oyununu sahneleyecek. Sanat diyorsun, işte sanat! “ Entelektüel yutkundu. Daha önceki Belediye Kültür Müdiresi gibi ; “ Kaç para” diyecek oldu demedi.

  Sanat hiçbir zaman önceliği olmadı toplumun. Bilim de öyle… Saraylara, yalılara, yazlıklara ve abartılara, yüksek gururlara düşkün olduğumuz kadar olsaydık; kabartılı abartılar içinde boğulmakla meşgul olmazdık. Yazlıklar, yalılar kitlenmiş, korkulu bir mekân yığınlarına dönmez; zeka fışkıran gençliğimiz göçmen kuşlar gibi göçmezdi batının çekici kentlerine.

  İstanbul’un aristokratları da sanata, bilime çok geç destek verdiler. Belli ki servet doyumuna yeni ulaştılar. Pera Müzesi sanatı, bilimi baş tacı yapıyor. Tekirdağ’a oldukça yakın. İstanbul’un en uzak ilçesinden daha yakın…

Kış gününün uzayan kısacık günlerine en iyi gelecek şeylerden birisidir sergiler. Pera Müzesi çok önemli iki sergiye daha ev sahipliği yapıyor. Laf aramızda dostlar; Pera, sadece müzecilik yapmıyor. Orada, zaman zaman, sinemayı, müziği de bulabilirsiniz. Her zaman bulacağınız sıcak bir kahve, unutamayacağınız tatlara sahip kekler, somon balıklı salatanın doyuruculuğu ve üzerinize yansıyan sanat titizliğinin insan haliyle onurlu bulacaksınız.

  Pera Müzesi Nisan sonuna kadar iki önemli sergiyi, yine hafızalarda yer tutacak önemli eserleri her şeyin siyaset, mal-mülk olmadığını anlatmanın güzel hatırına bizlere sunuyor.

 Birinci Sergi, Bizans’ta Şifa Sanatını anlatıyor. Resimlerle, nesnelerle, heykellerle… Geçmişin şifacıları, yüzlerce yıl önce insan yaşamına yaptıkları katkının, bugünkü Tıpa ne büyük altyapı hazırladığını da anladım. İlaçların kaynağı, yine doğada bulunuyor. Her türlü bitki; renkleri, kokuları yanında insan yaşamına adanmış; bunu şifa sanatına adanmışlar ortaya çıkartıyor.

  Hippokrates yüzyıllar öncesinden bugüne, aynı ses rengi, coşku ile sesleniyor; “ Hayat kısa, sanat uzun, fırsatı kaçırma!”

 Sanat çok uzun! Fark etmek lazım… Sanatın yansıması, derinliği, içinde barındırdığı coşku; yaşam içinde bize lazım olan mineraller, vitaminler, öğretiler kadar gerçek ve lazım olan şeyler.şeyler. Bütün bunları göze alıyorsanız kör dövüşlere dönmüş, medyanın köleliğinden, üzerinize binen ama bir türlü atamadığınız “el âlem ne der!” mantığını yok edersiniz…

 Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanızı da önler sanat. Avaz avaz bağırmaktan kurtulduğunuz gibi, ses tellerinizi de koruma altına alırsınız. Bazen, susmanın konuşmaktan da daha güzel olduğunu görmenin erdemini tatarsınız.

  Pera’da ikinci sergi yine çok değerli bir isim; İtalyan ressam, heykeltıraş Alberto Gıacomettı Sergisi. 26 Nisana kadar devam edecek; kaçırılmaması gereken iki büyük sergi.


 Elbet sanat düşündürür. Harekete, felsefeye özendirir. Yaşamın, insan bedeninin en çok sevdiği 
 Alberto Gıacometti’nin sanatıyla nasıl bütünleştiğini; iç içe geçmişlie tanıklık edeceksiniz. 13 yaşında başlayan sanat hayatı 66 yaşına kadar devam ediyor. 53 yıllık dönemi; insanın ağır ağır sanatın içine süzülüşünü gördüm. İnsan ruhunun yaptığı resme, heykele akması, bu kadar öne çıkması ancak Alberto Gıacometti’de anlaşılabilir.

 23 metre kareye sığan 53 yıllık sanat yaşamı; yaşamın kısalığını, sanatın uzunluğunu, fırsatların ve tercihlerin aşk ve inançla, hünerle nasıl bir yol ve yolculuk içinde olduğunu da gördüm.

 Alberto Gıacometti’nin çalışmaları masal kadar gizemli, sıra dışı şeyler. Ruhunuzu, bedeninizin gözleri önünde mitolojinin içine bırakıp, tekrar uygar dünyanın büyük gürültüsüyle dengeleyecek şifa, yüzyıllar öncesinin şifacıları gibi sizin ellerinizle yine size dönüyor…

 Güven Serin 
 



  



23 Ocak 2014 Perşembe

PERA'DA SON GÜN


Kamera; Güven Pera Müzesi  Osman Hamdi



Kamera; Güven   Pera Müzesi- Yıldız Moran


Kamera; Güven Pera Müzesi-Sophıa Varı

Pera’da Son Gün

  Pera Müzesi, müze olmaktan öte; ülkem için, şehrim için belki de yepyeni bir yaşam biçimi olabilecek bir mekân. Sinema gösterimleriyle, müzik konserleriyle, müzeye ait değerli sanat eserleriyle ve çok önemli olan sergileriyle; çok yönlü, çok sesli ve çok renkli bir sunum içerisinde; yoğun ve ince, zarif duyguların da yeşermesine katkı yapıyor.

  Kabalık, hoyratlık, insana verilen saygı, alabildiğince azalıyorken; Pera gibi müzelerin; Suna ve İnan Kıraç Vakfının öncülüğünde yepyeni duygular; kendi öğretileriyle, aydınlatması ve her şeyden önce insana verilen saygının kök salmasıyla devam ediyor.

 Bir yaz gününü andıran güneşli gün; Tekirdağ şehrine çok yakın olan İstanbul’u ziyaret etmem için, bir çağrı niteliğindeydi. Üstelik de sevdiğim, dinlendiğim mekân; Pera Müzesi süreli olarak gösterime açtığı; Heykeller ve Resimler isimli çalışmayı; Sophia Vari gibi bir sanatçının eserlerini, felsefesini biraz olsun anlayabilmek adına son gündü.

 Diğer çalışma da Zamansız Fotoğraflar isimli Sergi, Yıldız Moran’a ait 8000 negatifin içinden seçilmiş eserlerden bir bölümü.

 “ 24 saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana atılmayacak bir konudur fotoğrafçılık. İnsana, hayata özgün, bir aşamanın bir yerini kavramsal olarak dolu, yoğun, ağırlıklı olarak verebilen kişidir fotoğrafçı.” Bu sergi için söylenen sözcüklerden birisi de budur işte…

  Yıldız Moran için çok şey söylenmiş. Onlardan birkaçı da şunlar;

“ Işığı büyük ustalıkla kullanarak elde ettiği teknik başarının ötesinde; ruhunu, aklını, kalbini yani kendini katarak görüntünün izini derinleştirmiş bir fotoğrafçıdır. Fotoğrafın en temel fonksiyonu olan tespitin yanı sıra çok katmanlı tasvir diline ulaşmış, karelerinde zamansızlığı yakalayabilmiştir."

 Heykeller ve Resimler Sergisinin eserlerine değer, amaç ve anlam katan sanatçı Sophia Vari için yapılan değerlendirme ise;

“ Yapıtlarında doğduğu Yunanistan’dan ilham aldığı renkleri, hacme ve boşluğa dair arayışlarıyla bilinen Saphia Vari, kariyerine bir ressam olarak başladıktan sonra kendisini özgürleştirecek bir ifade aracının peşine düşerek heykelle buluştu. Geometriyi, hacmi ve şekilleri alıp onları boşlukta insanlaştırma amacıyla yola çıkan sanatçı, mermer ve bronzdan kıymetli madenlere uzanan bir malzeme çeşitliliği içinde çalışıyor. Anıtsal heykelleriyle dünyanın dört bir yanına konuk olan Vari, tuval ve kolâjlarında ise yine hacim, katman ve yüzeyler arası ilişkiler arasında çalışıyor.”

 Bir taş mekân Pera; içine süzülen tarih, boyaların renkleri ve yaşamlara sığmayacak kadar kocaman düşlerin sonsuza adanmış eserleri; hepsini, bir parça zamanla, kendi anılarınıza en cesur ve en zarif bir hatıra olarak veya yaşamınızın içine bir parça güzellik, heyecan, dinginlik adına seçilecek; hatta kültürleştirilecek bir yer…

 Her emeğin, hareketin bir karşılığı vardır; görsellik, kulağa gelen tınılar ve içe süzülen dokunuşlar. Pera Müzesi yaşamın içinde, yaşamış ve yaşayanlar ile yaşamın bu anına yaşam ritimleri katmaya devam ediyor. Bu ritmleri sizde duymak isterseniz, iç içe geçmiş zamanların, zamansızlığa meydan okuduğu yere; bir kahve içmek, bir film, bir konser veya sergilerden size süzülecek evrensel seslenişlere kulak vermek isterseniz; bu kültürün içine süzülün…

 Sophia Vari resim için şöyle diyor;

“ Resim bir yanılsamadır, göz aldatmacasıdır; Ben dokunmak istedim, hacim istedim. Eserin etrafında çepeçevre dönebilmeyi, mekânda ona biçim vermeyi, yarattığım şeyin gerçekten var olduğunu hissetmek istedim.”

  Güven Serin











8 Ocak 2011 Cumartesi

GELİN BURADA DAHA GÜZELLER VAR

Kamera; Tamer Kaptan İstanbul Areoloji Müzesi
Kimilerine göre güzel; bir heykeldeki ruhu
aramaktır...
Kamera; Güven Pera Müzesi   İstanbul-Diego Rivera
Kimilerine göre güzel; sımsıcak ve alımlı bedenin
aşk kokan dudaklarında gizlenmiş olandır...

Kamera; Güven Pera Müzesi
Frida Kahlo
Kimilerine göre güzel; acıların tuvale akmasında
gizlidir. Yirmiden fazla ameliyat geçirmiş
acılar ve karmaşalar ile yoğrulmuş bir insan!

GELİN BURADA DAHA GÜZELLER VAR



 Böyle diyordu bayan öğretmen; öğrencilerini anaç bir tavuk gibi etrafında toplayıp karışıklığı önlemek istiyordu. Aynı zamanda geçici kaybolma riski olan büyük müzede, topluca gezip, bilgilenmekti amacı.

 Bayan öğretmen ve öğrencileri sanatın öğretileri adına gelmişlerdi İstanbul Arkeoloji Müzesine. Ülkemizin çok önemli müzelerinden birisi olan Arkeoloji Müzesi; başka bir ülkenin veya özel müzeciliğin elinde olsa; dünya çapında ses getirir. 3–4 bin yıllık eserler ile ağzına kadar dolu olduğu Arkeoloji Müzesinin dış ve iç havluları bile bir başka müze oluşturacak zenginlikte…

 Bu müzeyi bilenler bilir! Ama bilmeyenler bu ülkede yaşayan birisi olarak çok şeyler kaybediyor demektir. Belki de bugün düştüğümüz durumlar, yaşamlarımızın çelişkiler ve yenilgilerle dolu oluşu; bizden önceki uygarlıkları ve onların bıraktığı eserleri anlayamamış olmaktan kaynaklanıyordur. Sanat eserinin, emeğin, inceliğin, düşüncenin binlerce yıl önce bile var olduğunu bilmemize önemli katkı sağlayacak müzelerden birisidir; İstanbul Arkeoloji Müzesi.

 Gelin burada daha güzeli var, diyen bayan öğretmen öğrencilerini İskender’in Lahdinin bulunduğu salonda topladı. Muhtemelen bir şaheser kabul edilen İskender Lahdinin yanında onlarca fotoğraf çektirip, o muhteşemliğin fotoğraflara karışacak sanat damlalarından faydalanmaya çalışacaklardır. Aslında İskender’ Lahdinin olduğu salonda onlarca sanat eseri, sanat harikası var. Büyük çoğunluğu lahitlerden oluşmaktadır. Ağlayan Kadınlar Lahdi, Likya Lahdi, muhteşem eserlerden bazılarıdır.

 Bayan öğretmenin öğrencileri toplamak, karışıklığı önlemek adına kullandığı söz; “güzel” kelimesi, belki de bu işin gerçeğini anlatmak, daha bir vurgu yapmak adına önemliydi. Ama daha güzel, daha iyi, daha muhteşemlik arayışımız bu kadar kolay ve çok az emeklerden sonra mı olmalı? Ve İstanbul Arkeoloji Müzesindeki binlerce eser içinden daha güzel olan, neye göre seçildi?

 Güzel, kime göre daha güzel? Ölçüsü nedir? Kıstası neye göre; büyüklüğe, uzunluğa, ağırlığa göre mi? Bayan öğretmenin daha güzeller adına topladığı öğrencilerin girdikleri salonda ki eserler gerçekten de güzel. Geçmişin emeklerini taşıdıkları için güzel. Geçmişin savaşlarını anlattıkları için güzel. En önemlisi de üzerlerinde bulunan muhteşem kabartma heykelciklerle güzel ve değerli bulunuyorlar…

 Güzellik, kişiden kişiye değişen tam bir ölçüsü, kıstası olmayan soyut bir anlam ifade ediyor. Bazıları güzelliği muhteşem şatolarda düşler, hayal edip yakalarken, bazıları ise sıradan bir kulübede güzelliği bulur ve yüceltir.

 Söz güzelden açılmışken şairinin de bir güzel hatırına yıllarını nasıl harcadığını hatırladım. Şair, sevgilisi Sofia’yı memleketine uğurlamış ve Sofia’nın yakın zamanda geleceğine göre tren garına gitmiştir. Fakat Sofia dediği günde gelmediği gibi, üzerinden haftalar, aylar ve yılar geçtiği halde gelmemiştir. Şairimiz perişan, üstü başı dökük, saçları beyazladığı halde yine bekliyor.

 Şairimizin bu uzun bekleyiş canına tak ediyor ki, onun için dünyanın en güzeli olan Sofia’ya sesleniyor; “ Bir aşk için bunlar çekilir mi Sofia” diyor, yıllarını tren garında geçiren, kendi güzeline bir türlü kavuşamayan güzel sevdalı adam…

 Güzel ve daha güzel; kişiden kişiye değişecek ve bizim beklediğimiz güzel belki de Sofia gibi iş işten geçince gelecek. Gelecek ama perişan hale gelmiş bizi tanımayacak… Tıpkı Sofia’nın sevdiğini tanımadığı onu dilenci sanıp eline birkaç kuruş bıraktığı gibi!

 Bu ülkenin güzel halkı da yıllardır kendi güzelini, kurtarıcısın beklemiyor mu? Sunulan her güzellik; bir başka minnettarlığa bir başka oya dönüştürülmek istenmedi mi? Yaşam içindeki varlığımızı öyle bir baskı altına aldılar ki, güzelin, iyinin, huzurun bu dünyada olamayacağına inanma aşamasına geldik. Nasıl olsa, ödül olarak bir başka dünyada çok şey verilecek bizlere. Beklediğimiz güzel, gelmese ne olur? Sunulanı almalı, kendi dualarımızı bizi aç bırakmayan yarı Tanrı kurtarıcılar için hiç aksatmadan her gün yapmalıyız…

Spinoza; “Acılar insanı zeki yapmaz.” der. “Bu yüzden iktidarlar, acılara, hüzünlere ihtiyaç duyarlar.

 Sanırım aradığımız güzelin cennette oluşu harika bir seçeneğinde kısıtlanması anlamına geliyor. Hangi seçenek, diyecek olursanız; bize verilen yaşam seçeneğinin, yaşama hakkının vade içinde kullanılamamasının acı gerçeğidir derim… Daha güzel ararken, diğer güzelleri bile hiç ama hiç anlamadığımız; güzeli güzel yapan çirkini, az güzeli veya çok çirkini hiçbir şekilde irdelemeden kayıp gider; gidenlerin türküsü içinde bile notalara, anılara dönüşemeden isimsizler mezarlığının toplu gömülenleri arasında hiç yaşamamış gibi yerimizi alırız…

 Güzeli aramak, güzele ulaşmak bu kadar kolay ve bu kadar ucuz mu olmalı? Sanat bilgilerinden yoksun müzelerimiz, rehberliği hâla lüks sanan sanat yöneticilerimiz; güzel ve güçlü iktidarımızdan da büyük destek almalılar ki; devlet müzelerimizdeki muhteşem zenginliklerimiz; güzel ve çirkin eserlerimiz gerçek manada anlatılamadan, anlaşılmadan tarihin unutkan nesillerine teslim oluyorlar.

 Güzel renkli güzel ötüşlü diye kuşları kafese kapattık irdelemedik. Güzel renkli balıklarımızı da küçük akvaryumlara doldurup, güzelliği hak edip, sahiplendik zannettik. Peki, bizler güzeli kendi doğasında kavraya bilme zekâsına sahip olabildik mi? Kendi güzel sanatımızı, resmimizi, tiyatromuzu, sinemamızı özentilerin yapaylığından kurtarma çabasını göstere bildik mi?

 Şehrimin güzel kordon boyu; şehrimin insanlarına sadece yazın hizmet veriyor. Şehrimin büyük insanları böyle düşünüyor. Yağmurlar düşünce, bulutlar maviden karaya dönüşünce ve rüzgârın asil kolları bedenimizi üşütünce; şehrimin insanları bol dizili, bolu küskünlüğü olan evlerine hapis oluyorlar. Niçin? Daha güzel yaşamak için mi? Hayır; sonuna kadar hayır…

 Şimdi güzeli ve çirkini irdelemeyi bir kenara bırakıp; yine alışıldık seslenişleri tekrarlayalım; Kendine iyi bak olur mu? Yeni, yepyeni yıllar dilerim! Seni iyi çok iyi gördüm! Birisi nasılsın dediğinde de; “Çok şükür iyiyim” kibarlığını gösterip güzel güzel yaşayalım dostlarım…

Güven




















30 Aralık 2010 Perşembe

MUCİZE LAZIM

Kamera; Güven Şark Eserleri Müzesi-İstanbul

 Tarihe,sanata,felsefeye düşkünseniz; gelmeniz
gereken bir yer; gelmeniz gerekli olan bir mekan...

Kamera; Güven  Arkeoloji Müzesi İstanbul

Sanatın "s" sini anlamaya çalışan ben; sanatın karşısında
niye ürperirim? Niye tarihin dehlizleri içine girer de
çıkamam? ...

Kamera, Güven Arkeloji Müzesi İstanbul-İskender Lahti
Muhteşem bir eser. Daha bebek sayılır. 2400 yaşında.
Sanatçı dostum Selçuk Bey'e sordum: "nedir bu eseri
bu kadar önemli yapan?" Sanadçı dostum cevap verdi;
"üzerindeki kabartma heykeller." dedi. 2400 yıl önce
insan eli ve zekası ile yontulmuş bu eser; yine savaşı
anlatıyor bize. Bugün dahi bitmeyen soylu savaşları...

Kamera; Güven Arkeloji Müzesi
Ağlayan Kadınlar Lahti ile İskender Lahti
İki muhteşem bebek; sanata, sanat tarihine susamış
ve günün bitmeyen zavallı sorunları yüzünden bunalmış
insanları bekliyor.

Kamera; Güven Arkeloji Müzesi
İnsana can veren yaratıcı, insanın da taşa anlam
vermesini istemiş. Heykellere yükleyeceğiniz anlamlar
belki de yalnızca gözlerimiz ile görüp dokunamayacağımız
başka bir sanata dönüşür...

Kamera; Güven  Pera Müzesi-İstanbul Aralık
Vladimir Makovski   Kayınpeder
Rus sanatının yüzakları...
20 Marta kadar özel müzeciliğin yüzakı olan
Pera Müzesinde sizleri bekliyor. Gidin ve kahveleri
benim hesabıma yazdırın:))

Kamera; Güven Pera Müzesi
Karl Lemoh   Yaz (Tebrikler)

Tuvale can veren ruhun,bedenin ve sanatın
önünde eğilirem. Yepyeni yılların peşinde koşup
anlamsız yorulmalar yerine eskinin sanatını da
yüklenip günü yeni hale getirmek ne büyük
bir mucize olurdu... Ne büyük...

BİR MUCİZE LAZIM



 Aklın, bilimin peşinden koşmak ertelendiği zaman, mucizeler beklenmeye başlanır. Bir mucize aranır yetmeyen hayatların içinde. Akla, bilgiye inanmış olan insanların da mucizelere saygısı vardır. Bilirler ki ortaya çıkacak mucize emeğin, bilginin, araştırmanın mucizesidir. O mucizenin gerçeğe dönüşmüş haline eser denir. Türkiye Cumhuriyeti gibi… Hastalığı yenen aşılar-ilaçlar gibi… Her baktığımızda sonsuza uzanan pencereye daldığımız gibi içine çekildiğimiz resim, heykel ve kitaplar gibi

 Nette küçük bir film izledim. Anne ördek yumurtadan yeni çıkardığı bal sarısı küçük sevimli yavruları ile öyle bir gururlu yürüyordu ki… Anne ördek yavrularının güzelliği, sağlıklı oluşuyla inanılmaz bir huzur içinde ilerliyorlardı. Yavrular birkaç adım geride annenin koruyucu bedeninin hemen arkasında geliyorlardı. Ne olduysa o an oldu. Bir rüzgâr esti, yavruları anneden alan. Yavru ördekler sert rüzgârın ilk testten geçirişinden sağ çıkmışlardı ama anneden üç dört metre öteye yuvarlanmışlardı. Anne, bu yuvarlanışın, yavrularından ayrı kalışın çığlığını atmak üzereyken yine rüzgâr esti. Bu sefer yavrular daha öteye yuvarlanırken anne ördek de rüzgârın ve anneliğin etkisiyle yuvarlanmayı tercih etti.

 Rüzgâr durur durmaz anne ördeğin yaptığı iş; hemen yavrularını toplayıp daha güvenli bir yere ilerlemek oldu. Az önceki mutlu gururu biraz azalmış, şimdi yavrularını koruma-kollama telaşı içinde bir canlının mucizevî gösterisini yapıyordu. Neredeydi bu ördeğin aklı ve merhameti?

 Anne ördek ve bal renkli yavrularının kısa filmini izler izlemez altına küçük bir mesaj yazdım; “ Rüzgâra rağmen annelik”… Diye.

 Bu bir hayvanın, bir insanın değil; bir canlının, anneliğin mucizevî gösterimi, sanat eseriydi. Bu mucizenin adı annelik duygusudur. Hiçbir mertebe, para ile satın alınamayacak muhteşem bir gösteri. Hiçbir korku, bu sahiplenişi yok edemez…

 Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki bir toplum istediği kadar devrimler yapsın, istediği kadar güçlü olsun; annelere giden yoldaki kız çocuklarını eğitmiyorsa, onların öz güvenlerini, annelik eserlerini bilgi ve beceriler ile süslemiyorlarsa; o toplumun bedeni hep kanayacaktır. O toplumun acıları hiç dinmeyecek, gençleri tam manası ile hiçbir zaman mutlu olmayacaktır. Çünkü onları büyüten anneler; anne ördek gibi sıradan bir rüzgârla dahi sarsılırken, diğer fırtınalara dayanamayacak, hem içe, hem dışa lanetli yaşlar akıtacaktır; ÇERESİZ…

 Bir tanıdığım mucizeyi, sürekli altı delik kadehlerde arar; yıllardır. Bir mucizedir aradığı ama neyin mucizesi? Ait olduğu beden mi ruha karşı çıkar yoksa ruh mu bedenle çelişkiye düşer? Tanıdığımın altı delik kadehleri öyle bir içişi var ki, onu izlerken kadehlerin nasıl bitip dolduğunun matematiksel işlemlerini bile yapamazsınız. Ve içinizden; “ Öyle bir geçer ki zaman” türküsünü söylersiniz…

 Mucizeyi kadehlerde arayan tanıdığım bu sebepten sevgili eşi ile sık sık tartışır. Tartışmanın soylu işkenceleri hiç bitmez. Ve o da sık sık, pişmanlıkların kutsallığı adına kendilerini kutsal sanan şartlatan üfürükçülere gider. Her seferinde üfürükçünün tükürük bulaşmış muskaları alınır ve tabiatın duru akan sularına atılır.

 Bir defasında Sarıyer ile Rumeli Kavağı arasında yürüyüş yaparken Telli Baba türbesine rastlamıştım. Birçok insanın akın akın geldiği mucizelerin arandığı bu yerin merdivenlerinden aşağıya doğru bende indim. Sanki Mısır Firavunlarının gizli mabetlerine giriyordum!

 Aşağıdaki mabet birkaç odadan oluşmuş bir yerdi. Büyük odada Telli Babanın türbesi duruyordu. Hangi zamanda ölmüş, hangi zamanda mucizeler vermeye başlamış belli değil! Belli olan bir şey var ki mezar sandukası üstünde bir örtü ve onun üstünde beyaz bir sim telli tül örtülü.

 Dikkatimi çeken ikinci görüntü, gelenlerin tümü kadın ve genç kızlardan oluşuyordu. Anneleri ile gelmiş genç kızlar, önce dua ediyorlar sonra da yanlarında getirdikleri makası çıkarıp Telli Babanın sandukasının üzerinde örtülü tül tellerden birer parça kesiyorlar. Niçin? Elbette evde kalmış, sorunu olan kadın ve kızlarımızın mucizevî bir şifa bulması için.

 İnsanı incitmeden harika bir sömürü içinde oluşturulmuş bu mabette bekçi ve aynı zamanda para kasası yanında duran adama sordum; “ Bu ne iştir?” diye. Büyükçe cam yardım kutusunun içine bakınca, gelenlerin oldukça bonkör davrandığını da gördüm. Para kutusunun yanında duran görevli; biraz mahcup, biraz temkinli ve biraz da siyasi bir dille; “ Ne diyeyim? Vallahi inanır mısın; tül yetiştiremiyorum. Sadece tülleri kesseler iyi! Bir de tüllerin altındaki örtüyü kesiyorlar mucize olacak diye!”

 Mucize dağıtıyor diye akın akın gelen Cumhuriyetin okumuş kadınları nasıl olsa denemekten bir şey çıkmaz deyip Telli Babanın mucizesine de bir şans vermek için geliyorlar. Belli ki bu iş harika bir sektöre dönüşmüş. Günülü bağışlar ile hiçbir çaba harcamadan inanılmaz kazançlar…

 Kim bilir kaç uyanığın öfkesi vardır aydınlığın Cumhuriyetine! Kim bilir kaç üfürükçü şarlatan işini kaybetmiştir Cumhuriyetin gençliğe, kadına, aydınlığa sahip çıkışı adına?

 Milyarlarca insanın milyarlık düşleri, kim bilir kaç milyar düşle kesişiyor, hiç kimselerin haberi olmadan başka boyutlara erteleniyordur. Sürekli mucizeler arayan insanlığın soylu saf insanları; acaba en değerli mucizenin kendileri olduğunu anlamaları daha kaç yüz yıl sürecek.

 Kaç yüzyıl; mucize diye üfürükçülerin tükürüklerini yalayacak, ellerini yıkadıkları suları içecek; gelişiyoruz, geliştik, büyüdük, zenginledik diye bedenlere bulaşmış kanser hücreleri gibi üzerimize bulaşan mucizevî beklentileri için; yaşamımızın paha biçilmez hayatlarını feda edeceğiz…

 Güven


























28 Aralık 2010 Salı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE

Kamera; Güven  Tekirdağ ve Adalar
Işığın olduğu yerdeyim; ışığın olduğu yerde

Kamera; Güven Pera Müzesi   İstanbul
Tam bir sanat şöleni; Meksika ve Rus sanatının
muhteşem örnekleri...2011 Mart ayına kadar
gezebilirsiniz.

Kamera; Güven  Pera Müzesi-Öksüzler
Nikolay Kasaktkin

Kamera; Güven Pera Müzesi  Yeni Arkadaş
Karl Lemoh
19.Yüzyılın yaşandığı zamanlarda yoksulluk da, acılarda
yaşanıoyordu. Yoksulluğu,acıları doğru okuyan Rus
sanatçılar da muhteşem eserlerini bir ilahi teselli
olarak verdiler.

Kamera; Güven Pera Müzesi İstanbul
Noel Falı-Nikolay Pimenenko
Geleceğe tutunmak, geleceği bilme isteği insanı
ne kadar çok heyecanlandırıp, içsel telaşı o anın
müthiş huzuruna çeviriyor. Ya o andan sonra? ...

Kamera; Güven Pera Müzesi-İşte Enginlik !
İlya Repin
Sanatçı sanatını özgürlük için, uyuşmuş bedenleri
uyandırmak için yapmış. Kim bilir ne büyük
ümitleri vardı ümitsizliğin kol gezdiği sefil diyarında...

Kamera; Güven Pera Müzesi
Evreni kucaklayan aşk,toprak(Meksika)
Frida Kahlo

Kamera; Güven Pera Müzesi-Çıplak
Diego Rivera Meksika klasik sanatı

IŞIĞIN OLDUĞU YERDE


 Eskiler, yaşlı atalarımız; “güneş doğmadan uyanacak, işe koyulacaksın” derlerdi. Alacakaranlığın şafak söktüğü anı göreceksin. Yüzün doğuya, aklın her yöne dönük olacak. Doğudan korkmadığın gibi, batının sarhoşluğuna da kapılmayacaksın…

 Bir sabah, tam da alacakaranlığın şafağa yaklaştığı anda doğuya doğru yürümeye başladım. İşe giden tek tük insanların siluetleri dolaşıyordu etrafta. Bir de benim gibi birkaç sabaha yürüyüşçüsü sessizce ilerliyorlardı kordon boyunda. Tan vakti son buluyor, şafak vakti başlıyordu. Doğu yönüm, ışığın başladığı evrene açılıyordu. Büyük sanatçı tuvalini açmak üzereydi…

 Ne muhteşem bir tablo! Devasa tuvalin başı, ucu yok gibiydi. Sağınızın, solunuzun, önünüzün ufuk çizgisinde bittiğini görseniz de, bu tuvalin çok daha büyük olduğunu biliyorum. Doğuya olan yürüyüşüm, saniyede birkaç adımdan ibaretken, dünyanın bir saniyede, bir saate aldığı hızı da düşündüm. Ne muhteşem bir hız… Kendi hızımız dünya içinde tam anlamıyla yer bulamamış, insanlığın erdemine demir atamamışken, dünyanın erişilmez hızının korkutucu heyecanını hissettim.

 Dünyamızın erişilmez döngüsü saatte 100 bin kilo metreyi geçerken, dünyamızın içinde bulunduğu galaksinin daha korkunç bir hızla yol aldığını bilmek de daha büyük bir korkunçluğun gösterisini yapıyordu. Beynim, uçsuz bucaksız evrenin aşkı ile dans ederken, gözlerim; “dur ve bu muhteşem manzaraya bak” diyordu.

 Doğu yönünde şafak söküyordu. Işığın olduğu yerde, ışıksızlık kovalanıp, renklerin muhteşem aşkı kendi resmini boyuyordu. Gök, tuval olmuş, ışık da sanatçı rolüne bürünmüştü. Tuvalin arka planındaki sonsuzu da bilmek; muhteşemliğe daha ayrı bir gizem kattı.

 Mavinin ve diğer renklerin tonları iç içe geçmişti. Hangi renk daha üstün, hangi renk diğerinin efendisi belli değil. İnsanoğlunun efendiliği, efendisi öyle karışmış ki, efendi görünenler; kul-köle, efendinin kölesi olanlarsa; efendi kral olmuş. Aynı renklerin iç içe geçmişliği gibi efendilik de iç içe geçmiş. Demokrasi adı altında büyük tuval boyanmaya başlamış, tuvali oluşturan renkler, adı sanatçı sanılan yöneticilerin elinde kurban törenlerini kıskandıracak bir şekilde kurban olurlar…

 Mavinin, laciverdin, kırmızının, pembenin, sarının, siyahın raksı muhteşemdi. İşin garibi bu muhteşemlik dünyanın her sabahı şafak sökerken yaşanıyor. Sanatçı da, tuval de aynı olsa da manzara hep farklı… Işığın olduğu yerde karanlık son bulup gösteri başlıyor. Önce büyük siyah dağlar, laciverde, kızıla dönüşüyor. Sonsuza akan bir deniz ve denizin içinde cümbüş yapan renkli nesneler. Bir orman, bir çiçek, devasa bir dağ, sonsuza akan ırmak; ışığın olduğu yerde her an değişen manzaralarda görünürler.

 Şafak sökerken ışığın olduğu yerde gezinmenin karşılığını bir ödül gibi alırsınız. Işık, hiçbir gücün, kötülüğün, cambazlığın etkisinde kalmadan her sabah değişik oyunlarla, gösterilerle doğar. Doğmak, resim yapmak, oyun oynamak ışığın en önemli görevidir. Işığa inanmışlar, bu oyun ile görüntüler ile yazarlar şiirlerini, hikâyelerini. Işığa inanmışlar; dinlerden de önce iyi olmanın üretkenliğini öğrenmişlerdi. İyi olmak için iyi değillerdi. Ödül almak için iyi değillerdi. İyiliğin ışığını bedenlerine süzdükleri, kendi heyecanlarını iyilikle büyüttükleri için iyidirler…

 Işığın olduğu yerde tan ağrır, şafak söker. Bülbül öter, deniz; sahili yalar, tekneler alaca karanlığı sesleriyle delerler.

 Işığın olduğu yerde devriâlem yeniden serpilmeye, yeniden devrilmeye başlar. Işığın olduğu yerde karanlığa seslenir bilgeler; karanlığın tüm baskısına rağmen; ses olurlar, ışık olurlar.

 Yüzyıllar ötesinden bugüne haykıran Şems derki; Ne yapsak, ey Müslümanlar? Ben kendimi tanımaz oldum. Ne Hıristiyan’ım, ne Yahudi, ne kâfir, ne Müslüman. Ne doğudanım, ne de batıdan, ne yeryüzünden, ne denizden. Ne tabiatın ürünlerinden, ne tavaf eden, ne ateşten!

Ne Âdem’den, ne Havva’dan, ne Aden’den, ne Rizvan’dan. Benim yerim yersiz, izim izsiz. Ne bedendir, ne ruhtur, sevgilinin ruhuna aidim ben. İkilikten uzaklaştım iki dünyanın bir olduğunu gördüm ben.

 Şems, ışığın olduğu yerden ışıklar saçmış, yüzyıllar öncesinin buğulu, gizemli karanlıklarına rağmen. Asıl olan korkulacak karanlığın kendisi değildir. Karanlığın içindeki karaltılardır korkunç olan.

 Karanlığın kendisi değildir insanı oyalayan. Tam aksine karanlık, ışığın renkleri kadar faydalıdır tüm canlılara. Tedbirli olunacak karanlık değil, karanlığı içindeki karaltılardır. Çünkü bu karaltılar ışığı var olduklarından bu yana hiç sevmediler…
Güven