LİKYA YOLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
LİKYA YOLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2026 Cumartesi

DOĞAYI BİR FİLME SUSTURMAK

 

Kamera; Güven


Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                     DOĞAYI FİLMLE SUSTURMAK

  Bazen yola çıkarız, aslında gittiğimiz yer yolun kendisi değildir. Antik Likya Yolu’nda bunu çok hissettim. Haritada ince bir çizgi gibi duran patika, yürümeye başlayınca bir hafızaya dönüşüyor. Ayağınızın altındaki taş yüzlerce, binlerce yıl öteden kalmadır. Patikayı saran bitkiler, ağaçlar, kekikler, adaçayları adeta rüzgârla konuşur. Kimi yakınından geçtiğiniz, kimi dağların tepesinden izlediğiniz deniz hep aynı denizdir ama siz artık siz olmaktan öte geçersiniz. Çünkü doğa, insanı değiştirmeden bırakmaz; yeter ki ona eşya değil, kulak götürelim…

  Ganoslar’da bir gece kampı… Gündüzün gürültüsü çekilip gidince dağın sesi ve nefesi yükselir. Çadırlar kurulduğunda aslında bir barınak değil, bir eşik kurmuş olursunuz: konfor ile bilinmezlik arasında ince bir çizgi. Şafak yürüyüşleri vardır; herkes uyurken toprağın uyanışına tanıklık etmek… O an anlaşılır, doğa romantik bir fon değildir. Doğa yaşayan, soluyan, sizi sınayan bir varlıktır. Kabul eder ama şartları vardır.

  Televizyonda izlediğim bir belgesel bu yüzden içime bir huzursuzluk bıraktı. Genç bir çift… İyi niyetli, meraklı ve belki de doğayı seviyorlar. Araçtan indirdikleri şişme çadır, koltuk, kanepeleri bir güzel şişirip hazırladılar. Bir kamp alanından öte sanki taşınır bir salon kuruldu. Neredeyse tek emek, tek ter bu modern eşyaların kurulmalarından öte geçmedi. Her şey düğmelerle, pompayla, prizle çalışıyor. Yemek yenildi, çaylar içildi. Sonra gecenin en taze zamanlarında şu cümle geldi:

“ Film izleyelim mi?”

  İşte orada doğa susturuluyor… Çünkü gece, film değildir. Doğadaki gece; insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı zamandır. Bir baykuşun kanat sesi, ateşin içine doğru yaslanması-çöküşü, uzaktan gelen belirsiz bir çıtırtı… Bunlar insanı ürkütür belki ama aynı zamanda insanı insan yapar. Ekran açıldığı an doğa dekor olur. Siz doğada değilsiniz artık; doğa, sizin konforunuza taşınmıştır.

  Bu durum sadece bireysel bir tercih değildir. Sosyolojik olarak baktığımızda modern insanın doğayı da tüketebilir bir deneyime dönüştürme alışkanlığıdır bu. Psikolojik olarak sessizlikten kaçıştır. Bazen, sessizlik soru sorar, cevap ister. Kültürel olarak ise çok daha derin bir kaybı anlatıyor: Doğada var olma bilgisinin unutulmasını.

  İzlediğim ikinci belgeselde ise bambaşka bir dil vardı. Neredeyse hiç konuşma yoktu. Adam tek başınaydı. Doğa zaten konuşuyordu. Yanında sadece marangozluk aletleri olan bir adam, doğanın içinde bir kulübe inşa ediyordu. Çivi yoktu, demir yoktu. Acele yoktu. Her parça, doğanın izin verdiği kadardı. Bacası tüten küçük bir ocak, rüzgârla uyumlu bir çatı… Mantarı doğadan topladı, içeceği çayın bitkilerini kendi elleriyle seçti.

Bu bir gösteri değildi.

Bu, uyumun sessiz mühendisliği, mimarlığıydı.

  Likya Yolu’nu yürürken öğrendim: Fazla eşya insanı yorar, az eşya insanı açar. Ganoslar’da öğrendim: Gece yürüyüşlerine çıkan karanlıktan korkmaz. Çünkü karanlık düşman değildir; öğretmendir. Çünkü karanlıkta insan kendini duyar.

  Acaba kedimize dürüstçe şu soruyu sarabilir miyiz?

 Doğada kamp yapmak sadece eşyayla mı olur?

Doğanın sunduğu o zenginlik, bir gecelik filmle bastırılmalı mı?

   Bir kampı şehirden kaçmanın konforlu bir taklidine dönüştürdüğümüzde, doğaya zarar vermeyiz belki; ama kendimizden eksiltiriz. Çünkü o gece film izleyerek kaybettiğimiz şey doğa değil, insanın sessizlikle kurduğu kadim bağdır.

Doğa aşkı fotoğraf çekmekle başlamaz. Doğa aşkı geceye karışabilmekle başlar. Bir patikada yön kaybedip yıldızlara bakabilmekle… Şafakta uyanıp “iyi ki buradayım” diyebilmekle…

  Likya yolculuklarından birinde bir taşın üzerinde oturup denizi seyrederken, Ganoslar’da ateşin başında susarken anladım şunu:

 Doğa, insana çok şey sunar ama bir şartla: Sahici olacaksın.

Ne şişme koltuğu, ne ekran ışığı…

Sadece insan ve doğa.

İki eski yolcu gibi, aynı ateşin etrafında.

 Güven SERİN 


 

 

 

  







8 Kasım 2024 Cuma

TEKİRDAĞ'IN BİR KATE CLOW'U -KARDELEN'İ YOK

 



         TEKİRDAĞ’IN BİR KATE CLOW’U-KARDELEN’İ YOK!

    Buda nereden çıktı; “ Bizim de Prof.Dr. Neşe Atik’imiz var “diyebilirsiniz. Bende hakkınız var, der; Neşe Atik’in Tekirdağ’ın Trak şehri Hera’nın Şehri (Heraion Teikhos ),tarihimiz için verdiği mücadeleyi bilen ve yazanlardan birisiyim…

   Kate Clow bir İngiliz, aynı zamanda dağ yolları-antik yollar aşığı ve sonradan 1997’de Türk vatandaşı olup Kardelen ismini alan tabiat aşığı…

   Ona sıklıkla sorulan sorulardan birisi de; “ Türkiye dışında bir başka yerde yaşamak ister misiniz?” Verdiği cevap, insanı evrensel ürperti içinde bırakacak kadar samimi:

 —Hayır! Türkiye’den başka bir ülke düşünmem… Buraya çok emek verdim. Benim ait olduğum yer, Türkiye’dir. İlk önce Antalya’ya yerleşen şimdi de Muğla’nın Seydikemer ilçesi tarih yol üzerinde Dodurga Mahallesi’ne yaşamını sürdürüyor.

   Kate Clow’un bu ülkeye armağan ettiği Likya Yolu, hiçbir maddi karşılık ile ödenemez. Gelinen noktada, patikaları bulup, Likya Yoluna resmiyet kazandırıp, yolu haritalandırılıp çizen Kate Clow,500 km antik yolla başlayan başarısı, şimdilerde ise 700 km’nin üzerine çıkmış ve ülke turizmimiz için hiçbir zaman yok olmayacak, onlarca, yüzlerce fabrikadan daha önemli bir icat, keşif veya kahramanca bir katkı…

   Ölüdeniz Babadağ eteklerinden başlayıp Antalya’ya uzana Likya antik yolu, çoğunluğunu yabancıların oluşturduğu her yıl 30–40 Bin insanın yürüdüğü ve bu insanların geçtikleri köylere, yerleşim yerlerine katkı yaparak, yörenin ekonomik, kültürel kalkınmasına da fayda sağladıkları biliniyor…

   Tekirdağ’ın Trak antik kenti için, tıpkı Kate Clow’un mücadelesi gibi 30–40 yıllık neredeyse bir insanın yarı ömrünü, bir başka kahraman bilim insanımız; Prof.Dr. Neşe Atik devam ettirmekte.

   Tekirdağ’da efsanelerin ve eski antik yaşamların yolu üzerinde çok önemli bir kent. Kentimiz yakınlarında, özellikle Altınova Mahalle’miz sahilinde deniz çekilince ortaya çıkan Kral Yolu, hiçbir zaman ciddiye alınıp, yollara, patikalara, efsanelere âşık bir insanımız tarafından Tekirdağ turizmine, kültürel yaşamına kazandırılamadı…

   Boş ver-ci bir anlayış içinde, efsaneleri küçümseyen bakış açılarına sahip insanlar, yaşadıkları şehirlerin önünü açamadıkları gibi; üzülerek söylüyorum; TIKIYORLAR da…

   Şehrimizin ne kadar tarihsel geçmişe sahip olduğu bilindiği halde antik ticari yollarla ilgili bir çalışma yapılmadı. Yeni yeni Ganoslar Dağları bölgesinde oluşturulan turizm amaçlı, eski köy patikaları daha ciddiye alınıp, şehrimizden başlayacak yollarla, Koru Dağları ve Avrupa’ya uzanan bağlarıyla birleştirilip dünya ve ülke turizmine, yüzlerce fabrika kazandırmak kadar önemli bir katkı, fayda sağlanmalıdır…

   Önce Kral Yolumuz ve daha sonra Ganos Dağları’nda kaybolmaya yüz tutmuş eski köy patikaları ve antik yollara uzanacak bir çaba için, yollara, yaşadığı şehre, ülkeye âşık bir Kate Clow-KARDELEN lazım…

Güven SERİN