Sinema-Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema-Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2017 Cumartesi

BEBEĞİN ÇAĞRISI




BEBEĞİN ÇAĞRISI
------------------------------

  Bir bebek ağlıyor yağmurlu bir Japonya gününde. Burası viran bir yer ve bebeğin çağrısı; kurtuluş, yaşamak üzerine…

  Oysa o anda; Akira Kurosawa’nın sineması işbaşında. Ortada bir cinayet vardır ve bir sürü anlatıcı. Aranan gerçek bir türlü çıkmaz ortaya. Şimdinin ve belki de yarının aranacak gerçekleri, arananlar gibi; her daim soylu mazeretler ve suskunlukların kandırmaya adanmış insan kültürleri…

 Akira Kurosawa’nın Rashoman filminde mahkeme bir sürü tanığı dinler. Fakat doğruyu söyleyen kimdir? Aranan şey gerçek olandı! Fakat iyi olan mı gerçek olan? Yoksa evrimin, tabiatın insanla bütünleşen bu süreçlerde, iyinin olmadığının, olmayacağının sorgulaması mı?

 Kafa karışıklıkları, izleyici ile sinemanın çözümsüz bütünleşme hali yaşanırken; aktörler gibi seyirciyi de etkileyen bir tek gerçek var; bebeğin ağlama sesi! Yani çağrısı. Bebek, yaşamak için ağlıyor; sesleniyor…

  Ve o ses; yepyeni bir zamanın da kavuşumu haline dönüşüyor. Dürtülerimizin, genlerimizin derli toplu hale geldiği şeye; neslin devamı olan şefkate, merhamete ve insan kültürünün devamı olan yürüyüşe dönüşüyor.

  Bütün sorgular, arayışlar susuveriyor. Bir tek şey var; yaşatmak; yaşamak için…

Güven Serin 






17 Ağustos 2013 Cumartesi

KORKUSUZ BÜYÜTEÇ


Kamera; Güven Sığacık -Seferihisar-İzmir


KORKUSUZ BÜYÜTEÇ

  Köşesinin ismi Pervasız pertavsız! İlk kez okuyunca, patavatsız bir kişi veya başlık gibi algıladım. Hâlbuki birkaç harfle bütün anlam ve algı değişiyor; tıpkı “sittin sene” gibi… Bu sözcüğü ilk kez duyanlar şöyle bir irkilir; argo bir sözcük söylendi diye. Bir harf bile insanı durduğu yerde hoplatır.

 Korkusuz Büyüteç köşesiyle ün yapmış ve bu ünü hak etmiş bir yazar Enis Batur; tam manasıyla sözcük cennetine sahip bir insan. CK’da onu okuyacak, onu takip edecekseniz eğer, sözlük de elinizde düşmeyecek!

 Elinde büyüteci ile inanılmaz bir şekilde eğrileri, doğruları kurcalayıp duruyor. Doğru bildiğinizi eğri, eğri bildiğinizi ise doğru olarak ondan öğrenme durumunda kalırsanız hiç şaşırmayın.

 İrdelediği son konulara koyduğu başlık; “ Anlamanın azı çoğu” diye cuk oturmuş… Özellikle Theo Angelopoulos korkusuz büyütecin elinden kurtulamamış. O duygusal insan, sinemaya adanmışlığının büyük emekleriyle ortaya çıkarttığı filmi Sonsuzluk ve Bir Gün, Enis Batur’un yüksek bilgi ve görgüsüyle iyice bir süzgeçten geçmiş.

  Daha önceden ilgi ile izlediğim bu filmi, edebi açıdan ciddi bir eleştiriyle tabi tutmuş. Söz konusu olan Enis Batur ve onun sözcükleriyle büyütecin altına konan Theo Angelopoulos olunca dayanamadım usta çırak kültürüne inanmışlığın heyecanı ile 127 dakikalık filmi ağır ağır, durdura durdura tekrardan izledim. Müziği, duygusallığı, insanı bulunduğu zamana çeken yanıyla madalyonun diğer yüzünü görme telaşına kapıldım.

 Korkusuz Büyüteç de filmi ikinci defa izlediğinde kaleme sarılıp yazmaya başlamış;

“ On iki yıl aradan sonra Sonsuzluk ve Bir Günü tekrar izleyince düş kırıklığına uğradım. Dozu epey kaçırılmış santimantalizm, inandırıcılıktan uzak monolog ve diyaloglar, ucuz edebiyata teğet bir müzik, melodram boyutlu taşkın bir film.

  Sonsuzluk ve Bir Gün’ün karakterlerinde de simgesel yük ağır basmış; kişiler değil de, durumlar vurgulanmış. Sahiciliği geniş çapta zedeleyen bir yaklaşım!”

  Derinlemesine bir eleştiri; edebi bilginin, sinema görgüsünün de önemini çıkartıyor ortaya. Kolay beğendiğim, kanımın Theo ustaya çoktan ısınıp da bazı eksikleri, fazlalıkları göremediğimden midir bilmiyorum; ben bu duygusallığın, müziğin, hasta ve yaşlı yazarın bir güne sığdırdığı yaşamın keyfini oldukça fazla çıkarttım; hem de ikincisinde de; korkusuz büyütecin gözünden de izleyerek…

 Yaşam, evrenin sonsuzluğu kadar seçenekler sunmaya devam ediyor. Merak edilen ve emek harcanan her şey hakkında öğrendiklerimiz bizim daha ne kadar çok şey öğreneceğimizin de büyük kanıtıdır.

 İster sinema, ister müzik alanında olsun; derinlemesine önemsediğimiz her oluşum, sanat olayı, sıradan sandığımız herhangi bir yaşam formu veya hareketi; yepyeni sözcüklere, düşüncelere sarılmamıza, belki de yeni keşiflerin kâşifi olma coşkusuna kavuşturacaktır bizi.

 Sonsuzluk ve Bir Gün, unutamayacağım filmlerden birisi. Sinemanın düşündürücü tarafını, müziğin, mekânların, tabiatın da arka planda yer almasının mitolojik hissedişlerini, şairin, yönetmenin gözüyle de izledim; ağır ağır…

 Sözcük satın alan şairin İtalya’da yaşarken ülkesi Yunanistan'ın özgürlüğünü kavuşacağını duyar duymaz ülkesine koşmasını takdir ile karşıladım. Sözcüklere verdiği değer, belki de insanlığın büyük çoğunluğunun aradığı sözcükleri o da arıyordu. Özgür Tutsak şiirini tamamlayacak sözcükleri arıyordu; sürekli sözcük satın almasına rağmen tüm hayatı boyunca bitiremeyeceği şiiri…

 Filmin içindeki hasta yazar ve Arnavutluk’tan kaçan küçük çocuğun çok az sözcük ile anlaşması, insan denen canlının büyük kargaşadan kurtulup yalnızlığını, acılarını sevgi ile ekmeğe başladığı zaman ne kadar az kelimeler ile de mutlu olup sevebileceğinin de öyküsünü bulacaksınız bu büyük duygusallığın zirve yaptığı filmde.

 Bir parça emek harcamak, süzülecek her türlü damlayı hak etmek demek. Hem benim gözümle, hem de korkusuz büyüteç’in usta eleştirmen gözüyle izleyin!

 Güven Serin





  

17 Ocak 2013 Perşembe

ULİS'İN BAKIŞI


Kamera; Tamer Kaptan   Ganos Dağları 

İnsan yükseklerde aşağıları, aşağıda ise yukarıları
merak eder; bütün telaş,görme, dokunma ve sahip
olma üzerinedir; ya dinleme...


ULİS’İN BAKIŞI

Bu dünya için, kendi edinimlerinde  kendi hayatlarından çok daha öte emeğin, düşüncenin, oluşumların içine giren insanlar vardır; o insanlar, onlara kızan, onlara taş atan, küfür edenlerin bile saygısını kazanır, öyle giderler bu dünyanın bitmeyen kargaşalarının içinden.

  Theo Angelopoulos Yunanlı yönetmende öyle insanlardan birisi; sadece birisi, iyilerinden, insanlığa, günahsız-lığa  ağırlıksızlığı adanmışlardan yani. Ulus’in Bakışı da onun yönettiği ciddi, düşündürücü bir filmdir.

  Dünyanın sinema tarafından kurtarılacağına inanmak isterim, der Teho Angelopoulos. Gerçekten de inanmak ister! Aynı inancı bende taşıyorum; inanmak istiyorum sinemanın dünyayı kurtaracağına. Sadece sinemanın mı; tiyatronun, şiirlerin, romanların, felsefenin, tarihin, sanatların…

  Sinema ciddi bir iştir. Günü kurtarmak adına yapılan binlerce film, günün büyük kargaşalarda yok olanlar gibi doğarlar ve sessizce ölürler. İnsana, hatta insandan öte insana seslenen filmler sanat yapıtlarıdır. Görselliğinin yanında işitselliği, insanın incecik ruhuna akan, süzülen insanlık pınarları-dır.

  Theo ile aramızda sınır olarak Meriç Nehri vardı. O sınırın ötesinde filmlerine can verirken, ben sınırın beri tarafında İpsala Ovasının, Meriç Nehrinin, masal dağları gibi görünen Balkanların tadını çıkarmakla, çocukluğumun haylazlığı sürmekle meşguldüm.

  “Ruh kendini kurtarmak için kendine bakmalıdır.” Sözü, filme mitolojiden, eski çağlardan da bir tat katar. Yakın tarihimizin gözyaşları, hayal kırıklıkları, iç içe geçmiş kültürlerin nasıl bir kıyıma uğradığını da anlatır sinemanın sanata, büyük bir esere dönüşmüş gücü.

  İnsana unutmak yakışır; unutmasa çıldırabilir insan. Tarihe de hatırlamak görevi verilmiştir; tarihe arkadaşlık yapan kitaplara, yönetmenlere, senaristlere, müzisyenlere hatırlamak evrenin büyük, içten bir ricası gibidir.

  Sinema bu yüzden önemlidir, içinde azap çeken ruhları da anlatır. Onları hatırlatır ki, savaşların, lanetli adaletsizliklerin, kan içiciliğin önemi anlaşılsın; anlaşılsın ki bu kadar güzelliği olan dünyaya güzel bir eser olarak gelmiş insanın insanlıktan çıktığının kanıtları da önümüze serilsin.

 Teho Angelopoulos’u 2012 yılında kaybettik. Geride bize ve bizden öteye anlatacağı, seyrettireceğini  dinleteceği ve insana yakışan düşüncenin erdemini tattıracağı filmleri kaldı. Bu filmler, bize bizi getirecek. Kulaklarımız kemanla, viyola, akordeon la, gitarla, piyano ile sarmaş dolaş olacak. Hüznü, geçmişin büyük çentiklerini en iyi keman ile viyola anlatır; sanki bütün şikayetçi ruhlar o an ayağa kalkar ve bize seslenir; bir türlü kendimize gelemeyen, hâla sınır çizmek, ülke bölmekle meşgul olan bizlere.

 Tekirdağ şehri; yani benim, bizim şehrimiz sinema salonu yönünden zengin olmasına rağmen sinema salonları çığlık atıyor. Ne okulların, ne üniversitenin sinemaya gözle görünür bir katkısı var; oysa ilericiliğin, geçmiş ile geleceğin en güzel köprüsünü bu zamanımız, şimdiki bulunduğumuz zaman kuracaktır. Ama nasıl? Susarak, korkarak, özendiremeyecek mi? Sinema salonlarımız boş olduğu gibi, sanata adanmış filmlerden çok uzaktalar; oysa altı yedi salondan bir tanesi sadece sanat yapıtlarına ayrılıp, insanlar birer birer özendirilerek, sinemanın büyük gösterisi, büyük insanlık için gerekli olduğu anlatılarak bir yol alınabilecekken ne hazindir ki böyle bir düşüncenin yoğrulmuşluğun  el uzatmasına uzak kalarak, bize ayrılan zamanı, diğer unutulmuş zamanların canlılarına ayrılan zamanlar gibi büyük bir hoşluk ve boşluk içinde geçiriyoruz.

  Ulis’in Bakışları bir Teho Angelopoulos filmidir; ümitsizliğin, savaşın, hayal kırıklıklarının içinden bile ümidin yeşereceğinin zamanına sinema ile Teho Angelopoulos ile başlayın.

  Bu filmde belki de içinizdeki diğer kendinizi çıkaracaksınız ortaya. Balkanlara düşen ateşlerin acılarıyla göğe yükselen ağıtları, Teho ustanın büyük yardımcısı büyük müzisyen Eleni Karaindrou’yu da bu filmde dinleyecek; dünyanın içinde değer dünyalara; sanki yeraltının, gökyüzünün başka dünyalarına da tanıklık edeceğiz.

  Ulis’in Bakışı filminde müziği, felsefeyi, yakın tarihimizi bulmanın yanında bakışı, yolculuğu şu sözle daha bir özümseyeceksiniz;

“Yolculuk bitmedi henüz. Keşke sana döndüm diyebilsem… Yunanistan ölüyor, yolun sonuna geldik…”, “ Ey tabiat çok yalnızsın değil mi; bende senin gibi yalnızım!”

 Duyuyorum, kemanı, viyolonseli, top seslerini, insan çığlıklarını ve ölen uygarlıkların büyük seslenişlerini duyuyorum…

 Güven Serin

 

  


15 Eylül 2010 Çarşamba

TANRILARIN SAVAŞI

Kamera; Yunus  Ganoslar(Işıklar Dağları)

Milyarlık döngünün milyon yaşındaki
denizinin hemen yukarısındaki dost
tepelerde, bu dünyada bugüne kadar
yaşanan savaşları irdelemek,
insanı dönen sarmalın içinde bize
bağıran korkuç çığlıklara çekiyor.
Çıklıklar diyor ki;
" Ey soylu düşün insanı, bu dünyadaki
amacın neydi, ne oldun! Kendi
yaptığın,varettiğin nesnelere
kendin taptın! Halbu ki, en büyük
sanat eseri sensin!" diye bağıran
yanık bir ses...

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Dost Yunus ile bu tepelere adanmış beden ve
ruhlarımız ile dolaşıyoruz.
Bir anlığına akıllı ve kurnaz dünyadan uzaklaşıp
kendi sıyrık dünyamıza gelmek,çok özel bir şey!

Kamera; Güven    Ganos Dağları

TANRILARIN SAVAŞI


Pearl Harbor Saldırısı filmini izlerken, nedense çocukluğumun kitapları; Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları ve Tanrıların Ayak İzleri olan kitapları geldi aklıma. Birçok insanın öcü gibi baktığı kitapları neredeyse hayatımın en önemli keşfi gibi okur heyecanlanır, sonra da gerçek hayat ile kitabın verdiğinin sentezini yapar, o kocaman kitaptan damlayacak çok küçük bir su damlası ile mutlu olurdum.

Daniken’in kitaplarındaki anlatımlar, Daniken’in kendi görüşleriydi. Baskın ve zorlayıcı olmayan bilgilerin nezaket dolu oluşu, zengin bir hayal gücü ile bizlere uzayı, uzaylıları hatırlatması mutlu olmam için özel sebeplerdi.

Pearl Harbor Saldırısı ise 20. yüzyılın gerçeğini günümüze taşıyan 69 yıl önce yaşanmış savaşları hatırlatan harika bir film. Görsel efektleri, konusu, duygusal anları; savaşın acımasızlığını, savaşa giren insanların insanlıktan öte taşabileceğinin gerçekleri. Film öyle güzel dengeler üzerine oturmuş ki, savaşın kanları, bağırışları, ağıtları, arka planda kalmasına rağmen, savaşın insan üzerindeki kayıpları, baskısı, öfkesi de iyi anlatılmış.

Pearl Hanbor Saldırısı filmi, duygusal anlamda da ödüle layık bir film. Sevginin ve sevgiden sonraki boşluğun insan üzerinde, kadın ve erkek üzerinde meydana getirdiği değişimleri de anlatıyor.

Yıllar önce okuduğum kitaplar; Tanrıların Arabaları, Tanrıların Ayak İzleri, dünyaya, kendime, bize dayatılan birçok geleneğe, göreneğe, dinlere de bakışımı nazikçe sorgulamama neden olmuştu. Komşu komşunun tavuğunu kaz gördüğü, bir çizi yer için kurnazca hesapların yapıldığı yıllarda ben, uzayın devasa yolculuğunda bir başka gezegenleri, daha zeki Varlıkları düşler, bu zavallı kavgaların dışında kalırdım… Maddiyatın, sürekli daha fazlacılığın insanın boynuna geçirilmiş kocaman bir halka ve sağlam bin zincir olduğunu görebilmiştim…

Evet, dinler hükmedici, günah ve sevaplar ile dolu anlatımların, öğretilerin, yol göstericiliğini yapmışlardır. Hâla da yapmaya çalışıyorlar… Doğruyu göstermek, iyiyi yaymak, ölüm ile yaşam arasındaki sonsuz güzelliği göstermek için var olan dinler… Kanunlar, gelenekler, görenekler, anlaşmalar, kuruluşlar; sözüm ona hep insanlık içindir!

Müslümanlık da, Hıristiyanlık da, Musevilik de, iyinin, doğrunun, güzelliklerin öğretileri ile dolu değil midir? Sevgiye, barışa, insanlığa davet eden dinlerin, uygulayıcıları ve onların etkin bir şekilde var oluşlarını destekleyen asil yöneticiler nerede eksik yaptı da, bu uygar zamanda hâla savaşlar en gösterişli, en canlı, en kanlı bir şekilde devam ediyor... Irak da, Afganistan da, Pakistan da, Afrika’da neyin paylaşımları bitmedi de, insanlık; dinlerin dışında hareket ediyor!

İnanmış görünen ve neredeyse dünyanın tümünü yöneten neredeyse kendini Tanrılaştıran efendiler; anlaşılan odur ki, Allah’ı tam manası ile anlayamamış, içselleştirememişlerdir. Acaba, bu ölümlü canlılar, kendi yarattıkları tanrının ölümsüzlüğüne mi inanırlar; ben bunu bir türlü çözemedim!

Sanırım inandıkları tek din; PARA!

Din ABD için de iyi bir ürün! ABD’de başkan konuşmasında “ Tanrı, sizleri ve ABD’yi kutsasın” diyor. Ne güzel bir istek değil mi dostlarım. Yüce yaratıcıya inanmış bir başkan kendi halkı için kutsanmışlık istiyor! Peki, Tanrı korkusunu, gücünü, güzelliğini, sevgisini hisseden ve bilen bir başkan; yine aynı Tanrıya inanan ve o Tanrını dünyasında yaşayan diğer insanlara; aklı bile zorlayan oyunlar oynar mı?

Bugün öyle bir noktaya geldik ki, uçaklar ve gemiler zavallı insanın yapabileceğinden çok daha büyük; sanki insanüstü birer canavar onlar. Ve o büyük gemiler, uçaklar; sevgiden çok, sevgisizlik, silah, cephane taşıyor! Ne hazin değil mi dostlar? Değil mi? …

Anlaşılan o ki, dinler; bir amaç, bir ülkü için kullanılıyor. Bu insanlar oldukça zekiler. Kiminin başına dinleri, kiminin başına mezhepleri, kiminin başına renkleri, şiveleri sarıyorlar…

“Savaş zorunlu olmadıkça cinayettir, insanlık suçudur.” inancı ile halkına barışı, sevgiyi, aklı, bilimleri, sanatı vermeye çalışmış Mustafa Kemal’in ülkesi; şimdi, zekânın en yüksek tepelerinde gezinen, Tanrı’yı bile kendi idealleri için kullanacak soylu insanların oyuncağı olmuş durumda. Ülke insanı, mutsuzluk üretiyor. Ülke insanı, geleceğe olan inancını yitirmiş durumda. Ülke insanı, bir yemek için, birkaç kuruş para için; saatlerce bekleyeceği kuyruğa girecek durumdadır.

Böyle görüntüler, inanmışlığın, adanmışlığın, sevginin, barışın, insanlığın vereceği görüntüler, uygulamalar olabilir mi?

ABD dolarlarının üzerinde; “ Tanrı’ya iman ederiz.” (İn God We Trust) yazıyor. Peki, ama kimin Tanrısına? İnsanlığın en yoksul, en kargaşalı zamanlardan bu yana aradıkları Tanrı, tek olan, bir olan Tanrı ise ve o yüce yaratıcı tüm dünya canlılarına doğal bir yaşama şansı verdiyse; bu şansları niye yok ederiz? Hangi Tanrı, savaş tepesine çıkıp bu kavgayı, kargaşayı, lanetli oyunları izlemekten zevk alabilir?

ABD Merkezi Haber alma Örgütü, (CIA) ; “ Türkiye’de programlı bir şekilde Laik Cumhuriyeti yıpratma hareketlerini başarı ile yürütüyor.” Bunu ben yazıyor ama ben söylemiyorum. Amerikalı yazar, James Cem Ryan söylüyor. Gelinen son durumlar iyi irdelenirse, sevgili ABD yöneticileri, tek tanrıya inanmış ve halkının kutsanması için sürekli dua eden, kutsal idareciler; Türkiye ile bir kukla gibi oynuyorlar… Bu topraklara inanmış, bu topraklarda dedelerimiz kan dökmüştür. Bu inanma, sıradan inanmışlığın kavgası, kan dökmesi değildir. Saygın bir millet, vatanına, dinine, diline, kültürüne ve başka insanların yaşam hakkına da saygı duyandır! Tanrımız da böyle istemiyor, böyle buyurmuyorlar mı?

Pearl Harbor filminde 2.Dünya Savaşın akışını etkileyen baskın, savaşa inanmış insanların birkaç saatte neler yapabileceğini, yaptığını da gösteriyor bize. Yıl 1941, savaş ve yokluk yılları… Yıl, 2010 ve yine savaş üzerine kurulan mutlu yaşamlar… Dünya üzerindeki onlarca ülkenin temiz bir bardak su, bir parça ekmek savaşı verirken, milyarlarca dolarların savaş için harcanması; çok büyük bir “insanlık suçu’dur… Ve bu insanlık suçunu işleyenlerin paraları üzerinde; “ Tanrı’ya iman ederiz.” yazıyor… Ne korkunç bir aldatmaca…

Pearl Harbor filmi içinde geçin konuşmalarda; “ Bir gönüllünün yüreğinden daha güçlü bir şey yoktur.” sözü, bu dünyayı, insanlığı, doğamızı ne kadar da gönülsüz sevdiğimizin gerçeği ile yüzleştiriyor bizi… Gerçek, irdeleme, inanç, felsefe; aklın doğru öğretilere kucak açması ile olur.

Şimdi, yalan öğretilerin, gösterimlerin, duaların, çağrıların kol gezdiği bu diyarlarda; bu güzel vatan için gönüllü vatanperver olmak, ayrı bir onurdur diye düşünüyorum…
Güven