ŞİDDET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞİDDET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2025 Çarşamba

SAMAN ALEVİ SANMA!

 

İNTERNET

                SAMAN ALEVİ SANMA, O YANGIN HEPİMİZİ YAKAR

   Hükümet Caddesi’nin sıradan bir gününde, medeniyetin en parlak cilasıyla kaplanmış bir anın şahidi oldum. Belki yaz sıcağından bunaldığı için, belki de modern bir tarz arayışıyla saçlarını usturaya vurdurmuş bir adam… Ayaklarında pahalı spor ayakkabıları, kaliteli tişörtü ve kendinden çok emin, neredeyse uysal adımlarla ilerliyordu. Bir adım gerisinde, ona eşlik eden zarif eşi ve on altı yaşlarındaki kızıyla, şehrimize tatil için gelmiş, refah içinde bir “Almancı” aile portresi çiziyorlardı.

   Adam, bu modern ve huzurlu tablonun ortasında bir sigara yaktı. Tam o esnada, arkasından gelen eşi, kızına muhtemelen masum bir şey söyledi. Cümlenin sonu duyuldu sadece: “…aslında öyle değildi de!”

 Ve o an, medeniyetin ince cilası bir anda çatladı.

 O uysal,o her haliyle “modern” görünen adamın,sanki ödünç alınmış,yabancı bir canavara ait bir ses yükseldi.Boğuk,sert ve öfke dolu bir tıslama: “ Öyle değil mi!...”Bu iki kelimeyi,içindeki bütün zehri akıtırcasına birkaç kez tekrarladı.Havanın akışı değişti,caddedeki görünmez denge sarsıldı.

 Ancak ne kadında ne de genç kızda en ufak bir irkilme, bir korku emaresi vardı. Bu zehirli tepkiye pabuç bırakacak ruh halleri yoktu. Sanki bir vızıltıyı, sıradan bir gürültüyü duymuş gibi, aynı ahenk ve sükûnetle babalarının arkasından yürümeye devam ettiler.

 İlk bakışta “Bizim kel adamın öfkesi saman aleviymiş,” deyip geçebiliriz. Evet, o an orada fiziki bir şiddete dönüşmedi. Ama asıl ürkütücü olan bu değil mi?O öfke patlamasının,o aile için ne kadar “normalleştiğini” ,ne kadar sıradanlaştığını gösteren tepkisizlik…İşte o tepkisizlik,toplum olarak geldiğimiz tehlikeli uçurumun en net fotoğrafıdır.

 Bu “saman alevi”,her akşam haber bültenlerinde yüzümüze bir tokat gibi çarpan ve kadınları hayattan koparan o büyük yangınların ilk kıvılcımlarıdır. O caddedeki adam, sosyoekonomik statünün, modern görünümün ya da eğitim seviyesinin, erkeğin içine işlemiş o zehirli “öfke hakkını” ortadan kaldırmadığının canlı kanıtıdır. Pantolonun markası, ayakkabının pahası, tatilini nerede yaptığı gerçeği değiştirmiyor: Öfke, bir erkeğe bahşedilmiş bir imtiyaz, bir kontrol mekanizması görülüyor ve bu kültür, nesilden nesle aktarılıyor.

 Her öfkeli erkek sesi duyduğumda, artık bir erkek olarak bende irkiliyorum. Çünkü biliyorum ki o ses, sadece anlık bir sinirin değil, yüzlerce yıllık kültürel bir kodun, “erkek adam dediğin sesini yükseltir, masaya vurur, had bildirir” diyen o köhne geleneğin bugünkü yankısıdır. Bu yankı, bazen bir sokak ortasında eşini azarlayan bir “medeni” adamın sesinde, bazen de bir evin kapalı kapıları ardında bir kadının son çığlığında son buluyor.

Peki, çare ne? Çözümler o kadar belli ki, aslında bu çaresizlik hissi daha da kahredici.

Çözüm, Bir Zihniyet Devrimidir:

1.Eğitimin kök hücresi, okul öncesi: Her şeyin başladığı yer burası. Çocuklara renkleri, sayıları öğretirken, onlara öğretmemiz gereken en temel şey DUYGU OKURYAZARLIĞIDIR. Öfkenin de, üzüntünün de, sevincin de normal bir duygu olduğunu ama hiçbir duygunun bir başkasına zarar verme hakkı tanımadığını anlatmalıyız.”Kız gibi ağlama” diyerek, erkek çocukların duygusal kanallarını tıkamaktan,”Oğlandır, sever de döver de” diyerek şiddeti meşrulaştırmaktan vazgeçmeliyiz. Toplumsal cinsiyet eşitliği, bir ders değil, anaokulundan üniversiteye tüm eğitim sisteminin ana felsefesi olmalıdır.

 2.Hukukun caydırıcılığı değil, kaçınılmazlığı: Yasalarımız var. Ama yasaların varlığı, uygulanmadığı ve toplumsal bir karşılık bulmadığı sürece bir anlam ifade etmiyor.”Bir anlık öfke,” , “Haksız tahrik” gibi indirimler, o caddedeki adamın ve binlercesinin öfkesini bir hak olarak görmesine zemin hazırlıyor. Cezai yaptırımlar, şiddet uygulayan için bir “ihtimal” değil,”kaçınılmaz bir son” olmalıdır.

  Hükümet Caddesi’ndeki o aile yürüyüp gitti. Belki de beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi bir kafede oturup kahve içtiler. Ama o kısa an, o “saman alevi” ,toplumun ruhuna işlemiş o derin yanığın sızısı olarak benimle kaldı.

 O alevleri küçükken söndürmezsek, her birimiz o yangın dumanında boğulmaya mahkûmuz. Değişim, büyük eğitim devrimleriyle, zihniyet dönüşümleriyle ve en önemlisi, o anlara şahit olduğumuzda göstereceğimiz medeni cesaretle başlayacak.

Güven SERİN 


13 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK

 

İnternet

                                BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK!

 

   Sayın okur “Hangi çocuğun?” sorusu karşısında en yakınınızda bulunan çocuğun demekle yetineceğim. Yazıma bir tanıdığın anlattığı yaşanmışlıkla başlayacağım. Bir çocuğun, şimdi kocaman adam olmuş; adı-sanı olan ve çok kazanan bir insanın öyküsüyle…

  Anneanne sıklıkla şikâyet ediyormuş bizim çocuğun büyük adam olmuş haline;

”Seni ben büyüttüm, senin için ne büyük fedakârlıklar yaptım ama sen doğru dürüst beni ziyaret etmiyorsun!”

  Bu şikâyet, yıllar boyu devam etmiş. Bir gün, o çocuğun büyük hali; yani şimdiki hali şöyle bir sözü üzerine basa basa söylemiş; “ Ne yapayım yani sen büyüttüysen! Büyütmeseydin…”

  En sonunda buraya gelecek, getirilecek fedakârlığın faydası olsa olsa; kocaman bir yük, sıkıntı değil de nedir? Diyeceksiniz ki büyük adam olmuş olan o büyük kişi, yaşlı kadını idare etseydi, ara sıra dolaşsaydı daha iyi olmaz mıydı? Elbet olurdu olmasına ama olmamanın karşılığı “ölümcül diyet” anlayışına dönüşmemeli…

  Bir gün akşamüstü Hasan Efendi Caddesi’nden eve doğru ilerliyordum. Erkek çocuğunu okuldan almış olan anne, çocuğa yolda hesap soruyordu. Muhtemelen bir harcama üzerineydi. Çocuk susuyor, korkarak annenin sözsel saldırılarını dinliyordu. Ne olduysa o anda oldu; anne çocuğa, derecesi yüksek bir tokat attı. Çocuğun utancı, tokadın acısından daha büyüktü…

   O manzaraya bakarken sanki bütün günahlarım, suçlarım, kusurlarım ile bin kez, bin kat daha fazla bir şekilde yüzleştim. Şiddet, korku, hoyratlık eninde sonunda çocukları da aynı acımasız kültürün içine çekiyor. Onların sırası da geliyor. Anneden tokat, azar yiyen çocuğun da sırası geleceği gibi…

  Bir çocuğun kalbini kazanmak; nasıl olacak peki? Her istediğini yaparak mı? Şımartalım da başımıza mı çıksın? Anneyi, babayı tanımasın mı? Onlardan korkmasın mı?

  Hiçbirisi değil sayın okuyucu; hiçbirisi… Korkunun, başka korkuları, saldırganlığın başka, hatta daha büyük saldırganlıkları tetiklediği, büyüttüğü bilinen bir gerçekken, kendi eziyet-çimizi niçin büyütelim?

   Unutmayalım ki, çocuklar büyürken, bizler ise küçülüyor, yaşlanıyoruz. Eninde sonunda yüzleşeceğimiz bir gerçek var!Korku, şiddet, baskı, zalimlik ile yapmaya çalıştığımız; adına eğitim, sevme dediğimiz garip sevgi, rezalet anları… İhtiyarlıkta, yalnızlıkta insana en çok koyacak olan şeydir sevgisizlik ve korkunun gölgesinin yanı başımızda olması…

  Anlayana sivrisinek saz, ata sözünü burada hatırlatacak değilim. Hatırlatacağım şey, kendimizi dönüştürmek, yeniden var etmek için Dünya ve Türk Klasik kitaplarına başvurma düşüncesini paylaşmaktır…

 Hani nasıl derler klasikler için? Yeniden okuyorum, yeniden bir şeyler buluyor, yeniden besleniyorum, dediğimiz eserler…

  Öyle bir sesleniş yapıyorlar ki insana, dokunamadığımız nöronlarımız, kılcal damarlarımız dahi titriyor…

  Balzac’ın eseri Goriot Baba, baba-lık anlayışınızı bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır.

  Fyodor Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler eseri ise bir başka babanın muazzam erdemini, bir başka babanın rezaletini yan yana görmenizi sağlayacak.

   Tercih ettiğiniz baba figürü, korkulan, her an ölmesi istenen bir yaratık mı, yoksa onunla her koşulda onur duyacağınız bir insan mı? Dosdoyevski sizinle olacaktır, eğer o okuma randevusuna kutsal bir törene gider gibi gitmeyi kabul ederseniz…

  İnsan olmak zor zanaat! Anne ve baba olmak da fazlasıyla zor zanaat… Oysa çocuk olmak, çocuk gibi düşünmek ayrıcalıklı bir sanat gibi; taptaze, capcanlı, kıpır kıpır…

   Niçin, büyük olmanın belli figürleri temsil etmenin ağırlığı altında ezilip, büzülüyoruz; niçin…

Güven SERİN